<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss'><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635</id><updated>2009-12-02T11:46:41.741-08:00</updated><title type='text'>BİYOGRAFİ Devlet Sanat Siyaset Bilim Adamı</title><subtitle type='html'>Devlet Sanat Siyaset Bilim Adamı biyografileri</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default?start-index=26&amp;max-results=25'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>237</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>25</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-296828255547164326</id><published>2009-03-28T05:24:00.001-07:00</published><updated>2009-03-28T05:24:52.448-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gıda Katkı Maddelerinde Durum Nedir'/><title type='text'>Gıda Katkı Maddelerinde Durum Nedir</title><content type='html'>03 Haziran 2004 tarihinde sitemizde yayınladığımız “Genetik Yapısı Değiştirilmiş Gıdalar” yazımızdan yaklaşık 14 ay geçmiş olmasına rağmen, ithal yolu ile ülkemize giren genetik yapısı değiştirilmiş ürün, tohum ve katkı maddelerindeki kaos halen devam etmektedir. Kamu oyunda, bir çok STK larda konu tartışılmakta, ancak henüz bir çözüm ortaya konamamıştır. Bazı internet siteleri ise GDO’lu ürünlere BOYKOT çağrıları yapmakta. Neyi?Nasıl? ve Kiminle?kontrol edeceğimizin alt yapısı, henüz ülkemizde kurulmamışken bu BOYKOT çağrıları ne işe yarayacaktır?&lt;br /&gt;Bugün tohumlara, gıda ürünlerine ve katkı maddelerine GDO var veya yok testi bile yapılamayan TÜRKİYE’de gerekli teknik ve bilimsel altyapı sağlanamadıkca, bütün herkes HAYIR! diye bağırsa ne yazar?&lt;br /&gt;Gıda Katkı Maddelerinde Durum Nedir?&lt;br /&gt;Gıda Katkı maddelerinden: E101Riboflavin, E150Karamel, E153Carbon black, E160Lycopene, E161Cryptoaxanthin, E306Tocopherol, E307Alpha-tocopherol, E308Gamma-tocopherol, E309Delta-tocopherol, E322Lecithin, E415Xanthan gum, E471Mono ve diglyceridler, E472Mono ve diglyceridlerin acetic acid esterleri, E473Yağ asitlerinin sucrose esterleri, E475Yağ asitlerinin polyglycerol esterleri, E476Polyglycerol polyricinoleate, E479, E491Sorbitan monostearate, E620Glutamic asit, E621Monosodyum glutamte, E622Monopotasyum glutamate, E623Calcium diglutamate, E624Mono amonyum glutamate ve E625Magnezyum diglutamate’ın çoğunluk GDO ‘lu olarak üretildiğini ithalatçılarımızdan, gıda üreticilerimizden ve denetimle yükümlü insanlarımızdan kaç kişi bilmekte ve dikkat etmektedir? İthal edilen GDO’lu peynir mayaları ne derece kontrol edilebilmektedir?&lt;br /&gt;Konu üzerinde araştırmalarını sürdüren Bilim Kurulları, GDO’lu ürünlerin insanların bağışıklık sisteminde, santral sinir yapısında tahribatlar yapabileceği, mikroplu hastalıklara karşı kullanılcak antibiyotiklerin etkinliğini azaltabileceği, kanser ve allerjik reaksiyonlara neden olabileceği üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Bir ilacın bile insanlar üzerinde yaygın kullanılabilmasi için 20-25 yıllık çalışmalar gerektirdiği halde, henüz 1996 ‘larda ortaya çıkan ve beraberlerinde pek çok rizki taşıyan GDO’lu ürünleri insanlara ,bilgilerinin dışında kullandırmak için gösterilen bu aceleci tavır bütün tüketicileri, sağlık ve denetim birimlerini düşündürmelidir.&lt;br /&gt;GDO’lu bitkiler, doğada yetişen diğer bitkilerden farklı olarak, genomlarında kendi türlerine ait olmayan genleri taşıdıklarından, bu bitkilerin yetiştirildiği ülkelerde, başta sağlık olmak üzere, çevre ve sosyo-ekonomik yapı üzerinde önemli riskler söz konusu olmaktadır.&lt;br /&gt;Sağlık Riskleri&lt;br /&gt;Potansiyel Alerjenlik: GDO’lu bitkilerden ve hayvanlardan elde edilen ürünlerin meydana getirebileceği risklerin başında alerji gelmektedir. Genetik yapı değişiminde, verici kaynağın alerjen özelliklerinin transfer edilen bitkiye ya da hayvana geçmesi engellenemeyebilir. Nitekim, 1996 yılında, Brezilya kestanesinden ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünler, alerji yapması nedeniyle, marketlerden toplatılmıştır. &lt;br /&gt;Potansiyel Toksisite: Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar, aktarılan yeni gen ürünlerini ve onlardan kaynaklanan sekonder metabolitleri içerdiğinden, potansiyel bir toksisiteye sahiptir. GDO’lu bitkilerde bulunan özellikle zararlı ot ve böcek öldürücü genler ile terminatör teknolojisi gereği aktarılmış olan genler de toksin üreterek çalıştıklarından, dokularda birikme durumunda, önemli riskler oluşturmaktadır. Bu genlerin kullanılması pestisit kullanımını ortadan kaldırmıştır. Ancak, bu toksik madde kalıntılarının ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. &lt;br /&gt;Bu toksinlerin uzun dönemde insan sağlığına olan etkilerine ilişkin yeterli bilgi bulunmamaktadır. GDO’lu ve normal patateslerle beslenen iki grup farede yapılan çalışmada; normal patateslerle beslenenlerde hiç bir sorun olmamasına karşın, GDO’lu ürünlerle beslenenlerin sindirim sistemlerinde önemli zararlar belirlenmiştir.&lt;br /&gt;Potansiyel Kanserojenlik: GDO’lu bitkilerin doğrudan ve dolaylı olarak kanserojen etkisinin olabileceği birçok araştırıcı tarafından belirtilmektedir. Özellikle, herbisitlere dayanıklı GDO’lu pamuk, soya, mısır ve kolza çeşitlerinde kullanılan bazı kimyasal maddelerin doğrudan kanser yapıcı oldukları bilinmektedir. Öte yandan, sindirim sisteminde tam olarak sindirilmeden dolaşım sistemine geçerek kan hücreleri aracılığı ile normal genoma katılabilen yabancı DNA parçalarının da hastalıklarda etkili olma ihtimali söz konusudur.&lt;br /&gt;Antibiyotiğe dayanıklı mikroorganizma oluşumu: Günümüzde kullanılan biyoteknolojik tekniklerle bitkilere aktarılan genlerin büyük bir çoğunluğu bakteri ve virüs kökenlidir. Gen aktarımı esnasında GDO’lu bitkilerin seçilebilmesi amacıyla antibiyotik dayanım izleme genleri kullanılmaktadır. Ancak, bu antibiyotik dayanım izleme genleri insan ve hayvan bünyesindeki bakterilere yatay olarak geçişiyle onların da genlerinin antibiyotiklere dayanıklı hale dönüştürülmesi gibi sağlık açısından büyük riskler söz konusudur.&lt;br /&gt;Besin değerinde bozulma: GDO’lu bitkilerde, yeni özellikler kazandırılırken, bitkinin orijinal yapısında bulunan bazı kalite öğelerinde önemli azalmalar olduğu tespit edilmiştir. Örneğin, kalp hastalıklarına ve kansere karşı önemli bir koruyucu madde olan “phytoestrogen” bileşiklerinin, klasiklere oranla, GDO’lu bitkilerde daha az olduğu bilinmektedir.&lt;br /&gt;Çevresel Riskler&lt;br /&gt;GDO’lu bitkiler üzerinde en çok tartışılan konuların başında çevreye verebileceği zararlar gelmektedir. Bilim adamlarının çoğu, GDO’lu bitkilerin ekolojik zararlarının olabileceği görüşünde birleşmektedir. &lt;br /&gt;Toprak ve su kirliliği: GDO’lu bitkilerin kalıntılarındaki toksik maddelerin toprağa ve suya geçtiğine ilişkin çok sayıda araştırma sonucu bulunmaktadır. Bu nedenle, toksinlerin diğer organizmaların besin zincirine katılmaları da söz konusudur. Bazı genlerin ürettiği endotoksinlerin toprakta 33 hafta kaldığı belirlenmiştir. Öte yandan, GDO’lu bitkilerin ikinci kuşak üretimini engellemek amacıyla, uygulanan terminatör teknolojisi gereği, tohumlar üreticiye verilmeden önce yüksek dozda antibiyotik ile bulaştırılmaktadır. Bu tohumların ekilmesiyle toprağa önemli miktarda antibiyotik geçişi söz konusudur. Buğday ve pamuk gibi çok geniş alanlarda ekimi yapılan ürünlerde bu uygulamanın etkisinin ne kadar büyük olacağı açıktır. Klasik herbisitler ürüne de zarar verdiğinden, üreticiler tarafından son derece dikkatli ve düşük dozda kullanılır. GDO’lu çeşitler ot öldürücülere dayanıklı olduklarından, ürüne zarar vermeyeceği düşüncesiyle, daha fazla ilaç kullanımı söz konusu olmuştur. Denemeler sonucunda, GDO’lu soyalarda herbisit kullanımının bir kaç kat arttığı belirlenmiştir.&lt;br /&gt;Faunada değişim: GDO’lu bitkilerin faunada yararlı akraba türlerin yok olmasına ve yeni zararlı populasyonlarının oluşmasına neden olabileceği tartışılmaktadır. Özellikle, GDO’lu mısırlardaki Bt genlerinin sadece koçan kurtlarına etkili olduğunun söylenmesine karşın, mısır bitkilerinin arasında yetişen ve üzerinde bol miktarda mısır çiçektozu bulunan “Asclepias” adı verilen bitkilerle beslenen kral kelebeklerinin de öldüğü görülmüştür. Ayrıca, yararlı böceklerden olan “Ladybugs” (hanım böceği) ve “Lacewing” gibi böceklerin öldüğü, bu böceklerle beslenen arı ve kuşların da zarar gördüğü saptanmıştır. Bilindiği gibi, dayanıklı çeşitlerin oluşturduğu baskı sonucunda zararlılar zamanla tepkilerini değiştirebilmektedir. Bu durumda hem GDO’lu bitkiler etkisiz hale gelmekte, hem de biyolojik savaşta Bt bakterilerinden yararlanma imkânı ortadan kalkmaktadır. &lt;br /&gt;Mikrorganizmalarda değişim: Antibiyotiklere dayanım izleme genlerinin toprak bakterilerine geçmesi ya da terminatör teknolojisi gereği toprağa verilen yüksek dozdaki antibiyotiklerin baskısı nedeniyle dayanıklı yeni bakteri tiplerinin oluşma ihtimali her zaman vardır. Virüslere dayanıklı olarak geliştirilen GDO’lu bitkilerin, başka virüs tiplerinin ortaya çıkmasına neden olabileceği Michigan Üniversitesi’nde deneysel olarak kanıtlanmıştır. Virüs genleri, diğer virüs ve retrovirüslerin genleri ile karışabilmekte, bunun sonucunda da patojeniteleri artmış yeni virüsler oluşabilmektedir. Bu gen karışımının 8 hafta gibi kısa bir sürede gerçekleşebileceği deneysel olarak kanıtlanmıştır. Öte yandan, “Cauflower Mosaic” virüsü GDO’lu mısır, pamuk ve kolzalarda yaygın olarak kullanılmaktadır. “Pararetrovirüsler” grubundan olan bu virüsün, hepatit-B ve HIV virüsleri ile büyük benzerlik göstermesi, konunun önemini daha da artırmaktadır.&lt;br /&gt;Florada değişim: Bitkilere kazandırılan yeni özellikler bu bitkilerin yaşadıkları çevredeki floranın bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitlilik kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengesinin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin yok olmasına neden olabilecektir. Çiçektozları, genetik kirlilikte en önemli etkendir. Mısır çiçektozlarının rüzgarın etkisi ile canlı olarak 1 km uzağa gidebildiği, yoncada arıların çiçektozlarını canlı olarak 2-3 mil uzağa taşıdıkları deneysel olarak belirlenmiştir. Genetik olarak değiştirilmiş bitki çiçektozlarının rüzgâr, kuş, arı, böce, mantar ve bakterilerce taşınması sonucunda kilometrelerce uzaktaki bitki türleri de etkilenecek ve genetik bir kirlilik ortaya çıkabilecektir. GDO’lu ürünlerden gen geçişleri yabani türlerin özelliklerini bozacak ve bitkisel gen kaynaklarının geri dönülmesi zor bir zararla karşı karşıya kalmasına neden olabilecektir. Ayrıca, GDO’lu bitkilerdeki herbisitlere dayanıklılık genlerinin yabani akrabaları olan otlara geçmesiyle, tarımsal mücadele güçlüklerle karşılaşabilecektir. GDO’lu mısırlardan yabani mısır türlerine gen bulaştığına ilişkin resmi raporlar yayınlanmaya başlanmıştır.Yabani floradaki genetik yapı değişiklikleri, onların gen kaynağı olarak değerini tamamen yok edebilir. Arkansas Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada, GDO’lu çeltikten, çeltiğin yabani gen kaynağı olan kırmızı çeltiğe gen geçişinin olduğu belirlenmiştir. GDO’lu bitkiler için geliştirilen herbisitler, bu bitkilerin dışındaki tüm bitkileri kesin olarak öldürmektedir. Geniş alanlara uygulanan bu tip herbisitlerden yabani floranın olumsuz etkilenmemesi mümkün değildir. Öte yandan, terminatör genlerin akraba türlere çiçektozları ile geçerek onların ikinci yıl tümüyle yok olmalarına neden olması yüksek bir ihtimaldir. GDO’lu bitkilerden kaynaklanabilecek genetik kirlilik, birçok yabani türün anavatanı olan Türkiye için ayrı bir önem taşımaktadır.&lt;br /&gt;Variyabilite ve beklenmeyen sonuçlar: Ekosistemler son derece karmaşık bir yapıya sahiptir. Özellikle, GDO’lu bitkiler gibi, yeni organizmaların sistem içine girmesiyle bazı bilinmeyen risklerin ortaya çıkması beklenebilir. Bu zamana ve yere bağlı olarak türler arası gen akışının sonucunda ortaya çıkabilecek gen etkileşimlerinden kaynaklanmakta olup, populasyonda değişik bir karakterin ortaya çıkma ihtimali her zaman söz konusudur.&lt;br /&gt;Sosyo – Ekonomik Riskler&lt;br /&gt;Pahalılık: GDO’lu ürünlerin tohumları, GDO’lu olmayanlara göre, %25 ile %100 arasında daha pahalı olup her yıl yenilenme zorunluluğu söz konusudur. Fiyatının yüksek olması nedeniyle tohumluk alımını uzun süre devam ettiremeyecek olan küçük çiftçiler bu durumdan zarar göreceklerdir. &lt;br /&gt;Tek tip çeşit ve ilaç kullanımı: Bitkisel üretimin GDO’lu çeşitlere dayandırılması, geleneksel tarımda yerel çeşitlerin kullanımında önemli azalmalara neden olabileceği gibi, tarımda tohumluk ve ilaç bakımından dışa bağımlılık sorununu da doğuracaktır.&lt;br /&gt;Tohumluğun her yıl yenilenmesi: GDO’lu çeşitlerin sahip olduğu “terminatör gen” sistemi nedeniyle, tohumluk üretiminin çiftçiler tarafından yapılması olanaksızdır. Bu nedenle, tohumluğun üretici firmadan her yıl alınması zorunludur. &lt;br /&gt;Çeşit karışımı: Aynı bölgede klasik ve GDO’lu çeşitlerin bir arada ekilmeleri halinde, çiçektozları nedeniyle, birbirlerine karışmaları kaçınılmazdır. Bu durumda, üreticilerin istedikleri tip ürünü özelliklerini bozmadan yetiştirmeleri imkânsız hale gelebilecektir. Bunlardan elde edilen ürünlerin de karışık olma olasılığı çok yüksek olacak ve tüketici açısından da önemli bir risk oluşturabilecektir. &lt;br /&gt;GDO’lu çeşit yetiştiren ülke konumuna gelinmesi: Birçok Avrupa ülkesi, GDO’lu ürün yetiştirmeyen ülkelerden bile, dışalım yaptıkları ürünler için “Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizma” değildir belgesi istemektedir. Bu çeşitlerin yetiştirilmesi halinde, klasik ürünlerin pazarlanması da önemli ölçüde zorlaşacaktır.&lt;br /&gt;Din ve Etik Bakımından Konunun Sorgulanması: &lt;br /&gt;Müslümanlar ve Museviler domuz eti ve türevlerini tüketmedikleri için domuz geni karıştırılmış ürünlerden de yemek istemeyeceklerdir. Ayrıca Müslümanlar bazı böcek ve hayvan genlerinin kullanıldığı ürünlere karşı da rezerv koyacaklardır. Aynı şekilde vejeteryanlar ise hayvansal gen içeren tüm bitkisel ürünleri tüketmek istemeyecektir. Bu durumda GDO’lu ürünlerin etiketlerinde gerekli bilgilerin doğru ve açık bir şekilde verilmesi bir insanlık görevi olarak ortaya çıkmaktadır. &lt;br /&gt;Bir diğer risk ise:&lt;br /&gt;Bugün GDO’lu tohumlarla ekimin yaygın yapılması, yasası ve yönetmeliği çıkmış olan “Organik Tarımı” da tehdit etmektedir. TÜRKİYE’de şu anda organik tarımı destekleme kanun ve yönetmeliği varken halen biyogüvenlik kanunu yoktur. Bu sebeple GDO tespiti yapılamıyor! Bu durumda, tohumun, toprağın, suyun temiz tutulabilmesi,GDO’lu yaygın ekimden dolayı rizk altındadır. Bu şartlarda, gerçek manada organik tarımdan söz etmek ağırlığını kaybetmektedir. Bir test yapılsa o ürünlerin en az yarısı imha edilecek veya organik diye satılamayacak duruma gelebilir…Izleme yok, denetleme yok, ustelik bunu yapabilecek beceri ve donanımda insan ve laboratuar da yok.&lt;br /&gt;Yukarıda saydığımız riskleri dikkate alarak, Ülkemizde de, GDO’lu tohum, gıda ve katkı maddelerinin etiketlerinde mutlaka GDO’lu olduğu bilgisi mecbur tutulmalıdır. Hiç bir şekilde tüketicinin bilgisinin dışında ,formulasyonuna onay vermiyeceği bir ürünü satmaya kimsenin hakkı yoktur. Böyle bir eylem tüketicilerin evrensel sağlık ve inanç haklarını hiçe saymak olduğu gibi, bir insanlık suçudur. &lt;br /&gt;Öyleyse yapılması gereken nedir? Burada esas olan, etkin, yaygın ve bilimsel bir izleme ve denetim mekanizmasının geliştirilmesi için çaba gösterme gerekliliğidir. Böyle bir yaklaşım biyogüvenlik ile ilgili yasa ve uygulamaların geliştirilmesini öncelikli kılmaktadır. Denetim ve izleme, genetik olarak müdahale edilmiş türlerin insan sağlığına ve çevreye oluşturduğu risk tehdinin doğru tespit edilmesi ve fayda/zarar belirlemeleri için zorunludur. Ayrıca genetik özkaynaklarının korunması, çeşitliliği ve sürdürülebilir kullanımının gözetilmesi sürdürülebilir tarım için de esastır. Dolayısıyla gıda ürünleri ve gıda hammaddesi olarak kullanılan malzemelerde, genetik olarak değişikliğe uğramış organizmaların (GDO), ve bunları içeren ya da bunlardan elde edilmiş ürünlerin kullanımına izin vermek için ilk şart gerekli bilimsel ve teknik altyapıyı kurmaktır. &lt;br /&gt;Etkin bir biyogüvenlik altyapısı ve çerçeve kanunu bu anlamda bizim de ilk önceliğimiz olmalıdır.Devletin etkin ve yaygın denetim ve izleme görevi birincildir. Diğer yandan biz istemiyoruz ya da yasakladık diye GDO’lardan uzak, mutlu ve rahat bir hayat süreceğimizi zannetmek te yapılacak en büyük yanlış olacaktır. Bugün dünyanın vardığı noktada maalesef GDOlar neredeyse heryerde var ve onları görebilen, izleyebilen ve gerektiğinde durdurabilen bilimsel yeterliliğimiz olmadan onları kontrol etmek diye bir imkânımız olamaz. Bu durumda bilinmeyen bir hedefi boykot etmenin pratik bir değeri de olamaz. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi yok misali.GDO tespiti konusunda bilimsel araştırmalar halen tüm dünyada sürmekte ve mevcut testler her gün geliştirilmektedir. Bu noktada halen ülkemizde bu testlerin yapılamaması büyük bir risk teşkil etmektedir. Gerek tedarik zinciri, gerekse üretim süreçleri içinde düzenli ve yetkin bir (iç) denetim, atılması gereken ilk adım olarak görülmektedir. Ancak, en ideal koşullarda görevini yapıyor da olsa devletin denetleyici rolü ancak bilgili ve ahlaklı üreticiler, seçme hakkı olan ve hakkını arayan tüketiciler, ve daha da önemlisi konuya hakim, yetkin araştırmacıların varlığında amacına ulaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derleyen: H.K.BÜYÜKÖZER.DR.Müh.&lt;br /&gt;Kaynakça:&lt;br /&gt;1- Tarım Teknolojilerinde Yeni Yaklaşımlar ve Uygulamalar: Bitki Biyoteknolojisi ( Prof. Dr. Murat ÖZGEN, Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Ankara. Prof. Dr. Filiz ERTUNÇ, Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Bitki Koruma Bölümü, Ankara.&lt;br /&gt;Doç. Dr. Gülcan Kınacı, Osmangazi Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Eskişehir. &lt;br /&gt;Dr. Mustafa YILDIZ, Melahat BİRSİN, Hakan ULUKAN . Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Ankara&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Haluk EMİROĞLU5, Bilkent Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Ankara&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arş. Gör. Nur KOYUNCU A.Ü. Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Ankara&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doç. Dr. Cengiz SANCAK, A.Ü. Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Ankara)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Makale(Dr.Birep Aygün.Gıda Güvenliği Yahoo Grup)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Genetik Modifiyeli Ürünler Slayt çalışması.Süleyman Deveci.Y.T.Ü. Fen Bilimleri Enstitüsü. Kimya Müh. Bölümü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekmekten kozmetiğe 1600 üründe GDO alarmı! &lt;br /&gt;Uzmanlar uyarıyor: Türkiye'nin tarımı, biyoçeşitliliği ve sağlığı ciddi tehdit altında! &lt;br /&gt;Biyogüvenlik Yasası Yılan Hikâyesine Döndü&lt;br /&gt;Dünya, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar'ın (GDO) etkilerini tartışırken uluslararası protokole dört yıl önce imza atan Türkiye'nin hâlâ ulusal bir biyogüvenlik yasası yok! Bu denetimsizlik yıllardır tonlarca GDO'lu mısır ve soyayı, yiyip içtiğimiz 1600 çeşit ürüne sokuyor. Dört yıldır çıkarılamayan yasanın perde arkasını ve GDO'larla ilgili gerçekleri Yeni Aktüel'e anlatan uzmanlar uyarıyor: Türkiye'nin tarımı, biyoçeşitliliği ve sağlığı ciddi tehdit altında! &lt;br /&gt;Amerikan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger 1970'lerin ortalarında "Petrolün kontrolüyle bütün bölge ve kıtaları, gıdanın kontrolüyle de bütün insanları kontrol edebilirsiniz" demişti. Cümlenin birinci kısmı petrolün olduğu yerlerde; Ortadoğu'da, şimdilerde de Afrika'da, ikinci kısmıysa insanın olduğu her yerde karşımızda. &lt;br /&gt;Laboratuvarlardan tarlalara, fabrikalardan pazara, markete, sofralarımızdan da vücudumuza uzanan zincir birileri tarafından biyoteknoloji yardımıyla sıkı sıkıya örülüyor. &lt;br /&gt;Canlılara fiziksel özelliklerini veren genleri bir canlıdan alıp başka bir canlıya nakletme işi, yani genetik mühendislik sayesinde bugün bakteri genleri patateslere, sığır genleri balıklara, balık genleri domateslere aktarılabiliyor. Ve bu işlemin sonunda ortaya çıkan "canlılara", "Genetiği Değiştirilmiş Organizma", kısaca GDO deniyor. Bu şekilde sıcağa, soğuğa, böceklere ya da virüslere karşı dirençli yeni "tür"ler yaratılmış oluyor. Amaç "açlığa çözüm"! Çünkü GDO teknolojisiyle çok daha fazla ürün elde edilmesi, besin değerlerinin arttırılması ve raf ömürlerinin uzaması hedefleniyor&lt;br /&gt;Patentlerle açlık körükleniyor!&lt;br /&gt;Aslında çevrebilimciler açlık sorununun üretim eksikliğinden değil, plansız kullanım ve adil olmayan paylaşımdan kaynaklandığı görüşünü savunuyor. Hatta mevcut tarım kapasitesinin dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olduğu vurgulanıyor. Peki GDO'ların sihri nerede kaldı diye soruyoruz Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın'a, bakın ne yanıt alıyoruz: "GDO meselesinde çokuluslu şirketlerin, tohum tekellerinin genetiğiyle oynayarak yaşamı patentlemeye çalıştıklarını ve ilaç şirketleriyle de evlilikler yaparak çevre ülkelerin tüm köylü ve üreticilerini artık merkez ülkelere değil, merkez ülkelerin çokuluslu şirketlerine bağlama çabalarını görürüz. Bu çaba çevreden merkeze kaynak aktarma mekanizmasının yanında doğayı ve biyolojik çeşitliliği yok eden bir süreci de çok hoyrat bir şekilde dünyanın tüm coğrafyalarına dayatıyor. Aynı zamanda insan ve hayvan sağlığı açısından da ciddi tehditler içeren bir süreç olarak önümüzde duruyor." Kissinger'in sözünü şiar edinen ABD bu süreci ürettiği "terminatör" tohumlarla yönetiyor. Yani mısır, soya ya da pamuk genlerine aktarılan bu "yok edici" genler bir hasat dönemi sonunda "intihar ediyor" ve bir daha kullanılamıyor. Çiftçiler bu tohumu almak için her yıl yeniden para ödüyor. Ve Amerikan Monsanto şirketi yıllık 100 milyar dolarlık cirosuyla bu alanda en büyük paya sahip. &lt;br /&gt;Çiftçiler de intihar ediyor!&lt;br /&gt;Çiftçiliğin temel prensiplerinden "tohum saklama" yöntemi işleyemiyor bu süreçte. Bu durum Hindistan'da çiftçilerin intiharlarına kadar vardı. Biyo-çeşitlilikte dünyanın önde gelen ülkelerinden olan Hindistan biyoteknolojinin yarattığı çevresel bozulmayla boğuşurken, 1998'de Dünya Bankası bazı düzenlemeleri dayatarak Hindistan tohum piyasasını Monsanto gibi çokuluslu şirketlere açtı. Terminatör tohumlar binlerce yıldır kendi kendini idame ettiren tarım sistemine hakim oluyor. Bugün ekilebilir Hint topraklarının yüzde 75'i kurak alan. Çünkü genetiği değiştirilmemiş pirinç tohumlarından 1 kilogram ürün alabilmek için 3 bin litre su gerekirken, GDO'lu tohumlar aynı miktar için 5 bin litreye ihtiyaç duyuyor! &lt;br /&gt;Ayrıca GDO'lu polenler, çevrede ekili GDO'suz tohumların genlerini de rahat bırakmıyor. "Gen kaçması" adı verilen bu durum, orijinal türleri de yok ediyor. GDO'ya Hayır Platformu Sözcüsü Levent Gürsel Alev'in sözleriyse durumun ciddiyetini ortaya koyuyor: "GDO'cular ekolojik, konvansiyonel tarımda da GDO'lu ekim yapılabilir diyor. Fakat bakıyorsunuz ki mısırda tozlaşma 35 kilometreye kadar uzanabiliyor doğal yollarla. Bu en azından kendi türünden olanları dölleyecek. GDO'lu tohumların tozlaşmaması ancak laboratuar ortamında olur." Üstelik bir kez değişime uğrayan orijinal genin de geri dönüşü yok! Ayrıca, zararlı böceklere karşı direnç sağlamak için bitkilere aktarılan toksin karakterli genler, o böcekleri yiyerek beslenen yararlı böcek türlerini de yok ediyor. "Süper yabancı otlar"ın yaratılması da biyo-çeşitlilik üzerindeki başka bir tehdit. Tüketici Hakları Derneği Başkanı Turhan Çakar durumu şöyle örnekliyor: "GDO'larla ilgili öngörü dünyada tarım ilacı kullanımının azalacağı, kalite ve verimliliğin artacağı yönünde. Fakat tam tersine Pestisit (zararlı böcek ilacı) kullanımı arttı. İngiltere'de yağlık kanola denemeleri sırasında çevrede kanolaya zarar veren yabani hardal otu tespit edilmiş. GDO'lu kanola bitkisinin genlerinin hardal otuyla birleşmeyeceği söylendi. Fakat birleşti ve süper bir bitki meydana geldi. Onu yok edecek ilaç yok şimdi de."&lt;br /&gt;Ormansızlaşma da olayın diğer boyutu. Brezilya ve Arjantin'deki yağmur ormanları GDO'lu soya ve biyodizel üretimi için kullanılmak üzere ekilen GDO'lu kanolalar için yok ediliyor. Çin'deyse ormansızlaşmayla mücadele için GDO'lu ağaçlar dikiliyor. Ağaç ömrünün bitkilere göre kat kat fazla olduğu düşünülürse biyo-çeşitlilik üzerindeki tahribatını varın siz düşünün!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Transgenik (Genetiği Değiştirilmiş) Bitkiler &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Transgenik(Genetiği Değiştirilmiş) Bitkiler adından da anlaşılacağı gibi bitkilerin belirli genlerinin üzerinde başka organizmalardan gen transferi yaparak veya mevcut geninde düzenlemeler ile istenilen özellikler kazandırılmış veya istenilmeyen mevcut özelliği köreltilmiş bitkilere diyebiliriz. &lt;br /&gt;Bu bitkilere örnek olarak en basit şekilde yağ sanayiinde kullanılan soya Transgenik bitki olarak dünyada en fazla kullanılan bitkidir.Soya da neden böyle bir gen değişikliği yapılmasın ki? Bir diğer şekilde düşük sıcaklığa toleransı olmayan bir bitkiye soğuğa dayanıklı bir canlının (soğuğa dayanıklılık) geni transfer edilerek bitkinin düşük sıcaklığa toleransı artırılabilir. Bu şekilde bitki soğuk yerlerde de yetiştirilebilir. Dünyada toplam 60 milyon hektar alanda (Türkiyenin yüz ölçümüne yakın bir alandır) Transgenik bitkilerin ekimi yapılmaktadır. Ekim alanlarının %99u ABD, Arjantin, Kanada ve Çinde bulunmaktadır. Bu ülkelerden ABD 40 milyon hektar ile birinci sırayı alırken onu 13,5 milyon hektar ile Arjantin 3,5 milyon hektar ile Kanada ve 2,5 milyon hektar ile Çin takip etmektedir.(tarim.gen.tr) Transgenik bitkilerin konvansiyonel tarımda kullanılması son yılların üzerinde en çok tartışılan konularından birisidir. Hiç şüphesiz bu konuyu bu kadar önemli kılan ise insan ve hayvan sağlığı, biyolojik çeşitlilik, çevre ve sosyo-ekonomik yapı üzerinde ne gibi olumlu veya olumsuz etkiler yaptığının tam manasıyla bilinmemesidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABDden borsa fiyatı ile ithal edilen mısır veya soyanın Transgenik olmama olasılığı yok denecek kadar azdır. Çünkü ABDden Transgenik olmayan ürün isteyen Avrupalı tedarikçiler için, sözleşmeli üretimle, normal soya veya mısır üretimi yapılmakta ve borsa düzeyinin 60 ila 70 dolar üzerinde satılmaktadır. Diğer bir husus ise Transgenik bitkilerin etik yönüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu an gen transferi bitki ve hayvanlarda yapılmaktadır. İnsanlarda yapılmasının ne gibi tepkiler doğuracağını hepimiz tahmin edebiliriz. Bir diğer şekilde vejeteryan bir insanın yediği bitkiye hayvan geninin aktarılmış olması. Transgenik bitkilerin gen aktarımı ile birlikte diğer organizmalardan hastalık ve alerji yapacak özelliklerin taşınma olasılığı, Transgenik ürünlerin birincil ve ikincil metabolit ürünleri içinde beklenmeyen biyokimyasal ürünler bulunması riskini ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca antibiyotik dayanıklılık genlerinin insan ya da hayvan bünyesine geçmesi nedeniyle dayanıklılık oluşması, transfer edilen genlerin insan bünyesindeki bakteriler ile birleşme olasılığı, virüs kaynaklı genlerin dayanıklılık genini diğer virüslere transfer etme olasılığı da diğer risk kaynaklarıdır. Ayrıca Transgenik bitkiler, salıverildikleri çevrede bitki sosyolojisinin bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengenin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin doğal evaluasyonlarında sapmalara neden olabilecektir. Tüm bu gerçeklerin bilinmesine ve Transgenik bitkilerin Türkiyeye girişinin yasak olmasına rağmen; Türkiyeye 2003 yılında toplam 1,818,131 ton mısır; 813,635ton da soya alımı gerçekleşmiştir. Alınan bu bitkilerin yaklaşık %80i ABD ve Arjantinden alınmıştır.(tarim.gen.tr) Bu bitkiler Türkiyeye yıllardır serbest bir şekilde girmiştir. Bunu en büyük nedeni ise Türkiyenin gümrüklerinde Transgenik ürün analizi yapabilecek laboratuar alt yapısının olmamasıdır. Transgenik bitkilerin bu kadar zararlı yönünün olmasına rağmen Dünyanın besin ihtiyacını karşılamasında bana göre rolü en büyük olan oyunculardan birisidir. Günümüz dünyasında Dünya nüfusu 6milyar düzeyindedir. Kullanılabilir tarım arazileri sınıra dayanmış, Dünyanın birçok yerinde insanlar yeterli seviyede beslenememekte ve açlıktan ölmektedirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan yaklaşık yüz yıl önce Malthus isimli bilim adamının öne sürdüğü(nüfus teorisi) görüş sanki bugünü anlatır gibidir. Malthusa göre; İnsan nüfusu geometrik olarak (katlanarak) artıyorken tarım aritmetik oranda (toplanarak) artar: Nüfus artışı, besin artışından daha fazla ve ekilebilir toprak alanları sınırlı olduğuna göre, nüfus artışı besin artışını geçecektir. Ancak; tabii engeller (açlık, afetler...) ile doğum kontrolü ve evlenme yaşının geciktirilmesi gibi durumlar gerçekleşirse, nüfus artışı besin artışının gerisinde kalır. İşte burada Transgenik bitkilerin önemi artmaktadır. Sebebine gelince bugün kültürünü yaptığımız bitkilerin verim düzeylerinin aynı kaldığı kabul edilirse, 2050 yılında yeryüzündeki insanların beslenmesi için 4 milyar hektar tarım alanına gereksinim duyulacağı tahmin edilmektedir. Günümüzde yeryüzündeki işlemeli tarım alanlarının son sınırına erişilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda, 21. Yüzyılda gıda maddeleri üretiminin artırılması, ancak birim alandan elde edilen verimdeki artışa bağlı kalacaktır. Buda Transgenik bitkiler sayesinde olacaktır. Malthusun öne sürdüğü bu görüş bir yana tarım ürünlerinin olağan verimlilikte gelişmesini olumsuz yönde etkileyen bugün tüm Dünyanın başlıca sorunu olan Küresel Isınma da bitkilerin ve dolayısıyla insanoğlunun en korkulu rüyasıdır. Küresel ısınma aşırı sıcak ve aşırı soğuk ayrıca seller ve erozyon gibi etmenlerle Dünya tarımını çok derin yaralarla etkilemektedir. Ülkemizden örnek verecek olursak geçtiğimiz yıl, başlıca besin kaynağımız buğday da 4milyon ton verim kaybı yaşanmıştır. Yine bu sorunla da Transgenik bitkilerin başa çıkacağını düşünmekteyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü Transgenik bitkilere kazandırılan olumsuz çevre şartlarına adaptasyon yatmaya dayanıklılık vs. gibi birçok özellik bitkileri küresel ısınmayla baş edebilecek konuma getirilebilir. ABD ve Kanada"da halen tarımı yapılan herbisitlere(zararlı bitki öldürücü) toleranslı soya fasulyesi çeşitlerinin herbisit kullanımında % 10-40 tasarruf sağladığı ve böylelikle yoğun herbisit kullanımından kaynaklanan çevre sorunlarını azaltıldığı, Transgenik soya fasulyesi yetiştirilen alanların % 83"ünde hiçbir herbisit kalıntısına rastlanmadığı, daha iyi toprak erozyon kontrolü sağlandığı bildirilmektedir (James, 1998). Ayrıca, herbisite toleranslı çeşitlerde trasgenik olmayan çeşitlere göre % 4.7"lik bir verim artışı sağlanmıştır. İngiliz bilim adamları, gelişmekte olan ülkelerde, A vitamini eksikliği ve çocuklarda yaşanan körlüğün azaltılmasına yardımcı olacak, genetik olarak değiştirilmiş yeni bir pirinç türü ürettiklerini söylüyorlar. Altın pirinç(golden rice) insan vücudunda A vitaminine dönüşen elementleri 20 kat artırıyor. A vitamini ise vücutta görüş, bağışıklık sistemi, epitel hücre gelişimi ve onarımı, kemik gelişimi ve solunum, idrar ve boşaltım yollarındaki epitel hücrelerin sağlığı için gereklidir. Dünya Sağlık örgütü her yıl yaklaşık 500 bin çocuğun A vitamini eksikliği nedeniyle kör olduğunu belirtiyor.(hurriyet.com.tr) Son olarak gündemde olan Transgenik bitki ise ^Gözleri Yakmayan Soğan^.Yeni Zelandalı tarım ar-ge kuruluşu, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DNAsındaki bir genin çıkarılmasıyla geliştirilen ağlatmayan soğan^ prototipinin 10 yıl içinde piyasada olabileceği söyledi. Japon araştırmacıların 2002de soğanda bulunan ve gözyaşına neden olan geni keşfetmelerinin ardından çalışmaya başladıklarını söyleyen Yeni Zelandalı araştırmacı Colin Eady, çalışmalarının sonuçlarını kısa süre önce Hollandadaki bir sempozyum da açıkladı. Eady,sanayinin böyle bir ürün için büyük bir beklenti içinde olduğunu,ama ağlatmayan soğanın mutfaklara girmesinin uzun yıllar alacağını belirtti.(bahcesel.com) Görüldüğü gibi Transgenik bitkilerin önemli derecede olumlu veya olumsuz yönleri vardır. Bu yazı Transgenik bitkileri ne övme nede yere vurma amaçlı yazılmamıştır. Sadece ilgisi olan insanları bir nebzede bilgilendirmektir. Şu vaki gelecek te Transgenik bitkilere önem daha da artacaktır ve Transgenik bitkilerde patlama yaşanacaktır. Düşünsenize hepatit B aşılı sebzeler, ultra vitaminli meyveler, çekirdeksiz karpuz, antioksidan mısır, köşeli domates vs. &lt;br /&gt;  Başlık : Genetiği Değiştirilmiş Gıdalar&lt;br /&gt;________________________________________&lt;br /&gt;Yazar : Yrd.Doc.Dr.Rıdvan KETE     &lt;br /&gt;________________________________________Sayı : 8.sayı (Ekim - Aralık 2005)&lt;br /&gt;________________________________________ &lt;br /&gt;GENETİK OLARAK DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALARIN (GDO’LARIN) ETKİLERİNİN KÜRESELLEŞME ÇERÇEVESİNDE ELE ALINMASI &lt;br /&gt;Oğuz ÖZDEMİR &lt;br /&gt;__________________________________________________ ___ &lt;br /&gt;DOĞU AKDENİZ ORMANCILIK ARAŞTIRMA MÜDÜRLÜĞÜ &lt;br /&gt;DOA DERGİSİ (http://www.doa.gov.tr/doadergisi/doa9/d1.pdf)(Journal of DOA) &lt;br /&gt;Sayı: 9 Sayfa: 113 - 133 Yıl: 2003 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.GİRİŞ &lt;br /&gt;Son yıllarda genetik ve moleküler biyolojide meydana gelen gelişmeler, organizmaların genetik yapılarının mühendislik işlemleriyle işlenebilmesi ve biçimlenebilmesini (manipülasyon) olanaklı hale getirmektedir. Bu kapsamda, gen teknolojisinin olanaklarıyla başta tarım bitkileri olmak üzere gen değişiminin doğal süreçler içinde mümkün olmadığı canlı türleri arasında gen aktarımı yapılabilmekte ve organizmaların gen yapıları amaçlı şekilde değiştirilebilmektedir. Böylece, daha fazla ve kaliteli ürün veren, marjinal koşullara ve zararlılara karşı dayanıklı, başta bitkiler olmak üzere gen mühendisliği ürünü organizmalar geliştirilebilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle, ürün miktarı ve kalitesinde beklenen artışa bağlı olarak gıda yetersizliğinin aşılması yönündeki oluşturulan beklentiler nedeniyle, genetik olarak değiştirilmiş (GDO) bitkilerin tarımı (biyoteknolojik tarım) oldukça ilgi çekmekte ve dünyada hızla yaygınlaşmaktadır. Nitekim, ABD’nin başı çektiği GDO’lara dayalı tarımsal üretimin 1997 yılından itibaren 30 kat artarak, yaklaşık 1.7 milyon hektardan 2001 yılında 53 milyon hektara ulaşması (KEFI, 2002), bu ürünleri kapsayan tarımsal biyoteknoloji sektörünün büyüme hızını göstermektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. GDO’LARIN ETKİLERİ &lt;br /&gt;Gen aktarımlı bitkilerin (GDO’ların) kullanımının sağlayabileceği yukarıda belirtilen pratik yararların yanında, bu ürünlerin ekosistemde ve gelişmekte olan ülkelerin sosyo-ekonomik yapılarında çeşitli sorunlara yol açabileceği düşünülmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.1. Ekolojik Etkileri &lt;br /&gt;GDO’ların doğal çevreye bırakılmaları halinde, ekosistemde ve gelişmekte olan ülkelerin gen kaynaklarında doğurabileceği etkiler nedeniyle bu ürünlerin kullanımı endişe yaratmaktadır. Nitekim, bir süredir yapılan deneysel çalışmalar sonucu, GDO’ların ekosisteme yönelik etkilerine ilişkin önemsenecek ölçüde bulgulara ulaşılması, bu yöndeki endişelere haklılık kazandırmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GDO’ların ekosisteme etkileri, potansiyel ve anlaşılan etkiler olmak üzere iki açıdan ele alınmaktadır. Sözü edilen ürünlerin, uzun vadeli çevresel etkileri tam olarak bilinmemekle beraber, çevreye serbest bırakılmaları durumunda bu ürünlerden diğer çeşitlere gen kaçışı, yapay gen transferi ve hibritleşme gibi yollarla gen kaçışı olasılığı bulunmaktadır. Bu durum ise, değiştirilen genetik özelliklerin kontrolsüz şekilde çevreye yayılma riskine bağlı olarak çeşitli potansiyel riskleri getirmektedir ( KAYA ve TOLUN, 2000). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözü edilen ürünlerin kullanımının sonucunda ortaya çıkabilecek potansiyel risklerin varlığı bir çok deneysel çalışma tarafından ortaya konulmaktadır. Bu kapsamda, herbisite (ot öldürücü ilaç) karşı dirençli Kaba darısı (Sorghum bicolor) ile bu türün yakın akrabası olan Halep darısı (Sorghum halepense) arasında hibritleşmeye bağlı olarak gen kaçışının gerçekleştiğinin kanıtlandığı belirtilmektedir (FREEMAN ve HERRON, 2002). &lt;br /&gt;GDO’lardan diğer ürünlere gen kaçışının doğurabileceği riskler; organizmaların zamanla genetik özgünlüklerini kaybetmesi, uzun vadede dirençli yabani ot ve böceklerin ortaya çıkması sonucu zirai ilaçların kullanımının artışının kaçınılmaz hale gelmesi, tür sosyolojisinin bozulması nedeniyle populasyonlar arasındaki dengelerin ortadan kalkması şeklinde öngörülmektedir. Deneysel çalışmalarla elde edilen bulgular ve yaşanan deneyimlerden hareketle, GDO’ların şu ana kadar anlaşılan etkileri ise aşağıdaki başlıklar altında toplanabilir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.1.1. Yabancı Tozlaşma, Yapay Gen Transferi ve Hibritleşme Yollarıyla GDO’lardan Çevreye Gen Kaçışı Riski &lt;br /&gt;GDO’ların ekolojik etkilerinin temelini, yabancı tozlaşma, yapay gen transferi ve hibritleşme gibi yollarla GDO’lardaki değiştirilmiş özelliklerin diğer organizmalara bulaşması riski oluşturmaktadır. Bu çerçevede, GDO’lardan çevreye olası gen kaçışının varlığı, yapılan deneysel çalışmalarla ortaya konulmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kapsamda yapılan araştırmalar ve ulaşılan bulgulardan bazıları şunlardır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Gen aktarımlı ayçiçeği bitkisi ile yabani türü (Brassica campestris) arasında kendiliğinden gerçekleşen gen transferinin gözlenmesi (JUTAPRINT, 1996), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Gen aktarımlı organizmaların, yabani türlerle hibritleştiğinin ve bunlardan doğal ekosisteme gen kaçışının gerçekleştiğinin anlaşılması (RAYBOULD ve GRAY, 1993), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Domates bitkisinin, marker gen olarak kullanılan Ralstonia solanacearum bakterisiyle enfekte edilmesi durumunda, bitkiden bakteriye gen kaçışının gösterilmesi (FAIRBAIRN ve ark., 2000), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Gen aktarımlı mısır polenlerinin geniş bir alana yayıldığının gözlenmesi (FISCHBECK, 1998). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda sıralanan bulgular, GDO genlerinin çevreye geçişinin kontrolünün mümkün olmadığını göstermektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.1.2. Yabaniliğin Artması ve Süper Yabani Türlerin Ortaya Çıkması &lt;br /&gt;Yabancı otlara, virüs, bakteri, mantar gibi tarım zararlılarına, böceklere ve bu tür tarım zararlılarıyla mücadelede kullanılan kimyasal ilaçlara karşı dayanıklılığı sağlamak amacıyla tarım bitkilerine aktarılan genlerin, yukarıda sözü edilen gen kaçışı, yapay gen transferi ve kontrolsüz hibritleşme gibi olaylar sayesinde yabani türlere geçmesi; yabaniliğin artması, süper yabani türlerin gelişmesi ve eski zararlıların tekrar ortaya çıkması olasılığını taşımaktadır. Bu çerçevede, herbisite dirençli Kaba darısı ile hızlı şekilde üreyebilen yabani çeşidi arasındaki gen geçişi sonucu ortaya çıkabilecek hibrit döllerin, ekosistemde önemli ölçüde tahribata yol açabileceği düşünülmektedir. &lt;br /&gt;Bu kapsamda yapılan çalışmalar ve ulaşılan bulgulardan bazıları şunlardır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bitki zararlılarına karşı dirençli gen aktarımlı bitkilerde, herbisit toleransını ve pestisit direncini artırıcı özelliğin yabani türlere geçmesi ( HO, 2000), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Böcek öldürücülere dirençli gen aktarımlı bitkilerden diğer türlere olası gen kaçışı sonucu, süper yabani türlerinin ortaya çıkması (ALTIERI, 2001), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Gen kaçışı ve yabani tozlaşma sonucu herbisit direnç geninin yabani türlere geçerek bu türlerde herbisit direnç özelliğinin ortaya çıkması, bu bağlamda Sulfonylureas ve İmidazolinones herbisitlerine karşı 14 çeşit yabani türün dirençli hale geldiğinin anlaşılması (ALTIERI, 2001), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Sarghum bicolor ile Sorghum corn, Sativus ile Johnson grass gibi yakın türler arasında yabaniliğin artmasını gösteren yapay gen transferinin gözlenmesi (ALTIERI, 2001), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lepidoptera zararlı böcek türünün, bu türe karşı geliştirilen dirençli gen aktarımlı bitkilere bir süre sonra direnç kazandığının gözlenmesi (ALTIERI, 2001). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.1.3. Bitkilerde Dayanıklılığın Zayıflaması &lt;br /&gt;Zirai ilaçlara ve tarım zararlılarına karşı dirençli hale getirilen kültür bitkilerindeki direnç özelliklerinin diğer organizmalara geçmesi ve bu bitkilerin genetik özgünlüklerini zamanla kaybetmeleri sonucu, sözü edilen bitkilerin zamanla dayanıklılıklarının ortadan kalkma tehlikesi bulunmaktadır. &lt;br /&gt;Yapılan araştırmalar ve gözlemler, tarım zararlıları ve verimi sınırlayan faktörlere karşı geliştirilen gen aktarımlı bitkilerin, zamanla savunma sistemlerinin gerilediğini ve bu nedenle beklenen amaca ulaşılamadığını ortaya koymaktadır. Bu sürecin ise, herbisit ve pestisit tüketiminin artmasına bağlı olarak ürün maliyetinin yükselmesine ve çok boyutlu bir ekolojik yıkıma neden olabileceği düşünülmektedir. &lt;br /&gt;Bu kapsamda yapılan araştırmalar ve ulaşılan bulgulardan bazıları şunlardır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Herbisite dirençli hale getirilen bitkilerin, bir süre sonra herbisite karşı etkisiz hale geldiğinin anlaşılması (ANONİM, 2000) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Herbisit ve diğer zararlılara karşı dirençli bitkilerin, döller boyunca bağışıklık sisteminin azaldığının gözlenmesi (ANONİM, 2000) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• GDO’lara dayalı tarımın yapılmasına bağlı olarak genetik tek tipleşme sonucu, organizmaların hastalık ve kimyasallara karşı dirençlerinin ve marjinal ekolojik koşullara uyum yeteneğinin azaldığının gözlenmesi (ALTIERI , 2001), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Genetik kültürlemeye bağlı olarak (tek tip üretim) bitkilerin ot öldürücü, hastalık ve çeşitli yabani stres faktörlerine karşı direncinin azaldığının gözlenmesi (ALTIERI , 2001), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Ekimi yapılan gen aktarımlı patates bitkilerinin tamamının, aynı hastalığa yakalandıklarının anlaşılması (ALEXANDRATOS, 1988). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.1.4. Hedef Olmayan Türler ve Yararlı Böcek Türlerinin Zarar Görmesi &lt;br /&gt;“Bt” toksini içeren herbisite dirençli bitkilerden beslenen kelebek ve böcek gibi yararlı organizmalar ile hedef olmayan diğer organizmaların zehirlenmesi olasılığı, GDO’ların öne çıkan riskleri arasında gelmektedir. &lt;br /&gt;Bu konuda yapılan araştırmalar ve ulaşılan bulgular şunlardır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bt toksini içeren bitkilerle beslenen kelebeklerin öldüğünün gözlenmesi (HO, 2000), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bt toksini içeren gen aktarımlı mısır polenleri ve kral kelebeği (Danaus plexippus) üzerinde yapılan laboratuar çalışmaları ile Bt toksini içeren polenleri alan kral kelebeklerinde çok düşük toksin yoğunluğunda bile, larvaların duyarlılık düzeyine bağlı olarak 4 gün içinde ölüm ve gelişmenin yavaşlaması gibi etkilerin ortaya çıktığının gözlenmesi (SEARS ve ark., 2000), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Bt toksini içeren GDO polenleriyle beslenen kral kelebeği larvalarının, normal polenlerle beslenenlere göre daha yavaş geliştiği ve daha sık ölümlerin meydana geldiğinin gözlenmesi (LOSEY ve ark., 1999). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.1.5. Genetik Kirlenme Riski &lt;br /&gt;Bir popülasyonun gen havuzuna, genetik göç ya da gen transferi yoluyla o popülasyona ait olmayan yabancı (egzotik) genlerin bulaşması, genetik kirlenme olarak tanımlanmaktadır (IŞIK, 1999). Gen aktarımlı bitkilerden alıcı ortama gen geçişine bağlı olarak, gen havuzlarının kirlenmesi sonucu organizmaların zamanla adaptasyon yeteneklerinin ortadan kalkabileceği düşünülmektedir. Nitekim, gen aktarımlı bitki polenlerinin geniş bir alanda yayıldığının gözlenmesi, sözü edilen risk türünün etkinliğini ortaya koymaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.1.6. Organizmaların Gen Yapılarından Doğabilecek Riskler &lt;br /&gt;Genetik bilimindeki gelişmelerle organizmaların genom yapılarının karmaşık ve dinamik bir nitelik taşıdığının anlaşılması ve yabancı bir genin bulaşmasına bağlı olarak “genomik stres” şeklinde gen yapısının hareketliğinin gözlenmesi (KEETON ve GOULD, 1999), ilişkisiz türler arasındaki gen aktarımının genoma etkileri hakkında bazı ipuçlarını vermektedir. Bu çerçevede, bazı virüslerin konukçularının genomlarındaki değiştirilmiş özellikleri alarak bütün çevreye bulaştırabilecekleri ve böylece telafisi mümkün olmayan çevre tahribatına yol açabilecekleri belirtilmektedir (KAYA ve TOLUN, 2000). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.1.7. GDO’lardan Toprak ve Su Ekosistemine Gen Geçişinin Doğurabileceği Riskler &lt;br /&gt;Gen aktarımlı bitkilerden çevreye polenlerin geniş bir alanda yayıldığının ve bu organizmaların genlerinin çeşitli yollarla alıcı ortama bulaştığının anlaşılması, değiştirilen özelliklerin organizmalar arasındaki gen değişimi süreçlerine ve besin zincirine bağlı olarak birikme riskini getirmektedir. Özellikle, mikoorganizmaların rahatlıkla değiştirilmiş özellikleri alarak toprak ve su ekosistemindeki diğer organizmalara bulaştırma riski taşımaları, sözü edilen tehdidin boyutlarını göstermektedir. Diğer yandan, zirai ilaçlara ve tarım zararlılarına karşı dirençli hale getirilen gen aktarımlı bitkilerdeki özelliklerin, özellikle zararlılar ve yabani türler olmak üzere diğer organizmalara geçmesi durumunda, herbisit ve pestisit kullanımının artması kaçınılmaz görülmektedir. &lt;br /&gt;Bu kapsamda yapılan araştırma ve ulaşılan bulgular şunlardır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Çöplerden etanol üretmek amacıyla modifiye edilen bakterinin (Klebsiella planticola), toprakta etanol birikimine neden olması sonucu buğday gelişiminin durması ( HO, 2000), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• GDO’ların, toprak organizmalarına zarar verdiğinin anlaşılması (JUTAPRINT, 1996), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Laboratuvarda, GDO genlerinin toprağa ve suya geçtiğinin deneysel çalışmayla anlaşılması (JUTAPRINT, 1996), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Geniş spektrumlu etkili “glyphosate” maddesi içeren, “Roundup” adlı herbisite dirençli gen aktarımlı tohumun tarımının yapıldığı toprakta yetiştirilen salatalık, havuç ve arpa gibi ürünlerde, herbisite karşı direnç sağlayan maddelerin kalıntılarının bulunması (HAKTANIR, 2000). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.1.8. İnsan ve Hayvan Sağlığına Etkileri &lt;br /&gt;GDO’ların ve GDO ürünlerinin insan ve hayvan sağlığında doğurabileceği riskler, “gıda güvenliği” denilen olguyu gündeme getirmektedir. Yaklaşık son on yıldır GDO ürünü gıdaların tüketimi sırasında ortaya çıkan bazı sağlık vakaları, dünya kamuoyunun dikkatini bu konuya çekmiş ve bu ürünlerin güvenilirliği güncel bir tartışma konusu haline gelmiştir. &lt;br /&gt;1990’lı yılların ortalarında, Brezilya Kestanesi’nden gen aktarımı sayesinde geliştirilerek protein açısından daha besleyici hale getirilen soya fasulyesinin testen geçirilmesi üzerine, insan vücudunda bu ürüne karşı alerjik tepkimelerin gözlenmesi (NATIONAL GEOGRAPHIC, 2002) ve 2000’li yıllarda ABD’de hayvan yemi olarak üretilen, gen aktarımlı bir mısır türevi olan “Star Link” adlı gıdanın, insanın sindirim sisteminde alerjenlerin neden olduğu tepkimelere benzer durumlara yol açması (NATIONAL GEOGRAPHIC, 2002), GDO ürünü gıdalarla ilgili yaşanan sağlık vakaları arasında gelmektedir. &lt;br /&gt;Bu konuda yapılan araştırmalar ve ulaşılan bulgular şunlardır: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Antibiyotik dirençli işaretleyici genler taşıyan GDO ürünlerinin tüketilmesi sonucu, antibiyotik direncinin insana geçtiğinin anlaşılması ve bu bağlamda insanda ilgili antibiyotik direncinin gözlenmesi ( HO, 2000), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Markör genlerin alerji ve zehirlenmeye yol açması ( HO, 2000), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Gen aktarımlı bakterilerin insan ve hayvanda bazı toksik ve kronik etkiler ile sinirsel ve bağışıklık sisteminde olumsuz etkilerinin gözlenmesi (ANONİM, 2000), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Gen aktarımlı bakterilerin diğer türlerle rekombinasyon yaptığı, böylece antibiyotik direncinin geçtiğinin anlaşılması (JUTAPRINT, 1996), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• GDO’ların kanser etkisinin anlaşılması (ANONİM, 2000), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Brezilya kestanesinden soya fasulyesine aktarılan genin, insanda alerjik ve toksik etkilere yol açtığının gözlenmesi (PRAKASH, 2000). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.1.9. Biyoçeşitliliğe Etkileri &lt;br /&gt;Gen aktarımlı bitkilerin kullanımının yol açabileceği yukarıda belirtilen risk türleri genel olarak ele alındığında, bütün biyoçeşitliliğin tehdit altına girebileceği söylenebilir. Bunun sonucunda, evrimsel işleyişe bağlı olarak uzun zaman içinde ortaya çıkan çeşitlerin yok olması ve ekolojik dengelerin bozulma tehlikesi ortaya çıkmaktadır. &lt;br /&gt;Tarımsal biyoteknolojinin uygulanma şekli ise, bu ürünlerin risklerini artırabilecek tehdit olarak kabul edilmektedir. Bu çerçevede, gen aktarımlı ürünlerin tarımının ve ticaretinin çok uluslu ilaç firmalarının çıkarları doğrultusunda piyasa koşullarına göre yapılması, zamanla yerel çeşitlerin azalarak gen kaynaklarının tek tipleşmesini doğurabilir. Biyoteknoloji şirketlerinin geliştirdikleri gen aktarımlı bitkilerin tohumlarını patentlemeleri, üreticileri aynı tip ürünleri tercih etmeye zorlaması ile zamanla yerel çeşitlerin kaybolma tehlikesine yol açabilir (KAYA ve TOLUN, 2000). &lt;br /&gt;Yukarıda belirtilen anlaşılan etkilerin yanında, ekosistemin yapı ve karmaşıklığı nedeniyle GDO’ların etkilerinin gerçek boyutlarının tam olarak anlaşılmasının belirli bir zaman geçtikten sonra olanaklı olması, gelecekte ortaya çıkabilecek potansiyel risklerin daha önemli olduğunu göstermektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2. GDO’ların Sosyo-Ekonomik Etkileri &lt;br /&gt;Tarımsal biyoteknolojinin gelişim ve uygulanma şekli dikkate alındığında, GDO’ların kullanımının küreselleşme sürecinde yaygınlaşmasına bağlı olarak gelişmekte olan ülkelerin gen kaynaklarını ve sosyo-ekonomik yapılarını tehdit edebilecek bir dizi sorunların ortaya çıkabileceği öngörülmektedir. Bu sorunlar, kısaca şu başlıklar altında toplanabilir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2.1. Yerel Tarım Sistemlerinin Zayıflaması ve Dışa Bağımlılığın Artması &lt;br /&gt;Tarımsal biyoteknolojinin yaygınlaşmasının yerel tarım sistemlerinde yol açabileceği etkiler, dengesiz rekabet koşulları ve tarımsal biyoteknoloji şirketlerinin tekelci faaliyetlerine bağlı olarak doğabilecek ekonomik, sosyal ve etik sorunlarla koşutluk taşımaktadır. Bu çerçevede, dünyanın çokuluslu ilaç, kimya ve tohum firmalarının, GDO’ların üretimi ve pazarlanmasını, dengesiz küresel ekonomik sistemden destek alarak, salt kar amaçlı yönde ve tekelci şekilde yönlendirebilmeleri; güney-kuzey, yoksul-zengin karşıtlığını derinleştirici yönde sosyal, ekonomik ve etik sorunların ortaya çıkması riskini getirmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GDO pazarının, bu şekilde küresel sistemde biçimlendiği bir ortamda, ileri teknoloji gerektiren tarımsal biyoteknoloji üretimine yönelik olanaklara sahip olmayan gelişmekte olan ülkelerin tarım sistemlerinin ve tarımsal yaşam şekillerinin, çokuluslu şirketlerin ticari baskısı sonucu gerileyerek, gen teknolojisini üreten ülkelere bağımlı hale gelmeleri kaçınılmaz görünmektedir. &lt;br /&gt;Tarımsal biyoteknoloji ürünlerinin patentlenerek tekel altına alınması, yerel gen kaynaklarının erozyona uğraması riskini getirerek dışa bağımlılığı artırıcı şekilde etkili olabilir. Diğer yandan, modern biyoteknoloji uygulamalarıyla değiştirilmiş organizmaların patent sistemine dahil edilmesine bağlı olarak, çokuluslu şirketlerin değişimden geçirdikleri ürünler üzerinde patent almaya başladıkları görülmektedir. Yapılan hesaplamalara göre, dört biyoteknoloji şirketinin, dünyanın en önemli gıda ekinleri üzerindeki patentin %44’üne sahip oldukları belirtilmektedir (MADELEY, 2003). Genel olarak, modern biyoteknoloji şirketlerinin gıda ürünleri üzerindeki elde etmiş oldukları patent sayısının durumu ise şöyle verilmektedir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANALİTİK HİYERARŞİ SÜRECİ KULLANILARAK Tablo: 1- Çok Uluslu Şirketlerin Dünya Ölçeğinde Bazı Gıda Çeşitleri &lt;br /&gt;Üzerinde Sahip Oldukları Patent Sayıları &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;56877&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki veriler, patent sisteminin işleyiş şekli ve gelecekteki etkileri konusunda dile getirilen tekelleşme riskini desteklemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar, GATT(Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması) ve DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü)’nün genetik kaynakların biyoteknoloji yöntemleriyle değerlendirilmesine ilişkin getirdiği düzenlemelerle, yerel potansiyel tarımsal üretimin ele geçirilmesi şeklinde gerçekleşen “tarım emperyalizminin”, ivme kazanarak yeni bir yöne gireceği (YÜREKLİ, 1995) yönündeki tahmini desteklemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarımsal üretimde dışa bağımlılığı artırıcı bir diğer etken, gen aktarımlı tohum pazarlayan çokuluslu firmaların izledikleri stratejiyle açıklanabilir. Bu çerçevede, Monsanto gibi dünyanın tohum devleri, GDO tohumları pazarlarken, o ürünün tarımıyla ilgili ilaç, sulama ve gübreleme tekniklerini paket şeklinde sunmaları ve “terminatör teknolojisi” denilen özel bir yöntemle tohumun ikinci kez çimlenmesinin önüne geçmeleri, sözü geçen stratejiyi ortaya koymaktadır. Bu anlamda, patent sistemiyle tohum firmalarının ticari hedeflerinin güvence altına alınmasının, yerel gen kaynaklarının çokuluslu firmaların eline geçmesini getireceği ve yerel çiftçilerin dışa bağımlılığını artıracağı ileri sürülmektedir (KAYMAKÇI ve DEMİRBAŞ, 2001).&lt;br /&gt;Tarımsal biyoteknolojinin, gelişmekte olan ülkeler açısından oluşturduğu bir diğer risk, bu ülkelerin yabani (doğal) bitki türlerinin ortadan kalkması ve talebe bağlı alarak tek çeşidin homojenizasyonu yüzünden, sahip oldukları tarımsal biyolojik çeşitliliğin kaybolması olasılığı şeklinde dile getirilebilir.&lt;br /&gt;Bu bağlamda, GDO ürünü ve gen teknolojisi alıcısı durumdaki ülkelerde, modifiye edilen belli türlerin üretimine geçilmesi durumunda, yerli üreticilerin tarımsal üretim tercihlerinin zorlanması nedeniyle, tarımı yapılan yerli çeşitlerin zamanla azalabileceği ifade edilmektedir. Sonuçta ise, yerel tarım sistemlerinin, bir yandan rekabet gücünün azalması, diğer yandan sürdürülebilirlik şansının azalması sonucu, gelişmekte olan ülkelerin, sömürge haline gelebileceği ileri sürülmektedir (ÖZSOY, 1995).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2.2. Tarımsal Biyoteknolojinin Tarımsal Ürün Yetiştiricilerine ve Tüketicilerine Olası Etkileri&lt;br /&gt;Gen kaçışı, yapay tozlaşma gibi yollarla, GDO çeşitlerin özelliklerinin yerli çeşitlere geçmesine bağlı olarak, yerli çeşit yetiştiricilerinin olumsuz şekilde etkilenebileceği düşünülebilir. Bu bağlamda, GDO çeşitlerin yetiştirildiği bir ortamda, yerli çeşit üreten çiftçilerin, üretimlerini sağlıklı bir şekilde yapmalarının mümkün olmayacağı; bu durumda, üreticilerin çeşit seçme hakkının sınırlanarak yerli yetiştiricilik yapan çiftçilerin mağdur olabileceği ileri sürülmektedir (ÖZGEN, 2000).&lt;br /&gt;GDO çeşitlerin özelliklerinin yerli çeşitlere geçmesi, hem klasik çeşitleri yetiştiren üreticilerin, hem de tüketicilerin haklarının tehdit altına girmesine yol açabilir. Bu durumun getireceği olumsuzluğu ÖZGEN (2000); klasik ürün yetiştiren bir üreticinin farkında olmadan, GDO özelliği içeren çeşidi yetiştirmesi ve yerli ürünleri tercih eden bir tüketicinin ise farkında olmadan GDO özelliğinin geçtiği bir ürünü tüketmesi nedeniyle, “Üretici (çiftçi) hakları” ve “Tüketici hakları” nın zedeleneceği şeklinde belirtmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2.3. Tarımsal Biyoteknolojinin Neden Olabileceği Ekonomik Kayıplar&lt;br /&gt;GDO’ların üretiminin yaygınlaşması, ortaya çıkabilecek ekolojik risklerle koşut şekilde ekonomik kayıpları da gündeme getirmektedir. Bu anlamda, GDO’ların doğal çevreye yönelik anlaşılan ve tahmin edilen olumsuz etkilerinin yol açabileceği ekolojik tahribat nedeniyle, tarımsal çeşitliliğe dayalı olarak ekonomik faaliyet yapan ülkelerin, gelecekte büyük zararlara uğrama olasılığı bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çerçevede, dünya besin üretimine temel olan gen kaynaklarının %96’sına sahip (DOĞAN, 2002) gelişmekte olan ülkelerin, biyolojik kaynaklarına ve tarımsal üretim sistemlerine modern biyoteknolojinin uygulanmasından gelebilecek zararlar; getireceği sosyal ve etik sorunların yanında, ortaya çıkabilecek ekonomik kayıpların da kaynağını oluşturmaktadır. Çünkü, tarımsal biyoteknolojinin yaygınlaşmasına bağlı olarak gen kaynaklarının tek tipleştirilmesi yüzünden tarımsal biyolojik çeşitliliğin kaybı, tarımsal üretimin sürdürülebilirliği şansının ortadan kalkmasına ve kısa vadede beklenen kazançların ötesinde, gelecekte büyük ölçüde ekonomik kayıpların ortaya çıkmasına neden olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biyolojik çeşitliliğin ekonomik yönü, canlılık sistemlerinin sürdürülebilirliğinin biyolojik çeşitliliğe bağlı olmasından ileri gelmektedir. Yapılan hesaplamalara göre, biyolojik çeşitliliğin bir yıllık ekonomik karşılığının yaklaşık olarak yıllık 3 trilyon, ekosistem hizmetlerinin toplam karşılığının ise 33 trilyon ABD doları değerinde olduğu tahmin edilmektedir. Bu durumdan yola çıkılarak, dünyanın şu andaki mevcut biyolojik çeşitliliğinin bir yıllık getirisinin 3 trilyon dolar ve bütün ekosistemlere bağlı olarak elde edilebilecek potansiyel ekonomik değerin ise bir yılda 33 trilyon doları civarında olduğunu dile getirilmektedir*. Bu veriler, biyolojik çeşitliliğin ekonomik karşılığının, hiçbir kaynakla karşılaştırılamayacak oranda büyük olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.&lt;br /&gt;Biyolojik çeşitliliğin tahmin edilen ekonomik değeri, ekosistemlerin sürdürülebilirliğinin güvencesi olarak kabul edilen başta “yabani türler” olmak üzere, bütün çeşitlerin oluşturduğu gen kaynaklarının varlığından kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarım uzmanlarının araştırmalarına göre, dünyada besin maddesi üretebilen yaklaşık 3 bin bitki türünün bulunduğu; bunlardan 150 çeşidinin ise geçmişten bugüne değin yetiştirildiği sanılmaktadır. Yapılan tahminlere göre, günümüzde dünya nüfusunun %90’ınına, halihazırda tarımı yapılan 15 bitki türünün yettiği; sadece buğday, pirinç ve mısır bitki türlerinin ise dünya gıda ihtiyacının 2/3’nü karşıladığı belirtilmektedir (DOĞAN, 2002). Bu veriler, tarımsal çeşitliliğin ekonomik önemini açıkça ortaya koymaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gen aktarımlı bitkilerin tarımının yol açabileceği sonuçlar, genel olarak ele alındığında, “tek tip ekimin” yaygınlaşmasına bağlı olarak tarımsal biyolojik çeşitliliğinin daralması, gen aktarımlı çeşitlerdeki bazı özelliklerin yabani (doğal) türlere ve zararlılara geçmesine bağlı olarak zirai mücadelenin olanaksız hale gelmesi ve ekolojik dengenin bozulması şeklinde özetlenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini sağlayacak şekilde ürün verimini artıracak seçeneklerin geliştirilmesi ve gıda dağılımı adaletsizliğini ortadan kaldıracak tedbirlerin alınması yerine, yakın gelecekte ekonomik rekabetin belirleyicisi olabilecek biyolojik rezervlerin, GDO’ların üretilmesiyle tehdit altına alınması, büyük ölçüde sosyal ve ekonomik kayıplara yol açabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.2.4. Tarım ve Ormancılığın Sürdürülebilirliğine Etkisi&lt;br /&gt;Gen aktarımlı ürünlerin yol açabileceği ekolojik risklere ve tarımsal biyoteknolojinin küresel sistemde uygulanmasından kaynaklanabilecek sosyo-ekonomik etkilere bağlı olarak, tarım ve ormancılığın sürdürülebilirliğinin iki yönlü şekilde tehdit altına girebileceği söylenebilir. Konu her iki açıdan ele alındığında, tarımsal biyoteknoloji kullanımının yaygınlaşmasının, biyolojik çeşitliliğin azalmasına yol açabileceği görülmektedir.&lt;br /&gt;Bu nedenle, her türlü tarımsal faaliyetlerin ve orman ekosisteminin işleyişinin biyolojik çeşitliliğe dayandığı hatırlanacak olursa, tarımsal biyoteknolojinin mevcut koşullarda yaygınlaşmasının, tarım ve ormancılığın sürdürülebilirliğinin koşullarını ortadan kaldıracağı söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağın temel sorunlarına bütüncül yaklaşan anlayışlara göre, ekolojik, ekonomik ve sosyal süreçler arasında çoklu neden ve sonuç şeklinde işleyen karmaşık bir etkileşimin bulunduğu kabul edilmektedir (TUNA, 2001). Bu bağlamda, tarımsal biyoteknolojinin yayınlaşmasının yol açabileceği ekolojik ve sosyo-ekonomik sonuçların, karşılıklı etkileşime girerek çözümü olanaksız karmaşık bir sorun yumağını oluşturma tehlikesi bulunmaktadır.&lt;br /&gt;Buradan hareketle, tarımsal biyoteknoloji gibi çok yönlü bir konunun bütüncül bir bakışla ele alınması vazgeçilmez bir önem taşımaktadır. Bu şekilde, gen aktarımlı ürünlerin üretim ve kullanımının yaygınlaşmasının getirileriyle birlikte götürülerinin gerçek boyutları anlaşılabilir. Bu çerçevede, olabildiğince zengin referanslara dayalı olarak gerçekleştirilen bu çalışma ile, tarımsal biyoteknolojinin mevcut küresel liberal sistemde yaygınlaşmasının bir yandan telafisi mümkün olmayacak uzun vadeli bir ekolojik tahribata, diğer yandan ise gelişmekte olan ülkelerin gen kaynakları ve sosyo-ekonomik yapılarında önemli ölçüde kayıplara neden olabileceği ortaya çıkarılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle, doğal çevrenin korunması ve ulusal gen kaynaklarının ülke çıkarları için kullanımının mümkün olabilmesi için, bu ürünlerin yönetimini sağlayabilecek etkili bir biyogüvenlik sisteminin uygulanması kaçınılmaz görünmektedir. Bu çerçevede, ulusal gen kaynaklarının küreselleşme baskısına karşı korunabilmesi ve modern biyoteknoloji uygulamalarıyla en iyi şekilde değerlendirilebilmesi için yapılması gerekenler şu noktalarda toplanabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GDO’ların üretim ve kullanımının yaygınlaşmasına bağlı olarak ortaya çıkabilecek ekolojik ve sosyo-ekonomik risklerinin en iyi şekilde kontrol edilebilmesi, ilgili kurum ve kuruluşların bütünlük içerisinde mevzuat, örgütsel, idari ve teknik altyapıyı kurması ile sağlanabilir. Bu kapsamda, uygulanabilir ve etkin nitelikte biyolojik güvenlik düzenlemeleri getiren bir çerçeve “Biyolojik Güvenlik Yasası”nın çıkarılması gerektiği, ülkemizdeki ilgili kurum ve kuruluşların görüşü olarak öne çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GDO’ların üretim ve kullanımının çokuluslu şirketlerin öncülüğünde küreselleşmesi karşısında yerel tarım sistemlerinin mevcut düzenlemelerle korunabilmesinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Buradan hareketle, biyolojik güvenlik sisteminin risk değerlendirmesi kapsamına, Cartagena Biyogüvenlik Protokol’nün “Sosyo-Ekonomik Değerlendirme” maddesi (26.madde) uyarınca, ayrıca “sosyo-ekonomik analiz” şeklinde yeni bir bölüm eklenmelidir. Bu sayede, GDO ürünlerinin ve tarımsal biyoteknolojinin ülkeye girişine bağlı olarak ortaya çıkabilecek sosyo- ekonomik sorunlar, belli ölçülerde anlaşılabilir ve gerekli önlemler biyolojik güvenlik sistemi içinde işletilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* T.C. Çevre Ve Orman Bakanlığı’nın düzenlemiş olduğu “Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi 3. Bilgilendirme Toplantısı’nda dile getirilen sözlü görüşten alınmıştır (22 Ekim 2004, Ankara)&lt;br /&gt;Konu : Kimyasal&lt;br /&gt;________________________________________&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan yaşamının geleceği bir ölçüde biyolojik konular hakkında bilinçlenmeye ve duyarlılığa dayanmaktadır. Gelecekte insanların günümüzden daha rahat, sağlıklı, uzun ömürlü yaşayabilmeleri için çevre imkanlarını teknoloji ile geliştirmesi gerekmektedir. Böylece biyoteknoloji ortaya çıkmaktadır. &lt;br /&gt;Bir mal veya hizmet üretmek için canlı organizmalardan yararlanma teknolojisi “Biyoteknoloji” olarak tanımlanmaktadır. Yoğurt, peynir, sirke üretimi biyoteknolojinin insanlık tarihinde ilk adımlarıdır. &lt;br /&gt;21. yüzyıldaki gen teknolojisi gelişmeleri biyoteknolojinin günümüzde insan yaşamının her alanını doğrudan veya dolaylı şekilde etkilediğini göstermektedir. &lt;br /&gt;Neden Genetik Yapı Değiştiriliyor? &lt;br /&gt;Çeşitli araştırmacılar tarafından; ürünlerde verimliliği sağlama, böceklere karşı dayanıklılık oluşturma veya piyasada uzun süre dayanıklılığı arttırma amacıyla biyoteknolojiden faydalanıldığı belirtilmektedir. Fakat ekonomik yönden getiri sağlamak temel faktör olarak görülmektedir. Bu amaçla özellikle domates, patates, mısır, kavun, soya, pamuk gibi bitkilerde genetik değişiklikler yapılmaktadır. Bu teknoloji laboratuvarla endüstriyel üretime geçişi hızlandırmıştır. &lt;br /&gt;Genetik değişikliğe uğratılmış (gen aktarılmış) mikroorganizmalar, bitkiler, hayvanlar, klonlanmış canlılar gibi farklı ürünler toplumun kullanımına sunulmaktadır. Bu çalışmalarda biyogüvenlik koşullarını hiç aksatmadan doğaya ve topluma zarar vermeyecek bir biyoteknoloji gereklidir. &lt;br /&gt;Bitkilerdeki gen sayısının insanlardan çok fazla olduğu bilinmektedir. Bu kadar çok genin kontrolunu sağlayan mükemmel bir gen dizilişi vardır. Bu düzenli sistem içine gen naklinin sistemi hangi noktalarda nasıl etkileyeceği meçhuldür. &lt;br /&gt;Genetiği Değiştirilmiş Organizma Nedir? &lt;br /&gt;Her canlının, kendine özgü gen dizilişlerinin oluşturduğu bir kalıtsal yapısı vardır. Canlı yaşamına ait bütün bilgiler genler şeklinde dizilerek DNA yapısında yer almaktadır. Gen teknolojisi ile DNA içine bir yabancı gen yerleştirilir. Bu bağlamda canlılara ait bu yapının gen dizilişinin, herhangi bir nedenle doğal yapısında bulunmayan başka karakter oluşturması şeklinde elde edilen canlı yapılara "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar" (GDO) denilmektedir. Soya, mısır, patates gibi ürünlerin zararlılarına karşı, öldürücü genler nakledilerek ürün korunmaya çalışılmaktadır. Bu genler zehirli proteinler üretmektedir. Bunları yiyen böcekler ve kuşlar ölmektedir. Bu da ekolojik dengeyi olumsuz etkilemektedir. &lt;br /&gt;Genetik Yapı Değişikliğinin Etkileri &lt;br /&gt;Canavar gıdalar, Frankeştayn gıdalar olarak da isimlendirilen genetik yapısı değiştirilmiş ürünler Türkiye’de geniş çaplı pazar bulmaktadır. Yıldız Teknik Üniversitesinden Prof. Dr. Şeminur Topal bitkilerdeki genetik yapı değişikliğinin beslenme ile insan organizmasına aynen taşındığını belirtmektedir. Değişiklik geni genellikle antibiyotiğe dayanıklılık genine bağlanarak taşınmaktadır. Buna bağlı olarak Alzhaimer ve Deli Dana hastalığı artışının bu tip değişikliğe bağlı olduğu belirtilmektedir. Gen transferinin gerçekleşmesi, tanımlayıcı gen olarak antibiyotik direnç geni aracılığıyla kontrol edilmektedir. Aktarılacak gen, ilgili canlı DNA’sından alınıp, taşıyıcı aracılığı ile birlikte gene aktarılıyor. Böylece bu taşıyıcı mikroorganizmalara geçerek bu bakterilerin oluşturduğu enfeksiyonların kontrol altına alınmasını güçleştiriyor ve antibiyotiklere karşı insanda dirençsizlik meydana getiriyor. Bu ürünler antibiyotiklere karşı vücutta dayanıklılık oluşturuyor. Doğrudan alındığında insan ve hayvan bünyesindeki mikroorganizmalarla birleşebiliyor. Böyle gıdalar besin olarak alındığında insan vücudunda allerjik etkilere neden olmaktadır. &lt;br /&gt;ODTÜ’ den Doç. Dr. Candar Gürakan ve arkadaşlarının Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ile ilgili Türkiye’ de yaptıkları araştırmalarda, ithal tohumlarla üretilen 28 domates örneğinden 22’sinde antibiyotiğe dirençli bakteri geni bulunduğu belirtilmektedir. Bu durum ülkemize gönderilen tohumlarda gen aktarımının yapıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Aynı araştırmacılar, değişik illerden alınan 5 mısır örneğinde antibiyotiğe dirençli gen yanında yabancı DNA’ lara da rastlandığını belirtmektedir. Yine, hayvan yemi olarak kullanılan mısırlarda daha güçlü Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarla karşılaşılmıştır. Ülkemizde Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların özel alanlarda araştırma amaçlı üretildiği ve kontrol edildiği iddia edilse bile, rüzgarlar, arılar ve böceklerin etkisiyle bu özel bitkilere ait polenler geleneksel üretimlere taşınabilmektedir. Bu şekilde genetiği değiştirilmiş ürünler, insan ve hayvanların besin kaynağı olarak kullanılmaktadır. Antibiyotiklere karşı dayanıklı olan bu ürünler insan ve hayvanlarda toksik veya allerjik etkiler oluşturmaktadır. Günümüzde allerjik astıma bağlı solunum yetmezliğinin sık görülmesi dikkatleri çekmektedir. Aynı şekilde otoimmün hastalık olan romatizmal hastalıkların yaygın olması veya tükenmiş bağışıklığın, kanserin temel nedenlerinden biri olduğu düşünülürse, bu hastalıkların güncel ve sık rastlanılması dikkatleri GDO üzerine çekmektedir. &lt;br /&gt;GDO’lu tohumlarla üretilen mahsüllerin ertesi yıl tohumluk olarak kullanılamaması nedeniyle bu ürünlere bağımlılığın getireceği, ekonomik bir yük söz konusudur. &lt;br /&gt;ABD’de 1998 yılında 8.5 milyon hektar alanda genleri değiştirilmiş soya fasulyesi yetiştirildiği düşünülürse, acaba bunlar nerede pazarlanmaktadır. &lt;br /&gt;Günümüzde mısır, domates, soya fasulyesi, patates, kavun gibi gıdaları yemekten korkuyoruz. &lt;br /&gt;Acaba meyvelerin dışı başka içi başka mı olacak!. Korkuyoruz, aldığımız karpuzun içi kavun, portakalın içi limon, kayısının içi incir, kivinin içi mandalin çıkacak diye. &lt;br /&gt;Ne Yapmalıyız? &lt;br /&gt;1. Yerli tohumdan üretilen gıdalar tercih edilmeli. &lt;br /&gt;2. Şekil bozukluğu olan ve normalden iri meyve ve sebzeleri almamalıyız. &lt;br /&gt;3. Ülkemizde Biyo-güvenlik kurulu oluşturulmalı ve işlerlik kazandırılmalıdır. &lt;br /&gt;4. GDO ürünlerini ülkemize girişi yasaklanmalı veya kontrol altına alınmalıdır. &lt;br /&gt;5. Ithal edilmiş GDO’ lu ürünler etiketlenmeli ve ambalajlarında mutlaka belirtilmelidir. &lt;br /&gt;6. Kaçak tohum girişi önlenmelidir &lt;br /&gt;7. Özellikle GDO’ lu ürünlerden olan, ithal soya, mısır, pirinç ve ürünlerine karşı çok duyarlı olmalıyız. &lt;br /&gt;* Yrd. Doç. Dr., ridvan.kete@deu.edu.tr &lt;br /&gt;Kaynaklar &lt;br /&gt;1. Şahin, Ş,. (2004), "Bitkilerde Gen Nakli", Gezgin, Sayı: 5, s: 030-033, TŞOF Plaka Matbaacılık Ticaret ve Sanayi A.Ş. &lt;br /&gt;2. Ackerman, J., (2002), "Gıdalar Nasıl Değişiyor?.", National Geographic Dergisi, Mayıs, s: 97-114.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-296828255547164326?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/296828255547164326/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=296828255547164326' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/296828255547164326'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/296828255547164326'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2009/03/gda-katk-maddelerinde-durum-nedir.html' title='Gıda Katkı Maddelerinde Durum Nedir'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-4995674572616823446</id><published>2009-03-28T05:15:00.000-07:00</published><updated>2009-03-28T05:16:04.881-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='MEHMET RUHİ AREL 1880-1930'/><title type='text'>MEHMET RUHİ AREL 1880-1930</title><content type='html'>MEHMET RUHİ AREL 1880-1930&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanıyla sanat ortamında bir dizi yeniliğin önü açılmış oluyordu. Kuşkusuz bunların başında da model kullanımı gelmekteydi. S. Valeri ve J.W.Zarzecki dönemi Sanayi-i Nefisesi’nin modelleri hamallar, dilenciler, sarıklı yaşlı adamlar ve de 110 yıldan fazla yaşayan ünlü Zaro Ağa idi. Hikmet Onat’ın da kendisiyle yapılan görüşmelerde sık sık dile getirdiği gibi öğrenciler bu yaşlı modellerden etüd etmekten sıkılmıştı ve üstüne üstlük bu modellerin giyinik olmaları, öğrencilerin doğru düzgün anatomik çalışma yapmasına da izin vermemekteydi. İşte, II.Meşrutiyet sonrasında öğrencilerin modelden çalışma hakkına kavuşmalarının bir ürünü Mehmet Ruhi’nin bu çalışması. Çalışmanın Cormon atölyesinde değil de Sanayi-i Nefise Mektebi’nde gerçekleştirildiğinin işareti de kuşkusuz tarihi. 1909 yılında Avrupa sınavını kazanan ve 1910 yılında Paris’e giden sanatçının belki de İstanbul’daki son çalışmaları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Ruhi’nin “Sabah Namazı”, “Sabah Namazında Dua”, “Namaz Kılan İhtiyar Adam” gibi varyasyonlarıyla çok defa işlediği konulardan biri… Resim yine sanatçının derin sanat tarihi bilgisine işaret ediyor. Kompozisyon, onlardan daha karanlık olmakla birlikte Kuzey resimlerini akla getirmekte. Almanya, Hollanda, Flandra ve bir kuzey ülkesi olmamasına karşın Venedik’te sanatçı, kandil, çiçek, pencerenin açık ya da kapalı oluşu gibi unsurları kullanarak sembolik bir dil oluşturur ve söz konusu öğeleri kullanarak bir nevi ahlak dersi verir. Yorumlarımızı böylesi bir benzerlik üzerine temellendirecek olursak, resimdeki mum ışığının savaş yıllarını geride bırakmış bir ulusu simgelediği, bu yaşlı adamın bu ulusun geleceği için dua ettiğini, pencereden gelmekte olan ışığın da sağlam bir geleceği muştuladığını düşünmek yerinde olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanıyla sanat ortamında bir dizi yeniliğin önü açılmış oluyordu. Kuşkusuz bunların başında da model kullanımı gelmekteydi. S. Valeri ve J.W.Zarzecki dönemi Sanayi-i Nefisesi’nin modelleri hamallar, dilenciler, sarıklı yaşlı adamlar ve de 110 yıldan fazla yaşayan ünlü Zaro Ağa idi. Hikmet Onat’ın da kendisiyle yapılan görüşmelerde sık sık dile getirdiği gibi öğrenciler bu yaşlı modellerden etüd etmekten sıkılmıştı ve üstüne üstlük bu modellerin giyinik olmaları, öğrencilerin doğru düzgün anatomik çalışma yapmasına da izin vermemekteydi. İşte, II.Meşrutiyet sonrasında öğrencilerin modelden çalışma hakkına kavuşmalarının bir ürünü Mehmet Ruhi’nin bu çalışması. Çalışmanın Cormon atölyesinde değil de Sanayi-i Nefise Mektebi’nde gerçekleştirildiğinin işareti de kuşkusuz tarihi. 1909 yılında Avrupa sınavını kazanan ve 1910 yılında Paris’e giden sanatçının belki de İstanbul’daki son çalışmalarından Mehmet Ruhi’nin sanatını değerlendirirken sık sık faydalandığımız Hadjinicholao’ya ve onun “sanat yapıtları ve onların çağdaş arka planları arasındaki ilişki” sine bu resimde yeniden dönüyoruz. Cumhuriyet’in kuruluşunu izleyen yıllarda kalkınmaya büyük önem verilmiş ve bir yandan sanayileşme girişimlerinde bulunulurken diğer yandan tarımın ilerlemesi için büyük çabalar sarf edilmiştir. Bu dönemde Mustafa Kemal, “Köylü, milletin efendisidir.” sözüyle Cumhuriyet’in bu polkitikasını özetlemiş ve çağının ressamı Mehmet Ruhi de bu sözü görselleştirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahriye Mektebi'ni (1900) ve Sanayi-i Nefise'yi (Güzel Sanatlar Aka¬demisi) bitirdikten (1909) sonra Paris'e giden Mehmet Ruhi Arel, Güzel Sanatlar Ulusal Yüksek Okulu'nda Fernand Piestre Cormon'un yanında beş yıl çalıştı. Birinci Dünya savaşı başlayınca yurda dönüp, Akademi'de perspektif öğ¬retmenliğine atandı. Ama bir süre sonra, "Akademi'deki sanat eğiti¬mini, çağın gidişine uygun görmediği için" görevinden ayrılarak, Dârü-leytam, Kabataş, Namık Kemal, Kız Muallim okullarında ve Bahriye'de resim öğretmenliği yaptı. Bir ara yeniden Akademi'ye döndüyse de, yapılmasını istediği yenilik ve re¬formlar, ancak ölümünden birkaç yıl sonra gerçekleştirilebildi. Ressamlar Cemiyeti'nin kurulmasın¬da büyük katkısı olan Mehmet Ruhi Arel'in resimleri, yaşadığı dönemde Almanya, Avusturya ve İtalya'daki karma sergilere gönderilmiştir.&lt;br /&gt;Özellikle perspektif bilgisi Ahmet Ziya Akbulut’un perspektif bilgisi kadar geniş olan sanatçı, birinci Dünya savaşından hemen sonra Şişli'de Envar Paşa tarafından açılan atölyede, çağdaşı birçok ressamla birlikte çalışmış, kahramanlık ko¬nuları içeren kompozisyonlar yapmıştır.Yaşadığı dönemde yeterince anlaşılıp değerlendirilmemiş bir sanatçı olan Mehmet Ruhi Arel, özellikle yöresel nitelikli yapıtlarıyla çağdaş Türk resminde bir "yol açıcı" kimli¬ği taşır, birçok tablosunda özelliklede İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ndeki büyük Taşçılar kompozisyonu) toplumlal içerikli figürlere öncelik vermiş, halk yaşamına bir gözlemci tutumuyla eğilmiştir. Çok figürlü büyük boyutlu kompozisyonların¬da, Osman Hamdi Bey'in başlatmış olduğu geleneğin içinde yer alır gibi görünürse de, daha çok Hoca Ali Rıza'nın çizgisine yakındır&lt;br /&gt;MEHMET RUHİ AREL 1880-1930&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Ruhi, resme olan ilgisi Bahriye Mektebi’ndeki öğrencilik yıllarında başlıyor. Askeri okullardaki resim dersleri bilindiği gibi perspektif yani fenn-i menazır öğretimine dayalı. “Oğlu Şemsi Arel’in Portresi”nde, “Leblebici” de, “Bir Zeybek” de, “Sabah Namazında Dua”da, “Kağıthane” de ve diğer pek çok resminde karşımıza çıkan perspektif bilgisinin ustaca kullanımının kökeni kuşkusuz buraya uzanmakta. Sanatçı daha sonra Sanayi-i Nefise Mektebi’ne giriyor ve burada Salvatore Valeri’nin öğrencisi oluyor. Valeri’nin pek de usta bir ressam olmadığı muhakkak. Sanayi-i Nefise’de hocalık yapmasının tek nedeni var o da figür çizmeyi tercih etmesi. Peki Mehmet Ruhi’ye katkısı hiç mi olmadı? Bana kalırsa, bir Oryantalist ressam olan ve bu bağlamda satıcılar, dilenciler gibi farklı kesimlerden kişileri ve farklı etnik gruplardan insanları tuvallerine alan Valeri, Mehmet Ruhi’nin folklor temasına yönelmesinde başlıca etken."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1880 yılında İstanbul Galata’da doğdu, küçük yaşlardan itibaren resme ilgi duydu. Bahriye Mektebi’ni 1908 yılında Gemi Mühendisi olarak bitirdi. 1903 ile 1909 yılları arasında Sanayi-i Nefise Mektebi’nde sanat eğitimi aldı. Osman Hamdi Bey ve Salvatore Valeri’nin öğrencisi oldu. Okulu birincilikle bitirdikten sonra 1910’da açılan Avrupa sınavını kazanarak Paris’e gitti. Burada Ulusal Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda (l'Ecole Nationale Supérieure des Beaux-Arts) Fernand-Anne Piestre Cormon’un atölyesinde çalıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1914 yılında yurda döndü. 1917’de Celal Esad Arseven’in girişimiyle deniz temalı resimler üretmek amacıyla açılan Şişli Atölyesi’nde İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Namık İsmail, Ali Sami Boyar, Ali Cemal Ben’im ile birlikte görev aldı. 1918’de açılan Viyana Sergisi’ne katıldı. Önce çeşitli orta öğrenim kurumlarında resim hocalığı daha sonra da Sanayi-i Nefise Mektebi’nde perspektif (menazır) hocalığı yaptı. Ancak çok geçmeden son görev yeri olan Üsküdar Ortaokulu’na atandı. Sanatçı, 1931’de İstanbul’da öldü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk izlenimci kuşağının en güçlü temsilcilerinden biri olan Mehmet Ruhi Bey son yıllarında seramik çalışmaları da yaptı. Kompozisyonları ve portrelerinde çok başarılı olan Arel, yöresel yaşama eğilimli bir sanatçı olarak bilinir. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin kurucularındandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, temel ilkelerden olan halkçılık, milliyetçilik ve bunların sonucu olan ulusal egemenlik kavramı kültür ve sanat politikalarının da belirleyicisi olur. Sanayi doğrultusunda girişilen çabalar, büyük kent ölçeklerindeki kültürleşme sorununu gündeme getirir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-4995674572616823446?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/4995674572616823446/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=4995674572616823446' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/4995674572616823446'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/4995674572616823446'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2009/03/mehmet-ruhi-arel-1880-1930.html' title='MEHMET RUHİ AREL 1880-1930'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-5915659989332248428</id><published>2009-01-03T18:42:00.001-08:00</published><updated>2009-01-03T18:42:33.607-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞEYH YASIN´IN HAYATI  Kutsal direnişin manevi lideri: Şeyh Ahmet Yasin Şehadetinin Dördüncü yıldönümünde'/><title type='text'>ŞEYH YASIN´IN HAYATI  Kutsal direnişin manevi lideri: Şeyh Ahmet Yasin Şehadetinin Dördüncü yıldönümünde</title><content type='html'>ŞEYH YASIN´IN HAYATI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kutsal direnişin manevi lideri: Şeyh Ahmet Yasin&lt;br /&gt;Şehadetinin Dördüncü yıldönümünde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ŞEYH YASIN´IN HAYATI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmed Yasin 1937 yılında Filistin´in Askalan şehrinin el-Cevra köyünde dünyaya geldi. 1948 yılında yahudilerin Filistin´in büyük bir bölümünü işgal etmelerinin yol açtığı felaket üzerine ailesi Gazze şehrine göç etti. Ahmed Yasin, 1952 yılında Gazze şehrindeki İmam Şafii Okulu´nda ilköğrenimini tamamladı. Sonra er-Rihal Ortaokulu´nda ortaöğrenimini tamamladı. Lise öğrenimini de 1958 yılında Filistin Lisesi´nde tamamladı. 1952 yazında bir yüzme faaliyeti esnasında kafasının üstüne düştü ve boyun kemiği kırıldı. Bu yüzden bütün vücudu felç oldu.  Liseyi bitirdikten sonra bazı ilim adamlarından özel dersler aldı. Çevresinde zeki ve kültürlü biri olarak tanınırdı. Özel öğrenimini tamamladıktan sonra öğretmen olarak görev aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bir direniş önderi olarak Ahmet  Yasin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Ahmed Yasin, bütün dünyada Filistin İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS)´ın kurucusu ve manevi lideri olarak bilinir. Fakat o sadece belli bir oluşumun, örgütün değil Filistin´de bir neslin yeniden dirilişine, uyanışına ve kimliğine sahip çıkmasına vesile olan kutsal bir direnişin önderidir. Dolayısıyla o Filistin´in, Filistin davasının, siyonist işgale karşı verilen kutsal bir mücadelenin önderidir. İşgale karşı 1987´de başlatılan birinci intifadaya o öncülük etmiştir. 2000 yılında başlatılan Aksa İntifadası´nın da en önemli manevi önderi ve motoru olmuştur. Bundan dolayı Filistin´de o ´iki intifadanın şeyhi (yani lideri, önderi)´ olarak bilinmektedir. O, HAMAS´ı, Filistin´de belli bir kesimi diğer kesimlerden ayrıştırmak amacıyla değil, sahip olduğu İslâmi bilincin işgale karşı verilen mücadeleye öncülük etmesi, yani toplu bir direnişin başlatılması için kurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAMAS´ın çok kısa süre içinde oldukça  geniş bir kitlesel destek elde etmesinin en önemli sebebi de işte bu anlayıştır. Bu anlayışından dolayıdır ki o HAMAS´ı, Filistinlileri birbirine kırdırma amacına yönelik fitne çabalarından uzak tutmayı, böylece işgale karşı verilen mücadelede safların birliğini korumayı başarabilmiştir. Bu özelliğinden  dolayı o sadece bir örgütün,  oluşumun değil siyonist işgale karşı verilen kutsal mücadelenin manevi lideriydi. Sol gruplar ve hıristiyanlar da dâhil olmak üzere, siyonist işgalcilerin gasp ettiği hakların geri alınması, Filistin´in yeniden özgürlüğüne kavuşması gerektiğine inanan tüm Filistinliler tarafından karizmatik bir lider, bir dava önderi olarak biliniyordu. Şehadetinden sonra hıristiyanların bile onun için dua etmeleri, canileri protesto amacıyla gösteri düzenlemeleri zaten bunu apaçık bir şekilde  ortaya koymuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filistin´de işgale karşı iki ayrı intifadanın öncülüğünü yapan, vücudunun felçli olmasına rağmen Allah yolunda mücadeleden, direnişten geri kalmayan büyük insan, büyük lider, HAMAS´ın manevi lideri Şeyh Ahmed Yasin siyonistlerin düzenledikleri bir suikast neticesi 22 Mart 2004 tarihinde hayatını kaybetti. Şeyh Yasin, evinin yakınındaki camide sabah namazını kılmasının ardından işgalci Siyonistlerin helikopterleri tarafından fırlatılan füzelere hedef olarak şehit oldui. Saldırıda ikisi Ahmed Yasin´in yardımcısı olmak üzere dört kişi daha hayatını kaybetti.  1967 yılında Filistin´in tamamının Siyonist işgalcilerin eline geçmesi üzerine insanlar vatanlarını işgalden kurtarma mücadelelerinde kendilerine önderlik edecek birilerini aramaya başladılar. İşgalci yahudilerden gelen tehlike konusunda insanların şuurlandırılmasında Şeyh Ahmed Yasin´in büyük rolü oldu.  Gazze´de İslâm Merkezi´ni kurmasından sonra iyice tanındı ve Filistin´in her tarafında adı duyulmaya başladı. Bu durum işgal yönetimini son derece rahatsız etti. Bu yüzden onu defalarca polis merkezine çağırdı.  1984´te Ahmed Yasin ve yardımcılarından pek çok kimse tutuklandı. Yürütülen soruşturma sonunda Ahmed Yasin, İsrail devletini yıkarak yerine İslâmi bir devlet kurmak için çalıştığı gerekçesiyle 13 yıl hapse mahkûm edildi. Ancak on bir ay sonra Filistinlilerle işgalciler arasında bir esir değişiminde serbest bırakıldı. 1985´te gerçekleştirilen bu esir değişiminden sonra Şeyh Ahmed Yasin yine Filistinli kitlelerin Siyonist işgalcilere karşı sürdürdükleri cihadlarında başlarına geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Hamas´ın ortaya çıkışı ve İntifada&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmed Yasin 8 Aralık 1987´de başlayan intifadanın öncüsü durumundaki İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS)´nin kurucusudur. HAMAS´ın kökeni Müslüman Kardeşler cemaatine dayanır ve Ahmed Yasin de bu cemaatin Filistin kanadının bir mensubuydu. Ancak 1987´ye gelindiğinde işgale karşı fiili mücadeleyi organize edecek bir direniş örgütüne ihtiyaç olduğu görüldü. Bu konuda Müslüman Kardeşler´in genel idaresiyle de istişare edilerek Filistin´e özel olarak böyle bir teşkilat kurulması kararlaştırıldı. İşte bu karar neticesinde Şeyh Yasin´in öncülüğünde Filistin İslâmî Direniş Hareketi (HAMAS) ortaya çıktı. Bu itibarla HAMAS, Müslüman Kardeşler´den bir kopma değildir. HAMAS ilk olarak ismini 8 Aralık 1987´de patlak veren intifadayla duyurdu. Sonra da bu intifadayı yönlendirmesiyle kısa sürede bütün dünyada tanındı.  Ahmed Yasin bütün hayatı boyunca bu teşkilatın manevi lideri olarak bilindi ve intifadanın devamında bir motor görevi gördü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyonistler, 18 Mayıs 1989´da Şeyh Ahmed Yasin´i yeniden tutukladılar. Onunla birlikte İslâmi Direniş Hareketi mensubu pek çok kimseyi de tutukladılar. Bu tutuklama, intifadayı durdurmayı amaçlayan sonuç getirmeyecek bir uygulamaydı. Ancak siyonistler umduklarını bulamadılar. Çünkü bu olay üzerine intifada daha da şiddetlendi. Uzun oyalamalardan sonra Şeyh Yasin 3 Ocak 1990´da mahkeme önüne çıkarıldı ve 15 suçlamadan yargılandı. Ahmed Yasin´in mahkeme mensuplarına söylediği söz şu olmuştu: ´Bu mahkeme kanuni olarak beni yargılama hak ve yetkisine sahip değildir. Çünkü bu mahkeme işgalciler tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla tamamen gayri meşru ve kanundışıdır.´&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilk duruşmadan sonra yargıç yeniden duruşmayı belirsiz bir tarihe erteledi. Daha sonra Siyonist yönetim Şeyh Ahmed Yasin´in 6 Ekim 1991´de mahkeme önüne çıkarılacağını açıkladı. HAMAS bu sırada, Şeyh Ahmed Yasin´in yargılanmasını protesto için genel grev ilan etti. 16 Ekim 1991´de de mahkemenin verdiği zulüm hükmü açıklandı. İsrail askeri mahkemesi HAMAS´ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin´i ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme ona ayrıca, öldürme emirleri verdiği ve İsrail´i yıkarak yerine İslâmi bir devlet kurmayı amaçlayan kanun dışı (!) örgüt kurduğu iddiasıyla on beş yıl hapis cezası verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Zindan onu yıldıramadı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsrail yönetimi söz konusu cezaya mahkûm ettikten sonra Ahmed Yasin´le zaman zaman pazarlıklar yapmak ve ona serbest bırakılması için bazı şartları kabul ettirmek istedi. Bir keresinde İsrail´i tanıdığını ve imzalanan özerklik anlaşmalarına olumlu baktığını açıklaması karşılığında serbest bırakma teklifinde bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O bunu kesinlikle kabul etmedi. Daha sonra İsrail´i tanıma şartından vazgeçerek sadece özerklik anlaşmalarını kabullenmesini şart koştu. Bunun üzerine Ahmed Yasin: ´Bana dışarı çıktığımda karpuz yemememi şart koşsanız bile yine kabul etmem. Çünkü ben işgal rejimini muhatap kabul etmiyorum ki onun şartını kabul edeyim´ cevabını verdi. Ahmed Yasin, sağlık durumunun kötüleşmesine, maruz kaldığı kötü uygulamalara ve bedensel özürlü olması dolayısıyla zindanda çektiği sıkıntılara rağmen işgalciler karşısında hiçbir taviz vermedi. Onun şu sözü davası ve inancında ne kadar kararlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: ´Benim için hapiste 100 yıl kalmak karşılığında birtakım tavizler vererek çıkmaktan iyidir.´ Onun işgal rejiminin mahkemesi karşısına çıkarıldığı sıra söylediği sözler de inancındaki kararlılığının bir göstergesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- ´Allah yolunda şehitlik en yüce arzumuzdur´&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmed Yasin, Müslüman Kardeşler´in terbiyesiyle yetişmiş bir önderdi. Bu cemaatin eğitim sisteminde tüm müntesiplere ezberletilen ve özümsetilen temel ilkelerden biri de ´Allah yolunda şehit olmak en yüce arzumuzdur (: eş-Şehadetu fi sebili´llah a´lâ emâninâ)´ ilkesidir. Hatta eğitim amaçlı genel toplantıların ve törenlerin birçoğunda bu ilkeler tekrar edilir. Bazıları belki bu ilkeyi dilleriyle söylerken kendilerini zorlayan dünyevi zevklerden kaynaklanan tüm duygusal engelleri aşabilenler kalplerinden geldiği şekilde, özümsemiş ve benimsemiş olarak söylerler. Biz inanıyoruz ki Şeyh Yasin işte bu ilkeyi iliklerine kadar özümsemiş ve kalbinden gelen bir arzuyu aynen diline yansıtarak söyleyebilen bir insandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyonist işgal devletinin temeli cinayetlerle, saldırılarla, katliamlarla atılmıştır. Bugüne kadar ayakta kalabilmek için de sürekli cinayetler ve katliamlar gerçekleştirmeye ihtiyaç duymuştur. Şeyh Ahmed Yasin, herkesin bildiği gibi tekerlekli sandalyeye mahkûm felçli bir insandı. Ama işgalci siyonist devlet onun bu haline rağmen iman gücü ve kararlılığı ile direnişçileri sürekli cesaretlendirdiğini görüyor, bu yüzden varlığına tahammül edemiyordu. Dolayısıyla onu tasfiye etmek için birçok kez plan yaptı. Bazılarında başarılı olamadı, bazılarında da doğacak sonuçtan korktuğu için çekingen davrandı. Ama en sonunda yine canilik, eşkıyalık tarafı ağır bastı ve 22 Mart 2004 tarihinde yine havadan uçaklarla füzeler fırlatarak Şeyh Yasin´i sabah namazından çıktığı sırada şehit etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Cinayetin Zamanlaması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce de belirttiğimiz üzere Ahmed Yasin´e yönelik suikastın belirtilen tarihte gerçekleştirilmesi, daha önce siyonistlerin ona insaf etmelerinden veya hayatta kalmasını arzulamalarından ileri gelmiyordu. Ama 22 Mart 2004 tarihinde gerçekleştirilen saldırının zamanlamasında bazı hesapların etkili olması muhtemeldi. Çünkü işgal devleti bu cinayetle gayet ağır bir bedeli göze almıştı. Böyle bir bedeli göze alabilmesi mutlaka işin içinde bunu kendi açılarından haklı kılacak birtakım önemli hesapların olmasını gerektirir. Bizim kanaatimize göre zamanlamada en etkili unsur işgal devletinin Gazze´den çekilme planları yapmasıydı. İşgal devleti Gazze´ye stratejik amaçlarla yerleştirdiği Yahudi yerleşim merkezlerini boşaltmayı ve oradaki askerlerini çekmeyi artık kesin olarak göze almıştı. Ama bunun aynen Güney Lübnan´daki gibi bir yenilgi olarak algılanmasından, böyle bir şeyin de hem kendi toplumunda moral yıpranmaya hem de Filistinlilerde mücadele azminin artmasına sebep olmasından korkuyordu. Ayrıca buralardan çekilmesi durumunda Filistinlilerin askeri yapılanmalarını güçlendirip Güney Lübnan´daki Hizbullah askeri kanadına benzer bir tehdit gücü oluşturmalarından, bu tehdit gücünün zamanla ´İsrail´ olarak gösterilen bölgeleri hedef alan eylemlere girişmesinden endişe ediyordu. İşte bu sebeple Gazze´den çekilmeden önce bölgedeki direniş organlarına ağır darbeler vurmak suretiyle hem bu direniş organlarını zayıflatmayı, hem de yenilgiyi kabullenmiş halde çekiliyormuş imajını kırmayı amaçlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ölümsüzlüğe Açılan Kapı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyonist işgal devletinin sıkça tehdit ettiği  Şeyh Ahmed Yasin´in dünya hayatı 22 Mart 2004 sabahı gerçekleştirilen bir insanlık dışı saldırı neticesinde şehadetle son buldu. Ancak biz inanıyoruz ki bu bir ölüm değil, ölümsüzlüğe açılan bir kapıydı. Çünkü Yüce Allah bize Allah yolunda öldürülenlere ölüler demememiz gerektiğini, çünkü onların Allah katında diri olduklarını bildiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ölümleri dirilişe vesile olan önderler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı insanlar vardır ki hayatlarında bir nesle öncülük ettikleri gibi ölümleriyle de bir neslin dirilişine vesile olurlar.  Düşman onları öldürmekle bir ayakbağını çözdüğünü zanneder ama kendini bir çıkmaz sokağa attığını görür. Düşünceleriyle ve kararlılığıyla yetişen nesle örnek olan Seyyid Kutub bu gibilere bir örnektir. Kendini feda etti ama yetişen nesillere iman ve davada kararlılığı öğretti. Küfür ve fısk çamurunun her tarafı kuşattığı ortamda ondan etkilenen, onu örnek alan gençler imanî dirilişe kavuştular. Böylece bir ölüm milyonlarca dirilişe vesile oldu.  Şeyh Ahmed Yasin de şehadetiyle nicelerinin dirilişine vesile olan, kararlılığıyla müstesna bir örnek ortaya koyan direniş önderlerindendir. İşgalci siyonist devlet onu öldürmekle Filistin direnişini başsız bırakacağını ve işgal altındaki vatanı kurtarmak için mücadele edenlerin gözlerini korkutacağını sanıyordu. Ama korkmak zorunda kalan o oldu. Korkusuzca ve kararlı bir şekilde yürütülen mücadele onu Gazze´den çekilmeye zorladı. Bu zafer, işgale karşı direniş seçeneğini seçenlerin sayılarının artmasına vesile oldu ve Şeyh Ahmed Yasin´in attığı tohumların büyüyüp ağaç olmasıyla teşekkül eden Filistin İslâmî Direniş Hareketi (HAMAS) siyaset alanında da büyük bir başarı gerçekleştirdi.  Ahmed Yasin sağlığında düşünceleriyle, örnek tavrıyla ve kararlı mücadelesiyle, ölümünde de şehadetiyle cihad yolunu aydınlatanlardan oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Örnek bir sabırlılık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Ahmed Yasin sekiz yıl süren zindan hayatı boyunca kararlılığından hiç bir şey kaybetmedi ve siyonist yönetimi muhatap kabul etmeme konusundaki tutumunu değiştirmedi. O gerçekten Hz. Yusuf (a.s.)´ı kendisine örnek almış bir insandı. Bu sebeple müstesna bir sabırlılık örneği sergiledi. Zindanın ızdırabı onu davasından taviz vermeye zorlamadı. Kur´an-ı Kerim´de Yusuf (a.s.)´la ilgili olarak, ona tuzak kuran kadının şöyle dediği bildirilir: ´Andolsun ben onun nefsine yaklaşmak istedim ancak o iffetlilik gösterip sakındı. Ama eğer kendisine emrettiğimi yapmazsa mutlaka zindana atılacak ve mutlaka küçük düşürülenlerden olacak.´ Buna karşılık Yusuf (a.s.) şöyle demiştir: ´Rabb´im! Zindan benim için onların çağırdıkları şeyden daha sevimlidir. Eğer onların düzenlerini benden savmazsan onlara meyleder ve cahillerden olurum.´ (Yusuf, 12/32-33)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yasin´in hayatının özü: İbadet, Hicret, Cihad ve Şehadet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh Ahmed Yasin´in hayatını dört kelimeyle özetlemek mümkündür: İbadet, hicret, cihad ve şehadet. Bu dört kelime aynı zamanda nebevi çizgiyi, peygamberlerin bize gösterdiği kutsal yolu özetlemektedir. O, insanın bu dünyaya Allah´a kulluk görevini yerine getirmek üzere gönderildiğine bütün kalbiyle inanmış ve işte bu inancın kazandırdığı teslimiyet duygusuyla Allah´a teslim olmuş, ona kulluk görevini özenle yerine getirmek için çalışan biriydi. Allah´a olan bu teslimiyeti onu, dünyevi hesaplarla zalimlere teslim olmaktan alıkoydu. Dolayısıyla kulluk teslimiyetiyle, bu vasfın kendisine kazandırdığı kula kul olmama onurunu bir araya getirmeyi başardı. Böylece hak bildiği yoldan asla sapmadı, zalimler karşısında zerre kadar taviz vermedi. Tertemiz vatanı işgalci Siyonistler tarafından işgal edilince 11 yaşında ailesiyle birlikte hicret etmek suretiyle birçok peygamberin hayatına girmiş olan hicret olayını yaşadı. İçinde bulunduğu şartların kendisine diğer kulluk görevlerine ek olarak cihad yükümlülüğünü de yüklediğini bildi ve bedensel özürlü olmasını bu konuda mazeret olarak gösterme yoluna gitmeksizin, bir kaçamak yolu aramaksızın cihad ve direniş hususunda başkalarına örnek olmak için hep gayret sarf etti. Sonunda Allah´a kulluk bilinci içinde cihad ve direnişe adadığı 67 yıllık ömrünü, bir seher vaktinde, cemaatle kıldığı sabah namazının ardından kucakladığı şehadetle tamamladı.  Onun hayatını biraz daha ayrıntılı okuduğumuz zaman yukarıdaki dört kelimenin gerçekten bu hayatı özetlediğini daha açık bir şekilde görürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Milli Gazete&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih    : 21.03.2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-5915659989332248428?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/5915659989332248428/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=5915659989332248428' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/5915659989332248428'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/5915659989332248428'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2009/01/eyh-yasinin-hayati-kutsal-direniin.html' title='ŞEYH YASIN´IN HAYATI  Kutsal direnişin manevi lideri: Şeyh Ahmet Yasin Şehadetinin Dördüncü yıldönümünde'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-1752874546084616221</id><published>2008-12-29T12:37:00.001-08:00</published><updated>2008-12-29T12:37:57.812-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ERTUGRUL GAZI  (1188 - 1281)'/><title type='text'>ERTUGRUL GAZI  (1188 - 1281)</title><content type='html'>ERTUGRUL GAZI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1188 - 1281)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uç beyi olarak hüküm sürmüstür. Hükümranlik süresi Osmanogullari'nin en uzunudur. Babasi Gündüz Alp,annesi Hayme Ana (Haymana)dir.Babasinin ölümü üzerine Ertugrul Bey babasinin yerine geçti. Ailesinin bir kismi Ahlat'ta kaldi. Malazgirt Meydan Savasi'ndan sonra Kayi Boyu'nun bir kismi Ankara'nin batisindaki Karacadag yöresine yerlestirilmislerdir. Yassiçemen meydan muharebesinde Selçuklu Sultani Alaaddin Keykubat lehine yararliklar gösterdi. Selçuklu Sultani, Kayi Beyi'ne Bizans sinirinda 1000 kilometrekarelik bir topragi Bizans'a karsi siniri savunmak ve ileriye götürmek göreviyle verdi.13.asir ortalarinda Ankara'nin batisindan göç edip Sögüt ve Domaniç'i ele geçiren Ertugrul Bey idaresindeki Kayi asireti,400 çadir halkindan olusuyordu.Bugünkü Kütahya-Bursa-Bilecik illerinin sinirlarinin birlestigi bölgedeki topraklari beyligine “yurt” tuttu.Sögüt Kasabasi'nin fethinden sonra beylik merkezini Sögüt'e tasidi. Ölümünde Bizans'tan yaptigi fetihlerle topraklarini 4.800 kilometrekareye çikarmisti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanli Devleti'nin temellerini atan Ertugrul Gazi,Oguzlarin Kayi Boyu'na mensup olup Selçuklularin uç beyi degildir.Selçuklu Türkiyesi'nin Bizans sinirinin kuzey kesiminden sorumlu büyük uç beyleri olan Çobanogullari'na taabi olmustur. Ancak oglu Osman Bey 1300 yili basinda büyük uç beyi olup,artik dogrudan dogruya Selçuklu Sultani'na baglanmistir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oglu Osman Gazi'ye yaptigi vasiyeti ile alti asir boyunca ayakta kalacak olan bir devletin idarecilik ruhunun temellerini atmistir.Ölüm tarihi kesin olarak bilinmeyen Ertugrul Gazi'nin 90 yasindan fazla oldugu halde (1281-1288) tarihleri arasinda Sögüt'te vefat ettigi bilinmektedir. Türbesi Bilecik ili sinirlari içerisinde olan Sögüt Ilçesi'ndedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sögüt ilçesi'nde her yil Ertugrul Gazi'yi anma törenleri yapilmaktadir.Orhan Saik Gökyay'in tesbitine göre Dede Korkut kitabinin önsözünde su kayit yer almaktadir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Korkut ata ayitti,ahir zamanda hanlik gerü Kayi'ya dege, kimesne ellerinden almaya,ahir zaman olup kiyamet kopunca. Bu dedügü Osman neslidür, isde sürilü gideyorur.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-1752874546084616221?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/1752874546084616221/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=1752874546084616221' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/1752874546084616221'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/1752874546084616221'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/ertugrul-gazi-1188-1281.html' title='ERTUGRUL GAZI  (1188 - 1281)'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-902213110123233530</id><published>2008-12-13T09:18:00.001-08:00</published><updated>2008-12-13T09:18:41.739-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekmeleddin İhsanoğu'/><title type='text'>Ekmeleddin İhsanoğu</title><content type='html'>Ekmeleddin İhsanoğu, İslam Konferansı Örgütü genel sekreteridir. 1943 yılında Kahire'de doğan İhsanoğlu'nun bilim tarihi, Türk kültürü, İslam dünyası hakkında değişik dillerde çok sayıda eseri mevcuttur. İhsanoğlu, Mısır Ayn Şems Üniversitesi Fen Fakültesi'nden mezun olduktan sonra El Ezher Üniversitesi'nde akademik hayata başladı. Türk kültürünü küçük yaşta aile çevresinde tanıyan İhsanoğlu, Kahire Milli Kütüphanesi'nde ve Ayn Şems Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Osmanlı kültürü ve edebiyatı ile ilgili araştırma ve eğitim çalışmaları yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1974'te Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi'nde doktorasını tamamladıktan sonra, İngiltere'de Exeter Üniversitesi'nde doktora sonrası çalışmalar yaptı. İslâm ve Batı kültürüyle yakından teması olan İhsanoğlu, 1984'te profesör oldu. Prof. İhsanoğlu, İslâm Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi'nin genel direktörlüğünün yanı sıra İÜ Edebiyat Fakültesi Bilim Tarihi Bölümü ile Türk Bilim Tarihi Kurumu'nun başkanlığını ve İÜ Bilim Tarihi Müze ve Dokümantasyon Merkezi müdürlüğü görevlerinde bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;UNESCO ve Harvard Üniversitesi'ndeki görevlerinin yanı sıra millî ve uluslararası birçok bilim kurumunun üyesi olan İhsanoğlu, bilim ve eğitim tarihine katkı ve hizmetlerinden dolayı birçok ödül aldı. Prof. Dr. İhsanoğlu, Türkiye Devlet Üstün Hizmet Madalyası, Ürdün Birinci Derece İstiklal Madalyası, İKÖ Şeref ve Liyakat Sertifikası ile Mısır Cumhuriyeti Liyakat Nişanı ile ödüllendirildi. İhsanoğlu, evli ve 3 çocuk babası.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-902213110123233530?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/902213110123233530/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=902213110123233530' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/902213110123233530'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/902213110123233530'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/ekmeleddin-ihsanou.html' title='Ekmeleddin İhsanoğu'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-6898493307956910430</id><published>2008-12-13T05:03:00.001-08:00</published><updated>2008-12-13T05:03:26.530-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fahreddin Razi  ( 06.08.1148)- (21.08.1208)'/><title type='text'>Fahreddin Razi  ( 06.08.1148)- (21.08.1208)</title><content type='html'>Fahreddin Razi  ( 06.08.1148)- (21.08.1208) Horasan’da yetişmiş, meşhur din ve fen âlimi. İsmi, Muhammed bin Ömer bin Hüseyin bin Hüseyin bin Ali et-Teymî el-Bekrî’dir. Künyesi Ebû Abdullah ve Ebü’l-Me’âlî, lakabı Fahrüddîn’dir. Allâme, Şeyhülislâm ve Fahr-i Râzî denilmiş, İbn-i Hatîb-ir-Rey (Rey Hatîbi’nin oğlu) diye tanınmıştır. Soyu Kureyş Kabîlesine ulaşır. Aslen Taberistanlıdır. 1149 (H.544) senesinde Rey şehrinde doğdu. 1209 (H.606) senesinde Herat’ta vefât etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fahrüddîn-i Râzî, önce büyük bir âlim olan babası Ziyâüddîn Ömer’den ders aldı. Babası, Muhyissünne Muhammed Begavî’nin talebelerindendi. Râzî fen ilimlerini Necd-i Cîlî’den, fıkıh ilmini Kemâl Simnânî’den öğrendi. Bunlardan başka asrının büyük âlimleriyle görüştü ve onlardan ilim öğrendi. Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin sohbetinde bulunmak sûretiyle tasavvufta olgunlaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tahsilini bitirip, ilimde yüksek derecelere kavuştuktan sonra, bâzı seyâhatler yaptı. Harezm’de bozuk îtikâd sâhibi Mûtezileye mensup kimselerle münâzaralarda bulundu. Daha sonra Mâverâünnehr’e gitti. Buradan memleketine dönen Fahrüddîn-i Râzî, daha sonra Gazne’ye, oradan da Horasan’a gitti. İlimdeki yüksekliği sebebiyle, Sultân-ı Kebîr Alâüddîn Muhammed Harezmşâh’ın sevgi ve saygısını kazandı. Sultan sık sık onun ziyâretine giderdi. Bir müddet Herat’ta kalan Fahrüddîn-i Râzî, bozuk bir inanca sâhib olan Kerrâmiyye mensuplarının îtikatlarının yanlış olduğunu delilleriyle ispatladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fahreddîn-i Râzî, yalnız Arabî ilimlerde değil, zamânın bütün ilimlerinde mütehassıs idi. Bu yüzden gittiği her yerde sultanların iltifâtını kazandı. Sultan Gıyâseddîn Gûrî onun için, Herat’ta bir medrese yaptırdı. Kerrâmiyye îtikâdında olan halk, sultânın ona olan iltifâtlarını çekemeyip fitneye sebeb olduklarından, buradan da ayrılmak zorunda kaldı ve gittiği her yerde ilimle meşgûl oldu. İlim ve irfâna susayanlar, âlimler, gittiği her yere peşinden gittiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pekçok âlim yetiştiren Fahrüddîn-i Râzî 1209 (H.606) senesinde Heret’ta vefât etti.&lt;br /&gt;Fahrüddîn-i Râzî hazretleri; tefsir, fıkıh, kelâm ve usûl-i fıkıh gibi dînî ilimlerde çok derin bir âlim olduğu gibi, edebî ilimler, matematik, kimyâ, astronomi, tıb gibi zamânın fen ilimlerinde de söz sâhibiydi. O zaman İslâm âleminde ortaya çıkan bid’atleri, yanlış îtikâd sâhiplerinin ve filozofların bozuk düşüncelerini en ince teferruâtına kadar araştırarak, onların bozuk ve yanlış olduğunu delilleriyle ispat etmiş, Müslümanları onların sapık ve yanlış sözlerine aldanmaktan kurtarmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fahrüddîn-i Râzî de, İmâm- Gazâlî ve İmâm-ı Beydâvî gibi Ehl-i sünnet îtikâtında, yâni Eshâb-ı kirâmın ve onların talebelerinin yolundaydı. Bunların zamânında türeyen bid’at fırkaları ilm-i kelâma felsefeyi karıştırdılar. Hattâ, îmânlarının esâsını felsefe üzerine kurdular. Bu üç imâm, bozuk fırkalara karşı Ehl-i sünnet îtikâdını müdâfaa ederken ve onların sapık fikirlerini çürütürken, felsefecilere de geniş cevaplar verdiler. Onların bu cevapları, Ehl-i sünnet mezhebine felsefeyi karıştırmak olmayıp, kelâm ilmini, kendisine karıştırılmak istenen felsefî düşüncelerden temizlemektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din ilimlerindeki otoritesi yanında, fen ilimlerinde özellikle fizik ve tabîat ilimleri sâhasında asrının bir tânesiydi. Bu ilim dallarının gelişmesinde büyük katkıları oldu. Fiziğin temel konularından olan hareket, sürat, zaman-mekân ve enerji konularını derinlemesine araştırdı. Aralarında sıkı münâsebet bulunduğunu belirtti. Kuvvetin, şiddet ve süre îtibârıyla arz ettiği farklılıkları gösterdi. Ağır bir cismin uzayda durabilmesi için kendi ağırlığına eşit bir kuvvete muhtac olduğunu ve bu kuvvet devâm ettiği sürece cismin uzayda durabileceğini delîllendirdi. Mekaniğin temellerinden olan birinci ve üçüncü hareket kânunlarını da, gâyet açık ve esaslı bir şekilde ortaya koydu. Ayrıca, ışık ve ses konularını da inceledi. Görme olayının ışık vâsıtasıyla gözde teşekkül ettiğini, renklerin de ışık sebebiyle meydana geldiklerini ve ışıksız cisimlerde herhangi bir rengin mevcud olamayacağını söyledi. Ona göre suda dalgalanma olduğu gibi, havada da dalgalanma meydana gelmekte; bundan da ses ortaya çıkmaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-6898493307956910430?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/6898493307956910430/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=6898493307956910430' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/6898493307956910430'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/6898493307956910430'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/fahreddin-razi-06081148-21081208.html' title='Fahreddin Razi  ( 06.08.1148)- (21.08.1208)'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-2997078109850334473</id><published>2008-12-13T05:01:00.000-08:00</published><updated>2008-12-13T05:02:37.881-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fehim Adak ( 1931) Mardin Milletvekili-SP'/><title type='text'>Fehim Adak ( 1931) Mardin Milletvekili-SP</title><content type='html'>Fehim Adak ( 1931) Mardin Milletvekili-SP&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MARDİN - 1931, Abdürrezzak, Muhdiye - İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi - Arapça - İnşaat Yüksek Mühendisi - Mardin İI Bayındırlık Müdürü, DSİ Diyarbakır Bölge Müdürü, DSİ Ankara Murakabe Müşavere Kurulu Üyesi - IV, V ve XX nci Dönem Mardin Milletvekili - Ticaret, Bayındırlık, Gıda Tarım ve Hayvancılık, Devlet Eski Bakanı - Evli, 6 Çocuk.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-2997078109850334473?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/2997078109850334473/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=2997078109850334473' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/2997078109850334473'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/2997078109850334473'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/fehim-adak-1931-mardin-milletvekili-sp.html' title='Fehim Adak ( 1931) Mardin Milletvekili-SP'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-7135661791963711086</id><published>2008-12-13T04:59:00.000-08:00</published><updated>2008-12-13T05:00:45.760-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fikret Hakan ( 1934)'/><title type='text'>Fikret Hakan ( 1934)</title><content type='html'>Fikret Hakan ( 1934) 1934 yılında Balıkesir’de doğdu. Edebiyat dergilerine hikayeler yazdı. Tiyatro&lt;br /&gt;oyunculuğu yaptı. Köprüaltı Çocukları'yla sinemaya geçti (1953). Sürgünden&lt;br /&gt;Geliyorum adlı filmle yönetmenliği denedi. Türk sinemasının en iyi&lt;br /&gt;oyuncularından biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önemli filmleri: Beyaz Mendil (Lütfi Ö. Akad), Üç Arkadaş (Memduh Ün),&lt;br /&gt;Yılanların Öcü (Metin Erksan), Karanlıkta Uyananlar (Ertem Göreç), Bitmeyen&lt;br /&gt;Yol (Duygu Sağıroğlu), Bir Günün Hikâyesi (Sinan Çetin), Cemo (Atıf Yılmaz).&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-7135661791963711086?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/7135661791963711086/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=7135661791963711086' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/7135661791963711086'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/7135661791963711086'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/fikret-hakan-1934.html' title='Fikret Hakan ( 1934)'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-1693430049890698062</id><published>2008-12-13T04:58:00.000-08:00</published><updated>2008-12-13T04:59:04.705-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fehmi Koru  Gazeteci-Yazar.'/><title type='text'>Fehmi Koru  Gazeteci-Yazar.</title><content type='html'>Fehmi Koru  Gazeteci-Yazar. Uzun yıllar Zaman Gazetesi'nde Ankara temsilciliği ve köşe yazarlığı yaptıktan sonra son iki yıldır bu görevi Yeni Şafak Gazetesi'nde sürdürüyor.ABD Harward Üniversitesi mezunu.Dış literatüre vakıf olmasının yanında, bilişim teknolojisine yakınlığı ile biliniyor. Taha Kıvanç takma adıyla kulis yazıları yazıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok bilinen sır: Fehmi Koru&lt;br /&gt;Cemal A. Kalyoncu&lt;br /&gt;Aksiyon 11 Mart 2000&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben çok iddialı olduğum konularda yanıldığımı zannetmiyorum; ama iddiasız olduğumda da zaten iddiasız olduğumu, yazdıklarımın ihtiyatla karşılanması gerektiğini mutlaka belirtirim... Mizacen fazla kavgacı birisi değilim. Zorda kalmasam, ihtiyaç olduğunu düşünmesem hiç bir zaman başkası ile kalem kavgasına girmem... Hikmet Çetinkaya ile karşı karşıya gelişim Türk basını açısından büyük bir talihsizliktir."&lt;br /&gt;Arşiv gazeteciliğin en temel özelliğidir. Bu ille yazılı olmak zorunda değildir, hafızalarda yer eden küçük ayrıntılar da birer arşiv bilgisidir gazeteci için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emin Çölaşan, 26 Kasım 1996'da gazetesi Hürriyet'in kendisine sansür uyguladığının ispatlanması halinde hemen o gün bu mesleği bırakacağını yazar: "...Eğer gazetemin benim yazılarımdan, cümlelerimden ve hatta sözcüklerimden birine sansür uyguladığını kanıtlarsa, kanıtlamanın da ötesinde bir tek belirtisini gösterirse, ben bu mesleği o gün bırakırım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceki gün baktım Emin Çölaşan hala Hürriyet'teki yazılarına devam ediyordu. Çölaşan'ın o yazısının devamı da var. Sürükleyici bir yazı olduğu için, kopamadım: "Çünkü onurlu ve şerefli bir gazeteci, yazısındaki her sözcüğün sahibidir. Bir tek satırına sansür uygulanması bile, onun derhal istifa etmesini gerektirir. (...) Eğer basında yazılarının sansür edilmesini kabul edip içine sindiren 'köşe yazarları' varsa (!) onlar zaten haysiyetsizdir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan dört yıl geçer. Çölaşan'ın yazısı gazetesi Hürriyet tarafından sansür edilir. Çölaşan internetin azizliğine uğrayacaktır. İnternetteki yazı ile Hürriyet'teki yazı birbirini tutmamaktadır. Ama sansür hiç kimse tarafından farkedilmez. Bir kişi hariç: Taha Kıvanç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrusunu söylemek gerekirse sansür bütün gazetelerde vardır ve her gazetecinin başına her an gelebilen birşeydir. Ama Çölaşan'a uygulanan sansürü farklı kılan, onun dört yıl önce yazdığı yukarıdaki satırlardır. Taha Kıvanç, Emin Çölaşan'a, uygulanan sansür olayını belleği ve arşivi sayesinde 'yakalayıp' gözler önüne sermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taha Kıvanç için basındaki en iyi hafiyelerden birisidir demek de yerinde bir tespittir sanırım. Onu başarılı bir hafiye-gazeteci kılan özelliklerin başında onun çok okuyan, en küçük ayrıntıları dahi gözden kaçırmamaya çalışan, sürekli gözlemleyen ve daha önemlisi bilgisayar teknolojisinin çok iyi bir kullanıcısı olması gelmektedir. Türk basınında bilgisayarı ilk kullanan gazetecilerden biri belki de ilki olmasının ona verdiği desteği, çok işine yarayan arşivleme ve bilgiye kolay ulaşma aşamasında olmaktadır. Hafızasının kuvvetli olması da Kıvanç'ın işinde bu kadar başarılı olmasının sebeplerinden bir tanesidir. Bütün bunlar ortaya bir hafiye gazeteci portresi çıkarır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baba oğul gazeteci!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların sonucunda Türk basınının en çok taklidi yapılmayı hak eden yazarıdır da Kıvanç. Babası ve kardeşi olduğunu iddia eden Reha Baha Kıvanç isimleri ile birebir taklit edilir. Taha Kıvanç'ın bu kadar kıskanılmasının sebebi Türk basınına getirdiği ve 'kulis' adını verdiği tarzdır esasında: "Kulis Türk basınında daha önce bilinen bir yazı türü değildi. Ben yabancı basını yakından izlediğim için Anglosakson basınında var olan bir yazı tarzını taşımak istedim Türk basınına." Peki ne vardı Kulis'te? "Burada çatık kaşlı olmayan yumuşak bir yaklaşımla, bilgi kırıntıları, haber kırıntıları, okunan kitaplarda karşılaşılan önemli, ama kimsenin o ana kadar farketmediği ayrıntılar, seyredilen bir film, katılınan panel... Bütün bunları, yani hayatın içinden oluşumları bir sütuna taşıma işini ben başlattım. Bu alışılmış bir şey değil, aslında kolay taklit edilir bir şey de değil." Taha Kıvanç haklıdır. Bu kadar geniş alanda kulis yazmak tek kişinin harcı değildir. O yüzden başka gazetelerde ona öykünerek başlatılan uygulamalarda, ekonomik, siyasi, kültür kulisleri yazılır, ama herbirini ayrı ayrı kişiler yazar. Taha Kıvanç işte bunu getirir Türk basınına, her şeyden yazan bir kulis yazarıdır o. Bu yüzden midir bilinmez, biraz komploculuk da vardır onda. Komplocudur; ama bu komplocu yanı ihtiyatı elden bırakmasına neden değildir: "Ben çok iddialı olduğum konularda yanıldığımı zannetmiyorum; ama iddiasız olduğumda da zaten iddiasız olduğumu, yazdıklarımın ihtiyatla karşılanması gerektiğini mutlaka belirtirim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavgayı sevmez ama...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taha Kıvanç'ın bir özelliği daha vardır. Kıvanç'ın kalem kavgaları oldukça meşhurdur. Onunla kavga etmemiş gazeteci sayısı çok değildir: "Ben aslında mizacen fazla kavgacı birisi değilim. Zorda kalmasam, ihtiyaç olduğunu düşünmesem hiç bir zaman başkası ile kalem kavgasına girmem. Zaten Türkiye'de kalem kavgalarının tadı da kalmadı." Kıvanç, Can Ataklı, Bekir Coşkun, Serdar Turgut ve daha birçok isimle kalem kavgası yapar. Kavga ettiği iki kişi daha vardır ki... "Hikmet Çetinkaya ile karşı karşıya gelişim Türk basını açısından büyük bir talihsizliktir." Kalem kavgasına giriştiği diğer bir isim ise Emin Çölaşan'dır. 1990'lara kadar iyi arkadaş olan ikilinin arası, Çölaşan'ın 'kendisi gibi düşünmeyenleri karalamaya başlaması' ile bozulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taha Kıvanç aslında gerçek bir isim değildir. Gerçeği Bülent Şirin'dir. O zamanki sahibi Alaaddin Kaya'nın teklifi üzerine, çıkmaya başladığı Kasım 1986'da başına geçip daha sonra onüç yılını geçireceği Zaman gazetesinde Kulis'i başlatan Bülent Şirin'dir. Şirin kısa zamanda tanınır ve ilgiyle okunur. Ancak, bir süre sonra deşifre olduğu için Şirin kimlik değiştirmek zorunda kalır: "Şirin benim kızımın adı, Bülent de sevdiğim bir isim. Bülent Şirin imzalı kulislerin benim tarafımdan yazıldığı çok yaygın bir bilgi haline gelince ben de yazıları kestim." Aradan bir süre geçtikten sonra o alandaki ihtiyaç sürdüğü için isim değiştirilerek yazılara devam edilir. Taha Kıvanç böyle çıkar ortaya: "Taha benim oğlumun adıdır." Aslında Bülent Şirin de gerçek değildir. Bu isimlerin baş kahramanı anne ve baba tarafı da Yugoslavya Prizrenli esnaf bir ailenin çocuğu, gazeteci Fehmi Koru'dur. Kendisine göre Taha Kıvanç'ın Fehmi Koru olduğunun anlaşılması ile Türkiye'nin en çok bilinen sırrı deşifre edilmiş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aile, Prizren'den gelme&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prizrenli Hüsnü Bey, çocuklarıyla beraber Türkiye'nin daha doğrusu İzmir'in yolunu tutar, kolonyacılık yapar. Daha sonra çocuklar da baba mesleği olan kolonyacılığı devam ettirirler. Muzaffer Bey (Fehmi Koru'nun babası) de kardeşleriyle beraber bu işle meşgul olur. Diğer taraftan bir başka Prizren'li, Durak Efendi (Ütin) de, Yugoslavya'daki hayat şartlarının elverişsiz olması sebebiyle Türkiye'ye gelir: "Babam Türkiye'de doğdu, annem ise orada doğup buraya geliyor. Ama her ikisinin aileleri de Prizrenli." Ütin ailesi burada daha iyi şartlarda yeni bir düzen kurarlar kendilerine. Kısmet bu ya, Hüsnü Bey'in oğlu Muzaffer ile Durak Bey'in kızı Ganimet Hanım tanışıp evlenirler. Çiftin adını Fehmi koyacakları bir çocukları gelir dünyaya 1950'de; onu da sonraki yıllarda Vecdi ve Naci takip eder .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okul çağı geldiğinde ailesi onu Kemal Reis İlkokulu'na kaydeder önce. Koru iyi bir öğrencidir: "Birşey olacağım belli idi ama ne olacağımı ilkokulda düşünmemiştim." Sonrasında İzmir İmam Hatip Lisesi'nde devam edecektir tahsil hayatı. Burada Zaman'ın eski Genel Yayın Yönetmeni Abdullah Aymaz'la olan beraberliği İzmir Yüksek İslam Enstitüsü'nde de devam edecektir. Koru, faal bir üniversite dönemi geçirir. Üniversiteyi bitirdiği 1972'nin sonlarında İstanbul'a gelen Koru Fatih Gençlik Vakfı'nın kuruluşunda çalıştıktan sonra sanayi alanıyla iştigal eden özel bir şirkette çalışma hayatını sürdürür. 1975'te ise, 28 Şubat sürecinin de etkisiyle akreditasyon listelerinden çıkaracakları Fehmi Koru'ya askerler ocaklarının kapılarını açarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuzla Piyade Okulu'nda askerliğini kısa dönem olarak yapar. Dönüşte yine kitap kokan işler yapmaya devam eder. Akyay-Kaynak Yayınları'nı arkadaşlarıyla kurarak aralarında Necip Fazıl'ın kendi sesiyle okuduğu şiirlerinden oluşan bir plağın da bulunduğu eserler yayınlar. 1977-78 yıllarında dil öğrenmek için gideceği İngiltere ise daha sonraki hayatında faydalarını göreceği bir pencere açacaktır Koru'ya. Dil öğrenmesini ona, Turgut Özal söylemiştir. Koru, Özal'la, 1977 seçimlerinde siyasete ilk giriş denemesini yapacağı sırada tanışmıştır. Daha sonraları, gazetecilik okumak üzere bir kez daha gideceği İngiltere'den dönünce, bu sefer Arapça öğrenmek için 7-8 ay kalmak üzere Suriye'ye gider. Suriye'deki dönemi ise "onun İslam dünyası ile ilgili fikriyatının oluşacağı" dönem olacaktır. İngiltere'de ve daha sonraki yıllarda gideceği Amerika'da Batı toplumlarını yakından tanıma imkanı bulur Fehmi Bey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika'ya gidişi ise Ege Üniversitesi'nde kimya doktoru olan eşi Nebahat (Karagülle- Nebahat Hanım başörtüsü yüzünden üniversiteden ilk atılan öğretim üyesidir) Hanım'a MIT (Massachusetts Institute of Technology)'den araştırmalar yapmak üzere bir davet gelmesi ile gerçekleşecektir. Eşiyle beraber gideceği Amerika'da, o da aynı üniversitenin Uluslararası Araştırmalar Merkezi'nde araştırmacı olarak çalışacaktır. Koru, bir imkansızı başarır burada. Amerika'nın en önemli üniversitelerinden Harvard'a, üçyüz kişinin arasından kazanan 4 kişiden biri olarak girer. Sonrasında 1982'de Türkiye'ye döndüğünde 9 Eylül Üniversitesi'ne Arapça okutmanı olarak girecekken, 12 Eylül sürecinin bir yansıması olarak, hakkında hazırlanan rapor yüzünden bu atama gerçekleşmez. Bu dönemde Arabia ve Crescent adlı dergilerde yazmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fehmi Bey, bu kadar çeşitli yerlerde yazılar yazmıştır; ama bu gün ona sorarsanız yazmak yerine o okumayı tercih edecektir: "Okumaktan çok hoşlanan bir insanım. Yazmak mı okumak mı deseler ve bana bıraksalar okumayı tercih ederim." Milli Gazete'nin ardından Ekrem Pakdemirli'nin onu, başında bulunduğu HDTM'ye basın müşaviri yapması ile gazete ve yazı işinden bir müddet uzak kalır. Buradan, başında Yusuf Özal'ın bulunduğu DPT'nin İslam Ülkeleri Ekonomik İşbirliği Bölümü'ne (İSEB) "O konular zaten benim konularımdı." diye düşündüğü için geçer ve burada çalışmaya başlar. Onu buraya talep eden, bir uçak yolculuğu sırasında tanıdığı, şimdi Viyana büyükelçisi olan Yaşar Yakış'tır. Yakış, o dönemde İSEB'in başındaki kişidir. Koru, devlette kısa süren bu vazifesinden 1986 Ağustos'unda ayrılır. Ayrılmasına vesile olan, o yılın kasım ayında yayın hayatına başlayacak Zaman gazetesidir. Koru, Zaman'da çok uzun yıllar (13 yıl) kalacaktır: "Bizim kesim her gazete ve dergide yazdığım için ismimi biliyordu. Ama Türkiye genelinde ismimin duyulması Zaman Gazetesi ile oldu." Onu diğer gazetelerden gelen teklif (Akşam) bile Zaman'dan ayıramaz. 1998'in Eylül ayında ise ayrılık zamanı geldiğinden olacak, yazıları birden kesiliverir: "Gazetelerde ben şahsen her zaman özgür bir ortamda çalıştım. Zaman gazetesi de bu yönden en geniş özgürlüğü sağlayan bir gazete idi ben çalışırken." Koru, istenmediği hissine kapılınca Zaman macerası sona erer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980'de evlendiği Elektrik Yüksek Mühendisi Süleyman Karagülle'nin kızı Nebahat Hanım'la evliliğinden beş çocuğu (sırayla Mehmet Yasin, Zeynep Alemşah, Fatma Şirin, Ahmet Taha, Ömer Faruk) olan Fehmi Koru'nun, kendisine çevre sağlayan önemli dönüm noktalarından biri de kayınpederinin kurduğu Akevler Kooperatifi'dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünlerde 'One Column Ahead' (Türkçesi Bir Sütun İleri) adlı bir İngilizce kitabı çıkacak olan Koru, yazdıkları İngilizce kitaplaşan ilk Türk gazetecisi de olacaktır. Unutmadan ekleyeyim; çok iyi bir Türk sanat müziği ve halk müziği repertuvarı olan Koru'nun sesi de fena değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte size Türkiye'nin en çok bilinen sırrı Fehmi Koru'nun hiç bilinmeyen bir sırrı daha: Fehmi Koru da, Taha Kıvanç, Bülent Şirin ve diğerleri gibi gerçek birisi değildir aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da benim teorim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM YORUM YORUM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeter Söz Milletindir !&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14 Mayıs düşünceleri&lt;br /&gt;Fehmi Koru&lt;br /&gt;Yeni Şafak 14 Mayıs 2001&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda ülkemizde olup bitenlerin insanı inciten, yaralayan bir yönü olduğu kuşkusuz... Bağımsız bir ülkede, halkın temsilcisi bir parlamentonun ve parlamento içinden çıkmış bir hükümetin razı olması asla düşünülemeyecek gelişmeler yaşanıyor: Doğru dürüst tartışılmadan milli değerlerin haraç mezat satılmasıyla sonuçlanacak yasalar baskılarla çıkartılıyor...&lt;br /&gt;Ekonomik kriz, Türkiye'yi, dışarıya muhtaç hale getirdi; düşülen çukurdan çıkabilmek için ihtiyaç duyulan 'yardım', ancak yasa değişikliği yapılırsa gelecek... İstenen, sadece ekonomiyi yeniden düzenleyen, özelleştirmeyi kolay ve pürüzsüz hale getiren yasalar değil; 'yapısal değişim' ana başlığı altına girecek ne kadar 'değişiklik' varsa, bu vesileyle, gündeme getiriliyor. En ufak bir tereddüt veya yüksek sesli "Acaba?" sorusu, Washington'dan mektup veya Dünya Bankası ile İMF'den azar işitilmesine sebep oluyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu duruma tahammül çok güç. Bizim gibi, hantal devlet yapısından kurtulmanın gereğine inanmış, daha demokrat, hak ve özgürlüklerin genişçe uygulandığı, hukukun üstünlüğü ilkesinin yerleştiği bir ülke özlemi içinde olanlar bakımından da durum değişmiyor; sonuçta, 'yapısal değişim' o özleme uygun bir ülke ortaya çıkaracak olsa bile, bunun kol bükerek, iradeler ezilerek yerine getirilmesi hoşumuza gitmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duyulan rahatsızlığın bir sebebi, Türkiye'de 28 Şubat'la daha yeni restore edilmiş 'Kemalist gelenek' elbette. Demokrasi vurgusu düşük olsa, temelde 'halk için olması' şartıyla 'halka rağmen' uygulamalara izin verse de, bağımsızlık ve dış etkilenmelere kapalılık bakımından olağanüstü duyarlı bir gelenek bu. Kemalist olmayan, hatta 'resmi ideoloji' ile başı dertte bulunan kişi ve kesimleri dahi derinden etkilemiş bu gelenek, şimdi, kendisine ait 'halka rağmen, halk için' yönteminin, kendi temel ilkelerini zedeleyecek biçimde kullanılması karşısında şaşkın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün olan-bitenlere, milli iradenin baskı ve korkutmalarla eğilip büküldüğü 28 Şubat'ın doğal bir devamı olarak bakmak mümkün. Tek değişiklik baskı ve korkutmanın niteliği ile onları uygulayanların kimliğinin değişmiş olması; yoksa olan hemen her şey, ufak farklarla, 28 Şubat'ta 'doğal' görülenlerle akraba uygulamalar... 'İrtica' ile 'ekonomik kriz' yer değiştirdi; baskının kaynağı 'yerli' değil... Yerine getirilmesi istenilenler 'tehdit' bahanesiyle dayatılıyor, itirazlar 'güç' duvarına çarpıyor; tıpkı 28 Şubat'ta olduğu gibi...&lt;br /&gt;İçinden geçtiğimiz süreçte 28 Şubat'ın doğrudan etkileri kadar, belki onlardan fazla, yan etkilerinin de kalıcı rolü bulunuyor. 28 Şubat toplumu dayatmalara açık hale getirdiği gibi, direniş reflekslerini de köreltti. Bir yan etki de, "Bana her türlü baskıyı lâyık görenler şimdiki dayatmalara müstahaktır" kanaatinin halkta yaygınlaşmasıdır... İşin, tabii, ekonomik krizden çıkış için akla ilk gelen toplumsal dayanışmaya, yurtdışındaki yerli kaynakları devreye sokmaya dönük 'engelleyici' bir yönü de var; 28 Şubatçı kabuller, bu tür tedbir ve tekliflerin telâffuzuna bile engel... "Yurtdışı imkânları seferber edelim", ya da "Herkes kolundaki bileziği, parmağındaki yüzüğü versin de bu çukurdan beraberce çıkalım" dense, kendilerinden fedakârlık talep edilenlerden "Derhal" cevabı gelmeyeceği biliniyor... Oysa, 'yeşil sermaye' diye aşağılanarak dışlanmış halk oluşumlarının önü açılsa, ya da 'irtica' töhmetiyle sindirilmiş sivil toplum harekete geçirilse, ekonomik sorunlar büyük çapta çözülebilir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkın "Yeter, söz milletindir" sloganıyla iktidara yükselişinin yıldönümünde iyice göze batan gerçek şu: Kendi dinamiklerini 'tehdit', kendi halkını 'düşman' gören bir anlayış, kriz durumunda, ister istemez gözünü dışarıya çevirecektir; tıpkı bugün olduğu gibi... Dışarısı da, halkıyla arası açık bir yönetime uygulanacak baskının istenen sonucu almaya yarayacağını çok iyi bilir; bu sebeple de, kapısına düştüğümüz devletler ve uluslararası kurumların krizden vazife çıkartmasını yadırgamamak gerekiyor...&lt;br /&gt;28 Şubat'ın yanında yer alanların, bugün, "Bağımsızlık elden gidiyor" veya "Ülke değerleri haraç mezat satılıyor" diye yakınmaları tam bir samimiyetsizlik; zaten onların fazla bir şikâyetleri de duyulmuyor... Hassasiyet gösterenler, rahatsızlık duyanlar, homurdananlar, ne gariptir, 28 Şubat'ın sillesini yiyenler...&lt;br /&gt;Böyle bir ülkeye, isteyen, istediğini kolayca yaptırır; yaptırıyor da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUM YORUM YORUM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yeni oluşum için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O formül&lt;br /&gt;Fehmi Koru&lt;br /&gt;Yeni Şafak 6 Haziran 2001&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'nin, şartların hiç beklenmedik anda değişebildiği, 'kendine özgü', sürpriz-sever bir ülke olduğu ihtiyat payını gözardı etmeden kaydedeyim: Bugünden baktığımızda, yelpazenin solunda Kemal Derviş etrafında bir derlenip toparlanma olabilecek gibi; solda 'yeni oluşum' niyeti seslendirenlerin çoğu "Derviş'li formül içinde yer alma" niyetindeler... Dalgalanma böyle bir sonuç verirse, 'sol', bir dahaki seçimde önemli bir başarı elde edebilir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esas sorun yelpazenin sağında. Orada da beklentilerin üzerinde odaklandığı bir kişi var: Tayyip Erdoğan... Ancak Erdoğan'ın kişiliği etrafında buluşmayı o kadar da kolaylaştırmıyor. Bu 'olumsuz' bir unsur değil, sadece bir gerçekliğin tespiti. İçinden çıktığı hareket manevra sahasını sınırlıyor Erdoğan'ın; sistem de onun için tuzaklar kurma peşinde. Partileşmeyi hedefleyen Tayyip Erdoğan'ın siyasi zemini gerçek anlamda bir 'mayınlı tarla'...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir ortamda başlatılacak çıkışların, özellikle hazırlık aşamasında, çok dikkatli yapılması gerekiyor. Ülke derin bir ekonomik krizin etkisiyle savrulurken bile, krize düşülmesinde önemli katkı payı bulunan 28 Şubatçı kabullerden vazgeçmeye yanaşmayan etkili çevrelerin siyaset üzerindeki gölgesi sürüyor. Temelini yolsuzluk ekonomisine dayayan kirli siyasal yapı, elindeki muazzam maddi imkânlarla, her olumlu çıkışı, her köklü altüst oluşu önlemek veya rayından saptırmak üzere alesta bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıkışta, esas sorun, bazılarının sandığı gibi, kitleleri etrafında buluşturmayı sağlayacak bir 'toplumsal proje', bir program değil. Değil, çünkü, bugün içinde debelenilen sorunların parlak fikir yoksunluğundan kaynaklanmadığını, dünyanın içinden geçtiği dönemeçte farklılıkların fikirlerden çok kadro etrafında odaklandığını kitleler biliyor. Ayrıca, son iki yıldır, önemli hukuk adamlarının çeşitli vesilelerle yaptıkları kapsamlı konuşmalarda çerçevesi çizilen fikirler, sağda çıkış yapacaklar için de bir başlangıç noktası oluşturuyor. Daha kestirmeden söyleyelim: Yeni bir oluşum için 'ortak paydalar' belli...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş geliyor ve 'kadro' noktasında düğümleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garip olan şu: Tanım kolaylığı yüzünden 'sol' diye ifade etmek zorunluluğu duyulan kesim dışında kalan ve aynı zorunluluk sebebiyle 'sağ' denilen kesimde 'kadro' içerisinde yer alabilecek çok sayıda değer var. Bunların bir bölümü mevcut partilerde ve kulaklarını "İsrafil'in suru" istikametinde kabartmış durumdalar. Bir bölümü kirli siyasetin dışladığı değerler... Mevcuda bakıp siyasetten uzak durmayı yeğlemiş olanlar var bir de. 'Kadro' bunların hepsini içermek zorunda. Hatta, değişik adlar taşıyan partileri, daha çıkışta kendi içine almayı denemek de akıllı bir siyasi tavır olacaktır. Partiler, partililer, dışlanmış veya hiç denenmemiş değerlerle oluşacak bir kadro hareketi kitleleri arkasından sürükleyebilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hedefi gerçekleştirmenin yazmak kadar kolay olmadığı açık. Psikolojik faktörlerden kişilik farklarına kadar nice engel var bu hedefin önünde. Her şeyden önemlisi de, yola çıkmaya hazırlanan çok sayıda 'lider adayı' bulunması; bırakın daha uzaklardan dâvet edilmesi gereken değerleri, Tayyip Erdoğan'ın hemen yanında duranlardan bile koltuğu kendisine daha fazla yakıştıranların var olduğu biliniyor. Tarihimiz zorun nerede yattığını gösteriyor zaten: İddialı isimleri bir lider etrafında toplamak... Şehzade kavgalarının devletin dirliğini bozacak aşırılığa varabildiği, bunu önlemek için kardeş katline fetva verilebildiği topraklarda siyaset yapıldığı unutulmamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün, esas olanın, "Ülke çıkarları ve günün şartları gerektiriyorsa kendini aşabilmek, bugünkü küçük başarıya razı olmayıp basit bir geri hamleyle yarınki büyük başarıyı yakalamayı akıl edebilmek" olduğunu bu sebeple vurguladım. "Küçük olsun, benim olsun" da bir yoldur, ancak RP/FP deneyimi de 'dükkâncılık'tan vazgeçildiğinde kitlelere ulaşılabildiğine işaret ediyor. Kemal Derviş'i sağda siyaset yapanlardan daha şanslı kılan, onun, dünyayla ve Türkiye'deki kavga çıkarmaya hazır odaklarla barışık görünen yüzü... Kitleler, büyük kavgalar verilmesi gerekmeden iktidara ulaşmanın yolunu bulmasını bekliyor muhtemel liderden ve kim bunun akılcı formulünü bulabilirse onun etrafında halkalanmaya kendini hazırlıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tayyip Erdoğan ve onunla beraber hareket edenler işte o formülü bulmak zorundalar...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-1693430049890698062?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/1693430049890698062/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=1693430049890698062' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/1693430049890698062'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/1693430049890698062'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/fehmi-koru-gazeteci-yazar.html' title='Fehmi Koru  Gazeteci-Yazar.'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-2297143681120843921</id><published>2008-12-13T04:57:00.001-08:00</published><updated>2008-12-13T04:57:57.670-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ferhat Tunç ( 14.03.1964)'/><title type='text'>Ferhat Tunç ( 14.03.1964)</title><content type='html'>Ferhat Tunç ( 14.03.1964) 14 Mart 1964 Yılında Tunceli'de doğdu. Çocukluğunu babasının Almanya'da oluşundan dolayı Annesi ve 4 kardeşi ile birlikte Tunceli'nin küçük bir mahallesinde geçirdi. Çocukluğu büyüklerinden öğrendiği, ağıtlar ve türküler söyleyerek geçti. İlkokul yıllarında başlayan müzik serüveni günümüze kadar sürüp geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1979 yılında lise öğrenimini tamamlamadan Almanya'da yaşayan ailesinin yanına gitti. Almanya'da geçirdiği beş yıllık süre içerisinde müzik birikimini daha da arttırdı. Mainz Üniversitesi'ne bağlı bir müzik okulunda kısa bir süre müzik öğrenimi gördü. Başta Almanya olmak üzere Avrupa'nın bütün ülkelerinde Amerikalı sanatçı arkadaşı Darnell Sumers ile birlikte konserler verdi. Bu ikilinin çalışmaları sonucunda 1984 Yılında Ferhat Tunç Avrupa'da ilk albümü olan "Bu Sevda Var iken"I çıkarttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1985 yılında Türkiye'ye dönen sanatçı aynı yıl "Vurgunum Hasretine" albümünü yayımladı. Daha sonra 1987'de "Ay Işığı Yana Yana", 1988'de "Yaşamak Direnmektir" ve "İstanbul Konserleri-1", 1989'da "Vuruldu", 1990'da "Gül Vatan", "1991'de "Ateş Gibi", 1992'de "İstanbul Konserleri-2", 1993'de "Firari Sevdam", 1994'de "Özlemim Dağ Rüzgarı", 1995'de "Kanı Susturun" ve 1997'de "Kayıp" albümü olmak üzere tam 13 albüme imza attı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kavgamın Çiçeği" Ferhat Tunç'un Prestij Müzik etiketiyle çıkan son albümü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albüm piyasaya çıkmadan önce ulusal ve yerel TV kanallarında gösterime giren albüm içinde söz ve müziği Yusuf Hayaoğlu'na ait olan "Sen Ağlama Yar" adlı klip ile büyük beğeni kazanan sanatçı şarkılarında verdiği mesajla her kesimden insana hitap etmek amacında..Albümün müzik direktörü Osman İşmen. Arı Stüdyoları'nda hazırlanan albümde yer alan şarkılar, Yusuf Hayaoğlu, Ferhat Tunç, Ahmat Can Akyol, Mehmet Çetin, Hüseyin Akdemir'e ait…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ferhat Tunç'un "Sen Ağlama Yar" klibine Prestij Müzik sanatçılarından Suavi; ünlü söz yazarı ve Mahsun Kırmızıgül'ün dizilerinden tanıdığımız sanatçının da yakın arkadaşı Tahir Paker ve 1998 Miss Turkey'de ilk onda dereceye giren.CHP genel sekreteri Sinan Yerlikaya'nın kızı Sidal Yerlikaya olmak üzere 3 kişi eşlik etti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-2297143681120843921?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/2297143681120843921/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=2297143681120843921' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/2297143681120843921'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/2297143681120843921'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/ferhat-tun-14031964.html' title='Ferhat Tunç ( 14.03.1964)'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-2937108707917251054</id><published>2008-12-13T04:56:00.003-08:00</published><updated>2008-12-13T04:56:58.043-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fatih Kerimi  ( 1870)- (1937)'/><title type='text'>Fatih Kerimi  ( 1870)- (1937)</title><content type='html'>Fatih Kerimi  ( 1870)- (1937) Tatar Türklerinin yazar, gazeteci ve naşirlerinden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1870 yılında Tatarıstan'ın Bügülme kazasına bağlı Minğlibay köyünde doğmuştur. İlk eğitimini köyün mollası olan babası Gilman Ahund'dan alan Kerimî, daha sonra Çıstay (Çistapol) medresesine devam ederek burada 11 yıl eğitim görmüştür. Çıstay medresesindeki eğitimi sırasında iki yıllık Rus mektebini de tamamlamıştır. 1890 yılında Ufa'da ruhani meclis huzurunda imtahan vererek müderrislik icazetnamesi almıştır. Babası, onun köy mollası olarak kalmasını istemediğinden, tahsilini devam ettirmesi için aynı yıl İstanbul'a göndermiştir. Kerimi ile ilgili yazılan bütün eserlerde onun eğitim gayesi ile 1892 yılında İstanbul'a geldiği yazılsa da, o kendi ifadesi ile 1890 yılında tahsil için İstanbul'a geldiğini yazmaktadır (Fatih Kerimi, "Merhum Ahmed Midhat Efendi", Türk Yurdu, cilt III, s.163.). İstanbul'da hangi okula devam ettiği hususunda bilgi yoktur. Fakat İstanbul'da çok iyi Fransızca öğrendiği bilinmektedir. Rusya'da Kerimi ile ilgili yazılan bütün yazılarda onun İstanbul'da Mülkiye Mektebi'nde okuduğu yazılsa da 1899 yılında İstanbul'a da yaptığı seyahatini anlattığı eserinden (Avrupa Mektupları) bu okula devam etmediğini anlıyoruz. Ayrıca Ali Çankaya'nın Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler adlı eserinde Kerimi'nin kaydına rastlamadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'daki eğitimini tamamlayan ya da yarıda bırakan Kerimî, İstanbul'dan Kırım'a giderek Yalta şehrindeki bir Tatar köyünde iki yıl kadar öğretmenlik ve Bahçesaray'da öğretmen yetiştirme kurslarında dil, edebiyat ve pedegoji dersleri vermiştir. İlk hikayesi olan Salih Dedenin Evlenmesi'ni de (1897) Kırım'da bulunduğu sırada yazmıştır. Ayrıca Mirza Kızı Fatma adlı hikayesini de bu dönemde yazdığı sanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1896-1898 yıllarının yaz günlerinde Orenburg'a bağlı Kargalı'da meşhur Tatar zenginlerinden Gani Bay (Hüseyinov)'ın finanse ettiği yaz kurslarında usûl-i cedit öğretmenleri yetiştirilmesine katkıda bulunmuştur. Onun Gani Bay'la tanışması Kerimî ailesinin Orenburg'a göç etmesine de vesile olmuştur (1899). Babasının çağrısı üzerine Kırım'dan Orenburg'a dönen Kerimî, burada yapacağı çalışmaları planlarken, altın ocakları işleten zengin Şakir Remiev'in daveti üzerine onunla birlikte Almanya, Belçika, İtalya, Fransa, Avusturya, Sırbistan, Bulgaristan ve Türkiye gibi çeşitli ülkeleri içine alan dört aylık bir seyahate çıkmıştır. Bu seyahat, Türkiye'de eğitim görmüş Kerimî'nin ufkunun daha da genişlemesine neden olmuştur. Gittikleri ülkelerde eğitim kurumlarını, müzeleri, kütüphaneleri, matbaaları, sanayi tesislerini ve Şakir Remiev'in altın madenleri için gerekli olan makina ve teçhizat fabrikalarını gezmişlerdir. Kerimî bu seyahatinin izlenimlerini 1902 yılında Avrupa Seyahatnamesi olarak ta bastırmıştır.&lt;br /&gt;Avrupa seyahati dönüşü bir müddet Moskova'da kalan Kerimî, babasının ileriye dönük planları (babası eskiden beri Tatarca bir matbaa açarak halkına bu yolla daha iyi hizmet edeceğini düşünüyordu) için burada muhasebe ve Almanca kurslarına devam ederek bilgisini arttırmıştır. Moskova'da bulunduğu sırada zaman zaman Rusya'nın başkenti Petersburg'a giderek burada büyük bir matbaa açmış olan Kırımlı Mirza Boraganski'nin matbaasında baskı usulleri konusunda bilgi de edinmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1900-1901 yılları arasında Orenburg'da gayri resmi olarak yine Gani Bay'ın maddi yardımlarıyla Ural bölgesi ve Sibirya için yaklaşık 300 usul-i cedid öğretmeni yetiştirilmesine katkıda bulumuştur. İki yaz devam eden bu kurslar mahalli hükümet tarafından kapatılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1901 yılından sonra, babasının mollalığı bırakarak Gani Bay'ın maddi-manevi yardımlarıyla Orenburg'da bir matbaa ve kitabevi (Kütüphaneyi Kerimîye) açması (1901) nedeniyle bu alanda yoğunlaşmıştır. Babasının matbaanın kuruluşundan kısa bir süre sonra vefat etmesi (1902) nedeniyle bütün işlerle Kerimî ve kardeşleri (Kerimî'nin ikisi erkek, üçü kız toplam beş kardeşi vardı) ilgilenmek zorunda kalmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1901 yılında Duhovni Sobraniye'nin (Rusya Müslümanlarının Ruhani İdaresi) yarı resmi olarak yaptığı toplantıya, Fatih Kerimî ile birlikte Hadi Maksudi, Abdurreşid İbrahim, Rızaeddin bin Fahreddin ve Abdullah Bubi gibi dönemin önemli aydınları da katılmıştı. Toplantının gayesi; halk arasında bilimin yaygınlaştırılması için yapılacak çalışmaların planlanması, ders kitapları yazımı meselesi (bu konu toplantıya katılanlara havale edildi) ve bazı imla problemleri gibi önemli konulardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1905 I. Rus ihtilalinin getirdiği yumuşama döneminden İdil-Ural bölgesinde yaşayan Tatar ve Başkurt halkının azami derecede faydalanması için mücadele eden aydınlar arasında önemli bir yeri olan Kerimî, bu dönemde yapılan hemen hemen bütün siyasi toplantılara gerek delege ve gerekse gazeteci olarak katılarak, üstüne düşen vazifeyi en iyi şekilde yapmaya çalışmıştır. Uzun yıllar Orenburg Müslüman cemaatinin reisliğini ve Cemiyet-i Hayriye'nin üyeliğini de yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya Müslümanlarının ikinci toplantısından (13-23 Ocak 1906) sonra Orenburg'da bir toplantı düzenleyen Fatih Kerimî II. Müslüman kongresinin aldığı karar doğrultusunda Rusların Kadet partisi ile işbirliği yapılmasını toplantıda hazır bulunanlara kabul ettirdi. İstanbul'da eğitim görmesi ve halkının problemlerine çok fazla duyarlı olması, Rus parlementosu Devlet Duma'sına vekil seçilmesini engellemiştir. Hükümet çeşitli desiselerle onun da aralarında bulunduğu bazı Tatar aydınlarının (Abdürreşid İbrahim, Yusuf Akçura vs.) II. Devlet Duma'sına seçilmelerine engel olmuştur. Buna rağmen o, II. Devlet Duma'sına (20 Şubat- 2 Haziran 1907) seçilen dostu ve aynı zamanda Derdmend mahlasıyla şiirler de yazan Zakir Remiev'in yardımcılığını üstlenerek Petersburg'a gitmiş ve dumadaki Müslüman vekillere yardımcı olmaya çalıştığı gibi Vakit gazetesine de duma ve hükümet ahvali konusunda haberler yazmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1906 yılında yukarıda adı geçen Remiyev kardeşlerin Vakit adlı bir gazete kurmaları ve baş muharrirliğe Fatih Kerimî'yi getirmeleri, onun hikaye yazarlığından gazeteciliğe geçmesine vesile olmuştur. Bu dönemde bir müddet Orenburg'daki Medrese-i Hüseyniye'de muallimlik de yapan Fatih Kerimî çeşitli ders kitapları ve ders proğramları da hazırlamaya başlamıştır.&lt;br /&gt;1912-1913 yılları arasında (1 Kasım 1912-18 Mart 1913) Balkan savaşları sırasında Vakit gazetesinin muhabiri olarak İstanbul'a gelen Fatih Kerimî cepheye gazetecilerin gönderilmemesi nedeniyle haberlerini İstanbul'dan göndermek zorunda kalmıştır. İstanbul'da bulunduğu sırada dönemin devlet adamları ve aydınları; Ahmed Saib, Abdullah Cevdet, Enver Paşa, Ahmed Midhat, Yusuf Akçura, Ahmed Ağaoğlu, Halide Edip, Mahmud Esad, Musa Kazım vs. gibi bir çok kişi ile Balkan savaşları ve Türk-İslam dünyasının problemleri üzerine mülakatlar da yapmıştır. Kerimî'nin İstanbul'dan Vakit gazetesine gönderdiği haberler Rusya Müslümanları tarafından ilgiyle karşılanmış ve bu haberler daha sonra ayrı kitap (İstanbul Mektupları) olarak yayınlanmıştır.&lt;br /&gt;1917 Ekim ihtilaline kadar gazetecilik görevinin yanısıra çok sayıda eser yazmış ve Rusya Müslümanlarının meseleleriyle aktif olarak ilgilenmiştir. Ayrıca matbaasında çok sayıda ders kitapları ve çeşitli eserler de bastırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1917 Ekim İhtilali'nden sonra diğer bütün Tatar aydınları gibi onun da önünde üç seçenek vardı ya sosyalizme hizmet edecek ya başka bir ülkeye sığınacak ya da aç kalacaktı. O da yaşamak için birinci yolu seçti ve bir müddet Orenburg'da mektep-maarif ve kültür meseleleri ile ilgili çalışmalarda bulundu. Öğretmen yetiştirme kurslarında dersler verdi. Uzun yıllar çalıştığı Vakit gazetesinden ayrılarak 1 Kasım 1917 tarihinde Yaña Vakit (Yeni Vakit) adlı gazetesini çıkarmaya başladı ve bu şehirde çıkan İşçiler Dünyası, Yol gibi çeşitli gazetelerin yayın kurulunda çalıştı. Sosyalizm Tarihi adlı bir eser hazırladığı da belirtilmesine rağmen bu eseri basılmamıştır. 1925 yılında Rusya'nın (Sovyetler Birliği) yeni başkenti olan Moskova'ya göç etti. Bir müddet SSCB halklarının merkez neşriyatında çalıştıktan sonra Nerimanov ismindeki Doğuyu Öğrenme Enstitüsü'nde 1937 yılına kadar Türkçe öğretmeni olarak görev yaptı. Lenin'in toprak meseleleriyle (Agrarya Meselesi/Agrarnaya Vopros) ilgili makalelerini Tatarcaya tecüme etti.1937 yılında Türkiye lehine casusluk (kızıl ordu ile ilgili bazı askeri sırları 1936 yılında Moskova'da bulunun Türk Milli Futbol Takımı antrönörü Kerim Bey'e verdiği iddia edilmektedir) ve Stalin'e suikast hazırlığı gibi çeşitli uydurma suçlardan, suçlu bulunarak Stalin dönemindeki Tatar aydınlarını imha etme politikasının gereği olarak kurşuna dizilmesine karar verildi (1990'lı yıllara kadar yazılan eserlerde, makalelerde, Kerimî ve diğer katledilen Tatar aydınlarının ölmüş olduklarını yazmak yeterli görülüyor ve bu insanların hayatlarını nasıl sona erdirdikleri üzerinde hiçbir açıklama yapılmıyordu). Fatih Kerimî'nin kardeşi Muhammed Arif te 1934 yılında Varşova'da (muhtemelen Sovyet ajanları tarafından) pencereden atılarak öldürülmüştür.&lt;br /&gt;Bazı eserlerde Kerimî'nin 1945 yılına kadar yaşadığı belirtilse de 1937 yılında kurşuna dizildiği arşiv belgeleriyle kesinleşmiştir. 1959 yılında ise suçsuz olduğu kabul edildi. Fatih Kerimî ile ilgili arşiv belgeleri (bunların arasında Ahmed Midhat Efendi'nin Kerimî'ye yazdığı üç mektup ta bulunmaktadır) Tataristan Devlet Arşivi'nde saklanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1901-1917 yılları arasında Kerimî'lerin matbaasında bir milyon tiraja yakın 384 adet kitap basılmıştır. Ayrıca matbaada Vakit, Şura, İktisat ve Çükiç gibi çeşitli gazete ve dergiler de basılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;XIX. yy'ın sonu ve XX.yy'ın başlarında Tatar cedidizminin gelişmesinde en önemli rol oynayanlardan birisi de Fatih Kerimî'dir. İstanbul'daki eğitimini tamamlayarak Kazan'a dönen Fatih Kerimî Avrupa mefkuresini intişarla uğraşmaya başlamıştı. Orenburg'da yaşayan zengin liberal ıslahatçılar (Gani Bay ve Remiyev ailesi) ona maddi ve manevi destek veren en önemli kişilerdir.&lt;br /&gt;Her zaman "din, millet", "zengin ile fakir birlikte gidelim ayrılmayalım" diyerek halkı zengin, fakir ayrımı yapmadan birlik olmaya çağıranların başında gelen Fatih Kerimî, İsmail Gaspıralı'nın şiarının (dilde, fikirde, işte birlik) İdil-Ural bölgesindeki en önemli temsilcilerinden birisidir. Gaspıralının vefatı üzerine Vakit gazetesinde yazdığı makalede (12 Eylül 1914) "20-30 milyon şakirt bırakıp ölen bir üstat, 20-30 milyon manevi evlat bırakıp ölen bir ata bahtiyardır. Bundan da büyük bahtiyarlığı tasvir etmek akıllara sığmaz" diyerek ona olan bağlılığını belirtmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Kerimî önceleri Abdürreşid İbrahim'in muhtariyet fikrine karşı gelerek, Tatar halkının henüz muhtariyet için hazır olmadığını belirtmesine rağmen değişen şartlar gereği, 1917 Moskova Müslüman Kongresi'nde ve Ufa'daki Millet Meclisi'nde (1917-1918) bu fikri hararetle savunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Kerimî döneminin Türk aydınlarıyla da oldukça yakın ilişki içinde bulunmuştur. Özellikle Ahmed Midhat'ın onun üzerinde büyük etkisi olduğu görülmektedir. Öğrenim için geldiği İstanbul'da ilk olarak Ahmed Midhat'ı ziyaret eden Kerimi, sürekli olarak onunla irtibatta bulunmuştur. Ahmed Midhat Efendi de onu manevi oğlu olarak kabul etmiş ve ona yol gösterici olmuştur. Japonların Müslüman olacağı ve Tokyo'da büyük bir din kurultayı toplanacağı haberinin çıkması üzerine Vakit gazetesinde (sy. 22, 20 Mayıs 1906) "Japonya ve Müslümanlar" adlı bir makale yazan Fatih Kerimî bu kurultaya Müslümanları temsilenen Ahmed Midhat'ın Abdülhamid tarafından gönderilmesinin en doğru karar olacağını yazarak, Midhat Efendi'den övgüyle sözetmektedir. Ahmed Midhat 'ın vefatı sırasında İstanbul'da bulunan Kerimi Türk Yurdu'na (cilt 3, s.161-164) yazdığı taziye yazısında: "Şimal Türkleri arasında Türk muharrirlerinin en ziyade maruf olanı ve eserleri en çok okunanı hiç şüphesiz merhum Ahmed Midhat Efendi hazretleridir. Onun eserleri Rusyalı Müslümanların her sınıfı tarafından okunur ve istifade edilirdi. Bilhassa Hıristiyanlara karşı yazdığı Müdâfaa adlı eseri Rusyalı İslam üleması arasında gayet makbüle geçti. Onlar bundan pek çok istifade ettiler" diyerek Ahmed Midhat'ın Rusya Türkleri için ne kadar önemli bir şahsiyet olduğunu belirtmektedir. Fatih Kerimî'nin Ahmed Midhat ile zaman zaman mektuplaştığı Kerimî'nin arşiv malzemelerinden anlaşılmaktadır. Kerimî'nin irtibatta bulunduğu diğer bir Türk aydını ise Defter-i Hakani Nazırı ve İstanbul Üniversitesi hocalarından Mehmed Esad Efendi'dir. Mehmed Esad Efendi 1913 yılında çıktığı Rusya seyahati sırasında Orenburg'a uğrayarak bir müddet bu şehirde de misafir olmuştur. Kerimî, gazetesi Vakit'te bu seyahate büyük ilgi göstererek Esad Efendi'nin resmini yayınlamış ve dört-beş sayı haber yapmıştır (Vakit, sy. 1262, 30 Temmuz 1913). Onun Türk aydınları ile ilişkide bulunması, Türkiye'de eğitim görmesi ve milli meselelere karşı aşırı duyarlı olması nedeniyle jandarma tarafından sürekli göz altında tutulmuştur. Jandarma zaman zaman onun evine baskınlar da düzenleyerek şahsi eşyalarına (kitap, mektup, fotoğraf vs.) el koymuştur. Mehmed Esad Efendi'nin Orenburg'da onu ziyaret etmesinden sonra bu baskınlar, onu yıldırma şekline dönüşmüştür. Mehmed Esad Efendi'nin Rusya seyahati jandarma tarafından büyük bir titizlikle adım adım izlenmiştir. Mehmed Esad Efendi'nin Rusya seyahati ile ilgili jandarma kayıtları Kazan Devlet arşivinde saklanmaktadır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-2937108707917251054?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/2937108707917251054/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=2937108707917251054' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/2937108707917251054'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/2937108707917251054'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/fatih-kerimi-1870-1937.html' title='Fatih Kerimi  ( 1870)- (1937)'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-7354526910794690558</id><published>2008-12-13T04:56:00.001-08:00</published><updated>2008-12-13T04:56:17.775-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fatih Okumuş ( 1968) 1968 Kahramanmaraş doğumlu.'/><title type='text'>Fatih Okumuş ( 1968) 1968 Kahramanmaraş doğumlu.</title><content type='html'>Fatih Okumuş ( 1968) 1968 Kahramanmaraş doğumlu.&lt;br /&gt;1986 Develi İmam-Hatip Lisesi, 1992 el-Ezher Üniversitesi İslam Hukuku ve Hukuk Fakültesi İslam Hukuku Bölümü mezunu.&lt;br /&gt;1996 yılında "İslam'in Estetik Anlayışı" başlıklı teziyle Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi'nden Türk Dili ve Edebiyatı alanında Yüksek Lisans derecesi aldı.&lt;br /&gt;1997'de Marmara Üniversitesi SBE'nde İslam Hukuku alanında Doktora'ya başladı&lt;br /&gt;1994'ten itibaren KSÜ Türk Dili ve Edebiyatı ve Uluslararası Doğu Üniversitesi (Dağıstan-Rusya Federasyonu) Arap Dili ve Edebiyatı bölümlerinde öğretim elemanı olarak çalıştı. Halen Rotterdam İslam Üniversitesi'nde (Hollanda) İslam Hukuku asistanı olarak görev yapmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Sevgili Kasidesi, Denge Yay., İstanbul 1992 (Türkiye Diyanet Vakfı na't-ı şerif yarışması üçüncülük ödülü-1990, ve Münacaat yarışması mansiyon ödülü-1991)&lt;br /&gt;*Malik bin Nebi: Yirminci Asrın Şahidi, Denge Yay., İstanbul 1998.&lt;br /&gt;*Süleyman ile Belkıs, Timaş, İstanbul 2002.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-7354526910794690558?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/7354526910794690558/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=7354526910794690558' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/7354526910794690558'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/7354526910794690558'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/fatih-okumu-1968-1968-kahramanmara.html' title='Fatih Okumuş ( 1968) 1968 Kahramanmaraş doğumlu.'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-7755689084589742627</id><published>2008-12-13T04:54:00.001-08:00</published><updated>2008-12-13T04:54:34.928-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fuat Köprülü ( 1890)- (1966)'/><title type='text'>Fuat Köprülü ( 1890)- (1966)</title><content type='html'>Fuat Köprülü ( 1890)- (1966) Mehmet Fuat Köprülü (1890 - 1966) Parlamenter, siyaset ve devlet adamı, Yeni Demokrat Partinin kurucusu. Köprülü Mehmet Paşanın ailesindendir. Ayasofya Rüştiyesi ve Mercan İdadisi'nden sonra İstanbul Hukuk Fakültesi'ne devam etti. 1909'da bu fakülteyi bırakarak Edebiyat, Felsefe ve Tarih alanlarında özel olarak çalışmaya başladı. Bundan sonra İstanbul okullarında öğretmenlik yaptı. 1924'de Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığı'na atandı. Aynı yıl İstanbul Darülfünun'daki görevine döndü. Bu arada Türkiyat Enstitüsü'nü kurdu. T.T.E. (Türk Tarih Encümeni) kurulan başkanlığına seçildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1929'da Ord. Prof. oldu ve Edebiyat Fakültesi Dekanı seçildi. 1934'de siyasi hayata atılarak Kars'dan meclise milletvekili olarak girdi. çok partili döneme geçiş sırasında C.H.P.' den ayrılarak D.P.'nin kurucuları arasına girdi. 14 Mayıs 1950'de D.P. iktidarı döneminde I. Menderes kabinesinde Dışişleri Bakanı olarak görev aldı. 1956'da Devlet Bakanlığı görevini sürdürürken bir yıl sonra D.P.'den istifa etti. Milletvekilliği de düştü. 27 Mayıs 1960'dan sonra Yeni Demokrat Partiyi kurdu. Ancak bu parti pek ilgi görmedi. Amblem olarak seçtiği "Kıratı" A.P.' ye bırakarak siyasi yaşamdan ayrıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ&lt;br /&gt;Arasında Türk Dili ve Edebiyatı hakkında araştırmalar 1934, Türk Saz&lt;br /&gt;Şairleri Antolojisi 1940, Anadolu'da Türk Dili ve Edebiyatı'nın Tekamülüne bir bakış 1934, Osmanlı Devleti'nin kuruluşu 1959, On The Way to Democracy 1964, Edebiyat Araştırmaları Külliyatı 1966 adlarında bir çok kitap ve araştırma eser ve makaleleri vardır. Öte yandan İslam Ansiklopedisi'nde sahası ile ilgili ilmi makaleler yazdı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-7755689084589742627?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/7755689084589742627/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=7755689084589742627' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/7755689084589742627'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/7755689084589742627'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/fuat-kprl-1890-1966.html' title='Fuat Köprülü ( 1890)- (1966)'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-2662204830015768920</id><published>2008-12-13T04:53:00.003-08:00</published><updated>2008-12-13T04:53:57.626-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fevziye Abdullah Tansel'/><title type='text'>Fevziye Abdullah Tansel</title><content type='html'>Fevziye Abdullah Tansel  1912 yılında Elazığ'da doğdu. İÜ Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1935). Konya, Ankara'da öğretmen olarak görev yaptı. Ardından Ankara İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyeliğine getirildi (1964). Şiir yazmaya 1931 yılında başladı. Dönemin ulusal coşkularım dile getiren bu şiirler Ülkü dergisinde yayımlandı. Daha sonra edebiyat tarihi araştırmalarına girişti. İslâm Ansiklopedisi'nde. Türk Tarih Kurumu'nun yayımladığı Belletence inceleme yazıları çıktı. Ziya Gökalp'in makale ve mektuplarım hazırlayıp bastırdı. 1988 yılında vefat etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ:&lt;br /&gt;Mehmet Akif, Hususi Mektuplarına Göre Namık Kemal ve Abdülhak Hamit, Çocuklar İçin Dini Şiirler, Tanzimat Devri Edebiyatında Dini Şiirler, Servet-i Fünun ve Son Devir Edebiyatında Dini Şiirler, Türk-İslâm Edebiyatı, Ömer Seyfettin'in Şiirleri.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-2662204830015768920?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/2662204830015768920/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=2662204830015768920' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/2662204830015768920'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/2662204830015768920'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/fevziye-abdullah-tansel.html' title='Fevziye Abdullah Tansel'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-1550443265279138343</id><published>2008-12-13T04:53:00.001-08:00</published><updated>2008-12-13T04:53:26.487-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ferit Şahenk  GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 5 HAZİRAN 2001'/><title type='text'>Ferit Şahenk</title><content type='html'>Ferit Şahenk  GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 5 HAZİRAN 2001&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Intesa, Garanti’ye ortak oluyor&lt;br /&gt;Milliyet 5 Haziran 2001&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garanti Bankası’nın yüzde 30 - 35 oranında hissenin, İtalyan bankacılık gurubu Intesa BCI’ye satışı konusunda prensip anlaşmasına varıldı. Sıra detayların konuşulmasında. Kesin açıklama temmuzda yapılacak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garanti Bankası ile İtalya’nın önde gelen bankacılık grubu Intesa BCI arasında, Garanti’nin yüzde 30 - 35 hisseninin satışı konusunda prensip anlaşması yapıldı. Temmuz ayı sonuna kadar detaylar konuşulup, hisse oranı kesinleştirilecek.&lt;br /&gt;Garanti Bankası’ndan dün Borsa’ya gönderilen açıklamada, taraflar arasında varılan mutabakat uyarınca görüşmelere hemen başlanacağı ve temmuz ayı sonuna kadar da sonuçlandırılmasının planlandığı bildirildi.&lt;br /&gt;Garanti Bankası Genel Müdürü Ergun Özen de "Güçlü bir yabancı stratejik ortağın sağlayacağı avantajlar ile hem yurtiçi hem de yurtdışı finans piyasalarında lider konumumuz pekişecek, pazar payımız artacak" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karar temmuzda&lt;br /&gt;Konuyla ilgili olarak Intesa BCI de bir açıklama yaptı. Intesa BCI’nin açıklamasında, "Görüşmelerin tamamlandığına dair bir açıklamanın temmuz sonuna doğru yapılacağından iki grup da emindir" denildi.&lt;br /&gt;Açıklamada, hisse oranı belirtilmeden, Doğuş Holding ile grubun bankacılık iştirakleri olan Garanti, Körfez ve Osmanlı Bankası’ndan hisse alımı için görüşmeler yapıldığı ifade edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzde 35’i satılacak&lt;br /&gt;Financial Times Gazetesi’nde dün yeralan bir diğer habere göre ise, Garanti Bankası’nın 30 - 35’inin Intesa BCI’ya geçmesi konusunda prensip anlaşmasına varıldığı belirtildi.&lt;br /&gt;Financial Times’in haberine göre, iki tarafın da satış konusunda bir niyet mektubu imzalayacakları ve ardından satış ve diğer detaylar konusunda görüşmelere geçecekleri belirtildi.&lt;br /&gt;Ortaklık gerçekleştiği takdirde Intesa’nın, tamamıyla Garanti Bankası’na ait olan Osmanlı Bankası’nın da hisselerine otomatik olarak sahip olacağı belirtildi.&lt;br /&gt;The Financial Times haberinde, iki grubun yarın fiyat ve muamelelerin işleyişi hakkında müzakerelere başlayacağı bildirildi. The Financial Times, anlaşma sağlandığı takdirde, Türk bankalarının geciken konsolidasyonunu (birleşme) başlatan süreç olacağını savundu.&lt;br /&gt;Haberde uzmanların, "Intesa ve Garanti arasındaki anlaşma, diğer Türk bankalarının üzerinde yabancı ortaklar bulması ya da kendi aralarında birleşmeleri için baskıyı artıracaktır. Intesa, Garanti’nin yüzde 30-35 hissesini almayı düşünüyor. Garanti yönetimi pazar değerinden daha fazla bir prim yapması için uğraşacak" değerlendirmesine yer verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtalya’nın en büyüğü&lt;br /&gt;Intesa BCI, Milan merkezli Intesa ile Banca Commerciale Italiana’nın birleşmesinden doğdu. 300 milyar dolarlık aktif büyüklüğü ile Türkiye bankacılık sektörünün üç katı büyüklüğünde bir aktif büyüklüğe sahip olan Intesa BCI, İtalya’nın en büyük bankası sayılıyor. Banca Intesa Grubu’nun 6 trilyon 629 milyar 613 milyon 716 bin İtalyan lireti sermayesi bulunuyor.&lt;br /&gt;Banca Intesa Banca Commerciale İtaliana SPA olan grubun İtalya’da 900, Güney Amerika’da 200’den fazla şubesi bulunuyor ve 46 ülkede faaliyet gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garanti ilk beş banka arasında&lt;br /&gt;Kuruluşu: 1946&lt;br /&gt;Ana ortaklar: Doğuş Holding, Ana Yatırım, Garanti Holding, Doğuş Yatırım&lt;br /&gt;Şube sayısı: 266&lt;br /&gt;Personel sayısı: 4.728&lt;br /&gt;Ödenmiş sermaye: 260 trilyon&lt;br /&gt;Piyasa değeri: 1.8 katrilyon&lt;br /&gt;Net kar: 2001/3 36.8 trilyon&lt;br /&gt;Toplam aktif: 7.6 katrilyon&lt;br /&gt;Halka açıklık: Yüzde 31&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-1550443265279138343?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/1550443265279138343/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=1550443265279138343' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/1550443265279138343'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/1550443265279138343'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/ferit-ahenk.html' title='Ferit Şahenk'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-3228589045348495063</id><published>2008-12-13T04:39:00.000-08:00</published><updated>2008-12-13T04:52:53.069-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ferai Tınç  HAKKINDA YAZILANLAR'/><title type='text'>Ferai Tınç  HAKKINDA YAZILANLAR</title><content type='html'>Ferai Tınç  HAKKINDA YAZILANLAR&lt;br /&gt;Küçük büyük kadın: Ferai Tınç&lt;br /&gt;EGE CANSEN&lt;br /&gt;Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ferai, dünyayı bizim için izledi. Önemli mülakatlar yaptı. Uluslararası gazeteciliğe geçtikten sonra, iyice olgunlaştı ve kendine güveni arttı. Köşe yazılarıyla bunu pekiştirdi. Muzırlık yapmadı. ‘‘Ecnebi yazar’’ kimliğine bürünmedi. Bu yazı Ferai Tınç hakkındadır. Ancak içinde biraz da ben varım. Çünkü Ferai'yi, size kendi penceremden gördüğüm şekliyle anlatacağım. Koç'tan arkadaşım Arda Gedik, Hürriyet'in başına geçmişti. Onun davetiyle 1983 yılında Hürriyet ailesine katıldım. Görevim yazı yazmak değil, yazılanları eleştirmekti. Ekonomi servisini bilgilendirmek için kaleme aldığım not, kazaen yayımlanıp, Çetin Emeç de bundan sonra düzenli yazı beklediğini söyleyince, ben de ‘‘derin gazeteci’’ taifesinin arasına sızdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babıáli'deki Hürriyet binasının, hiç bitmeyen dekorasyon projelerinden birinin sonunda, ekonomi ile dış haberler yan yana düştü. Yeni binada da öyledir. Dış Haberler'in başında Şevki Adalı bey vardı. Şevki bey, dış haberler müdüründen çok, diplomata benziyordu. Hoş bir fiziği ve insanı rahatlatan bir kişiliği vardı. Ferai, Şevki beyin yardımcısıydı. Son sınıftayken asilik yaparak ayrıldığı İtalyan Lisesi'nde ve Boğaziçi Üniversitesi'nde öğrenim gördüğü için yabancı dil bilgisi iyiydi. Zannedersem, o tarihlerde (Muhtemelen yine asilikten olacak) üniversite diplomasını henüz almamıştı. Hürriyet'te çalışan çoğu ‘‘geç-genç’’ gazeteci gibi, o da devrimci ekolden geliyordu. Ferai'de ilk gözlemlediğim şey işe çok asılmasıydı. Adeta başarmaya mecburum, diyordu. Yüzüne büyük gelen gözlüklerini arada bir geriye ittiriyor, durmadan okuyor ve yazıyordu. Boyuna kıyasla büyük adım atarak yürüyordu. Herhalde çabuk gidip gelmek içindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960'dan 1980'e kadar, Türkiye'de ve Avrupa'da çok kuvvetli sol rüzgarlar esti. Ferai gibi, burjuva kökenli pek çok üniversiteli genç de bu akımın bir parçası oldu. Ferai, 1968 yılında okumak için gittiği Amerika'yı sevememiş ve geri dönmüştü. Bu gençler, sosyalizmi, Türkiye'nin ve tüm az gelişmiş milletlerin kurtuluş reçetesi olarak görmüşlerdi. 12 Eylül'le bu hikaye acı bir şekilde bitti. Bu gençlerle beraber olmaya başladığımda, çoğunu yorgun ve ezilmiş buldum. Yeni bir arayış içindeydiler. Bir defa daha hata yapacak zamanları kalmamıştı. Gençlikleri ise yavaş yavaş gerilerde kalıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu husus üzerinde bu kadar durmanın sebebi açık. Ferai gibi, kendi deyişiyle devrimcilikten gelen pek çok gazetecinin portresini, onların bu tarafını görmeyerek çizmek mümkün değil. Bana göre onlar, birer idealistti. Ama batıl peşinde koşmuşlardı. Güvenlerini kazanıp, onlarla dost olmak istiyordum. Galiba ben de onların yıllarca kızdıkları ‘‘kapitalist ekonomiyi‘‘ savunan bir iktisat yazarı olarak ilginç bir nebattım. İyi arkadaş olduk. İlişkilerimiz yoğun değil ama derin oldu. Dünyada artık çok kuvvetli yeni rüzgarlar esmeye başlamıştı. Eski fikirler samimi olarak terkedildi. Bu dönüşümün izlerini, Ferai'nin yazdığı haberlerde ve yorumlarda bulabilirsiniz. Ferai, dünyayı bizim için izledi. Yurt dışına açıldı. Önemli mülakatlar yaptı. Uluslararası gazeteciliğe geçtikten sonra, iyice olgunlaştı ve kendine güveni arttı. Köşe yazılarıyla bunu pekiştirdi. Muzırlık yapmadı. ‘‘Ecnebi yazar’’ kimliğine bürünüp, Türklere ‘‘siz şöyle yapmalısınız, yoksa haliniz dumandır’’ üslubuyla yazı kaleme almadı. Ferai'nin siyasi kadın yazar olarak iki tutkusu var. Birincisi, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi. İkincisi ise Bakü-Ceyhan projesi. Daha geniş tanımıyla ‘‘Petrol ve Türkiye’’ meselesi. Tahmin ediyorum, Marmara Üniversitesi'nde öğrencilerine, en çok bu iki konudan bahsediyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunları yaparken Ferai, biri müzisyen Mustafa, diğeri yakında doktorasını alacak bir hukukçu olan Mehmet gibi pırıl pırıl iki erkek evlat yetiştirdi. Onlarla ne kadar övünse azdır. Eh, Lütfü Tınç'ın da hakkını teslim etmek gerek. Ne derler: ‘‘Her başarılı kadının arkasında, mutlaka bir erkek vardır.’’&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-3228589045348495063?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/3228589045348495063/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=3228589045348495063' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/3228589045348495063'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/3228589045348495063'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/ferai-tn-hakkinda-yazilanlar.html' title='Ferai Tınç  HAKKINDA YAZILANLAR'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-6831164501374315215</id><published>2008-12-13T04:38:00.000-08:00</published><updated>2008-12-13T04:39:16.449-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fethullah Gülen ( 1941)'/><title type='text'>Fethullah Gülen ( 1941)</title><content type='html'>Fethullah Gülen ( 1941) 1941 yılında Erzurum’da doğdu.1968 yılında İzmir merkez vaizi oldu.Aynı yerde İmam Hatip ve İlahiyat Öğrenci Yetiştirme Derneği Kestanepazarı Kur’an Kursu’nda öğreticilik yaptı.Bu dönemden başlayarak çok sayıda eğitim ve hayır kurumunun organizasyonuyla ilgilendi.19 Ocak 1994’te kurulan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın kurucuları arasında yer aldı.Toplumsal uzlaşmanın sağlanması ve İslam’ın hoşgörülü tavrını anlatmak için yurt içinde ve dışında değişik kurum ve kişilerle diyalog arayışı içinde oldu.Türk Dünyası başta olmak üzere bir çok ülkede okullar açtı ve Türk kültürünü anlatma çabası içinde oldu.Halen sağlık nedenleriyle ABD’de bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;HAKKINDA YAZILANLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fethullah Gülen 1&lt;br /&gt;32. Gün&lt;br /&gt;Kollektif&lt;br /&gt;Aksoy Yayıncılık-Yetişkin Kitapları/ Multimedya Dizisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fethullah Gülen 2&lt;br /&gt;32. Gün&lt;br /&gt;Kollektif&lt;br /&gt;Aksoy Yayıncılık-Yetişkin Kitapları/ Multimedya Dizisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülen'in Yaşamı&lt;br /&gt;Nasıl Fethullah Gülen Hoca Efendi oldu? Hapisten holdinge uzanan bir yaşamın öyküsü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemaatleşmenin Öyküsü&lt;br /&gt;Çok kısa zamanda ortaya çıkan, belli bir siyasi çizgiye takılıp kalmadan "ışığa yönelen" bir topluluk nasıl ortaya çıktı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülen'in Okulları&lt;br /&gt;Güney Afrika'dan Rusya'ya, İstanbul'dan Uzakdoğu'ya kadar uzanan bir "yarı misyoner" eğitim zinciri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vatikan'da Papa ile...&lt;br /&gt;Dinler arasında hoşgörü, uzlaşma, kaynaşma açıından önemli bir buluşma Vatikan'da gerçekleşti...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Georgetown'da 'Gülen' Sempozyumu&lt;br /&gt;Zaman 20 Nisan 2001&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harran Üniversitesi'nin davetlisi olarak Şanlıurfa'da bulunan Vatikan Dinlerarası Diyalog Servisi görevlisi Prof. Dr. Thomas Michel, Amerika Georgetown Üniversitesi'nin Fethullah Gülen ile ilgili bir sempozyum düzenleyeceğini söyledi.&lt;br /&gt;Düzenlenecek olan sempozyumla alakalı söz konusu üniversitenin hummalı bir çalışma yürüttüğünü vurgulayan Prof. Dr. Michel, sempozyumun ses getireceğini belirtti. Sempozyumda Gülen'in enine boyuna tartışılacağını söyleyen Prof. Dr. Thomas Michel, "Gülen'in hayatı, düşünceleri, kendisi ile ilgili açılan davaları ve dinî yönü ele alınacaktır." dedi. Prof. Dr. Michel, aynı sempozyumda Fethullah Gülen'in teşviki ile açılan okullar konusunda kendisinin de çeşitli konuşmalar yapacağını sözlerine ekledi. Mehmet Dener / ŞANLIURFA (cha)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-6831164501374315215?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/6831164501374315215/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=6831164501374315215' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/6831164501374315215'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/6831164501374315215'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/fethullah-glen-1941.html' title='Fethullah Gülen ( 1941)'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-6872687427435167992</id><published>2008-12-13T04:37:00.002-08:00</published><updated>2008-12-13T04:38:25.704-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fazıl Hüsnü Dağlarca ( 1914)'/><title type='text'>Fazıl Hüsnü Dağlarca ( 1914)</title><content type='html'>Fazıl Hüsnü Dağlarca ( 1914) 1914 yılında İstanbul’da doğdu.Kuleli Askeri Lisesi’ni (1933), Harp Okulu’nu (1935) bitirdi, piyade subaylığıyla doğu ve orta Anadolu’nun, Trakya’nın bir çok yerlerini dolaştı, orduda hizmeti on beş yılı doldurunca, önyüzbaşı iken askerlikten ayrıldı (1950), Çalışma Bakanlığı İş Müfettişi olarak İstanbul’da çalıştı (1952-1960), Aksaray’da Kitap Kitabevini açtı (Aralık 1959), yayımcılık yaptı, Türkçe adında bir de aylık dergi çıkardı (43 sayı,1960-1964), kitabevini kapattı (1970), şimdi yalnız şair.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk yazısı (bir hikaye) ortaokul öğrencisiyken Yeni Adana gazetesinde bir yarışmada armağan kazanarak yayımlanmış (1927), sanat dergilerinde ilk kez, Kuleli Lisesi son sınıfta iken Yavaşlayan Ömür şiiriyle görünmüştü (İstanbul Dergisi 1933). Sonra Varlık dergisine şiirler vermeye başladı (Mayıs 1934).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harbiye’den subay çıktığı gün (30 Ağustos 1935) satışa çıkardığı ilk kitabı Havaya Çizilen Dünya’da ölçülü, uyaklı, aşık tarzı denemeleri de bulunuyordu. İkinci kitabının çıkmasıyla ( Çocuk ve Allah, 1940) kişiliği çevresinde en yetkili kalemlerin uyandırdıkları ilgi ve dikkati yıllar yılı eksiltmeden sürdürerek, Cumhuriyet devrinin en kuvvetli şairlerinden biri oldu. Şiirinde mağara devri adamlarından modern çağın insanına kadar, kişioğlunun iç ve dış dünyasını, yurt ve dünya insanını, çok yönlü davranış ve çatışmalarıyla işlediği, soyut-somut durumlar üzerinde derinleştiği, bunları yaparken de, arada söyleyiş sağlamlığını ihmal etse bile, kendine vergi hayaller, benzetmeler , semboller hazinesinden kuvvet aldığı görülür. 1970’de sayısı 34’ü bulmuş kitapları içinde Çocuk ve Allah, Daha, Çakırın Destanı, Toprak Ana, Aç Yazı, Asu, Türk Olmak, Haydi özellikle ön planda yer alır. 15 Ekim 2008 tarihinde İstanbul'da vefat etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ&lt;br /&gt;Bir ara Sözcü dergisine 1960 ve Vatan dergisine 1961-1962 yazdığı, özdeyiş niteliğinde kısa düzyazıları bir yana bırakılırsa, yalnız şiirle uğraşan ve şiirlerini Türkiye’nin hemen bütün edebiyat dergilerine yaymış olan Dağlarca’nın kitapları, ilk baskı yıllarıyla şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havaya Çizilen Dünya (1935), Çocuk ve Allah (1940), Daha (1943), Çakırın Destanı (1945), Taş Devri (1945), Üç Şehitler Destanı (1949), Toprak Ana (1950), (Aç Yazı 1951), İstiklal Savaşı- Samsun’dan Ankara’ya (1951), İstiklal Savaşı- İnönüler (1951), Sivaslı Karınca (1951), İstanbul-Fetih Destanı (1953),&lt;br /&gt;Anıtkabir (1953), Asu (1955), Delice Böcek (1957),Batı Acısı (1958), Mevlana’da Olmak-Gezi (1958), Hoo’lar (1960), Özgürlük Alanı (1960), Cezayir Türküsü (Fransızca, İngilizce ve Arapça çevirileriyle birlikte, 1961), Aylam (1962), Türk Olmak (1963), Yedi Memetler (1964), Çanakkale Destanı (1965), Dışarıdan Gazel (1965), Kazmalama (1965), Yeryağ (1965), Vietnam&lt;br /&gt;Savaşımız (İngilizcesiyle, 1966), Kubilay Destanı (1968), Haydi (1968), 19 Mayıs Destanı (1969), Vietnam Körü destan-oyun, (1970), Hiroşima (Fransızca,&lt;br /&gt;İngilizce çevirileriyle, 1970), Malazgirt Ululaması (1971), Kınalı Kuzu Ağıdı (1972), Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1973), Horoz (1977), Hollandalı Dörtlükler (1977), Çukurova Koçaklaması (1979), Nötron Bombası&lt;br /&gt;(1981), Yunus Emre’de Olmak (1981), Çıplak (1981), İlk Yapıtla 50 Yıl Sonrakiler (1985), Uzaklarda Giyinmek (1990), Dildeki Bilgisayar (1992).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağlarca çocuk şiirleri de yazdı. Bu alanda ilk kitabı Açıl Susam Açıl Yugoslavya’da basıldı (Üsküp, 1967),bunu İstanbul’da çıkan Kuş Ayak (1971), Arkaüstü (1974), Yeryüzü Çocukları (1974), Yanık Çocuklar Koçaklaması (1976), Balina ile Mandalina (1977),Yaramaz Sözcükler (1979), Göz Masalı (1979), Şeker Yiyen Resimler (1980), Yazıları Seven Ayı (1980),&lt;br /&gt;Cinoğlan (1981), Hin ile Hincik (1981), Güneş Doğduran (1981), Kaçan Ayılar Ülkesinde (1982) kitapları izledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazandığı armağan ve ödüller: Türkiye’de bir şiiriyle (Çakırın Destanı kitabındadır) C.H.P Şiir Yarışması’nda üçüncülük (1946); Asu kitabıyla 1956&lt;br /&gt;Yeditepe Şiir Armağanı; Delice Böcek kitabıyla Türk Dil Kurumu 1958 Şiir Ödülü; Türkiye Milli Talebe Federasyonu’nun Turhan Emeksiz Armağanı (1966). Arkın Çocuk Edebiyatı 1973 Yarışması’nda jüri, üç şiirine&lt;br /&gt;"yarışma üstün onur ödülü" verdi (1974); Horoz şiir kitabıyla Sedat Simavi Vakfı Ödülü’nü Peride Celal ile bölüştü (Aralık 1977). Yurt dışında International Poetry Forum /uluslararası Şiir Forumu, Pittsburg,&lt;br /&gt;Amerika/ Dağlarca’yı en iyi Türk şairi seçti (1967).Struga (Yugoslavya) Şiir Festivalleri’nin 13.sünde ödül Altın Çelenk Dağlarca’ya verildi (Ağustos 1974)&lt;br /&gt;ve Milliyet Sanat Dergisi’nce de "1974 Yılının Sanatçısı" seçildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiirlerinden seçmeler Dört Kanatlı Kuş(1970)’ta toplanmıştı. Şairin eserlerinin çeşitli baskıları ve başka dillerde yayınlanmış "şiirlerinden seçmeler"&lt;br /&gt;kitaplarını listesi, Hollandalı Dörtlükler sonunda belirtilmiştir. Bütün eserleri Cem Yayınevi’nce toplu olarak yayınlanmakta olan şairin bu yeni Dağlarca Dizisi’nde 13 kitabı çıktı (1964-1979).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;xx&lt;br /&gt;Türkçe dil bayrağım şairi vefat etti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünlü şair Fazıl Hüsnü Dağlarca İstanbul'da hayatını kaybetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süredir Marmara Üniversitesi Hastanesi'ndeki tedavi gören dağlarca 94 yaşındaydı.&lt;br /&gt;Altunizade’deki Başkent Üniversitesi İstanbul Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Kürşad Tokel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 94 yaşındaki şair Dağlarca’nın, kronik böbrek yetmezliği ve kateter enfeksiyon sebebiyle 28 Eylül 2008 tarihinde bir başka hastaneden hastanelerine getirildiğini belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O tarihten buyana hastanede tedavi altında bulunan Dağlarca’nın enfeksiyonun antibiyotiklere yanıt vermemesi sebebiyle bugün yoğun bakıma alındığını kaydeden Prof. Dr. Tokel, tüm müdahalelere rağmen durumu giderek kötüleşen Dağlarca’nın saat 16.50 itibariyle vefat ettiğini söyledi.&lt;br /&gt;Milliyet 15.10.2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-6872687427435167992?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/6872687427435167992/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=6872687427435167992' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/6872687427435167992'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/6872687427435167992'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/fazl-hsn-dalarca-1914.html' title='Fazıl Hüsnü Dağlarca ( 1914)'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-9177257052300145779</id><published>2008-12-13T04:37:00.001-08:00</published><updated>2008-12-13T04:37:30.818-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fatih Kısaparmak'/><title type='text'>Fatih Kısaparmak</title><content type='html'>Fatih Kısaparmak  1961 yılında Elazığ’da doğdu. Annesi Yıldız Hanım, ülkemizin birçok il ve ilçesinde binlerce aydın insan yetiştirmiş, emekli bir ilkokul öğretmeni; babası Necip Bey ise, sırasıyla ortaokul ve öğretmen okulu müdürü, il milli eğitim müdürü, ortaöğretim genel müdürü ve bakanlık teftiş kurulu başkanı olarak hizmetler vermiş; basılı beş eseri de bulunan bir bürokrattır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Kısaparmak, 1991 yılında, şiir kitabı ve albümleriyle yüksek tirajlara imza atmasının yanısıra; TRT, Kanal 6 ve Kanal 7 televizyonlarının ana haber spikerliği görevini de başarıyla yürüten, ekonomist Şebnem Ergür’le evlendi. Bu evlilikten, Ozan ve Kaan adlı iki erkek çocukları dünya’ya geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Kısaparmak, temel eğitim döneminden itibaren, Ankara Devlet Konservatuvarı ve TRT Ankara Radyosu’nda müzik; Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde ise resim çalışmalarında bulundu. Ankara Deneme Lisesi’ndeki öğrencilik yıllarında, Tasvir Gazetesi adına TBMM foto muhabirliği yaptı. Üniversite döneminde ise, başta Varlık olmak üzere çeşitli edebiyat-sanat dergilerinde şiirleri, röportajları ve araştırmaları yayımlandı. Yukarı Fırat Havzası’ndaki inceleme ve derlemelerini topladığı “Dil Folkloru Açısından Harput Ağzı” isimli bilimsel çalışma, basılı ilk eseridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, “Ve Ağır Sevdam” adını taşıyan bir şiir kitabı da bulunmaktadır. 1985 yılında besteci, söz yazarı ve yorumcu olarak profesyonel sanat yaşamına atıldı. İlk çalışması olan “Kilim” ile milyonluk bir satış grafiğine ve büyük kitlelere ulaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu başarısını daha sonra ürettiği 15 müzik albümüyle de sürdüren Kısaparmak, 200’den fazla besteye imza attı. “Çağdaş Ozan”, “Bay Kilim" ve "Türkü Baba" olarak da tanınan sanatçı, inançla tekrarladığı "Çağdaş Halk Müziği" kavramını, yıllarca süren mücadelesi sonunda yaygın bir ekol haline getirmesinin yanısıra, “Özgün Müzik” akımının kurucuları arasında da yer aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TRT Türk Halk Müziği Repertuvarı bakımından "türkü formunda beste" çığırının açılmasını sağlamak suretiyle, geleneksel Anadolu müzik kültürünün genç kuşaklara aktarılmasında önemli bir işlev ve görev üstlendi. Kısaparmak, sırasıyla “Grup Kilim”, “Grup Mozaik” ve “Grup Avrasya” adlı üç ayrı konser orkestrası kurdu. Erzincan ve Gölcük depremzedeleri ile Zonguldak grizu faciasında hayatını kaybedenlerin yanısıra Darülaceze, Unicef vb. kurumlar yararına “Toplumsal Dayanışma Konserleri” düzenledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin yanısıra ABD, Almanya, Avusturya, Fransa, Hollanda, Belçika, KKTC, Bosna, Venezuela, Kazakistan ve Özbekistan’da, büyük izdihamların yaşandığı çok sayıda resital ve konser verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malatyaspor ve Elazığspor’da, toplam 3 dönem yönetim kurulu üyeliği görevinde bulunan Fatih Kısaparmak, İstanbul-Elazığ Kültür Vakfı’ndaki kurucu üyeliğinin yanısıra, Elazığlılar Dayanışma Derneği’nde de yönetici ve genel sekreter olarak çalıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizin önde gelen kurum ve kuruluşlarınca 70’e yakın ödüle layık görülen sanatçı, 2000 yılında ise, halk müziğimize ve folklorumuza katkılarından dolayı, Fırat Üniversitesi Senatosu tarafından “Fahri Doktora” unvanıyla onurlandırıldı...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-9177257052300145779?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/9177257052300145779/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=9177257052300145779' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/9177257052300145779'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/9177257052300145779'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/fatih-ksaparmak.html' title='Fatih Kısaparmak'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-5581193612182082909</id><published>2008-12-13T04:35:00.000-08:00</published><updated>2008-12-13T04:36:05.782-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fahri Korutürk ( 1903)- (12.10.1987) 6.CUMHURBAŞKANI'/><title type='text'>Fahri Korutürk ( 1903)- (12.10.1987) 6.CUMHURBAŞKANI</title><content type='html'>Fahri Korutürk ( 1903)- (12.10.1987) 6.CUMHURBAŞKANI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GÖREV SÜRESİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 NİSAN 1973&lt;br /&gt;6 NİSAN 1980&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1903 yılında İstanbul'da doğdu. 1916 yılında Bahriye Mektebi'ne girdi. 1923 yılında Deniz Harp Okulu'nu, 1933 yılında Deniz Harp Akademisi'ni bitirdi. Deniz Kuvvetleri'nin çeşitli kademelerinde görev aldı. Roma, Berlin ve Stokholm'de Deniz Ataşesi olarak hizmet verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1936'da Montreux Boğazlar Konferansı'na askerî uzman olarak katıldı. 1950 yılında Amiralliğe yükseldi. Oramiralliğe kadar çeşitli rütbelerde komuta görevleri yaptı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı görevinden 1960 yılında emekli olduktan sonra sırası ile Moskova ve Madrit Büyükelçisi olarak diplomatik görevler aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1968 yılında Cumhuriyet Senatosu Üyesi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1973 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin altıncı Cumhurbaşkanı seçildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980 yılında, yedi yıllık hizmet süresi tamamlandığından Cumhurbaşkanlığı görevinden ayrıldı. 12 Ekim 1987 tarihinde vefat etti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-5581193612182082909?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/5581193612182082909/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=5581193612182082909' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/5581193612182082909'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/5581193612182082909'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/fahri-korutrk-1903-12101987.html' title='Fahri Korutürk ( 1903)- (12.10.1987) 6.CUMHURBAŞKANI'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-8468975428739162382</id><published>2008-12-13T04:34:00.000-08:00</published><updated>2008-12-13T04:35:17.764-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fahrettin Altay ( 1880)- (26.01.1974) Fahrettin Altay'/><title type='text'>Fahrettin Altay ( 1880)- (26.01.1974) Fahrettin Altay</title><content type='html'>Fahrettin Altay ( 1880)- (26.01.1974)&lt;br /&gt;Fahrettin Altay&lt;br /&gt;İşkodra 1880 doğumludur. 1899'da Harp Okulu'nu, 1902'de Harp Akademisi'ni bitirdi. Birinci Dünya Savaşı'nda, Çanakkale, Romanya ve Filistin Cepheleri'nde görev aldı. Kurtuluş Savaşı başlarken Konya Onikinci Kolordu komutanı idi. Milli Mücadelede Beşinci Süvari Kolordusu Komutan oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konya’da İkinci Ordu Komutanı olarak bulunduğu sırada çevre düzenlemesi adı altında pekçok ata yâdigârı tarihî eserin yıkılmasına göz yumdu. Prof. Dr. Osman Turan Selçuklular zamanında Türkiye Târihi adlı eserinin 689. sayfasında; “Selçuklularda büyüklerin ve pâdişahların cesetleri mumyalanarak gömüldüğü için sultanların da naaşları türbenin alt kısmında mumyalı olarak bir arada bulunmaktadır. Fakat ne yazık ki bir kumandan zamanında bu kısım açılmış ve bu cesetleri dağınık bir duruma getirilmiştir.” diyerek Selçuklu sultanlarının cesetlerinin yerinden alınarak dağıtıldığını bildirmektedir. İbrahim Hakkı Konyalı da Konya Târihi adlı eserinin 584-585. sayfalarında Selçuklu sultanlarının cesetlerinin köpekler tarafından parçalandığını görgü şâhidi Müzeler ve Kütüphâneler Umum Müfettişi Ahmed Tevhid Beyin ifâdesine dayanarak anlatmıştır. Birçok türbe, câmi ve mescidin bu dönemde yıkıldığı aynı eserde bildirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkumandanlık Meydan Savaşı'ndan sonra dağılan Yunan Ordusunu İzmir'e doğru kovalayan Fahrettin Altay komutasındaki Türk süvarileri, 9 Eylül'de İzmir'e girerek, milletimize kurtuluşun müjdesini verdiler.Orgeneral rütbesini alıp Yüksek Askeri Şura üyeliğinde bulunan Fahrettin Altay Birinci Dönem Mersin, İkinci Dönem İzmir milletvekiliydi. 1.11.1924'te istifa ile ayrıldı. Sekizinci Dönemde Burdur Milletvekilliği yaptı.26 Ekim 1974'te öldü..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ&lt;br /&gt;Fahreddin Altay’ın Türkiye İstiklâl Muhârebâtında Süvârî Kolordusunun Harekâtı, İstiklâl Harbimizde Süvârî Kolordusu, İslâm Dini, On Yıl Savaşı ve Sonrası 1912-1922 adlı eserleri vardır.Türkiye İstiklal Savaşları'nda Süvari Kolordusu'nun Harekatı" isimli kitabı, 1925'te yabancı dillere tercüme edildi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-8468975428739162382?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/8468975428739162382/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=8468975428739162382' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/8468975428739162382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/8468975428739162382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/12/fahrettin-altay-1880-26011974-fahrettin.html' title='Fahrettin Altay ( 1880)- (26.01.1974) Fahrettin Altay'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-4372404608107588502</id><published>2008-11-29T12:54:00.001-08:00</published><updated>2008-11-29T12:54:22.929-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cengizhan Orakçı  1965'/><title type='text'>Cengizhan Orakçı  1965</title><content type='html'>Cengizhan Orakçı  1965 yılında Sivas’ın Gürün ilçesinde doğdu.İlk ve orta öğrenimini Bursa’da tamamladı.Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi.Ajans RMC’nin kurucuları arasında yer aldı.Bir dönem TBMM’de danışmanlık görevinde bulundu.Şiirleri Doğuş Edebiyat, Türk Edebiyatı, Dergah, Kanat, Araf, Son Duvar gibi dergilerde yayınlandı.Hergün, Milliyetçi Çizgi, Gündüz, Muhalif gibi gazetelerde yazılar yazdı.Altıncı Şehir ve Nizam-ı Alem dergilerinin genel yayın yönetmenliğini yaptı.&lt;br /&gt;“Ateş Bahçeleri” adlı şiir kitabı, 1997’de Mağara Kitapları’ndan çıktı.&lt;br /&gt;Halen, edebiyat öğretmenliğinin yanı sıra, Türkiye Yazarlar Birliği’nin genel sekreterliğini yürütmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ&lt;br /&gt;Ateş Bahçeleri, Mağara Kitapları, Ankara 1997&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-4372404608107588502?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/4372404608107588502/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=4372404608107588502' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/4372404608107588502'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/4372404608107588502'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/11/cengizhan-orak-1965.html' title='Cengizhan Orakçı  1965'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-8810098601892563988</id><published>2008-11-29T12:51:00.000-08:00</published><updated>2008-11-29T12:53:39.713-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cevat Fehmi Başkut ( 1905)- (15.03.1971)'/><title type='text'>Cevat Fehmi Başkut ( 1905)- (15.03.1971)</title><content type='html'>Cevat Fehmi Başkut ( 1905)- (15.03.1971) 1905'te Edirne'de doğdu. 15 Mart 1971'de İstanbul'da yaşamını yitirdi. Oyun yazarı ve gazeteci. Eyüp Rüşdiyesi ve İstanbul Sultanisi'nde (İstanbul Erkek Lisesi) öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı yıllarını Ankara'da geçirdi. TBMM Basımevi'nde düzeltmenlik yaptı. Meclis'te zabıt katibi olarak çalıştı. 1928-1963 arasında Vakit, Son Saat, Son Posta, Cumhuriyet gazetelerinde muhabirlik, yazarlık, yazıişleri müdürlüğü yaptı. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı görevinde bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. "Geceleri Bizi Kimler Bekliyor" adlı bir röportaj kitabı ve birkaç roman denemesi var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk oyunu "Büyük Şehir" 1942-1943 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelendi ve büyük ilgi gördü. Bu ilgi üzerine çalışmalarını tiyatroda yoğunlaştırdı. Hemen her yıl yeni oyunlar yazdı. Türkiye'de Cumhuriyetten sonra ortaya çıkan değişimleri mizah unsurlarını kullanarak anlattığı oyunları yaygın bir ün kazandırdı. Biçim denemelerine de giriştiği oyunlarında bütün toplum katlarından ve her çevreden insanı tiplemeye çalıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dış ülkelerde oyunu sahnelenen ilk Türk yazarı unvanını aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OYUN:&lt;br /&gt;Büyük Şehir (1942)&lt;br /&gt;Küçük Şehir (1946)&lt;br /&gt;Koca Bebek (1947)&lt;br /&gt;Paydos (1948)&lt;br /&gt;Sana Rey Veriyorum (1951)&lt;br /&gt;Kadıköy İskelesi'nde (1953)&lt;br /&gt;Harput'ta Bir Amerikalı (1955)&lt;br /&gt;Hacıyatmaz (1960)&lt;br /&gt;Göç (1962)&lt;br /&gt;Buzlar Çözülmeden (1964)&lt;br /&gt;Emekli (1967)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖDÜLLERİ:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1948 İnönü Tiyatro Armağanı Küçük Şehir oyunuyla.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-8810098601892563988?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/8810098601892563988/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=8810098601892563988' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/8810098601892563988'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/8810098601892563988'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/11/cevat-fehmi-bakut-1905-15031971.html' title='Cevat Fehmi Başkut ( 1905)- (15.03.1971)'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-5537641178607888603</id><published>2008-11-29T12:50:00.001-08:00</published><updated>2008-11-29T12:50:44.349-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cengiz Aytmatov ( 12.12.1928)'/><title type='text'>Cengiz Aytmatov ( 12.12.1928)</title><content type='html'>Cengiz Aytmatov ( 12.12.1928) AYTMATOV FİLMLERİ BURSA'DA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali, 29 Kasım'da başlayacak. Festivalde Cengiz Aytmatov'a özel bölüm ayrılırken, ilk defa ulusal film yarışması yapılacak… Uluslararası Bursa İpek Yolu Film...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Festivali üçüncü yılında çıtayı yükseltti. Önceki akşam Çırağan Sarayı'nda düzenlen basın toplantısıyla programı açıklanan festival, Türk sinemasının yeni filmlerini seyirciyle buluşturmayı amaçlarken, İpek Yolu üzerindeki kültürlerle etkileşim içerisine girmiş yapımları öne çıkaracak.&lt;br /&gt;29 Kasım ve 4 Aralık arasında düzenlenecek festivalde, 115 film var. Festivalin odak noktası ise, geçen haziranda kaybettiğimiz Kırgız yazar Cengiz Aytmotov'a ayrılan bölüm. Bozkırın Ozanı: Cengiz Aytmatov başlıklı bu bölümde yazarın eserlerinden sinemaya uyarlanan filmler var.&lt;br /&gt;Ünlü Rus yönetmen Andrey Konchalovski'nin uzun yıllar Rusya'da yasaklı kalan İlk Öğretmen, Çocukluğumuzun Gökyüzü, Beyaz Gemi, Fujiyama'ya Çıkış, Mankurt, Boranlı İstasyonu, Elveda Gülsarı bu bölüm kapsamında seyirciyle buluşacak.&lt;br /&gt;Ayrıca Aytmatov ile ilgili bir de panel düzenlenecek.&lt;br /&gt;xxx&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cengiz Aytmatov, 1928 yılında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e bağlı Talas vadisinde yer alan Şeker Köyü’nde doğar. Babası Törekul Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatova’dır. Memur olan babası 1937 yılında Stalin’in temizlik harekatının kurbanları arasındadır. Annesi çeşitli memuriyetlerde bulunmuş bir kadındır. Dört çocuğunu kendi başına büyütmek durumunda kalmıştır. Cengiz Aytmatov ilkokula kendi köyünde gider. Babaannesi Ayıkman Hanım, etrafında saygı gören bilge bir kadındır. Torunu Aytmatov’u ninniler, masallar, efsanelerle besler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Dünya savaşının yokluk yıllarını babasız geçiren Aytmatov, çocuk yaşından itibaren çalışmaya başlar. Ondört yaşında Şeker Köyü’nde köy sovyeti kolhozu sekreterliğine getirilir. Bir yıl da vergi memuru olarak çalışır. 1946 yılında Kazakistan’ın Cambul şehrinde veteriner teknik okuluna gider. Bu okul bitince, 1948’de Kırgızistan tarım enstitüsüne devam eder. 1953’de buradan veteriner olarak mezun olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aytmatov’un ilk eseri, 1952 yılında Pravda Gazetesi’nde yayınlanan Gazeteci Cyuda’dır. Bu hikayeyi, 1957 yılında yayımlanan Yüzyüze takip eder. 1956-58 yılları arasında Moskova’da Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne devam eden yazarın Cemile adlı hikayesi 1958 yılında Novy Mir (Yeni Dünya) dergisinde yayınlanır. Bu eseri büyük ilgi görür. Aytmatov şöhreti, bu eserinin Fransız şair Louis Aragon tarafından Fransızca’ya tercüme edilmesi ve Avrupa’da yayımlanması ile yakalar. Aragon bu hikayeye yazdığı önsözde Cemile hikayesi için “dünyanın en güzel aşk hikayesi” ifadesini kullanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aytmatov, Cemile’nin yayımlandığı 1958 yılında Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girer. Aynı yılın sonunda Kruşçev’in anti-Stalinist kampanyası sırasında Sovyet Komünist Partisine ve Yazarlar Birliğine kabul edilir. Aytmatov’un partiye girmesi ancak böyle bir durumda mümkün olmuştur, çünkü Aytmatov’un babası Stalin muhalifidir. Sırf bu yüzden öğrencilik yıllarında bursu kesilmiş, babasının muhalif olmasından dolayı terslikler yaşamıştır. Bu tarihten sonra hem Kırgız hem de Rus yazarlar arasında yerini pekiştirir. Bu yıllarda Literaturnyi Kırgızistan dergisi editörlüğünü, sonra beş yıl boyunca Pravda’nın Orta Asya muhabirliğini yapmıştır. Aytmatov 1963 yılında, İlk Öğretmen, Deve Gözü, Cemile ve Selvi Boylum Al Yazmalım adlı hikayelerinden oluşan Steplerden ve Dağlardan Hikayeler adlı kitabıyla Lenin Edebiyat Ödülü’nü kazanır. 1959-67 yılları arasında Novy Mir’in editörlüğünü yapar. 1968’de Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü kazanır. Aynı yıl Kırgızistan milli yazarı seçilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cengiz Aytmatov’un edebi seyri bu yıllarda hikayecilikten roman yazarlığına doğru kayar. İlk romanı olan Toprak Ana 1963’de neşredilir. Yine aynı yıl yayınlandığında büyük heyecan uyandıran Elveda Gülsarı’yı kaleme alan Aytmatov, daha sonraki yıllarda çeşitli yayın organlarında hikayelerini yayınlatmaya devam eder. 1964’de yayınlanan Kızıl Elma ve 1969’da yayınlanan Oğulla Buluşma hikayelerinden sonra, yazar 1970’de edebiyat aleminde yankı bulan Beyaz Gemi romanını neşreder. Daha sonra 1972’de Asker Çocuğu hikayesini, 1975’de Kazak yazar Kaltay Muhammedcanov’la birlikte Fuji-Yama adlı tiyatro eserini, 1976’da Sultanmurat, 1977’de Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek hikayelerini neşreder. 1980 yılında kaleme aldığı Gün Uzar Yüzyıl Olur romanı yazarın edebiyat hayatında izlediği yol bakımından önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aytmatov, 1986 yılında neşredilen Dişi Kurdun Rüyaları isimli romanıyla, yazarlık seyrini mahalli olandan evrensel olana taşımıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aytmatov 1990’da yayınlanan Beyaz Yağmur ve Yıldırım Sesli Manasçı hikayelerinden sonra, aynı yıl Cengiz Han’a Küsen Bulut’u yayınlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aytmatov, başarılı bir edebiyatçı olması yüzünden devletten itibar görmüş, devletin çeşitli birimlerinde görev almıştır. 1978 tarihinde Yüksek Sovyet Prezidium’u tarafından Sosyalist İşçi Kahramanı olarak ödüllendirilir. 1983 yılında Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü ikinci kez kazanır. Gorbaçov döneminde Sovyet Parlamentosu Kültür ve Ulusal Diller Komitesi Başkanlığı ve Sovyet Yazarlar Birliği Sekreterliği görevlerinde bulunmuştur. Sovyetler birliği dağılmadan önce Gorbaçov’un beş danışmanından biri olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diplomat Aytmatov&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cengiz Aytmatov; edebi çalışmalarına ek olarak, 15 yıl Avrupa’da SSCB ve bilahare Kırgızistan’ın büyükelçiliğini yapmıştır. Avrupa Birliği, NATO, UNESCO ve Benelüks ülkelerinde görev yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aytmatov, 9 Haziran 2008 tarihinde vefat etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESERLERİ:&lt;br /&gt;•Zorlu Geçit&lt;br /&gt;•Yüzyüze&lt;br /&gt;•Cemile&lt;br /&gt;•İlk Öğretmenim&lt;br /&gt;•Dağlar ve Steplerden Masallar&lt;br /&gt;•Elveda, Gülsarı!&lt;br /&gt;•Beyaz Gemi&lt;br /&gt;•Selvi Boylum Al Yazmalım&lt;br /&gt;•Fuji-Yama&lt;br /&gt;•Gün Olur Asra Bedel&lt;br /&gt;•Dişi kurdun Rüyaları&lt;br /&gt;•Toprak Ana&lt;br /&gt;•Cengiz Han'a Küsen Bulut&lt;br /&gt;•Çocukluğum&lt;br /&gt;•Kırmızı Elma&lt;br /&gt;•Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-5537641178607888603?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/5537641178607888603/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=5537641178607888603' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/5537641178607888603'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/5537641178607888603'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/11/cengiz-aytmatov-12121928.html' title='Cengiz Aytmatov ( 12.12.1928)'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8502489166555952635.post-2390730832617394460</id><published>2008-11-29T12:49:00.001-08:00</published><updated>2008-11-29T12:49:24.382-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cemşid Bender  HAKKINDA YAZILANLAR'/><title type='text'>Cemşid Bender  HAKKINDA YAZILANLAR</title><content type='html'>Cemşid Bender  HAKKINDA YAZILANLAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu'da Türkler ve Kürtler&lt;br /&gt;Taha Akyol&lt;br /&gt;Milliyet 15 Ağustos 2005&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TARİHÇİ Prof. Osman Turan, bizde, hatta dünyada bir numaralı Selçuklu dönemi uzmanıdır ve eserleri Anadolu'nun Türkleşmesi, bu arada Güneydoğu'da Kürt nüfusunun gelişimi gibi konularda son derece aydınlatıcı niteliktedir.&lt;br /&gt;Bugün merhum Turan'ın bir eserinden, "Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi" adlı kitabından bahsedeceğim. (www.otuken.com.tr).&lt;br /&gt;Cemşid Bender gibi şoven Kürt milliyetçilerine göre, Kürtler beş bin yıldan beri bugün bulundukları topraklarda yaşıyorlar, Türkler sonradan gelmişlerdir, Kürtçe antikçağı aydınlatan bir dildir, insanlığı mağaradan kurtaran, matematiği icat eden Kürtlerdir! vs... (Kürt Tarihi ve Uygarlığı, Kaynak Yay., sf. 29-31, 46)&lt;br /&gt;Prof. Turan'dan öğreniyoruz ki, Türklerin Anadolu'ya girmesinden önce, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun pek çok yerinde, şehirden şehre değişmek üzere, Ermeniler ve Süryaniler çoğunluğu oluşturuyordu, hatırı sayılır bir Rum nüfusu da bulunuyordu.&lt;br /&gt;Mesela Malatya'da Ermeniler ve Süryaniler; o zaman adı Hısn-ı Mansur olan Adıyaman'da, Harput'ta, Muş, Bitlis ve Van'da Ermeniler; Urfa, Mardin, Hasankeyf, Silvan ve Diyarbekir'de Süryaniler, biraz da Yahudiler yaşıyordu.&lt;br /&gt;Prof. Turan, 1070 yılındaki Urfa nüfusunu örnek verir:&lt;br /&gt;"20 bin Süryani, 8 bin Ermeni, 6 bin Rum ve Frenk..."&lt;br /&gt;Frenkler Birinci Haçlı Seferi'nde Urfa ve çevresini içine alan bir "Haçlı Kontluğu" bile kurmuşlardır. (Sf. 250)&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;BİZANS hem sosyoekonomik bakımdan çöküntüye gidiyordu ve hem de mezhep farkı sebebiyle Doğu'daki Ermeni ve Süryanilere büyük baskı yapıyor, onları dağıtmak için şuraya buraya tehcir ediyordu.&lt;br /&gt;Malazgirt'ten sonra kurulan Türk beyliklerinin dinlere saygılı davranışı Ermenilerin, özellikle de Süryanilerin dostça duygularıyla karşılaşmış, hiç büyük Türk-Ermeni veya hele de Türk-Süryani savaşı yaşanmamıştır. (Sf. 252-253)&lt;br /&gt;Bölgenin Müslüman nüfusuna gelince... İslamlaşma, Hz. Ömer'in fetihleriyle 7. yüzyılda başladı. Bugün Diyarbakır ilini oluşturan topraklara o zaman Arap Bekir Bin Vâil aşireti yerleştiği için buraya "Diyar-ı Bekir" denildi.&lt;br /&gt;Müslüman nüfus, değişen oranlarda Türk, Kürt ve Araplardan oluşuyordu.&lt;br /&gt;Selçukluların Ortadoğu'ya girişi Anadolu'ya doğru büyük göçlere yol açtı: Biri Anadolu'yu Türkleştirecek Türk göçü...&lt;br /&gt;Öbürü, Kürtlerin de Doğu İran'daki orijinal dağlık yurtlarından kuzeye ve batıya, yani Anadolu'ya göçmeye başlaması... (Sf. 255)&lt;br /&gt;Bölgeye ikinci Kürt göçü, Eyyubiler zamanında oldu. (Sf. 134, 155)&lt;br /&gt;Yavuz Selim'le Şah İsmail'in kavgasında bazı Alevi Türkmen aşiretleri İran'a, İran'daki bazı Sünni Kürt aşiretleri Türkiye'ye göçecektir.&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;KÜRTLERİN Fırat'ın doğusuna yayılmasında, Selçukluların Bizans'ı geriletmesinin rolü çok büyüktür. Bölgede kurulmuş bulunan Türk beylikleri, Saltuklular, Sökmenliler ve Artuklular ile Türkleşmiş Kürt Mengücek hanedanları Kürtleri "cihat arkadaşı" olarak gördüler. (Sf. 252)&lt;br /&gt;Göçebe hayat tarzı Türkmenlerde de Kürtlerde de hâkimdi, bu yüzden ikisinin içinde geniş bir kesim eşkıyalık, yağmacılık yapıyor, birbirleriyle de çatışıyorlardı. (Sf. 133, 143, 212)&lt;br /&gt;Ama göçebe Türkmenlerin göçebe kesimleri daha Artuklular zamanında tarım ve ticarete, şehir hayatına yöneldiler. (Sf. 256-259)&lt;br /&gt;Tarihçi Claude Cahen, dağlık arazileri yüzünden Kürtlerde göçebeliğin çok uzun süre devam ettiğini belirtir.&lt;br /&gt;Aynı sosyal kulvarda rakip olmamaları ve dindaşlık faktörü, tarihte Türkmen ve Kürt birlikteliğini sağlamış, Gökalp'in belirttiği gibi, nüfus yoğunluğuna ve hayat tarzına göre bazı Türkmenler, mesela Siverek'te Karaçeli aşireti gibi Kürtleşmiş, buna karşılık tarım ve şehir hayatına geçen Kürtler Türkleşmiştir.&lt;br /&gt;Bu konularda Claude Cahen'in ve Mükremin Halil'in eserlerinde çok geniş bilgi vardır; onları başka yazılarımda tanıtacağım.&lt;br /&gt;Böylesine iç içe geçmiş bir tarihi, etnik milliyetçilik fanatizmiyle parçalamaya çalışmak, ancak kötü niyetle yapılabilecek bir 'tahrif'tir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8502489166555952635-2390730832617394460?l=biyografisitesi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/feeds/2390730832617394460/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='https://www.blogger.com/comment.g?blogID=8502489166555952635&amp;postID=2390730832617394460' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/2390730832617394460'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8502489166555952635/posts/default/2390730832617394460'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://biyografisitesi.blogspot.com/2008/11/cemid-bender-hakkinda-yazilanlar.html' title='Cemşid Bender  HAKKINDA YAZILANLAR'/><author><name>HAK</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16551021926071411060</uri><email>halilakpinar@hotmail.com</email><gd:extendedProperty xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' name='OpenSocialUserId' value='08530041290273217827'/></author><thr:total xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'>0</thr:total></entry></feed>