Cengizhan Orakçı 1965 yılında Sivas’ın Gürün ilçesinde doğdu.İlk ve orta öğrenimini Bursa’da tamamladı.Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi.Ajans RMC’nin kurucuları arasında yer aldı.Bir dönem TBMM’de danışmanlık görevinde bulundu.Şiirleri Doğuş Edebiyat, Türk Edebiyatı, Dergah, Kanat, Araf, Son Duvar gibi dergilerde yayınlandı.Hergün, Milliyetçi Çizgi, Gündüz, Muhalif gibi gazetelerde yazılar yazdı.Altıncı Şehir ve Nizam-ı Alem dergilerinin genel yayın yönetmenliğini yaptı.
“Ateş Bahçeleri” adlı şiir kitabı, 1997’de Mağara Kitapları’ndan çıktı.
Halen, edebiyat öğretmenliğinin yanı sıra, Türkiye Yazarlar Birliği’nin genel sekreterliğini yürütmektedir.
ESERLERİ
Ateş Bahçeleri, Mağara Kitapları, Ankara 1997
29 Kasım 2008 Cumartesi
Cevat Fehmi Başkut ( 1905)- (15.03.1971)
Cevat Fehmi Başkut ( 1905)- (15.03.1971) 1905'te Edirne'de doğdu. 15 Mart 1971'de İstanbul'da yaşamını yitirdi. Oyun yazarı ve gazeteci. Eyüp Rüşdiyesi ve İstanbul Sultanisi'nde (İstanbul Erkek Lisesi) öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı yıllarını Ankara'da geçirdi. TBMM Basımevi'nde düzeltmenlik yaptı. Meclis'te zabıt katibi olarak çalıştı. 1928-1963 arasında Vakit, Son Saat, Son Posta, Cumhuriyet gazetelerinde muhabirlik, yazarlık, yazıişleri müdürlüğü yaptı. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı görevinde bulundu.
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. "Geceleri Bizi Kimler Bekliyor" adlı bir röportaj kitabı ve birkaç roman denemesi var.
İlk oyunu "Büyük Şehir" 1942-1943 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelendi ve büyük ilgi gördü. Bu ilgi üzerine çalışmalarını tiyatroda yoğunlaştırdı. Hemen her yıl yeni oyunlar yazdı. Türkiye'de Cumhuriyetten sonra ortaya çıkan değişimleri mizah unsurlarını kullanarak anlattığı oyunları yaygın bir ün kazandırdı. Biçim denemelerine de giriştiği oyunlarında bütün toplum katlarından ve her çevreden insanı tiplemeye çalıştı.
Dış ülkelerde oyunu sahnelenen ilk Türk yazarı unvanını aldı.
ESERLERİ
OYUN:
Büyük Şehir (1942)
Küçük Şehir (1946)
Koca Bebek (1947)
Paydos (1948)
Sana Rey Veriyorum (1951)
Kadıköy İskelesi'nde (1953)
Harput'ta Bir Amerikalı (1955)
Hacıyatmaz (1960)
Göç (1962)
Buzlar Çözülmeden (1964)
Emekli (1967)
ÖDÜLLERİ:
1948 İnönü Tiyatro Armağanı Küçük Şehir oyunuyla.
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. "Geceleri Bizi Kimler Bekliyor" adlı bir röportaj kitabı ve birkaç roman denemesi var.
İlk oyunu "Büyük Şehir" 1942-1943 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelendi ve büyük ilgi gördü. Bu ilgi üzerine çalışmalarını tiyatroda yoğunlaştırdı. Hemen her yıl yeni oyunlar yazdı. Türkiye'de Cumhuriyetten sonra ortaya çıkan değişimleri mizah unsurlarını kullanarak anlattığı oyunları yaygın bir ün kazandırdı. Biçim denemelerine de giriştiği oyunlarında bütün toplum katlarından ve her çevreden insanı tiplemeye çalıştı.
Dış ülkelerde oyunu sahnelenen ilk Türk yazarı unvanını aldı.
ESERLERİ
OYUN:
Büyük Şehir (1942)
Küçük Şehir (1946)
Koca Bebek (1947)
Paydos (1948)
Sana Rey Veriyorum (1951)
Kadıköy İskelesi'nde (1953)
Harput'ta Bir Amerikalı (1955)
Hacıyatmaz (1960)
Göç (1962)
Buzlar Çözülmeden (1964)
Emekli (1967)
ÖDÜLLERİ:
1948 İnönü Tiyatro Armağanı Küçük Şehir oyunuyla.
Cengiz Aytmatov ( 12.12.1928)
Cengiz Aytmatov ( 12.12.1928) AYTMATOV FİLMLERİ BURSA'DA
3. Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali, 29 Kasım'da başlayacak. Festivalde Cengiz Aytmatov'a özel bölüm ayrılırken, ilk defa ulusal film yarışması yapılacak… Uluslararası Bursa İpek Yolu Film...
Festivali üçüncü yılında çıtayı yükseltti. Önceki akşam Çırağan Sarayı'nda düzenlen basın toplantısıyla programı açıklanan festival, Türk sinemasının yeni filmlerini seyirciyle buluşturmayı amaçlarken, İpek Yolu üzerindeki kültürlerle etkileşim içerisine girmiş yapımları öne çıkaracak.
29 Kasım ve 4 Aralık arasında düzenlenecek festivalde, 115 film var. Festivalin odak noktası ise, geçen haziranda kaybettiğimiz Kırgız yazar Cengiz Aytmotov'a ayrılan bölüm. Bozkırın Ozanı: Cengiz Aytmatov başlıklı bu bölümde yazarın eserlerinden sinemaya uyarlanan filmler var.
Ünlü Rus yönetmen Andrey Konchalovski'nin uzun yıllar Rusya'da yasaklı kalan İlk Öğretmen, Çocukluğumuzun Gökyüzü, Beyaz Gemi, Fujiyama'ya Çıkış, Mankurt, Boranlı İstasyonu, Elveda Gülsarı bu bölüm kapsamında seyirciyle buluşacak.
Ayrıca Aytmatov ile ilgili bir de panel düzenlenecek.
xxx
Cengiz Aytmatov, 1928 yılında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e bağlı Talas vadisinde yer alan Şeker Köyü’nde doğar. Babası Törekul Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatova’dır. Memur olan babası 1937 yılında Stalin’in temizlik harekatının kurbanları arasındadır. Annesi çeşitli memuriyetlerde bulunmuş bir kadındır. Dört çocuğunu kendi başına büyütmek durumunda kalmıştır. Cengiz Aytmatov ilkokula kendi köyünde gider. Babaannesi Ayıkman Hanım, etrafında saygı gören bilge bir kadındır. Torunu Aytmatov’u ninniler, masallar, efsanelerle besler.
İkinci Dünya savaşının yokluk yıllarını babasız geçiren Aytmatov, çocuk yaşından itibaren çalışmaya başlar. Ondört yaşında Şeker Köyü’nde köy sovyeti kolhozu sekreterliğine getirilir. Bir yıl da vergi memuru olarak çalışır. 1946 yılında Kazakistan’ın Cambul şehrinde veteriner teknik okuluna gider. Bu okul bitince, 1948’de Kırgızistan tarım enstitüsüne devam eder. 1953’de buradan veteriner olarak mezun olur.
Aytmatov’un ilk eseri, 1952 yılında Pravda Gazetesi’nde yayınlanan Gazeteci Cyuda’dır. Bu hikayeyi, 1957 yılında yayımlanan Yüzyüze takip eder. 1956-58 yılları arasında Moskova’da Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne devam eden yazarın Cemile adlı hikayesi 1958 yılında Novy Mir (Yeni Dünya) dergisinde yayınlanır. Bu eseri büyük ilgi görür. Aytmatov şöhreti, bu eserinin Fransız şair Louis Aragon tarafından Fransızca’ya tercüme edilmesi ve Avrupa’da yayımlanması ile yakalar. Aragon bu hikayeye yazdığı önsözde Cemile hikayesi için “dünyanın en güzel aşk hikayesi” ifadesini kullanır.
Aytmatov, Cemile’nin yayımlandığı 1958 yılında Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girer. Aynı yılın sonunda Kruşçev’in anti-Stalinist kampanyası sırasında Sovyet Komünist Partisine ve Yazarlar Birliğine kabul edilir. Aytmatov’un partiye girmesi ancak böyle bir durumda mümkün olmuştur, çünkü Aytmatov’un babası Stalin muhalifidir. Sırf bu yüzden öğrencilik yıllarında bursu kesilmiş, babasının muhalif olmasından dolayı terslikler yaşamıştır. Bu tarihten sonra hem Kırgız hem de Rus yazarlar arasında yerini pekiştirir. Bu yıllarda Literaturnyi Kırgızistan dergisi editörlüğünü, sonra beş yıl boyunca Pravda’nın Orta Asya muhabirliğini yapmıştır. Aytmatov 1963 yılında, İlk Öğretmen, Deve Gözü, Cemile ve Selvi Boylum Al Yazmalım adlı hikayelerinden oluşan Steplerden ve Dağlardan Hikayeler adlı kitabıyla Lenin Edebiyat Ödülü’nü kazanır. 1959-67 yılları arasında Novy Mir’in editörlüğünü yapar. 1968’de Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü kazanır. Aynı yıl Kırgızistan milli yazarı seçilir.
Cengiz Aytmatov’un edebi seyri bu yıllarda hikayecilikten roman yazarlığına doğru kayar. İlk romanı olan Toprak Ana 1963’de neşredilir. Yine aynı yıl yayınlandığında büyük heyecan uyandıran Elveda Gülsarı’yı kaleme alan Aytmatov, daha sonraki yıllarda çeşitli yayın organlarında hikayelerini yayınlatmaya devam eder. 1964’de yayınlanan Kızıl Elma ve 1969’da yayınlanan Oğulla Buluşma hikayelerinden sonra, yazar 1970’de edebiyat aleminde yankı bulan Beyaz Gemi romanını neşreder. Daha sonra 1972’de Asker Çocuğu hikayesini, 1975’de Kazak yazar Kaltay Muhammedcanov’la birlikte Fuji-Yama adlı tiyatro eserini, 1976’da Sultanmurat, 1977’de Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek hikayelerini neşreder. 1980 yılında kaleme aldığı Gün Uzar Yüzyıl Olur romanı yazarın edebiyat hayatında izlediği yol bakımından önemlidir.
Aytmatov, 1986 yılında neşredilen Dişi Kurdun Rüyaları isimli romanıyla, yazarlık seyrini mahalli olandan evrensel olana taşımıştır.
Aytmatov 1990’da yayınlanan Beyaz Yağmur ve Yıldırım Sesli Manasçı hikayelerinden sonra, aynı yıl Cengiz Han’a Küsen Bulut’u yayınlar.
Aytmatov, başarılı bir edebiyatçı olması yüzünden devletten itibar görmüş, devletin çeşitli birimlerinde görev almıştır. 1978 tarihinde Yüksek Sovyet Prezidium’u tarafından Sosyalist İşçi Kahramanı olarak ödüllendirilir. 1983 yılında Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü ikinci kez kazanır. Gorbaçov döneminde Sovyet Parlamentosu Kültür ve Ulusal Diller Komitesi Başkanlığı ve Sovyet Yazarlar Birliği Sekreterliği görevlerinde bulunmuştur. Sovyetler birliği dağılmadan önce Gorbaçov’un beş danışmanından biri olmuştur.
Diplomat Aytmatov
Cengiz Aytmatov; edebi çalışmalarına ek olarak, 15 yıl Avrupa’da SSCB ve bilahare Kırgızistan’ın büyükelçiliğini yapmıştır. Avrupa Birliği, NATO, UNESCO ve Benelüks ülkelerinde görev yapmıştır.
Aytmatov, 9 Haziran 2008 tarihinde vefat etmiştir.
ESERLERİ:
•Zorlu Geçit
•Yüzyüze
•Cemile
•İlk Öğretmenim
•Dağlar ve Steplerden Masallar
•Elveda, Gülsarı!
•Beyaz Gemi
•Selvi Boylum Al Yazmalım
•Fuji-Yama
•Gün Olur Asra Bedel
•Dişi kurdun Rüyaları
•Toprak Ana
•Cengiz Han'a Küsen Bulut
•Çocukluğum
•Kırmızı Elma
•Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı
3. Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali, 29 Kasım'da başlayacak. Festivalde Cengiz Aytmatov'a özel bölüm ayrılırken, ilk defa ulusal film yarışması yapılacak… Uluslararası Bursa İpek Yolu Film...
Festivali üçüncü yılında çıtayı yükseltti. Önceki akşam Çırağan Sarayı'nda düzenlen basın toplantısıyla programı açıklanan festival, Türk sinemasının yeni filmlerini seyirciyle buluşturmayı amaçlarken, İpek Yolu üzerindeki kültürlerle etkileşim içerisine girmiş yapımları öne çıkaracak.
29 Kasım ve 4 Aralık arasında düzenlenecek festivalde, 115 film var. Festivalin odak noktası ise, geçen haziranda kaybettiğimiz Kırgız yazar Cengiz Aytmotov'a ayrılan bölüm. Bozkırın Ozanı: Cengiz Aytmatov başlıklı bu bölümde yazarın eserlerinden sinemaya uyarlanan filmler var.
Ünlü Rus yönetmen Andrey Konchalovski'nin uzun yıllar Rusya'da yasaklı kalan İlk Öğretmen, Çocukluğumuzun Gökyüzü, Beyaz Gemi, Fujiyama'ya Çıkış, Mankurt, Boranlı İstasyonu, Elveda Gülsarı bu bölüm kapsamında seyirciyle buluşacak.
Ayrıca Aytmatov ile ilgili bir de panel düzenlenecek.
xxx
Cengiz Aytmatov, 1928 yılında Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e bağlı Talas vadisinde yer alan Şeker Köyü’nde doğar. Babası Törekul Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatova’dır. Memur olan babası 1937 yılında Stalin’in temizlik harekatının kurbanları arasındadır. Annesi çeşitli memuriyetlerde bulunmuş bir kadındır. Dört çocuğunu kendi başına büyütmek durumunda kalmıştır. Cengiz Aytmatov ilkokula kendi köyünde gider. Babaannesi Ayıkman Hanım, etrafında saygı gören bilge bir kadındır. Torunu Aytmatov’u ninniler, masallar, efsanelerle besler.
İkinci Dünya savaşının yokluk yıllarını babasız geçiren Aytmatov, çocuk yaşından itibaren çalışmaya başlar. Ondört yaşında Şeker Köyü’nde köy sovyeti kolhozu sekreterliğine getirilir. Bir yıl da vergi memuru olarak çalışır. 1946 yılında Kazakistan’ın Cambul şehrinde veteriner teknik okuluna gider. Bu okul bitince, 1948’de Kırgızistan tarım enstitüsüne devam eder. 1953’de buradan veteriner olarak mezun olur.
Aytmatov’un ilk eseri, 1952 yılında Pravda Gazetesi’nde yayınlanan Gazeteci Cyuda’dır. Bu hikayeyi, 1957 yılında yayımlanan Yüzyüze takip eder. 1956-58 yılları arasında Moskova’da Gorki Edebiyat Enstitüsü’ne devam eden yazarın Cemile adlı hikayesi 1958 yılında Novy Mir (Yeni Dünya) dergisinde yayınlanır. Bu eseri büyük ilgi görür. Aytmatov şöhreti, bu eserinin Fransız şair Louis Aragon tarafından Fransızca’ya tercüme edilmesi ve Avrupa’da yayımlanması ile yakalar. Aragon bu hikayeye yazdığı önsözde Cemile hikayesi için “dünyanın en güzel aşk hikayesi” ifadesini kullanır.
Aytmatov, Cemile’nin yayımlandığı 1958 yılında Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girer. Aynı yılın sonunda Kruşçev’in anti-Stalinist kampanyası sırasında Sovyet Komünist Partisine ve Yazarlar Birliğine kabul edilir. Aytmatov’un partiye girmesi ancak böyle bir durumda mümkün olmuştur, çünkü Aytmatov’un babası Stalin muhalifidir. Sırf bu yüzden öğrencilik yıllarında bursu kesilmiş, babasının muhalif olmasından dolayı terslikler yaşamıştır. Bu tarihten sonra hem Kırgız hem de Rus yazarlar arasında yerini pekiştirir. Bu yıllarda Literaturnyi Kırgızistan dergisi editörlüğünü, sonra beş yıl boyunca Pravda’nın Orta Asya muhabirliğini yapmıştır. Aytmatov 1963 yılında, İlk Öğretmen, Deve Gözü, Cemile ve Selvi Boylum Al Yazmalım adlı hikayelerinden oluşan Steplerden ve Dağlardan Hikayeler adlı kitabıyla Lenin Edebiyat Ödülü’nü kazanır. 1959-67 yılları arasında Novy Mir’in editörlüğünü yapar. 1968’de Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü kazanır. Aynı yıl Kırgızistan milli yazarı seçilir.
Cengiz Aytmatov’un edebi seyri bu yıllarda hikayecilikten roman yazarlığına doğru kayar. İlk romanı olan Toprak Ana 1963’de neşredilir. Yine aynı yıl yayınlandığında büyük heyecan uyandıran Elveda Gülsarı’yı kaleme alan Aytmatov, daha sonraki yıllarda çeşitli yayın organlarında hikayelerini yayınlatmaya devam eder. 1964’de yayınlanan Kızıl Elma ve 1969’da yayınlanan Oğulla Buluşma hikayelerinden sonra, yazar 1970’de edebiyat aleminde yankı bulan Beyaz Gemi romanını neşreder. Daha sonra 1972’de Asker Çocuğu hikayesini, 1975’de Kazak yazar Kaltay Muhammedcanov’la birlikte Fuji-Yama adlı tiyatro eserini, 1976’da Sultanmurat, 1977’de Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek hikayelerini neşreder. 1980 yılında kaleme aldığı Gün Uzar Yüzyıl Olur romanı yazarın edebiyat hayatında izlediği yol bakımından önemlidir.
Aytmatov, 1986 yılında neşredilen Dişi Kurdun Rüyaları isimli romanıyla, yazarlık seyrini mahalli olandan evrensel olana taşımıştır.
Aytmatov 1990’da yayınlanan Beyaz Yağmur ve Yıldırım Sesli Manasçı hikayelerinden sonra, aynı yıl Cengiz Han’a Küsen Bulut’u yayınlar.
Aytmatov, başarılı bir edebiyatçı olması yüzünden devletten itibar görmüş, devletin çeşitli birimlerinde görev almıştır. 1978 tarihinde Yüksek Sovyet Prezidium’u tarafından Sosyalist İşçi Kahramanı olarak ödüllendirilir. 1983 yılında Büyük Sovyet Edebiyat Ödülü’nü ikinci kez kazanır. Gorbaçov döneminde Sovyet Parlamentosu Kültür ve Ulusal Diller Komitesi Başkanlığı ve Sovyet Yazarlar Birliği Sekreterliği görevlerinde bulunmuştur. Sovyetler birliği dağılmadan önce Gorbaçov’un beş danışmanından biri olmuştur.
Diplomat Aytmatov
Cengiz Aytmatov; edebi çalışmalarına ek olarak, 15 yıl Avrupa’da SSCB ve bilahare Kırgızistan’ın büyükelçiliğini yapmıştır. Avrupa Birliği, NATO, UNESCO ve Benelüks ülkelerinde görev yapmıştır.
Aytmatov, 9 Haziran 2008 tarihinde vefat etmiştir.
ESERLERİ:
•Zorlu Geçit
•Yüzyüze
•Cemile
•İlk Öğretmenim
•Dağlar ve Steplerden Masallar
•Elveda, Gülsarı!
•Beyaz Gemi
•Selvi Boylum Al Yazmalım
•Fuji-Yama
•Gün Olur Asra Bedel
•Dişi kurdun Rüyaları
•Toprak Ana
•Cengiz Han'a Küsen Bulut
•Çocukluğum
•Kırmızı Elma
•Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı
Cemşid Bender HAKKINDA YAZILANLAR
Cemşid Bender HAKKINDA YAZILANLAR
Anadolu'da Türkler ve Kürtler
Taha Akyol
Milliyet 15 Ağustos 2005
TARİHÇİ Prof. Osman Turan, bizde, hatta dünyada bir numaralı Selçuklu dönemi uzmanıdır ve eserleri Anadolu'nun Türkleşmesi, bu arada Güneydoğu'da Kürt nüfusunun gelişimi gibi konularda son derece aydınlatıcı niteliktedir.
Bugün merhum Turan'ın bir eserinden, "Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi" adlı kitabından bahsedeceğim. (www.otuken.com.tr).
Cemşid Bender gibi şoven Kürt milliyetçilerine göre, Kürtler beş bin yıldan beri bugün bulundukları topraklarda yaşıyorlar, Türkler sonradan gelmişlerdir, Kürtçe antikçağı aydınlatan bir dildir, insanlığı mağaradan kurtaran, matematiği icat eden Kürtlerdir! vs... (Kürt Tarihi ve Uygarlığı, Kaynak Yay., sf. 29-31, 46)
Prof. Turan'dan öğreniyoruz ki, Türklerin Anadolu'ya girmesinden önce, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun pek çok yerinde, şehirden şehre değişmek üzere, Ermeniler ve Süryaniler çoğunluğu oluşturuyordu, hatırı sayılır bir Rum nüfusu da bulunuyordu.
Mesela Malatya'da Ermeniler ve Süryaniler; o zaman adı Hısn-ı Mansur olan Adıyaman'da, Harput'ta, Muş, Bitlis ve Van'da Ermeniler; Urfa, Mardin, Hasankeyf, Silvan ve Diyarbekir'de Süryaniler, biraz da Yahudiler yaşıyordu.
Prof. Turan, 1070 yılındaki Urfa nüfusunu örnek verir:
"20 bin Süryani, 8 bin Ermeni, 6 bin Rum ve Frenk..."
Frenkler Birinci Haçlı Seferi'nde Urfa ve çevresini içine alan bir "Haçlı Kontluğu" bile kurmuşlardır. (Sf. 250)
* * *
BİZANS hem sosyoekonomik bakımdan çöküntüye gidiyordu ve hem de mezhep farkı sebebiyle Doğu'daki Ermeni ve Süryanilere büyük baskı yapıyor, onları dağıtmak için şuraya buraya tehcir ediyordu.
Malazgirt'ten sonra kurulan Türk beyliklerinin dinlere saygılı davranışı Ermenilerin, özellikle de Süryanilerin dostça duygularıyla karşılaşmış, hiç büyük Türk-Ermeni veya hele de Türk-Süryani savaşı yaşanmamıştır. (Sf. 252-253)
Bölgenin Müslüman nüfusuna gelince... İslamlaşma, Hz. Ömer'in fetihleriyle 7. yüzyılda başladı. Bugün Diyarbakır ilini oluşturan topraklara o zaman Arap Bekir Bin Vâil aşireti yerleştiği için buraya "Diyar-ı Bekir" denildi.
Müslüman nüfus, değişen oranlarda Türk, Kürt ve Araplardan oluşuyordu.
Selçukluların Ortadoğu'ya girişi Anadolu'ya doğru büyük göçlere yol açtı: Biri Anadolu'yu Türkleştirecek Türk göçü...
Öbürü, Kürtlerin de Doğu İran'daki orijinal dağlık yurtlarından kuzeye ve batıya, yani Anadolu'ya göçmeye başlaması... (Sf. 255)
Bölgeye ikinci Kürt göçü, Eyyubiler zamanında oldu. (Sf. 134, 155)
Yavuz Selim'le Şah İsmail'in kavgasında bazı Alevi Türkmen aşiretleri İran'a, İran'daki bazı Sünni Kürt aşiretleri Türkiye'ye göçecektir.
* * *
KÜRTLERİN Fırat'ın doğusuna yayılmasında, Selçukluların Bizans'ı geriletmesinin rolü çok büyüktür. Bölgede kurulmuş bulunan Türk beylikleri, Saltuklular, Sökmenliler ve Artuklular ile Türkleşmiş Kürt Mengücek hanedanları Kürtleri "cihat arkadaşı" olarak gördüler. (Sf. 252)
Göçebe hayat tarzı Türkmenlerde de Kürtlerde de hâkimdi, bu yüzden ikisinin içinde geniş bir kesim eşkıyalık, yağmacılık yapıyor, birbirleriyle de çatışıyorlardı. (Sf. 133, 143, 212)
Ama göçebe Türkmenlerin göçebe kesimleri daha Artuklular zamanında tarım ve ticarete, şehir hayatına yöneldiler. (Sf. 256-259)
Tarihçi Claude Cahen, dağlık arazileri yüzünden Kürtlerde göçebeliğin çok uzun süre devam ettiğini belirtir.
Aynı sosyal kulvarda rakip olmamaları ve dindaşlık faktörü, tarihte Türkmen ve Kürt birlikteliğini sağlamış, Gökalp'in belirttiği gibi, nüfus yoğunluğuna ve hayat tarzına göre bazı Türkmenler, mesela Siverek'te Karaçeli aşireti gibi Kürtleşmiş, buna karşılık tarım ve şehir hayatına geçen Kürtler Türkleşmiştir.
Bu konularda Claude Cahen'in ve Mükremin Halil'in eserlerinde çok geniş bilgi vardır; onları başka yazılarımda tanıtacağım.
Böylesine iç içe geçmiş bir tarihi, etnik milliyetçilik fanatizmiyle parçalamaya çalışmak, ancak kötü niyetle yapılabilecek bir 'tahrif'tir.
Anadolu'da Türkler ve Kürtler
Taha Akyol
Milliyet 15 Ağustos 2005
TARİHÇİ Prof. Osman Turan, bizde, hatta dünyada bir numaralı Selçuklu dönemi uzmanıdır ve eserleri Anadolu'nun Türkleşmesi, bu arada Güneydoğu'da Kürt nüfusunun gelişimi gibi konularda son derece aydınlatıcı niteliktedir.
Bugün merhum Turan'ın bir eserinden, "Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi" adlı kitabından bahsedeceğim. (www.otuken.com.tr).
Cemşid Bender gibi şoven Kürt milliyetçilerine göre, Kürtler beş bin yıldan beri bugün bulundukları topraklarda yaşıyorlar, Türkler sonradan gelmişlerdir, Kürtçe antikçağı aydınlatan bir dildir, insanlığı mağaradan kurtaran, matematiği icat eden Kürtlerdir! vs... (Kürt Tarihi ve Uygarlığı, Kaynak Yay., sf. 29-31, 46)
Prof. Turan'dan öğreniyoruz ki, Türklerin Anadolu'ya girmesinden önce, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun pek çok yerinde, şehirden şehre değişmek üzere, Ermeniler ve Süryaniler çoğunluğu oluşturuyordu, hatırı sayılır bir Rum nüfusu da bulunuyordu.
Mesela Malatya'da Ermeniler ve Süryaniler; o zaman adı Hısn-ı Mansur olan Adıyaman'da, Harput'ta, Muş, Bitlis ve Van'da Ermeniler; Urfa, Mardin, Hasankeyf, Silvan ve Diyarbekir'de Süryaniler, biraz da Yahudiler yaşıyordu.
Prof. Turan, 1070 yılındaki Urfa nüfusunu örnek verir:
"20 bin Süryani, 8 bin Ermeni, 6 bin Rum ve Frenk..."
Frenkler Birinci Haçlı Seferi'nde Urfa ve çevresini içine alan bir "Haçlı Kontluğu" bile kurmuşlardır. (Sf. 250)
* * *
BİZANS hem sosyoekonomik bakımdan çöküntüye gidiyordu ve hem de mezhep farkı sebebiyle Doğu'daki Ermeni ve Süryanilere büyük baskı yapıyor, onları dağıtmak için şuraya buraya tehcir ediyordu.
Malazgirt'ten sonra kurulan Türk beyliklerinin dinlere saygılı davranışı Ermenilerin, özellikle de Süryanilerin dostça duygularıyla karşılaşmış, hiç büyük Türk-Ermeni veya hele de Türk-Süryani savaşı yaşanmamıştır. (Sf. 252-253)
Bölgenin Müslüman nüfusuna gelince... İslamlaşma, Hz. Ömer'in fetihleriyle 7. yüzyılda başladı. Bugün Diyarbakır ilini oluşturan topraklara o zaman Arap Bekir Bin Vâil aşireti yerleştiği için buraya "Diyar-ı Bekir" denildi.
Müslüman nüfus, değişen oranlarda Türk, Kürt ve Araplardan oluşuyordu.
Selçukluların Ortadoğu'ya girişi Anadolu'ya doğru büyük göçlere yol açtı: Biri Anadolu'yu Türkleştirecek Türk göçü...
Öbürü, Kürtlerin de Doğu İran'daki orijinal dağlık yurtlarından kuzeye ve batıya, yani Anadolu'ya göçmeye başlaması... (Sf. 255)
Bölgeye ikinci Kürt göçü, Eyyubiler zamanında oldu. (Sf. 134, 155)
Yavuz Selim'le Şah İsmail'in kavgasında bazı Alevi Türkmen aşiretleri İran'a, İran'daki bazı Sünni Kürt aşiretleri Türkiye'ye göçecektir.
* * *
KÜRTLERİN Fırat'ın doğusuna yayılmasında, Selçukluların Bizans'ı geriletmesinin rolü çok büyüktür. Bölgede kurulmuş bulunan Türk beylikleri, Saltuklular, Sökmenliler ve Artuklular ile Türkleşmiş Kürt Mengücek hanedanları Kürtleri "cihat arkadaşı" olarak gördüler. (Sf. 252)
Göçebe hayat tarzı Türkmenlerde de Kürtlerde de hâkimdi, bu yüzden ikisinin içinde geniş bir kesim eşkıyalık, yağmacılık yapıyor, birbirleriyle de çatışıyorlardı. (Sf. 133, 143, 212)
Ama göçebe Türkmenlerin göçebe kesimleri daha Artuklular zamanında tarım ve ticarete, şehir hayatına yöneldiler. (Sf. 256-259)
Tarihçi Claude Cahen, dağlık arazileri yüzünden Kürtlerde göçebeliğin çok uzun süre devam ettiğini belirtir.
Aynı sosyal kulvarda rakip olmamaları ve dindaşlık faktörü, tarihte Türkmen ve Kürt birlikteliğini sağlamış, Gökalp'in belirttiği gibi, nüfus yoğunluğuna ve hayat tarzına göre bazı Türkmenler, mesela Siverek'te Karaçeli aşireti gibi Kürtleşmiş, buna karşılık tarım ve şehir hayatına geçen Kürtler Türkleşmiştir.
Bu konularda Claude Cahen'in ve Mükremin Halil'in eserlerinde çok geniş bilgi vardır; onları başka yazılarımda tanıtacağım.
Böylesine iç içe geçmiş bir tarihi, etnik milliyetçilik fanatizmiyle parçalamaya çalışmak, ancak kötü niyetle yapılabilecek bir 'tahrif'tir.
Cemil Koçak
Cemil Koçak Adı :Cemil Koçak
Adres :Sabancı Üniversitesi Kampüsü Orhanlı, 81474 Tuzla / İstanbul
Ofis telefonu :(216) 483 90 00 (Dahili:9239)
Eğitim :1991 Doçent Siyaset ve Sosyal Bilimler · 1980-1985
Doktora Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi · 1978-1980
Yüksek Lisans, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Siyaset Bilimi/Siyasal Bilimler · 1974-1978
Lisans, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın ve Yayın Yüksek Okulu
İş tecrübesi :Ağustos 1999 Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi · 1998-1999 Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü · 1997-1998 Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü · 1993-1999 TÜBİTAK Yayınlar Daire Başkanı · 1984-1999 Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK)
Çalışma alanları :Cumhuriyet Dönemi Türkiye Siyasi Tarihi · Türk-Alman ilişkileri · Tarih yazımı ve metodolojisi
Üyesi Olduğu Kuruluşlar :Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı (kurucu üye)
Adres :Sabancı Üniversitesi Kampüsü Orhanlı, 81474 Tuzla / İstanbul
Ofis telefonu :(216) 483 90 00 (Dahili:9239)
Eğitim :1991 Doçent Siyaset ve Sosyal Bilimler · 1980-1985
Doktora Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi · 1978-1980
Yüksek Lisans, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Siyaset Bilimi/Siyasal Bilimler · 1974-1978
Lisans, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın ve Yayın Yüksek Okulu
İş tecrübesi :Ağustos 1999 Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi · 1998-1999 Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü · 1997-1998 Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü · 1993-1999 TÜBİTAK Yayınlar Daire Başkanı · 1984-1999 Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK)
Çalışma alanları :Cumhuriyet Dönemi Türkiye Siyasi Tarihi · Türk-Alman ilişkileri · Tarih yazımı ve metodolojisi
Üyesi Olduğu Kuruluşlar :Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı (kurucu üye)
Cemil İpekçi HABER
Cemil İpekçi HABER
İpekçi bizi tehdit ediyor
Murat KAZANCI
Hürriyet 2 Eylül 2008
Pınar Coşar, ünlü modacının kendisini tehdit ettiğini ileri sürerek savcılığa başvurdu.
13 Temmuz'da evlendik
Pınar Coşar, Cemil İpekçi’nin 0530 3.. .. .. ve 0532 6.. .. .. numaralı telefonlardan kendisini tehdit ettiği iddiasıyla geçtiğimiz gün Şişli Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Bekir Coşar ile 13 Temmuz’da evlendiğini belirten Coşar, “Cemil İpekçi, arayıp ‘Benim adamlarım var. Emniyette tanıdıklarım var. Senin kocanı elinden aldım, kocanı bırak’ diye beni tehdit ediyor" iddiasında bulundu.
Bekir'i bana yar etmeyecek
Pınar Coşar, kocası Bekir Coşar’dan 3 gündür haber alamadığını da belirterek, kendisinin ve eşinin başına bir şey gelmesi halinde sorumlusunun Cemil İpekçi olacağını öne sürdü. Pınar Coşar, polise verdiği ifadede ise ünlü modacının kendisine “Bekir’i sana yar etmeyeceğim” dediğini iddia etti. Cemil İpekçi ile 4 yıldır birlikte yaşadığı sevgilisi Bekir Coşar bir süre önce ayrılmıştı.
İpekçi bizi tehdit ediyor
Murat KAZANCI
Hürriyet 2 Eylül 2008
Pınar Coşar, ünlü modacının kendisini tehdit ettiğini ileri sürerek savcılığa başvurdu.
13 Temmuz'da evlendik
Pınar Coşar, Cemil İpekçi’nin 0530 3.. .. .. ve 0532 6.. .. .. numaralı telefonlardan kendisini tehdit ettiği iddiasıyla geçtiğimiz gün Şişli Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Bekir Coşar ile 13 Temmuz’da evlendiğini belirten Coşar, “Cemil İpekçi, arayıp ‘Benim adamlarım var. Emniyette tanıdıklarım var. Senin kocanı elinden aldım, kocanı bırak’ diye beni tehdit ediyor" iddiasında bulundu.
Bekir'i bana yar etmeyecek
Pınar Coşar, kocası Bekir Coşar’dan 3 gündür haber alamadığını da belirterek, kendisinin ve eşinin başına bir şey gelmesi halinde sorumlusunun Cemil İpekçi olacağını öne sürdü. Pınar Coşar, polise verdiği ifadede ise ünlü modacının kendisine “Bekir’i sana yar etmeyeceğim” dediğini iddia etti. Cemil İpekçi ile 4 yıldır birlikte yaşadığı sevgilisi Bekir Coşar bir süre önce ayrılmıştı.
Cemil Bayık HAKKINDA YAZILANLAR
Cemil Bayık HAKKINDA YAZILANLAR
PKK'NIN DERİN TROYKASI
04.12.2007
PKK’da öne çıkan isimler Murat Karayılan ve Cemil Bayık. Halbuki kanlı örgütü sevk ve idare eden bir troyka var. Duran Kalkan, Mustafa Kalkan ve Ali Haydar Kaytan Türkiye’de Kürtlerle Türkler arasında kitlesel bir savaş çıkmasını istiyor
Türkiye, terör örgütü PKK’nın ön plana çıkan iki önemli ismi Murat Karayılan ve Cemil Bayık’ın teslim edilip edilmeyeceğini tartışıyor. Hemen herkes iki teröristin Irak’taki Amerikan güçleri tarafından derdest edilip Türkiye’ye teslim edilmesini bekliyor. Şüphesiz iki teröristin yakalanıp teslim edilmesi çok önemli; ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Bazı istihbarat birimlerine ve örgüt kaynaklarına göre terör örgütü PKK, uzun süredir Karayılan ve Bayık gibi ön planda görünen isimler tarafından yönetilmiyor. Peki geri planda kalarak kanlı örgütün hem stratejisini çizen hem de eylem planlarını yapan bu isimler kimler?
İddialara göre bu kişiler Duran Kalkan, Mustafa Karasu ve Ali Haydar Kaytan. Bunlara ilaveten bir de Sabri Ok ismi zikrediliyor. Kürtlerin önemli bir kesimi ve bazı PKK’lılara göre ilk üç isim derin güçlerle birlikte hareket eden “derin PKK’lıları” temsil ediyor. Ulusalcı bir fikri benimseyen üçlüye göre AK Parti, İslamcı özelliklere sahip bir parti ve niyeti Türkiye’yi geriye götürmek. PKK’dan ayrılarak Kuzey Irak’ta yaşamaya başlayan terörist Osman Öcalan, söz konusu üçlünün (Kalkan, Karasu ve Kaytan) çok tehlikeli olduğunu belirtiyor: “PKK’nın içinde de Kemalistlerden daha çok Kemalistler var. Solcular ve Aleviler de yer alıyor ayrıca. Özellikle solcu Aleviler PKK içinde her zaman güçlü ve etkin oldular. Türkiye’deki bazı güçlerle çalışıyor, onlarla birlikte hareket ediyorlar.”
TROYKANIN BİLİNMEYENLERİ
“PKK’nın derin troykası” olarak tanımlanan teröristlerin en çarpıcı özelliği radikal solu benimsemeleri, Alevi ve ateist olmaları. İlginç olan ise her ismin ayrı bir fraksiyonu temsil etmesi. Radikal solcuların liderliğini Duran Kalkan yapıyor. Ateist Alevilerinkini de Mustafa Karasu ile Ali Haydar Kaytan. Bu isimler İslamiyet’e ve dindar yöneticilere karşılar. PKK’nın savaştan yana bir çizgi izlemesini, örgütün belirlenmiş zamanlarda eylem yapmasını istiyorlar. Demokratik Toplum Partisi (DTP) üzerinde baskı kuran üçlü, Türkiye’de kitlesel bir savaşın çıkmasını da arzu ediyor. Mustafa Karasu, bundan bir ay önce yaptığı açıklamada, Türkiye’de bir Türk-Kürt kavgası çıkarabileceklerini şöyle dile getirmişti: “Bu gidişata artık dur deme zamanıdır. Kürtler topyekûn yok edilmek isteniyor. Kürtlerin inançları yok edilmiş, yeni bir inanç dayatılmıştır. Bunun artık özgür bırakılması lazım. Bunlar sağlanamazsa toplum arası bir savaş başlar. Bu savaşı artık kimse durduramaz. PKK bunu sağlayacak güçtedir. Kimsenin maşası olmayacaktır.”
“Abbas” kod adını kullanan Duran Kalkan, Adana Karaisalı doğumlu. Örgütün başkanlık konseyi üyesi. Haziran 2005’te Murat Karayılan’a yönelik suikast girişiminin arkasındaki isim olarak da biliniyor. Örgütte bilinen bir diğer lakabı ise provokatör. Diyarbakır cezaevinde tutuklu bulunan terörist Şemdin Sakık’ın verdiği ifadelere göre Duran Kalkan “yaşam düzeyi yetersiz” bir kişi. “Ezberlediği kitabî bir dünyaya sahip. Fikrini değiştirmez ve ezberlerini kolay kolay bozmaz.”
Sivas Gürün doğumlu Mustafa Karasu’nun kod adı Hüseyin Ali. PKK’nın kurucu üyelerinden biri. Örgütün dış ilişkilerinden sorumlu. PKK’ya 1978’de katılır. 12 Eylül darbesinden sonra bir süre cezaevinde kalır. Siyasi yönü güçlü olan Mustafa Karasu, PKK’ya açılım getiren biri olarak kabul ediliyor. PKK’dan ayrılan bazı itirafçılara göre Karasu, “savaş isteyen ancak savaş taktiği anlamında yetersiz” bir terörist. Tunceli doğumlu Ali Haydar Kaytan, “Fuat” kod adını kullanıyor. Örgüt içinde “kişiliksiz ve korkulan biri” olarak tanımlanıyor. PKK’nın istihbaratından sorumlu. Bütün telsiz kodları onun tarafından belirleniyor. Bilgilerin gidiş ve gelişini kontrol eden tek isim olduğu söyleniyor. Bu görevi onu, PKK ile birtakım güçler arasındaki irtibatı sağlayan kişi olarak ön plana çıkarıyor. Kaytan’ın aynı zamanda PKK’nın merkez karar yürütme kurulu üyeliği de bulunuyor. İmralı’da tutuklu bulunan teröristbaşı Abdullah Öcalan, verdiği ifadelerde Ali Haydar Kaytan için “Yorum kabiliyeti çok güçlüdür.” diyor. Semdin Sakık’a göre Kaytan’ın teorik yönü güçlü; ancak pratik yönü zayıf: “Örgüt tabanında kişiliksiz olduğu için pek sevilmez. Ancak PKK’nın en etkili ismi konumundadır. Hep geri planda kalarak iş yapmayı sever.”
Troykanın yedeği konumundaki Sabri Ok hakkında bilinen en belirgin bilgi, terör örgütü üyeliği suçundan 20 yıl boyunca Bursa Cezaevi’nde tutuklu kalmış olması. Cezaevinden çıktıktan sonra Kandil’e giden ve üçlüyle birlikte hareket eden Ok, DTP’nin PKK ile ilişkisini ve duruşunu belirleyen kişi olarak kabul ediliyor. Nurettin Demirtaş’ın DTP’nin başına getirilmesinde etkili olduğu söyleniyor. Sabri Ok ile Nurettin Demirtaş, bir süre Bursa Cezaevi’nde birlikte kalmıştı.
Terör örgütünde etkili olan dördüncü bir isim ise Suriyeli Dr. Bahoz Erdal Kod adını kullanan Fehman Hüseyin. Bu üçlünün belirlediği stratejiye göre silahlı kanadı harekete geçiren kişi olarak biliniyor. Bahoz Erdal, şehirlerde eylem yapan TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) ve intihar eylemcileri başta olmak üzere HPG’nin (Kürdistan Savunma Güçleri) sorumlusu olarak biliniyor. Hüseyin’in en bilinen lakabı Kukla. Kendisi için söylenen diğer bir lakap ise Cellat. PKK’nın bütün eylemlerinde Bahoz’un imzası bulunuyor. Zap Kampı’nı üs olarak kullanan Fehman Hüseyin elindeki silahlı güçle en tehlikeli isim olmasına rağmen tuhaftır ki, ne Abdullah Öcalan ne de Şemdin Sakık’ın ifadelerinde adı geçiyor.
aksiyon
PKK'NIN DERİN TROYKASI
04.12.2007
PKK’da öne çıkan isimler Murat Karayılan ve Cemil Bayık. Halbuki kanlı örgütü sevk ve idare eden bir troyka var. Duran Kalkan, Mustafa Kalkan ve Ali Haydar Kaytan Türkiye’de Kürtlerle Türkler arasında kitlesel bir savaş çıkmasını istiyor
Türkiye, terör örgütü PKK’nın ön plana çıkan iki önemli ismi Murat Karayılan ve Cemil Bayık’ın teslim edilip edilmeyeceğini tartışıyor. Hemen herkes iki teröristin Irak’taki Amerikan güçleri tarafından derdest edilip Türkiye’ye teslim edilmesini bekliyor. Şüphesiz iki teröristin yakalanıp teslim edilmesi çok önemli; ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Bazı istihbarat birimlerine ve örgüt kaynaklarına göre terör örgütü PKK, uzun süredir Karayılan ve Bayık gibi ön planda görünen isimler tarafından yönetilmiyor. Peki geri planda kalarak kanlı örgütün hem stratejisini çizen hem de eylem planlarını yapan bu isimler kimler?
İddialara göre bu kişiler Duran Kalkan, Mustafa Karasu ve Ali Haydar Kaytan. Bunlara ilaveten bir de Sabri Ok ismi zikrediliyor. Kürtlerin önemli bir kesimi ve bazı PKK’lılara göre ilk üç isim derin güçlerle birlikte hareket eden “derin PKK’lıları” temsil ediyor. Ulusalcı bir fikri benimseyen üçlüye göre AK Parti, İslamcı özelliklere sahip bir parti ve niyeti Türkiye’yi geriye götürmek. PKK’dan ayrılarak Kuzey Irak’ta yaşamaya başlayan terörist Osman Öcalan, söz konusu üçlünün (Kalkan, Karasu ve Kaytan) çok tehlikeli olduğunu belirtiyor: “PKK’nın içinde de Kemalistlerden daha çok Kemalistler var. Solcular ve Aleviler de yer alıyor ayrıca. Özellikle solcu Aleviler PKK içinde her zaman güçlü ve etkin oldular. Türkiye’deki bazı güçlerle çalışıyor, onlarla birlikte hareket ediyorlar.”
TROYKANIN BİLİNMEYENLERİ
“PKK’nın derin troykası” olarak tanımlanan teröristlerin en çarpıcı özelliği radikal solu benimsemeleri, Alevi ve ateist olmaları. İlginç olan ise her ismin ayrı bir fraksiyonu temsil etmesi. Radikal solcuların liderliğini Duran Kalkan yapıyor. Ateist Alevilerinkini de Mustafa Karasu ile Ali Haydar Kaytan. Bu isimler İslamiyet’e ve dindar yöneticilere karşılar. PKK’nın savaştan yana bir çizgi izlemesini, örgütün belirlenmiş zamanlarda eylem yapmasını istiyorlar. Demokratik Toplum Partisi (DTP) üzerinde baskı kuran üçlü, Türkiye’de kitlesel bir savaşın çıkmasını da arzu ediyor. Mustafa Karasu, bundan bir ay önce yaptığı açıklamada, Türkiye’de bir Türk-Kürt kavgası çıkarabileceklerini şöyle dile getirmişti: “Bu gidişata artık dur deme zamanıdır. Kürtler topyekûn yok edilmek isteniyor. Kürtlerin inançları yok edilmiş, yeni bir inanç dayatılmıştır. Bunun artık özgür bırakılması lazım. Bunlar sağlanamazsa toplum arası bir savaş başlar. Bu savaşı artık kimse durduramaz. PKK bunu sağlayacak güçtedir. Kimsenin maşası olmayacaktır.”
“Abbas” kod adını kullanan Duran Kalkan, Adana Karaisalı doğumlu. Örgütün başkanlık konseyi üyesi. Haziran 2005’te Murat Karayılan’a yönelik suikast girişiminin arkasındaki isim olarak da biliniyor. Örgütte bilinen bir diğer lakabı ise provokatör. Diyarbakır cezaevinde tutuklu bulunan terörist Şemdin Sakık’ın verdiği ifadelere göre Duran Kalkan “yaşam düzeyi yetersiz” bir kişi. “Ezberlediği kitabî bir dünyaya sahip. Fikrini değiştirmez ve ezberlerini kolay kolay bozmaz.”
Sivas Gürün doğumlu Mustafa Karasu’nun kod adı Hüseyin Ali. PKK’nın kurucu üyelerinden biri. Örgütün dış ilişkilerinden sorumlu. PKK’ya 1978’de katılır. 12 Eylül darbesinden sonra bir süre cezaevinde kalır. Siyasi yönü güçlü olan Mustafa Karasu, PKK’ya açılım getiren biri olarak kabul ediliyor. PKK’dan ayrılan bazı itirafçılara göre Karasu, “savaş isteyen ancak savaş taktiği anlamında yetersiz” bir terörist. Tunceli doğumlu Ali Haydar Kaytan, “Fuat” kod adını kullanıyor. Örgüt içinde “kişiliksiz ve korkulan biri” olarak tanımlanıyor. PKK’nın istihbaratından sorumlu. Bütün telsiz kodları onun tarafından belirleniyor. Bilgilerin gidiş ve gelişini kontrol eden tek isim olduğu söyleniyor. Bu görevi onu, PKK ile birtakım güçler arasındaki irtibatı sağlayan kişi olarak ön plana çıkarıyor. Kaytan’ın aynı zamanda PKK’nın merkez karar yürütme kurulu üyeliği de bulunuyor. İmralı’da tutuklu bulunan teröristbaşı Abdullah Öcalan, verdiği ifadelerde Ali Haydar Kaytan için “Yorum kabiliyeti çok güçlüdür.” diyor. Semdin Sakık’a göre Kaytan’ın teorik yönü güçlü; ancak pratik yönü zayıf: “Örgüt tabanında kişiliksiz olduğu için pek sevilmez. Ancak PKK’nın en etkili ismi konumundadır. Hep geri planda kalarak iş yapmayı sever.”
Troykanın yedeği konumundaki Sabri Ok hakkında bilinen en belirgin bilgi, terör örgütü üyeliği suçundan 20 yıl boyunca Bursa Cezaevi’nde tutuklu kalmış olması. Cezaevinden çıktıktan sonra Kandil’e giden ve üçlüyle birlikte hareket eden Ok, DTP’nin PKK ile ilişkisini ve duruşunu belirleyen kişi olarak kabul ediliyor. Nurettin Demirtaş’ın DTP’nin başına getirilmesinde etkili olduğu söyleniyor. Sabri Ok ile Nurettin Demirtaş, bir süre Bursa Cezaevi’nde birlikte kalmıştı.
Terör örgütünde etkili olan dördüncü bir isim ise Suriyeli Dr. Bahoz Erdal Kod adını kullanan Fehman Hüseyin. Bu üçlünün belirlediği stratejiye göre silahlı kanadı harekete geçiren kişi olarak biliniyor. Bahoz Erdal, şehirlerde eylem yapan TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) ve intihar eylemcileri başta olmak üzere HPG’nin (Kürdistan Savunma Güçleri) sorumlusu olarak biliniyor. Hüseyin’in en bilinen lakabı Kukla. Kendisi için söylenen diğer bir lakap ise Cellat. PKK’nın bütün eylemlerinde Bahoz’un imzası bulunuyor. Zap Kampı’nı üs olarak kullanan Fehman Hüseyin elindeki silahlı güçle en tehlikeli isim olmasına rağmen tuhaftır ki, ne Abdullah Öcalan ne de Şemdin Sakık’ın ifadelerinde adı geçiyor.
aksiyon
Cemal Ünlü ( 1949)
Cemal Ünlü ( 1949) 1949'da Üsküdar'da doğdu. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nü bitirdi. 1966 yılında Üsküdar Halkevi'nde çalışmaya başladı. 1969'da LCC tiyatro okuluna girdi. 1973'te AÇOK (Anadolu Halk Oyunları Kolu) girişiminin içinde yönetici, oyuncu ve yönetmen olarak yer aldı. 1979 yılında girdiği İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda günümüze kadar pek çok oyunda görev aldı. Aynı zamanda geleneksel gölge oyunu Karagöz konusunda geleneklere bağlı bir anlayışla çalışmalar yaptı. Açık Radyo'da dört buçuk yıl süren "Taş Plaklarda Saz ve Söz" ve "Sadanüvis" gibi eski kayıtları tanıtan programlar yaptı.
HAKKINDA YAZILANLAR
Cemal Ünlü'nün "Git Zaman Gel Zaman" Kitabı ARSC Ödülü'nü Kazandı.
ARSC (Association for Recorded Sound Collections/Ses Kayıt Koleksiyonları Birliği) 1991 yılından başlayarak tarihsel ses kayıtları ile ilgili çeşitli dallarda ödüller vermektedir. 2005 Dünya Müziği Kayıtları konusundaki en iyi araştırma ödülü Cemal Ünlü'nün yazdığı ve Pan Yayıncılık tarafından 2004 yılında yayımlanmış olan "Git Zaman Gel Zaman" adlı kitaba verildi.
İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçısı ve taş plak koleksiyoncusu Cemal Ünlü'nün bu kitabı Türk Kayıt Tarihi konusunda yapılmış en kapsamlı çalışmadır. Kitabın ilk bölümünde fonograf, gramofonun icadı dünyadaki gelişimi belgelerle anlatılmakta, ikinci bölümde ise Türk Kayıt tarihinin başlangıcı ve gelişimi okura sunulmaktadır. Kitabın ekler bölümünde taş plaklarda yer alan bir cok sanatçının özgeçmişleri ve Tanburi Cemil Bey'in Orfeon Record plaklarının değerlendirmelerini kapsayan defterinin tıpkıbasımı yer almaktadır.
Ayrıca kitaba eklenen CD-ROM'da 1905 -1965 yılları arasında yayımlanmış taş plak kataloglarında yer alan 15.000'i aşkın plağın katalog bilgileri bulunmaktadır. Okura bu kayıtları firma, eser, makam ve yorumcu ismine göre arama imkânı da sunulmuştur.
ARSC, 1966'ta kurulmuş, 23 ülkede 1000'den fazla üyesi olan, kâr amacı gütmeden her türlü ses kaydına ilişkin araştırma, inceleme, yayın ve bilgi paylaşımını amaçlayan bir kurumdur (www.arsc-audio.org).
2006 yılında 20. yılını kutlayacak olan Pan Yayıncılık 1986 yılından beri Türk müzik kültürü için çok önemli kaynak kitaplar yayımlamıştır (www.pankitap.com).
HAKKINDA YAZILANLAR
Cemal Ünlü'nün "Git Zaman Gel Zaman" Kitabı ARSC Ödülü'nü Kazandı.
ARSC (Association for Recorded Sound Collections/Ses Kayıt Koleksiyonları Birliği) 1991 yılından başlayarak tarihsel ses kayıtları ile ilgili çeşitli dallarda ödüller vermektedir. 2005 Dünya Müziği Kayıtları konusundaki en iyi araştırma ödülü Cemal Ünlü'nün yazdığı ve Pan Yayıncılık tarafından 2004 yılında yayımlanmış olan "Git Zaman Gel Zaman" adlı kitaba verildi.
İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçısı ve taş plak koleksiyoncusu Cemal Ünlü'nün bu kitabı Türk Kayıt Tarihi konusunda yapılmış en kapsamlı çalışmadır. Kitabın ilk bölümünde fonograf, gramofonun icadı dünyadaki gelişimi belgelerle anlatılmakta, ikinci bölümde ise Türk Kayıt tarihinin başlangıcı ve gelişimi okura sunulmaktadır. Kitabın ekler bölümünde taş plaklarda yer alan bir cok sanatçının özgeçmişleri ve Tanburi Cemil Bey'in Orfeon Record plaklarının değerlendirmelerini kapsayan defterinin tıpkıbasımı yer almaktadır.
Ayrıca kitaba eklenen CD-ROM'da 1905 -1965 yılları arasında yayımlanmış taş plak kataloglarında yer alan 15.000'i aşkın plağın katalog bilgileri bulunmaktadır. Okura bu kayıtları firma, eser, makam ve yorumcu ismine göre arama imkânı da sunulmuştur.
ARSC, 1966'ta kurulmuş, 23 ülkede 1000'den fazla üyesi olan, kâr amacı gütmeden her türlü ses kaydına ilişkin araştırma, inceleme, yayın ve bilgi paylaşımını amaçlayan bir kurumdur (www.arsc-audio.org).
2006 yılında 20. yılını kutlayacak olan Pan Yayıncılık 1986 yılından beri Türk müzik kültürü için çok önemli kaynak kitaplar yayımlamıştır (www.pankitap.com).
Cemal Tollu ( 1899)
Cemal Tollu ( 1899) 1899 İstanbul doğumludur. İlk ve ortaöğrenimini tamamladıktan sonra sanat öğrenimini Sanayi-i Nefise Mektebi'nde savaş öncesi ve sonrası olarak iki dönemde yapmış ve bu öğrenimini pekiştirmek için Paris'e giderek Andre Lhote ve Fernand Leger Özel Akademileri'ne devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşı'na yakın yıllarda Münih'teki Hoffman atölyesinde çalışan Tollu, D grubu sanatçılardandır.
Sanat hayatının ilk araştırmalarını kübizm tesiri altında yapmış ve sonraları bu yoldan ayrılarak kendine özgü bir renk ve kitle bütünlüğü elde etmiştir. Paris ve Münih'teki eğitiminden sonra memleketimize çağdaş sanat görüşünü getirenlerdendir. Önceleri plastik bir deformasyonla konstrüktivist yolda çalışan Tollu, sonraları bu yoldaki çalışmalarında doğan sertlikleri bırakarak, kitlenin bütünlüğünü parçalayan bir form anlayışı ile ahenkli bir palete geçmiştir. 1968 yılında ölen Tollu'nun altmış dokuz yıllık yaşamına yüzlerce resim sığmıştır.
Klasik sanata ve temel kurallarına bağlı kalmakla birlikte çağının sanatına da uyum gösteren Cemal Tollu'nun eserleri İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'nde, Milli Kütüphane Koleksiyonu'nda ve daha birçok resmi ve özel koleksiyonda yer almaktadır.
Sanat hayatının ilk araştırmalarını kübizm tesiri altında yapmış ve sonraları bu yoldan ayrılarak kendine özgü bir renk ve kitle bütünlüğü elde etmiştir. Paris ve Münih'teki eğitiminden sonra memleketimize çağdaş sanat görüşünü getirenlerdendir. Önceleri plastik bir deformasyonla konstrüktivist yolda çalışan Tollu, sonraları bu yoldaki çalışmalarında doğan sertlikleri bırakarak, kitlenin bütünlüğünü parçalayan bir form anlayışı ile ahenkli bir palete geçmiştir. 1968 yılında ölen Tollu'nun altmış dokuz yıllık yaşamına yüzlerce resim sığmıştır.
Klasik sanata ve temel kurallarına bağlı kalmakla birlikte çağının sanatına da uyum gösteren Cemal Tollu'nun eserleri İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'nde, Milli Kütüphane Koleksiyonu'nda ve daha birçok resmi ve özel koleksiyonda yer almaktadır.
Cem Behar ( 1946)
Cem Behar ( 1946) Prof. Dr. Cem Behar 1946 yılında İstanbul'da doğdu. Yüksek öğrenimini Paris'te tamamladı. Müzik çalışmalarına Fikret Bertuğ ile başladı. Daha sonra Emin Ongan ve Niyazi Sayın ile çalıştı. Klasik Türk Müziğine ilişkin çeşitli gazete ve dergilerde makaleleri yayımlandı. Klasik Türk Müziği Üzerine Denemeler (Bağlam Yayınları, 1987), 18. Yüzyılda Türk Müziği (Pan Yayıncılık, 1987) ve Ali Ufkî ve Mezmurlar (Pan Yayıncılık, 1990) adlı üç kitabı yayımlandı. Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretim üyesidir.
Celalattin Tevfik Karasapan ( 1901)- (1974)
Celalattin Tevfik Karasapan ( 1901)- (1974) 1901 yılında doğdu. Paris Siyasi ve Sosyal Bilimler Okulu Gazetecilik Bölümü mezunudur. Bükreş Büyükelçiliği görevinde bulunmuştur. 02.10.1959 tarihinde Milli Emniyet Hizmetleri Reisi olarak göreve başlamış ve bu görevi 29.05.1960 tarihine kadar yürütmüştür. 1961 seçimlerinde Afyonkarahisar Senatörü seçilerek parlamentoya girmiş ve 1974 yılında vefat etmiştir.
Celal Pir
Celal Pir NTV Ekonomi Programları Koordinatörü.. Hafta içi gün boyunca piyasaların nabzını tutan bir isim.. İMKB'nin seyri, aracı kurumlarla bağlantılar ve ekonomistlerle finans piyasalarına ilişkin yorumlar gibi konuları büyük başarıyla yürütüyor.. Daha önce Kanal D'de editördü.. NTV kurulduğu günden bu yana ekonomi haberlerinin başında..
Celal Şengör ( 24.03.1955)
Celal Şengör ( 24.03.1955) A. M. Celâl Şengör 24 Mart 1955’te İstanbul’da doğdu. 1973 yılında Robert Academy’yi bitirdi, 1978’de State University of New York at Albany’den jeolog olarak mezun oldu. 1979’da master, 1982’de de aynı üniversiteden doktora aldı. 1981’de İTÜ Maden Fakültesi, Genel Jeoloji kürsüsüne asistan oldu. 1984 yılında Londra Jeoloji Cemiyeti’nin “Başkanlık Ödülü”nü, 1986’da TÜBİTAK’ın Bilim Ödülü’nü aldı. Aynı yıl İTÜ Maden Fakültesi Genel Jeoloji Anabilim Dalında doçent oldu. 1988’de Neuchâtel Üniversitesi Fen Fakültesi’nden şeref bilim doktoru (Docteur ès sciences honoris causa) pâyesi aldı. 1990 yılında Academia Europaea’ya ilk Türk üye olarak seçildi, aynı yıl Avusturya Jeoloji Servisi muhabir üyesi, 1991 yılında Avusturya Jeoloji Derneği şeref üyesi oldu. 1991 yılında Kültür Bakanlığı’nın Bilgi Çağı Ödülü’nü kazandı. 1992 yılında İTÜ Maden Fakültesi Genel Jeoloji Anabilim Dalı’nda profesörlüğe yükseltildi. 1993 yılında Türkiye Bilimler Akademisi kurucu üyesi oldu, Akademi konseyine seçildi, aynı yıl TÜBİTAK Bilim Kurulu üyeliğine seçildi. 1994 yılında Rusya Doğa Bilimleri Akademisi üyeliğine, Fransız ve Amerikan jeoloji dernekleri şeref üyeliğine seçildi, ayrıca kendisine Fransız Fizik Cemiyeti ve École Normale Supérieure Vakfı tarafından Rammal Madalyası verildi. Şengör 1997 yılında Fransız Bilimler Akademisi tarafından yerbilimleri dalında büyük ödül (Lutaud Ödülü) ile taltif edildi. 1998 Mayıs ayı içerisinde Şengör Collège de France’da misafir profesör olarak bir kürsü işgal etti, burada “XIX. yüzyılda tektoniğin gelişmesine Fransız jeologlarının katkısı” konulu bir ders verdi ve 28 Mayıs 1998’de Collège de France’ın madalyasını aldı. 1999’da Londra Jeoloji Cemiyeti kendisine Bigsby Madalyası’nı tevcih etti. 2000 yılının Nisan ayında Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi yabancı üyeliğine seçilen ilk Türk oldu. Şengör, Collège de France dışında İngiltere’de Oxford (Royal Society Araştırıcı bursuyla), ABD’de California Institute of Technology (Moore Distinguished Scholar olarak) ve Avusturya’da Salzburg Lodron-Paris Üniversitesi’nde misafir profesörlük yapmıştır.
Şengör jeolojide bilhassa yapısal jeoloji ve tektonik dallarındaki çalışmaları ile ün yapmıştır. Bu konuda 6 kitap, 175 bilimsel makale, 137 tebliğ özeti, pek çok popüler bilim makalesi, tarih ve felsefe ile ilgili de iki kitap ve 300’e yakın deneme yazısı yayınlamıştır. Bunların 1997-1998 yılları arasında Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki “Zümrütten Akisler” köşesinde çıkmış olanları Yapı Kredi Yayınları tarafından 1999’da Zümrütnâme başlığı altında kitaplaştırılmıştır. Şengör ayrıca pek çok uluslararası dergide editör, yardımcı editör ve yayın kurulu üyeliği yapmıştır ve yapmaktadır.
Şengör 1986 yılında Oya Maltepe ile evlenmiştir. Tek çocuğu olan oğlu H. C. Asım Şengör 1989 yılında dünyaya gelmiştir.
Şengör jeolojide bilhassa yapısal jeoloji ve tektonik dallarındaki çalışmaları ile ün yapmıştır. Bu konuda 6 kitap, 175 bilimsel makale, 137 tebliğ özeti, pek çok popüler bilim makalesi, tarih ve felsefe ile ilgili de iki kitap ve 300’e yakın deneme yazısı yayınlamıştır. Bunların 1997-1998 yılları arasında Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki “Zümrütten Akisler” köşesinde çıkmış olanları Yapı Kredi Yayınları tarafından 1999’da Zümrütnâme başlığı altında kitaplaştırılmıştır. Şengör ayrıca pek çok uluslararası dergide editör, yardımcı editör ve yayın kurulu üyeliği yapmıştır ve yapmaktadır.
Şengör 1986 yılında Oya Maltepe ile evlenmiştir. Tek çocuğu olan oğlu H. C. Asım Şengör 1989 yılında dünyaya gelmiştir.
Celal Bayar ( 1883)- (22.08.1986) 3.Cumhurbaşkanı
Celal Bayar ( 1883)- (22.08.1986) 3.Cumhurbaşkanı
GÖREV SÜRESİ
22 MAYIS 1950
27 MAYIS 1960
1883 yılında Bursa Gemlik ilçesinin Umurbey köyünde doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra memuriyet hayatına atıldı. Adalet, reji ve bankacılık sahasında memuriyet görevlerinde bulundu. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet'in ilânından sonra İttihat ve Terakki çalışmalarına katıldı. Bu cemiyetin İzmir Şubesi Genel Sekreterliğini yaptı.
12 Ocak 1920'de toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi'ne Saruhan Sancağı Milletvekili olarak katıldı. Türk Millî Mücadelesinin başlaması ile birlikte Anadolu'ya geçerek bu harekete fiilen katıldı.
Bu mücadelenin kazanılması sırasında Batı Anadolu'da faaliyet gösterdi. Aynı zamanda Birinci Büyük Millet Meclisi'nde Bursa Milletvekili olarak görev aldı. 1921'de İktisat Vekili oldu.
Lozan Barış Konferansı'na müşavir göreviyle katıldı. 1923 seçimlerinden sonra İkinci Büyük Millet Meclisi'ne İzmir Milletvekili olarak girdi.
1924 yılında Yş Bankası'nın kurulmasında önemli rol oynadı. İktisat Vekilliği görevinde bulundu. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda mücadele adamı, politikacı ve iktisatçı olarak temayüz etti. 1937-1939 yılları arasında Başbakanlık yaptı. 1943 yılına kadar İzmir Milletvekili olarak siyasî hayatını sürdürdü.
Çok partili siyasî hayata geçilmesi üzerine 1946 yılında arkadaşları ile birlikte Demokrat Parti'yi kurdu ve başkanlığına getirildi. Partisinin 1950 seçimlerini kazanmasından sonra aynı yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin üçüncü Cumhurbaşkanı seçildi. (22 Mayıs 1950)
10 yıl boyunca sürdürdüğü bu görevden 27 Mayıs harekâtı ile 1960 yılında ayrıldı.
Yassıada Mahkemesi tarafından idama mahkum edildi. (15 Eylül 1961)
Cezası daha sonra müebbet hapse çevrildi. Yassıada'dan Kayseri Bölge Cezaevi'ne nakledilen Bayar, 7 Kasım 1964 tarihinde rahatsızlığı nedeniyle serbest bırakıldı.
22 Ağustos 1986 tarihinde İstanbul'da vefat etti.
ESERLERİ
Kayseri Cezaevi Günlüğü
Celal Bayar
Yapı Kredi Yayınları / Tarih Dizisi
Celal Bayar yaklaşık üç yıl kaldığı Kayseri Cezaevi'ndeki günlerini anlatırken, geriye dönüşler yaparak, Yassıada anılarını da aktarıyor. "... vaktiyle bu avluda ağaçlar varmış. Zemin de toprakmış. Yassıada davaları başladıkları sırada hapishanenin tamir ve ıslahı ele alınmış, bir subay bu işle vazifelendirilmiş. Uzağı gören insanlar! Mahkemenin 450-500 kişiyi mahkum ederek buraya göndereceklerini derin bir ferasetle daha o zaman anlamışlar! İşte bu tamir sırasında avludaki ağaçlar kesilmiş, toprak yere Erciyes'in ateş püskürdüğü devirden kalma siyah taşlar -arnavutkaldırımı tarzında- döşenmiş. Bu intizamsız kara taşlar üzerinde yürür, dört duvar arasında başımızı yukarıya kaldırır, mavi semadan temiz hava dilenirken, küçük bir "filiz" dikkatimizi çekti. Samet bu filizi himayesine aldı, korudu, büyümesi için ihtimam gösterdi. Filiz, kesilmiş bir ağacın kökünden sürmüştü. Ölçtüm, tam üç karış boylanmış, kışın kuruttuğu yaprakları dökülmüş, yerine yeşil tomurcuklar belirmiş. Bu hal bana dışarıda baharın başladığını hatırlattı. Düşündüm: İstanbul, baharının güzelliğiyle meşhur şehirlerimiz cennet olarak nazarımda canlandı. Odama döndüğüm zaman, Kayseri Hastanesi'nden muayeneden gelen Bahadır Dülger 'bahar gelmiş, dışarısı yemyeşil' dedi. Ben de bu filizin beni
aldatmadığını anladım." Tartışmalı bir dönemin birinci elden tanıklığı...
Ben De Yazdım
Milli Mücadeleye Gidiş
Cilt: 1
Celal Bayar
Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi
Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır.
Ben de Yazdım'ın birinci cildinde; İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kuruluşu, örgütlenmesi ve tüzüğü, Jön Türkler'in faaliyetleri ve Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki siyasal etkileri, 31 Mart 1909 irtica hareketi ve ordu içindeki etkileri, 31 Mart ayaklanmasında Osmanlı basını, irticai örgütlerin eylemleri ve sonuçları, irticaya karşı kurulan Hareket Ordusu'nun İstanbul'a yürümesi, Vahdeddin'in tahta çıkışı (1918), Mustafa Kemal'in değerlendirmeleri, 'Cihad-ı Mukaddes' ilan edilmesi ve sonuçları, 1918 Mondros Anlaşması, tam metni ve ayrıntılı yorumları gibi konular ele alınmaktadır.
Ben De Yazdım
Milli Mücadeleye Gidiş
Cilt: 2
Celal Bayar
Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi
Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır.
Ben de Yazdım'ın ikinci cildinde; Abdülhamid devrinin sona erişi, 31 Mart 1909 irtica hareketinin oluşumu ve sonuçları, Jön Türkler'in örgütlenmeleri ve etkileri, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yapısı ve ilkeleri, Turancılık ve Osmanlıcılık, Arnavutlar'ın ve Araplar'ın Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılma girişimleri, İtalya'nın Trablusgarp'ı ele geçimesi (1911), 1912 seçimleri ve partiler arası çekişmeler, ordu içinde yenilik karşıtı örgütlenmeler ve etkileri, ordu mensuplarının politikayla uğraşmalarının yasaklanması ve gerekçeleri, Akdeniz'de siyasi dengeler ve İngilizler'in Mısır'ı işgali gerekçeleri gibi konular ele alımaktadır.
Ben De Yazdım
Milli Mücadeleye Gidiş
Cilt: 3
Celal Bayar
Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi
Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır.
Ben'de Yazdım'ın üçüncü cildinde; İngiltere'nin Mısır politikası ve Mısır'ı işgali, Jön Türkler'in Mısır'daki gizli faaliyetleri, Meclisi Mebusan'ın feshi, Arnavutluk isyanı ve ayrılık hareketlerinin başlaması, Yunaninistan, Bulgaristan, Karadağ, Makedonya ve Arnavutluk'ta ıslahat istekleri ve Osmanlı İmparatorluğu'na verilen notalar, İstanbul'da ayrılık hareketlerine karşı yapılan kitle gösterileri ve yorumlar, Balkan ittifakının kurulması, Bulgar ve Rum ideolojileri ve birbirleriyle çatışmaları, Balkan ülkelerinin, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı aralarında yaptıkları anlaşmalar, Balkanlar'da Müslümanlara yönelik katliamlar, Balkan Savaşı (1912) ve olumsuz sonuçları, büyük devletlerin Türkiye'yi parçalama istekleri, iç politikada çekişmeler ve Londra Barış Konferansı gibi konular ele alınmaktadır.
Ben De Yazdım
Milli Mücadeleye Gidiş
Cilt: 4
Celal Bayar
Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi
Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır.
Ben de Yazdım'ın dördüncü cildinde; Mondros Mütarekesi'nden sonraki gelişmeler, Balkan vilayetlerinin birer birer kaybedilmesi, Babıali baskını, Dreyfus meselesi, Mahmut Şevket Paşa suikastı (1913) ve arka planı; Edirne'nin işgali ve kurtuluşu, bağımsız Batı Trakya Devleti'nin kuruluşu (1913), Balkanlar'da Türkler'e yönelik işkence ve katliamlar, Rusya'nın Boğazlar politikası, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı yönetimi ile Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk, Makedonya ve Rusya ilişkileri, İstanbul ve Atina antlaşmalarını oluşturan koşullar ve ayrıntıları gibi onular ele alınmaktadır.
Ben De Yazdım
Milli Mücadeleye Gidiş
Cilt: 5
Celal Bayar
Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi
Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır.
Ben de Yazdım'ın beşinci cildinde; İstanbul'un İtilaf Devletlerince işgal edilmesi ve politik baskılar, Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanma sürecinde azınlıklar meselesi, Ermeni sorununun kökeni, Abdülhamid devrinde önemli Ermeni saldırıları, Abdülhamid'e suikast, Paris Barış Konferansı'nda Osmanlı İmparatorluğu'ndan istenilen topraklar, İttihatçılara yönelik baskılar, tutuklama ve sürgünler, Yunan işgali öncesinde İzmir'de ekonomik yaşam, İzmir'de İttihat ve Terakki örgütlenmesi, Teşkilat-ı Mahsusa'nın kuruluşu, programı ve çalışmaları, İzmir'de Rumların Yunan işgaline hazırlanmaları, Ege bölgesinde İtalya ve Yunanistan arasında çıkar çatışmaları, Hıristiyan din adamlarının siyasi faaliyetleri gibi konular ele alınmaktadır.
Ben De Yazdım
Milli Mücadeleye Gidiş
Cilt: 6
Celal Bayar
Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi
Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır.
Ben de Yazdım'ın altıncı cildinde; İzmir'in Yunanistan tarafından işgali, Ege'deki Osmanlı ordusunun dağılması, İstanbul hükümetinin işgali destekler nitelikteki tavrı, efeler ve Yunan işgaline karşı örgütlenmeleri, Batılı devletlerin İzmir'in işgali karşısındaki tavırları, İzmirliler'in işgal öncesinde düzenledikleri protesto eylemleri, işgal sırasında gerçekleşen katliamlar ve baskılar, Mustafa Kemal'in Anadolu'ya geçmesi, Türkçe ve Rumca basında İzmir'in işgaline ilişkin yorumlar, Aydın'ın Yunanistan tarafından işgal edilmesi, Ege kasaba ve köylerinde halkın işgalcilere karşı örgütlenmesi ve silahlı mücadelenin başlatılması, Milli Mücadele fikrinin doğuşu ve milli heyetlerin oluşturulması gibi konular ele alınmaktadır.
Ben De Yazdım
Milli Mücadeleye Gidiş
Cilt: 7
Celal Bayar
Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi
Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır.
Ben de Yazdım'ın yedinci cildinde; İzmir'in işgali sonrasında, Ege bölgesinde Yunan yayılmacılığı, Yunanistan'ın ve İtalya'nın Ege bölgesindeki çıkar çatışmaları, zeybeklerin Milli Mücadele'ye örgütlü biçimde katılmaları, işgal güçlerine karşı yerel örgütlenmeleri ve silahlı çatışmalar, İstanbul Hükümeti'nin duyarsızlığı ve engellemeleri, Milli Mücadele düşmanlarının işgal yanlısı tavırları, Erzurum Kongresi kararlarının etkileri, İstanbul Hükümeti'nin ve yandaşlarının Mili Müadeleye karşı İngilizlerle işbirliği yapması, Milli Heyetler'in kuruluş ve etkinlikleri, padişahın, sadrazamın ve yakınlarının ülke dışına kaçış hazırlıkları ve Mustafa Kemal'in Milli Mücadele'ye giderek ağırlığını koyması gibi konular ele alınmaktadır.
Ben De Yazdım
Milli Mücadeleye Gidiş
Cilt: 8
Celal Bayar
Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi
Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır.
Ben de Yazdım'ın sekizinci cildinde; Yunan işgali altındaki Aydın'da Kuvayı Milliye örgütlenmesi, iç çekişmeler, Denizli'nin efeler tarafından yakılmak istenmesi, Akhisar Milli Alayı'nın kurulması, Menemen'in, Manisa'nın, Akhisar'ın ve Turgutlu'nun Yunanlılar tarafından işgali, katliamlar ve Milli kuvvetlerin gerilla taktikleriyle düzenledikleri saldırılar, Mustafa Kemal'in İstanbul'a gelişi, padişahla görüşmeleri, padişahın damadlık teklifi, Mustafa Kemal'in padişahın emriyle Samsun'a gönderilişi, Samsun yolculuğunun ayrıntıları, Karadeniz'de Rum çeteleri ve etkinlikleri, Amasya genelgesinin hazırlanışı, alınan gizli kararlar, İstanbul Hükümeti'nin Erzurum ve Sıvas Kongrelerini engelleme girişimleri ve İngiltere'nin baskısı, Mustafa Kemal'in ordudan azledilmesi, asi ilan edilmesi ve tutuklanması kararı, Erzurum Kongresi'nin temel ilkeleri, Atatürk Anayasası ile 61 Anayasası'nın karşılaştırılması gibi konular ele alınmaktadır.
HAKKINDA YAZILANLAR
Siyasi Günlük
Demokrat Parti'nin Kuruluşu
Samet Ağaoğlu
İletişim Yayınevi / Anı Dizisi
Samet Ağaoğlu, sadece siyaset sahnemizin değil siyasi literatürümüzün de en özgün ve en önemli isimlerinden. Ağaoğlu'nun ilk kez günışığına çıkan siyasi günlüğü, yakın tarihimizin önemli bir dönemine ilişkin çok zengin bir eser niteliğinde.
GÖREV SÜRESİ
22 MAYIS 1950
27 MAYIS 1960
1883 yılında Bursa Gemlik ilçesinin Umurbey köyünde doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra memuriyet hayatına atıldı. Adalet, reji ve bankacılık sahasında memuriyet görevlerinde bulundu. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet'in ilânından sonra İttihat ve Terakki çalışmalarına katıldı. Bu cemiyetin İzmir Şubesi Genel Sekreterliğini yaptı.
12 Ocak 1920'de toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi'ne Saruhan Sancağı Milletvekili olarak katıldı. Türk Millî Mücadelesinin başlaması ile birlikte Anadolu'ya geçerek bu harekete fiilen katıldı.
Bu mücadelenin kazanılması sırasında Batı Anadolu'da faaliyet gösterdi. Aynı zamanda Birinci Büyük Millet Meclisi'nde Bursa Milletvekili olarak görev aldı. 1921'de İktisat Vekili oldu.
Lozan Barış Konferansı'na müşavir göreviyle katıldı. 1923 seçimlerinden sonra İkinci Büyük Millet Meclisi'ne İzmir Milletvekili olarak girdi.
1924 yılında Yş Bankası'nın kurulmasında önemli rol oynadı. İktisat Vekilliği görevinde bulundu. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda mücadele adamı, politikacı ve iktisatçı olarak temayüz etti. 1937-1939 yılları arasında Başbakanlık yaptı. 1943 yılına kadar İzmir Milletvekili olarak siyasî hayatını sürdürdü.
Çok partili siyasî hayata geçilmesi üzerine 1946 yılında arkadaşları ile birlikte Demokrat Parti'yi kurdu ve başkanlığına getirildi. Partisinin 1950 seçimlerini kazanmasından sonra aynı yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin üçüncü Cumhurbaşkanı seçildi. (22 Mayıs 1950)
10 yıl boyunca sürdürdüğü bu görevden 27 Mayıs harekâtı ile 1960 yılında ayrıldı.
Yassıada Mahkemesi tarafından idama mahkum edildi. (15 Eylül 1961)
Cezası daha sonra müebbet hapse çevrildi. Yassıada'dan Kayseri Bölge Cezaevi'ne nakledilen Bayar, 7 Kasım 1964 tarihinde rahatsızlığı nedeniyle serbest bırakıldı.
22 Ağustos 1986 tarihinde İstanbul'da vefat etti.
ESERLERİ
Kayseri Cezaevi Günlüğü
Celal Bayar
Yapı Kredi Yayınları / Tarih Dizisi
Celal Bayar yaklaşık üç yıl kaldığı Kayseri Cezaevi'ndeki günlerini anlatırken, geriye dönüşler yaparak, Yassıada anılarını da aktarıyor. "... vaktiyle bu avluda ağaçlar varmış. Zemin de toprakmış. Yassıada davaları başladıkları sırada hapishanenin tamir ve ıslahı ele alınmış, bir subay bu işle vazifelendirilmiş. Uzağı gören insanlar! Mahkemenin 450-500 kişiyi mahkum ederek buraya göndereceklerini derin bir ferasetle daha o zaman anlamışlar! İşte bu tamir sırasında avludaki ağaçlar kesilmiş, toprak yere Erciyes'in ateş püskürdüğü devirden kalma siyah taşlar -arnavutkaldırımı tarzında- döşenmiş. Bu intizamsız kara taşlar üzerinde yürür, dört duvar arasında başımızı yukarıya kaldırır, mavi semadan temiz hava dilenirken, küçük bir "filiz" dikkatimizi çekti. Samet bu filizi himayesine aldı, korudu, büyümesi için ihtimam gösterdi. Filiz, kesilmiş bir ağacın kökünden sürmüştü. Ölçtüm, tam üç karış boylanmış, kışın kuruttuğu yaprakları dökülmüş, yerine yeşil tomurcuklar belirmiş. Bu hal bana dışarıda baharın başladığını hatırlattı. Düşündüm: İstanbul, baharının güzelliğiyle meşhur şehirlerimiz cennet olarak nazarımda canlandı. Odama döndüğüm zaman, Kayseri Hastanesi'nden muayeneden gelen Bahadır Dülger 'bahar gelmiş, dışarısı yemyeşil' dedi. Ben de bu filizin beni
aldatmadığını anladım." Tartışmalı bir dönemin birinci elden tanıklığı...
Ben De Yazdım
Milli Mücadeleye Gidiş
Cilt: 1
Celal Bayar
Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi
Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır.
Ben de Yazdım'ın birinci cildinde; İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kuruluşu, örgütlenmesi ve tüzüğü, Jön Türkler'in faaliyetleri ve Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki siyasal etkileri, 31 Mart 1909 irtica hareketi ve ordu içindeki etkileri, 31 Mart ayaklanmasında Osmanlı basını, irticai örgütlerin eylemleri ve sonuçları, irticaya karşı kurulan Hareket Ordusu'nun İstanbul'a yürümesi, Vahdeddin'in tahta çıkışı (1918), Mustafa Kemal'in değerlendirmeleri, 'Cihad-ı Mukaddes' ilan edilmesi ve sonuçları, 1918 Mondros Anlaşması, tam metni ve ayrıntılı yorumları gibi konular ele alınmaktadır.
Ben De Yazdım
Milli Mücadeleye Gidiş
Cilt: 2
Celal Bayar
Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi
Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır.
Ben de Yazdım'ın ikinci cildinde; Abdülhamid devrinin sona erişi, 31 Mart 1909 irtica hareketinin oluşumu ve sonuçları, Jön Türkler'in örgütlenmeleri ve etkileri, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yapısı ve ilkeleri, Turancılık ve Osmanlıcılık, Arnavutlar'ın ve Araplar'ın Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılma girişimleri, İtalya'nın Trablusgarp'ı ele geçimesi (1911), 1912 seçimleri ve partiler arası çekişmeler, ordu içinde yenilik karşıtı örgütlenmeler ve etkileri, ordu mensuplarının politikayla uğraşmalarının yasaklanması ve gerekçeleri, Akdeniz'de siyasi dengeler ve İngilizler'in Mısır'ı işgali gerekçeleri gibi konular ele alımaktadır.
Ben De Yazdım
Milli Mücadeleye Gidiş
Cilt: 3
Celal Bayar
Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi
Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır.
Ben'de Yazdım'ın üçüncü cildinde; İngiltere'nin Mısır politikası ve Mısır'ı işgali, Jön Türkler'in Mısır'daki gizli faaliyetleri, Meclisi Mebusan'ın feshi, Arnavutluk isyanı ve ayrılık hareketlerinin başlaması, Yunaninistan, Bulgaristan, Karadağ, Makedonya ve Arnavutluk'ta ıslahat istekleri ve Osmanlı İmparatorluğu'na verilen notalar, İstanbul'da ayrılık hareketlerine karşı yapılan kitle gösterileri ve yorumlar, Balkan ittifakının kurulması, Bulgar ve Rum ideolojileri ve birbirleriyle çatışmaları, Balkan ülkelerinin, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı aralarında yaptıkları anlaşmalar, Balkanlar'da Müslümanlara yönelik katliamlar, Balkan Savaşı (1912) ve olumsuz sonuçları, büyük devletlerin Türkiye'yi parçalama istekleri, iç politikada çekişmeler ve Londra Barış Konferansı gibi konular ele alınmaktadır.
Ben De Yazdım
Milli Mücadeleye Gidiş
Cilt: 4
Celal Bayar
Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi
Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır.
Ben de Yazdım'ın dördüncü cildinde; Mondros Mütarekesi'nden sonraki gelişmeler, Balkan vilayetlerinin birer birer kaybedilmesi, Babıali baskını, Dreyfus meselesi, Mahmut Şevket Paşa suikastı (1913) ve arka planı; Edirne'nin işgali ve kurtuluşu, bağımsız Batı Trakya Devleti'nin kuruluşu (1913), Balkanlar'da Türkler'e yönelik işkence ve katliamlar, Rusya'nın Boğazlar politikası, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı yönetimi ile Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk, Makedonya ve Rusya ilişkileri, İstanbul ve Atina antlaşmalarını oluşturan koşullar ve ayrıntıları gibi onular ele alınmaktadır.
Ben De Yazdım
Milli Mücadeleye Gidiş
Cilt: 5
Celal Bayar
Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi
Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır.
Ben de Yazdım'ın beşinci cildinde; İstanbul'un İtilaf Devletlerince işgal edilmesi ve politik baskılar, Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanma sürecinde azınlıklar meselesi, Ermeni sorununun kökeni, Abdülhamid devrinde önemli Ermeni saldırıları, Abdülhamid'e suikast, Paris Barış Konferansı'nda Osmanlı İmparatorluğu'ndan istenilen topraklar, İttihatçılara yönelik baskılar, tutuklama ve sürgünler, Yunan işgali öncesinde İzmir'de ekonomik yaşam, İzmir'de İttihat ve Terakki örgütlenmesi, Teşkilat-ı Mahsusa'nın kuruluşu, programı ve çalışmaları, İzmir'de Rumların Yunan işgaline hazırlanmaları, Ege bölgesinde İtalya ve Yunanistan arasında çıkar çatışmaları, Hıristiyan din adamlarının siyasi faaliyetleri gibi konular ele alınmaktadır.
Ben De Yazdım
Milli Mücadeleye Gidiş
Cilt: 6
Celal Bayar
Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi
Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır.
Ben de Yazdım'ın altıncı cildinde; İzmir'in Yunanistan tarafından işgali, Ege'deki Osmanlı ordusunun dağılması, İstanbul hükümetinin işgali destekler nitelikteki tavrı, efeler ve Yunan işgaline karşı örgütlenmeleri, Batılı devletlerin İzmir'in işgali karşısındaki tavırları, İzmirliler'in işgal öncesinde düzenledikleri protesto eylemleri, işgal sırasında gerçekleşen katliamlar ve baskılar, Mustafa Kemal'in Anadolu'ya geçmesi, Türkçe ve Rumca basında İzmir'in işgaline ilişkin yorumlar, Aydın'ın Yunanistan tarafından işgal edilmesi, Ege kasaba ve köylerinde halkın işgalcilere karşı örgütlenmesi ve silahlı mücadelenin başlatılması, Milli Mücadele fikrinin doğuşu ve milli heyetlerin oluşturulması gibi konular ele alınmaktadır.
Ben De Yazdım
Milli Mücadeleye Gidiş
Cilt: 7
Celal Bayar
Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi
Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır.
Ben de Yazdım'ın yedinci cildinde; İzmir'in işgali sonrasında, Ege bölgesinde Yunan yayılmacılığı, Yunanistan'ın ve İtalya'nın Ege bölgesindeki çıkar çatışmaları, zeybeklerin Milli Mücadele'ye örgütlü biçimde katılmaları, işgal güçlerine karşı yerel örgütlenmeleri ve silahlı çatışmalar, İstanbul Hükümeti'nin duyarsızlığı ve engellemeleri, Milli Mücadele düşmanlarının işgal yanlısı tavırları, Erzurum Kongresi kararlarının etkileri, İstanbul Hükümeti'nin ve yandaşlarının Mili Müadeleye karşı İngilizlerle işbirliği yapması, Milli Heyetler'in kuruluş ve etkinlikleri, padişahın, sadrazamın ve yakınlarının ülke dışına kaçış hazırlıkları ve Mustafa Kemal'in Milli Mücadele'ye giderek ağırlığını koyması gibi konular ele alınmaktadır.
Ben De Yazdım
Milli Mücadeleye Gidiş
Cilt: 8
Celal Bayar
Sabah Kitapları / Türkiye'den Dizisi
Celal Bayar, Ben de Yazdım'da; Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarını ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarını; Meşrutiyet Devri'nin seçme olaylarını, Mondros Mütarekesi'nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk meclis hükümetlerini, Atatürk'ü ve devrimlerini; anılarına, yaşadıklarına ve belgelere dayandırarak, Türkiye'nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapmaktadır. Bayar, bir yandan da, kendi deyişiyle, "genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesi ile, özelikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler" üzerinde durmaktadır.
Ben de Yazdım'ın sekizinci cildinde; Yunan işgali altındaki Aydın'da Kuvayı Milliye örgütlenmesi, iç çekişmeler, Denizli'nin efeler tarafından yakılmak istenmesi, Akhisar Milli Alayı'nın kurulması, Menemen'in, Manisa'nın, Akhisar'ın ve Turgutlu'nun Yunanlılar tarafından işgali, katliamlar ve Milli kuvvetlerin gerilla taktikleriyle düzenledikleri saldırılar, Mustafa Kemal'in İstanbul'a gelişi, padişahla görüşmeleri, padişahın damadlık teklifi, Mustafa Kemal'in padişahın emriyle Samsun'a gönderilişi, Samsun yolculuğunun ayrıntıları, Karadeniz'de Rum çeteleri ve etkinlikleri, Amasya genelgesinin hazırlanışı, alınan gizli kararlar, İstanbul Hükümeti'nin Erzurum ve Sıvas Kongrelerini engelleme girişimleri ve İngiltere'nin baskısı, Mustafa Kemal'in ordudan azledilmesi, asi ilan edilmesi ve tutuklanması kararı, Erzurum Kongresi'nin temel ilkeleri, Atatürk Anayasası ile 61 Anayasası'nın karşılaştırılması gibi konular ele alınmaktadır.
HAKKINDA YAZILANLAR
Siyasi Günlük
Demokrat Parti'nin Kuruluşu
Samet Ağaoğlu
İletişim Yayınevi / Anı Dizisi
Samet Ağaoğlu, sadece siyaset sahnemizin değil siyasi literatürümüzün de en özgün ve en önemli isimlerinden. Ağaoğlu'nun ilk kez günışığına çıkan siyasi günlüğü, yakın tarihimizin önemli bir dönemine ilişkin çok zengin bir eser niteliğinde.
Cebbar Dengiz ( 1929)
Cebbar Dengiz ( 1929) Doç.Hv.Tbp.Alb. Cebbar Dengiz 1929 Kerkük doğumlu olup 1955 yılında Ankara Tıp Fakültesinden mezun oldu, 1961 yılında ABD Air University’de hava hekimliği tekamül kursu gördü. 1964 yılında GATA’daki ihtisasını tamamladıktan sonra Etimesgut Hava Hastanesinde nöropsikiyatri uzmanı olarak görev yaptı. 1981 yılında, yurtdışı eğitimleri ve yurtiçi bilimsel çalışmaları dikkate alınarak Sağlık Bakanlığı tarafından hava hekimliği uzmanı diploması aldı. Aynı yıl, GATA Tıp Fakültesine bağlı olarak kurulan Hava Hekimliği Bölüm Başkanlığına getirildi, 1982 yılında Uzay ve Hava Tababeti Doçenti ünvanı aldı. 1983 ağustosunda kadrosuzluktan emekli oldu; ancak Hava Kuvvetleri’nin ihtiyacı nedeniyle aynı yılın kasım ayında tekrar muvazzaf subaylığa geçirildi. 1986 yılında Eskişehir’deki Hava ve Uzay Hekimliği Merkezi Başkanı oldu. 1987 yılı aralık ayında emekli oldu. Ülkemizin ilk hava hekimliği uzmanı ve ilk uzay ve hava tababeti doçenti olup, yurtiçi yayınlarından başka AGARD, MAS ve UROMED toplantılarında sunduğu bildirileri de vardır. iyle on-line bağlantı içinde olmaları, uçucu sağlık kayıtlarını birbirlerine aktarabilmeleri, havacılık muayene ve fizyolojik eğitimlerine özel bazı donanımlar edinmeleri ve giderek havacılık tıbbı merkezi (AMC - Aero Medical Center) niteliğini kazanmalarıdır.
Cavid Ersen ( 29.03.1921)
Cavid Ersen ( 29.03.1921) Cavid Ersen 29 Mart 1921 tarihinde Adana'da doğmuş. Babası Gümüşgerdanoğlu Mü'min Hasan Efendi'nin oğlu, Muallim Ömer Nazım Beğ'dir. Annesi Süreyya hanım, şairdir. Bu aile, şecere itibariyle, bir yandan Ramazanoğlu ailesiyle de akrabadır. Kuvayı Milliye ruhu ile dolu bir ailenin evladı olan Ersen'in ilk milli eseri "Çeteler" adını taşıyor. Çeteler, beş perdelik bir trajedi. 9
Ocak 1949'da sahnelenir. Adana'nın kahramanlık hikâyesini dramatize eden büyük bir eser. Ersen, bu milli eserin yazarı olarak 1949'larda Adana Halkevi'nden uzaklaştırılır. Ne varki buna direnen Ersen, eserini Adana çevre il ve ilçelerinde temsil ettirmeyi başarır, halk tarafından kendisine tezahürat yapılarak defalarca sahneye davet edilir ve ayakta alkışlanır. Cavid Ersen'i
daha sonra Adana Şehir Tiyatrosu'nun kurucusu olarak görüyoruz. Burada "Taşkınlar Lokali" ile "Melekler ve Şeytanlar" isimli oyunları temsil edilir. Milli uyanışı aksettiren "Cephe Gerisi" isimli eseri de sahnelendikten sonra Adana Şehir Tiyatrosu'na veda eder. ÇünkNesillerin hafızalarında yer alan büyük romanlarını Kanlıca'daki evinde yazan Ersen’in bu mekânı da elinden
alınır. Bu evin gasp edilişi daha sonra da yıkılışı yazarı çok üzer. Ailece de sıkıntılar yaşayan Cavid Ersen, artık velut bir kalem olarak sürekli yazar. Gerçekten de Cavid Ersen, tavizsiz bir yazar olarak yaşadı, yaşıyor. Onu yaşarken nisyana mahkum etmek isteyenler, bunu başaramadı. Şimde o bir köklü çınar gibi, bir Selçuklu neferi bir Osmanlı yeniçerisi gibi ayaktadır.
İdealist bir yazar olan Cavid Ersen'in bütün hayatı eser vermekle geçmiştir. Hayatta bir çok darbeler yiyen yazarın biricik dayanağı kalemidir artık.
"Melekler ve Şeytanlar", "Annesini Kurtaran Kahraman Çocuk", "Fakirler", "Vefasız", "Mektup" gibi ilk eserlerini daha yirmili yaşlarından itibaren Türk okuyucusuna sunar. Bu eserleriyle milli ruh ve heyecanın, İslamî şuurun edebiyat kanalıyla topluma aksetmesini arzu eder. Milli bünyenin ihyası Cavid Ersen'in biricik emelidir çünkü. Türkiye'de aksayan sistemin temelinde eğitimi
görür. Bu konuda ortaya önemli tezler koyar. Türk eğitiminin ıslahı için önemli eserler kaleme alan yazar, ödüllendirileciğine 29 Mart 1956 tarihinde muallimlik mesleğinden uzaklaştırılır.
Artık biricik dayanağı kalemidir Cavid Ersen’in. Durup dinlenmeksizin yazar. Cavit Ersen'in ilk eseri 1944’te yayınlanan "Günahkâr sokaklar" isimli romanıdır. Bu eseri 'mistik şiirler' diye adlandırdığı üç kitap takip ediyor: "Fakirler", "Mektup" ve "Sefiller" kitapları ise 1945'te Adana'da yayınlanır. Siyasi yazılarını ise 1954'te "Gün Doğarken" isimli eserinde toplar. Yazarın
1956'da okul ders kitapları yazdığını görüyoruz. Öğretmenlikten gelen birikimini kitaplara aktarır. Bu yıl içinde yayınlanan asıl önemli eseri "Benim Üniversitem" adını taşır. Milli Eğitim tavsiyeli bu eserde Ersen milli bir eğitim modeli önerir ve uygulanmasını talep eder. Büyük yankılar uyandıran bu kitap, geniş kesimler tarafından okunur.
Cavid Ersen'in Adana'da oynayan "Çeteler" isimli eseri ile 5 perdelik bir trajedi olan piyesi "Cephe Gerisi" oldukça önemli. "Taşkınlar Lokali" adlı üç perdelik oyun da ilgi çekici. "Osman Gazi", "Orhan Gazi", "Selahaddini Eyyübi"
ve "Murad Hüdavendigâr", "Fatih Sultan Mehmet", "Battal Gazi" gibi eserleri de bulunuyor. Ancak romancımızın ilk yankı uyandıran eseri "Kızıl Zindanlar" 1967'de yayınlanır ve defalarca basılır. Bunu 1970'te basılan "Kara Zindanlar"
takip eder. "Zindanlar" ise 1971 de yayınlanır ve bir nehir roman oluşur. 1970'li yıllar Cavid Ersen'in en velut olduğu dönemdir. Ardarda şu eserleri yayınlanır. "Başbuğ", "Fadime", "Hürriyet Mücadelesi", "Beyaz İhtilal", "Boğata" ve "Hepimizin Kavgası". Yazarın ilk romanı "Aşkın Gözyaşları" ve "Mefkureci Öğretmen" isimli kitabı henüz yayınlanmadı.
Tarihimize dönüş şart
Sosyal romanlarının yanısıra tarihî romanlarıyla da tanınan Cavid Ersen,
“Tarihimizle barışmak zorundayız” diyor.
MEHMET NURİ YARDIM
80 yıllık bereketli ömrünü Allah yoluna, vatan ve millet uğruna harcamış bir abide şahsiyeti, değerli bir mütefekkiri, müstesna bir romancıyı yeniden tanıtmak istiyorum. 1970’li yılların efsanevi yazarı, gönül insanı, dava ve mefkure adamı Cavid Ersen! Cavid Ersen bir dönemin kalem savaşçısı. Edebiyatımızın cengaveri. Onu tanıyanlar tanıyor. Zamanında kitapları ve romanlarıyla beslenenler, bugün şükranla minnetle hatırlıyorlar kendisini. Cavid Ersen ismi ve özellikle “Kızıl Zindanlar” isimli eseri, bir çok yürekte heyecanlanmalara sebep oluyor. Yaşları gereği Cavid Ersen’i duymamış olanlar da var. Çünkü maalesef bizim fikir hayatımızda, edebiyat dünyamızda bir devamlılıktan söz edilemiyor. Bir zamanların anlı şanlı kalemleri bir dönem
sonra unutulabiliyor veya unutturulabiliyor. Genç okuyucular haklı olarak duymamış olabilirler Cavid Ersen ismini.Yazarlar sözlüğünde bile ismine tesadüf edilmiyor çünkü. Ziyanı yok, şu anda kendisi aramızda, sevgisi yüreğimizde.
“Kızıl Zindanlar” hakkında merhum Ahmet Kabaklı şu değerlendirmeyi yapar: "Cavid Ersen'in 'Kızıl Zindanlar'ı, gençlerimize ve insanlarımıza musallat olan büyük tehlikenin, en temiz üslûp, milliyetçi, vatancı niyet ve usta romancı tekniği ile, edebiyata, romana geçişidir. Yılan ağzından inci damlatılır gibi göz boyamaya yönelmiş, Türk neslini yıkmaya kasıtlı, çok eski düşmanın, bugün içerde ve dışarda dost görünmeye kalkan çehresini, maskesi sökülmüş canavarlar halinde Cavid Ersen'in 'Kızıl Zindanlar'ında görünüz...
İlerde bir gün, Kızıl Zindanlar'ın, bütün nurlara, insanlıklara, bütün nimetlere kafa tutan bir istibdat rejimi uşaklarına karşı Türklerin, her zamanki gibi şuurlu bir mukavemet cephesi kurabileceğini savunan vesikalarla hazırlandığını düşünerek, kapalı berzahlara düşmemek için, bu romanın ruhuna, mânâsına giriniz...”
Gün olur, bir gecekonduya sığınır. Soğuktan titreyen çocuklarıyla perişan olur. Lamba ışığında roman yazmaya devam eder. Bir çok çileler çeker, acılar yaşar, ama herşeye rağmen azminden, sebatından ve inandığı, hak bildiği davasından asla ayrılmaz. Az eşyalı gecekondusunda soğuktan titreyen çocuklariyle perişan olur, lâmba ışığında çalışır, roman yazar. Yaşama
ümitleri kaybolan aile fertleri dağılır. Yuvası yıkılan Ersen, çırpınır ama ne devlet kademelerinde ne de özel sektörde hiçbir iş bulamaz. Bütün dostlarına şu temennide bulunur:
"Bir gün ben de fani olan bu hayatı terk edip gideceğim. Unutmayınız ki, bir gün sizler de bu fani hayatı, doyamadan terk edip gideceksiniz. Temenni ederim ki, sizler de Kızıl Zindanlar yazarı olarak ben de tâviz vermeden, Türk İslâm düşüncesinin sahibi olduğumuza inanarak bu fani hayattan uzaklaşırız.” Cavid Ersen'i uzun yılların ardından bulup konuştuk. Doğrusu biraz topluma
küskün bir insan ararken tam tersine son derece vakur duruşlu, mütevekkil ve hoşgörülü olgun bir insan gördük karşımızda. İlk cümlesi, “Ben yıllardan beri inzivaya çekilmiş iken, daima ümit içeririsinde sizlerin gelmesini bekliyordum. Bu ümidi hep yüreğimde taşıdım” dedi . Bir çay bahçesinde oturduk. Sorduğumuz bütün sorulara tek tek cevap verdi. Tevazuun abidesi Cavit
Bey, destansı hayatını , “Bir demdi geldi geçti, o mücadelenin içinde biz de nefer olarak yer aldık" diyordu.
Necip Fazıl’dan, Peyami Safa, Tarık Buğra ve Arif Nihat Asya gibi değerli şair ve yazarlarla olan müşterek hatıralarını anlattı.
Uzun süren suskunluk dönemini kapatan, yaklaşık yirmi yıldır herhangi bir konuda açıklama yapmayan ve inzivadaki köşesinde memleketimizde cereyan eden hadiseleri seyreden Cavid Ersen, millet olarak tarihimizle barışma zamanının gelip geçtiğini söyledi konuşmamızda. Özellikle “Kızıl Zindanlar” ve “Kara Zindanlar” romanlarıyla geniş bir okuyucu kesimine ulaşan Ersen, diğer bir çok
yazar gibi şiirle başlamamış edebiyat dünyasına. “Hikâye ve şiirle başlamadım ben. Romanla başladım yazmaya. Bütün gayem tanınmış romancı olmaktı, kabıma sığamıyordum. Ama basılmadı. Çok tashihlere muhtaçtı. 13 yaşındaki bir insan
roman yazamaz. Ama içimde öyle bir güç geliyor, öyle bir ilham geliyor, öyle bir hayal denizinde yüzüyordum ki o doğal güzellikler, çam ağaçları, söğüt ağaçları, pınarlar… Orada yalnızlığı tercih ediyor, elimde kalem defter, yazıyor, yazıyordum” diyor. “Bu romanı daha sonra yeniden ele aldınız mı?” şeklindeki sorumuza Ersen’in cevabı müspet değil. “Hayır, diyor. 13 yaşındaki
bir çocuğun romanı ne olabilir. Cavid Ersen, kendisiyle yaptığımız mülâkatta geçmiş çalışmalarını, yaşadıklarını, tarihî ve sosyal eserleriyle hatıralarını anlattı. İşte sorularımız ve cevapları.
- İlk piyesiniz “Çeteler”in büyük yankılar uyandırmasından sonra tiyatro eseri olarak neler yazdınız?
- ERSEN: Ondan sonra “Taşkınlar Lokali” diye üç perdelik bir komedi yazdım. Bunlar Adana’nın ilçelerinde oynandı. Kendim de başrol oynadım. Aynı zamanda rejisörlük yaptım.
- Daha sonra Adana’dan ayrıldığınızı, Şehir Tiyatroları’ndan istifa ettiğinizi biliyoruz, niçin?
- ERSEN: Bir hürriyet mücadelesi başladı. Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti arasındaki mücadele. Ben bunlara şahit olunca demokrasiye karşı içimde büyük bir heves duydum. Ben de bu mücadelenin içine katılayım diye içimden
duygular geçti. Ve bu duyguların sonucu olarak “Beyaz İhtilal” diye bir eser yazdım. “Günahkar Sokaklar” ve “Benim Üniversitem”den sonra önemli bir eserdi o. Bu kitabın beşinci baskısı da yapıldı.
- “Beyaz İhtilal”de Demokrat Parti’nin, milletin teveccühüne mazhar oluşunu anlatıyorsunuz değil mi?
- ERSEN: Evet ve öğretmenlik mesleğimden. 15 yıl sonra ayrılmak zorunda kaldım. Sultanahmet’te bir kanapede otururken bir gazete küpürü rüzgârla ayaklarımın altına geldi ve okuyayım dedim. Okudum. Yeni İstanbul gazetesi için eleman arandığını bildirir bir ilandı. Oraya müracaat ettim. Adana’dan geldikten sonra kurduğum tiyatro tahsisat yokluğundan kapandı. Gazeteciliğe
Yeni İstanbul’da başladım. 1956’larda… 1969’a kadar orada muhabirlik ve sekreterlik yaptım.
- Kimler vardı gazetede?
- ERSEN: Gökhan Evliyaoğlu vardı. Başyazardı. Aslında o gazete Habib Edip Törehan isimli zengin bir iş adamınındı. Ve 27 Mayıs İhtilali’nden sonra İsviçre’ye kaçtı oraya yerleşti. Gazetesini de Yılmaz Poda diye birine bıraktı. Müvekkiliydi. Yılmaz Poda da şimdiki Star’ın sahipleri Uzanlara gazeteyi devretti. Hatırladığım kadarıyla Kemal Uzan da gazetenin başyazarı Gökhan Evliyaoğlu’nu, yazı işleri müdürü Hami Tezkan’ı ve bir çoklarını gazeteden uzaklaştırdılar. Ben de 1969 senesinde Babıali’de Sabah gazetesine geldim. Şimdi kimbilir o güzel çocuk, o güzel adam, o vatanperver, vatanının milletini seven Cihangir Mutgil isimli delikanlı nerededir? O zaman hem gazetede çalışıyor, hem de okuyordu. Bu genç arkadaş, “Abi dedi, sen güzel
yazıyorsun.” Ben de o zamanlar “Kızıl Zindanlar”I tefrika ediyorum. Roman Babıali’de Sabah gazetesinde tefrika edilince çok ilgi gördü. Dedi ki, “Herşey benden, bunu basalım.” Tabettirdik. Birkaç yere imzalayıp verdik. Bir sabah, Babıali’de Sabah gazetesinin başmakalesinde muazzam bi-
Romanın hacmi de büyüdü değil mi?
- ERSEN: Çok büyüdü. Ve bir çok edebiyat öğretmeni kompozisyon ödevi olarak bu romanı öğrencilere tavsiye etti. Harıl harıl kitaplardan aldılar. Eserin muhtevası hakkında fikirlerini sayfalara döktüler. Böyle bir alem içinde Sinan’la 1969 yılında tanışmak ve –afedersiniz- zirveye çıkmak takdir oldu.
- Kızıl Zindanlar, Kara Zindanlar ve Zindanlar… Bu üçü nehir roman... Türkiye genelinde çok okundu, ilgi gördü. Neler hissettiniz. Türk insanı bu romanlara niçin bu kadar çok ilgi gösterdi?
- ERSEN: Bunu şu şekilde izah edeyim. Ben gençlik yıllarımda Kuvayı Milliye ruhuyla yetişen bir neslin gençlerinden idim. Orada o zaman büyük büyük bir birlik ve beraberlik şuuru vardı. Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış bir millet. Henüz 15 milyon nüfusu olan bir Türkiye’yi düşünün. Herkes birbirini seviyor ve sayıyor. O ruhla yetişen bir insandım. Yıllar geçti, Halkevi’nde ve bir çok
salonlarda toplantılar yapılmaya başlandı. Orada gençler bölünüp parçalanmaya başladılar. 1917 yılında Rusya’da Lenin’in darbesiyle Çar’lık yıkılmış ve Rusya’dan, bütün dünya milletleri bünyesine ajanlar gönderilmek suretiyle milletler bünyesinde bir tahribat yapılmak istenmişti. Gittikçe bu ideolojide muvaffak olanlar, Türkiye’de de kendilerini göstermek istemişler. Ve biz o
hengame içerisinde, Kuvayı Milliye ruhu içinde yetiştiğimiz için bu gelecek felaketleri sezerek Kızıl Zindanlar’da bir çok mesajlar vermek mecburiyetde hissettik kendimizi. Ahmet Kabaklı üstadımızın da buyurduğu gibi,
“İlerde çok fena durumlara düşmemek için bu - Tarihî konularıyla ilgi uyandıran Orhan Gazi, Osman Gazi, Selahaddini Eyyübi, Murat Hüdavendigâr gibi eserleriniz var. Bu kitaplarınızla sanırım toplumumuza milli bir tarih şuuru vermek istediniz.
İki yıl önce Osmanlı Devleti’nin 700’ncü kuruluş yıldönümü münasebetiyle çeşitli faaliyetler yapıldı. Devleti temsil eden Kültür Bakanı İstemihan Talay, Cumhuriyet’in Osmanlı’yla barıştığını ilan etti. Siz, bu romanlarınızla tarih bilgimiz ile mazi sevgimizde bir eksiklik gördüğünüz için mi bu tarz eserleri kaleme aldınız?
- ERSEN: Çok doğru söylüyorsunuz. Türkiye’de gerçek tarih hiç bir okulda hiçbir tarih kitabında yazılmış değil. Gerçek tarih çok önemli. Gerçek tarihi tetkik ettim ki ne entrikalarla koca bir imparatorluk yıkılmış, yıktırılmış ve bugünkü tarih kitapları maalesef bunlardan dış güçlerin ve iç güçlerin telkin ve tesirleriyle yanıltılıp aldatılmışız. Bütün mesele bu. Ben bunu tetkik ettikten sonra gerçek bir Türk tarihindeki kahramanlığımızı, Türk İslam ahlâk ve faziletiyle yoğrulmuş devrin padişahlarını, sultanlarını, kahramanlarını vermek istedim. Bu seriyi Fatih Sultan Mehmed’e kadar hazırladım. Şu anda Fatih Sultan Mehmet kitabı kayıp. Bir de Battal Gazi’miz vardı. Çok emek verdiğim. O da İsmail Ünalmış’da. Ne oldu bilmiyorum.
- Gelelim edebiyata. Türk edebiyatındaki şu anki durumu nasıl görüyorsunuz. Yeni şairler, yazarları nasıl buluyorsunuz. Edebiyat ve fikir hayatımızdaki seviyeyi beğeniyor musunuz?
- ERSEN: Ben şimdi yıllardan beri bir çok karmaşık olayların içinde inzivaya çekilmiş ve daima ümit içerisinde sizleri, değerli edebiyatçılarımızı bekler duruma gelmiştim. Yazmanın ve okumanın dışında kalmıştım. Vatanını milletini seven yazarlarımız romancılarımız var. Fakat bugünkü basın hayatımızda elle tutulur bir kaç gazeteden başka diğerleri maalesef dış güçlerle, iç güçlerin hegomanyası altında gayrı milli neşriyatlar yapmakta. Biz başka şekilde yetiştik. Kuvayı Milliye ruhuyla yetiştik. Sevgiye ve saygıya dayalı bir neslin içindeydik. Yıllar yılları kovaladı. Öyle hallere geldik ki kamplara bölünmek durumunda kaldık. Ve darbeler oldu. Hükümetler devrildi, yeni hükümetler kuruldu, demokrasi demokrasi diye feryat ettik. İçimden gelen hisler ve duygularla o bir kuş gibi kanatlarını çırparak omuzlarımıza kondu ve sabahleyin yaprakların üzerine konan jaleler bir kahkahayla bir güzgâr
esiyişle nasıl yok olurlarsa demokrasimiz de böyle öldü. Ve hâlâ çok ileri gitmemize rağmen hürriyet ve demokrasiyi arar durur.
- Bugüne kadar pek çok önemli fikir ve edebiyat adamıyla dostluğunuz oldu. Biraz da bu şahsiyetlerden bahseder misiniz?
- ERSEN: Yeni İstanbul’da iken Nizamettin Nazif (Tepedelenlioğlu) isimli yiğit bir arkadaşım vardı. O bayramlarda bir gazete çıkartırdı. Bana da başmakale yazdırırdı. Sonra o ayrıldıktan sonra rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’le müşerref olduk. Aynı odada makalesini yazar, bana da okuturdu. “Nasıl olmuş?” diye sorardı. Ben de “Çok güzel olmuş” derdim. Sonra Sabah gazetesine
geçtim. Gene üstad rahmetli Necip Fazıl beyle beraber çalıştık.
- Ya Peyami Safa ile…
- ERSEN: Peyami Safa ile bir kaç kere Milliyet gazetesinde iken görüşmek nasip oldu. Ona “Benim Üniversitem” isimli kitabımı imzalayıp takdim ettim. Bana “Sen mi yazdın bunu?” diye sordu. “Ben yazdım hocam” dedim. “Aferin aferin” dedi. “Sen ne güzel şeyler yazmışsın. Kitabın sayfalarını karıştırdı. Memnuniyetle “gene gel görüşelim” dedi. Bir kaç kere çayını içmek nasip oldu.
Ben evine ailesine kapanık bir insanım. İşimden çıkar evime gelirdim. Gece saat 2’de kalkardım. Ta sabahın 4’üne kadar yazardım. O piyesleri böyle hep geceleri yazmışımdır. Ben yıllarca bu eserleri bu saatlerde yazdım.
- Peki Arif Nihat Asya?
- ERSEN: Çok samimi arkadaşımdı. Adana’dan İstanbul’a geldi. Hemşehrim… Onunla çok güzel günlerimiz geçti. İstanbul’da oturuyorum. Bir gün baktım kapı vuruldu. Açtım, baktım Arif Nihat. “Oooo hocam” dedim. Ellerinden öptüm, yanak
yanağa öpüştük. Bizim Sabah gazetesinde onun rubaileri yayınlanıyor. Her sabah bana gelir. Daktilonun başına geçerim.O söyler ben yazarım. "Tashihini de yap bakalım" derdi. Bakardım. “Hocam hiç bir şey yok. Çok güzel söylemişsiniz. Bir
de siz okuyun” derdim.
- Tarık Buğra ile de akran ve dosttunuz değil mi?
- ERSEN: Evet Tarık Buğra ile aynı gazetede çalıştık. Yazıişleri müdürüydü. Gelirdi benim odama. Hasbihal ederdik. “Haydi derdi, neden bir şeyler yazmıyorsun, neden boş duruyorsun?” diyerek teşvik ederdi. Uzun süre bir dostluk beraberliği içindeydik.
- Can ciğer dostunuz Darendelioğlu’nu unutmayalım…
- ERSEN: İlhan Darendelioğlu, benim kırk yıllık dostumdu. Bir gün bir toplulukta, “Eğer Cavid Ersen bey olmasaydı, ben şimdi bir köşede çekilmiş Toprak mecmuasıyla haşir neşir kalmış olacaktım” dedi. Ben hangi gazeteye gittiysem şart koştum. Hergün gazetesinde Tahir Kutsi’yle görüştüm. Ona bir istikamet verdim. “Hepimizin Kavgası”nda geniş şekilde anlattım bunu. Özetle
şu: “Hergün gazetesi dağdaki çobana da ulaşacak.” Orda bir kadro kurduk Tahir Kutsi’yle. Reklamlar aldık. Abdurrahim Balcıoğlu gibi dostlarım vardı. Bana Tahir Kutsi Makal yetki verince, Necdet Sevinç’e gittim. Milliyetçi bir gazete diye afişler yapıyordu. Mehmet Emin Alpkan'ın gazetesi Bizim Anadolu'da yazıyordu. Ona dedim ki, “Bu bir dava meselesi. Bir tarafta gazete, bir
tarafta davamız” Kalkıp geldi ve gazeteyi büyüttük. O zaman 30 bin tiraja ulaşmıştı Hergün.
- Merhum gazeteci ağabeyimiz Mehmet Emin Alpkan’dan da bahseder misiniz biraz.
- ERSEN: Yeni İstanbul gazetesinde çalışırken gazeteye yazıişleri müdürüne telefon ediyor. Diyor ki “Bizim Taşkent’te bir toplantımız olacak nüfus sayımı için. Bir güçlü yazar, gazeteci istiyorum”. Beni tavsiye etti müdür. Baktım çok tatlı bir adam. Görüştük. Taşkent’e gittik, röportajlar yaptım. O zaman başlayan dostluğumuz uzun zaman devam etti. Halen rahatsızlığı devam eden İrfan Atagün dostumuz vardı. Ömer Öztürkmen bey de keza. Ömer bey gazetecilikte beni çok desteklemiştir. Ergun Göze beyle birlikte Babıali’de Sabah gazetesinde çalıştık. Bu şahsiyetlerle aynı nesildeniz. Ulu gayeye varmak için onlar bize ışık tutmuş. Biz de yeni yetişen nesle bir ışık tuttuysak ne mutlu bize.
HAKKINDA YAZILANLAR
Cavid Ersen toplantısı
Türkiye 28 Mart 2001
Yıllardan beri suskunluğunu koruyan, bir dönemin en meşhur milliyetçi yazarları arasında ilk sırayı alan romancı Cavid Ersen, 80’inci yaşını 28 Mart 2001 Çarşamba günü saat 17.00’de Türk Edebiyatı Vakfı’nın Sultanahmet’teki merkezinde kutladı.
1970’li yılların efsane romancısı Cavid Ersen, toplantıda dramlarla dolu hayatını, mücadelelerini ve yazarlığını anlattı.Mehmet Nuri Yardım’ın yönettiği toplantıda Yard. Doç. Dr. Erol Ülgen romancının tarihî romanlarının edebiyatımızdaki değeri üzerinde durdu.Yayıncı Sinan Yıldız ise Cavid Ersen’le tanışmasını ve kitaplarını nasıl yayınlamaya başladığını dile getirdi.
ESERLERİ
Kızıl Zindanlar ve Kara Zindanlar isimli romanlarının yanısıra 30’a yakın kitabıyla çok geniş bir okuyucu kesimine ulaştı.
Ocak 1949'da sahnelenir. Adana'nın kahramanlık hikâyesini dramatize eden büyük bir eser. Ersen, bu milli eserin yazarı olarak 1949'larda Adana Halkevi'nden uzaklaştırılır. Ne varki buna direnen Ersen, eserini Adana çevre il ve ilçelerinde temsil ettirmeyi başarır, halk tarafından kendisine tezahürat yapılarak defalarca sahneye davet edilir ve ayakta alkışlanır. Cavid Ersen'i
daha sonra Adana Şehir Tiyatrosu'nun kurucusu olarak görüyoruz. Burada "Taşkınlar Lokali" ile "Melekler ve Şeytanlar" isimli oyunları temsil edilir. Milli uyanışı aksettiren "Cephe Gerisi" isimli eseri de sahnelendikten sonra Adana Şehir Tiyatrosu'na veda eder. ÇünkNesillerin hafızalarında yer alan büyük romanlarını Kanlıca'daki evinde yazan Ersen’in bu mekânı da elinden
alınır. Bu evin gasp edilişi daha sonra da yıkılışı yazarı çok üzer. Ailece de sıkıntılar yaşayan Cavid Ersen, artık velut bir kalem olarak sürekli yazar. Gerçekten de Cavid Ersen, tavizsiz bir yazar olarak yaşadı, yaşıyor. Onu yaşarken nisyana mahkum etmek isteyenler, bunu başaramadı. Şimde o bir köklü çınar gibi, bir Selçuklu neferi bir Osmanlı yeniçerisi gibi ayaktadır.
İdealist bir yazar olan Cavid Ersen'in bütün hayatı eser vermekle geçmiştir. Hayatta bir çok darbeler yiyen yazarın biricik dayanağı kalemidir artık.
"Melekler ve Şeytanlar", "Annesini Kurtaran Kahraman Çocuk", "Fakirler", "Vefasız", "Mektup" gibi ilk eserlerini daha yirmili yaşlarından itibaren Türk okuyucusuna sunar. Bu eserleriyle milli ruh ve heyecanın, İslamî şuurun edebiyat kanalıyla topluma aksetmesini arzu eder. Milli bünyenin ihyası Cavid Ersen'in biricik emelidir çünkü. Türkiye'de aksayan sistemin temelinde eğitimi
görür. Bu konuda ortaya önemli tezler koyar. Türk eğitiminin ıslahı için önemli eserler kaleme alan yazar, ödüllendirileciğine 29 Mart 1956 tarihinde muallimlik mesleğinden uzaklaştırılır.
Artık biricik dayanağı kalemidir Cavid Ersen’in. Durup dinlenmeksizin yazar. Cavit Ersen'in ilk eseri 1944’te yayınlanan "Günahkâr sokaklar" isimli romanıdır. Bu eseri 'mistik şiirler' diye adlandırdığı üç kitap takip ediyor: "Fakirler", "Mektup" ve "Sefiller" kitapları ise 1945'te Adana'da yayınlanır. Siyasi yazılarını ise 1954'te "Gün Doğarken" isimli eserinde toplar. Yazarın
1956'da okul ders kitapları yazdığını görüyoruz. Öğretmenlikten gelen birikimini kitaplara aktarır. Bu yıl içinde yayınlanan asıl önemli eseri "Benim Üniversitem" adını taşır. Milli Eğitim tavsiyeli bu eserde Ersen milli bir eğitim modeli önerir ve uygulanmasını talep eder. Büyük yankılar uyandıran bu kitap, geniş kesimler tarafından okunur.
Cavid Ersen'in Adana'da oynayan "Çeteler" isimli eseri ile 5 perdelik bir trajedi olan piyesi "Cephe Gerisi" oldukça önemli. "Taşkınlar Lokali" adlı üç perdelik oyun da ilgi çekici. "Osman Gazi", "Orhan Gazi", "Selahaddini Eyyübi"
ve "Murad Hüdavendigâr", "Fatih Sultan Mehmet", "Battal Gazi" gibi eserleri de bulunuyor. Ancak romancımızın ilk yankı uyandıran eseri "Kızıl Zindanlar" 1967'de yayınlanır ve defalarca basılır. Bunu 1970'te basılan "Kara Zindanlar"
takip eder. "Zindanlar" ise 1971 de yayınlanır ve bir nehir roman oluşur. 1970'li yıllar Cavid Ersen'in en velut olduğu dönemdir. Ardarda şu eserleri yayınlanır. "Başbuğ", "Fadime", "Hürriyet Mücadelesi", "Beyaz İhtilal", "Boğata" ve "Hepimizin Kavgası". Yazarın ilk romanı "Aşkın Gözyaşları" ve "Mefkureci Öğretmen" isimli kitabı henüz yayınlanmadı.
Tarihimize dönüş şart
Sosyal romanlarının yanısıra tarihî romanlarıyla da tanınan Cavid Ersen,
“Tarihimizle barışmak zorundayız” diyor.
MEHMET NURİ YARDIM
80 yıllık bereketli ömrünü Allah yoluna, vatan ve millet uğruna harcamış bir abide şahsiyeti, değerli bir mütefekkiri, müstesna bir romancıyı yeniden tanıtmak istiyorum. 1970’li yılların efsanevi yazarı, gönül insanı, dava ve mefkure adamı Cavid Ersen! Cavid Ersen bir dönemin kalem savaşçısı. Edebiyatımızın cengaveri. Onu tanıyanlar tanıyor. Zamanında kitapları ve romanlarıyla beslenenler, bugün şükranla minnetle hatırlıyorlar kendisini. Cavid Ersen ismi ve özellikle “Kızıl Zindanlar” isimli eseri, bir çok yürekte heyecanlanmalara sebep oluyor. Yaşları gereği Cavid Ersen’i duymamış olanlar da var. Çünkü maalesef bizim fikir hayatımızda, edebiyat dünyamızda bir devamlılıktan söz edilemiyor. Bir zamanların anlı şanlı kalemleri bir dönem
sonra unutulabiliyor veya unutturulabiliyor. Genç okuyucular haklı olarak duymamış olabilirler Cavid Ersen ismini.Yazarlar sözlüğünde bile ismine tesadüf edilmiyor çünkü. Ziyanı yok, şu anda kendisi aramızda, sevgisi yüreğimizde.
“Kızıl Zindanlar” hakkında merhum Ahmet Kabaklı şu değerlendirmeyi yapar: "Cavid Ersen'in 'Kızıl Zindanlar'ı, gençlerimize ve insanlarımıza musallat olan büyük tehlikenin, en temiz üslûp, milliyetçi, vatancı niyet ve usta romancı tekniği ile, edebiyata, romana geçişidir. Yılan ağzından inci damlatılır gibi göz boyamaya yönelmiş, Türk neslini yıkmaya kasıtlı, çok eski düşmanın, bugün içerde ve dışarda dost görünmeye kalkan çehresini, maskesi sökülmüş canavarlar halinde Cavid Ersen'in 'Kızıl Zindanlar'ında görünüz...
İlerde bir gün, Kızıl Zindanlar'ın, bütün nurlara, insanlıklara, bütün nimetlere kafa tutan bir istibdat rejimi uşaklarına karşı Türklerin, her zamanki gibi şuurlu bir mukavemet cephesi kurabileceğini savunan vesikalarla hazırlandığını düşünerek, kapalı berzahlara düşmemek için, bu romanın ruhuna, mânâsına giriniz...”
Gün olur, bir gecekonduya sığınır. Soğuktan titreyen çocuklarıyla perişan olur. Lamba ışığında roman yazmaya devam eder. Bir çok çileler çeker, acılar yaşar, ama herşeye rağmen azminden, sebatından ve inandığı, hak bildiği davasından asla ayrılmaz. Az eşyalı gecekondusunda soğuktan titreyen çocuklariyle perişan olur, lâmba ışığında çalışır, roman yazar. Yaşama
ümitleri kaybolan aile fertleri dağılır. Yuvası yıkılan Ersen, çırpınır ama ne devlet kademelerinde ne de özel sektörde hiçbir iş bulamaz. Bütün dostlarına şu temennide bulunur:
"Bir gün ben de fani olan bu hayatı terk edip gideceğim. Unutmayınız ki, bir gün sizler de bu fani hayatı, doyamadan terk edip gideceksiniz. Temenni ederim ki, sizler de Kızıl Zindanlar yazarı olarak ben de tâviz vermeden, Türk İslâm düşüncesinin sahibi olduğumuza inanarak bu fani hayattan uzaklaşırız.” Cavid Ersen'i uzun yılların ardından bulup konuştuk. Doğrusu biraz topluma
küskün bir insan ararken tam tersine son derece vakur duruşlu, mütevekkil ve hoşgörülü olgun bir insan gördük karşımızda. İlk cümlesi, “Ben yıllardan beri inzivaya çekilmiş iken, daima ümit içeririsinde sizlerin gelmesini bekliyordum. Bu ümidi hep yüreğimde taşıdım” dedi . Bir çay bahçesinde oturduk. Sorduğumuz bütün sorulara tek tek cevap verdi. Tevazuun abidesi Cavit
Bey, destansı hayatını , “Bir demdi geldi geçti, o mücadelenin içinde biz de nefer olarak yer aldık" diyordu.
Necip Fazıl’dan, Peyami Safa, Tarık Buğra ve Arif Nihat Asya gibi değerli şair ve yazarlarla olan müşterek hatıralarını anlattı.
Uzun süren suskunluk dönemini kapatan, yaklaşık yirmi yıldır herhangi bir konuda açıklama yapmayan ve inzivadaki köşesinde memleketimizde cereyan eden hadiseleri seyreden Cavid Ersen, millet olarak tarihimizle barışma zamanının gelip geçtiğini söyledi konuşmamızda. Özellikle “Kızıl Zindanlar” ve “Kara Zindanlar” romanlarıyla geniş bir okuyucu kesimine ulaşan Ersen, diğer bir çok
yazar gibi şiirle başlamamış edebiyat dünyasına. “Hikâye ve şiirle başlamadım ben. Romanla başladım yazmaya. Bütün gayem tanınmış romancı olmaktı, kabıma sığamıyordum. Ama basılmadı. Çok tashihlere muhtaçtı. 13 yaşındaki bir insan
roman yazamaz. Ama içimde öyle bir güç geliyor, öyle bir ilham geliyor, öyle bir hayal denizinde yüzüyordum ki o doğal güzellikler, çam ağaçları, söğüt ağaçları, pınarlar… Orada yalnızlığı tercih ediyor, elimde kalem defter, yazıyor, yazıyordum” diyor. “Bu romanı daha sonra yeniden ele aldınız mı?” şeklindeki sorumuza Ersen’in cevabı müspet değil. “Hayır, diyor. 13 yaşındaki
bir çocuğun romanı ne olabilir. Cavid Ersen, kendisiyle yaptığımız mülâkatta geçmiş çalışmalarını, yaşadıklarını, tarihî ve sosyal eserleriyle hatıralarını anlattı. İşte sorularımız ve cevapları.
- İlk piyesiniz “Çeteler”in büyük yankılar uyandırmasından sonra tiyatro eseri olarak neler yazdınız?
- ERSEN: Ondan sonra “Taşkınlar Lokali” diye üç perdelik bir komedi yazdım. Bunlar Adana’nın ilçelerinde oynandı. Kendim de başrol oynadım. Aynı zamanda rejisörlük yaptım.
- Daha sonra Adana’dan ayrıldığınızı, Şehir Tiyatroları’ndan istifa ettiğinizi biliyoruz, niçin?
- ERSEN: Bir hürriyet mücadelesi başladı. Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti arasındaki mücadele. Ben bunlara şahit olunca demokrasiye karşı içimde büyük bir heves duydum. Ben de bu mücadelenin içine katılayım diye içimden
duygular geçti. Ve bu duyguların sonucu olarak “Beyaz İhtilal” diye bir eser yazdım. “Günahkar Sokaklar” ve “Benim Üniversitem”den sonra önemli bir eserdi o. Bu kitabın beşinci baskısı da yapıldı.
- “Beyaz İhtilal”de Demokrat Parti’nin, milletin teveccühüne mazhar oluşunu anlatıyorsunuz değil mi?
- ERSEN: Evet ve öğretmenlik mesleğimden. 15 yıl sonra ayrılmak zorunda kaldım. Sultanahmet’te bir kanapede otururken bir gazete küpürü rüzgârla ayaklarımın altına geldi ve okuyayım dedim. Okudum. Yeni İstanbul gazetesi için eleman arandığını bildirir bir ilandı. Oraya müracaat ettim. Adana’dan geldikten sonra kurduğum tiyatro tahsisat yokluğundan kapandı. Gazeteciliğe
Yeni İstanbul’da başladım. 1956’larda… 1969’a kadar orada muhabirlik ve sekreterlik yaptım.
- Kimler vardı gazetede?
- ERSEN: Gökhan Evliyaoğlu vardı. Başyazardı. Aslında o gazete Habib Edip Törehan isimli zengin bir iş adamınındı. Ve 27 Mayıs İhtilali’nden sonra İsviçre’ye kaçtı oraya yerleşti. Gazetesini de Yılmaz Poda diye birine bıraktı. Müvekkiliydi. Yılmaz Poda da şimdiki Star’ın sahipleri Uzanlara gazeteyi devretti. Hatırladığım kadarıyla Kemal Uzan da gazetenin başyazarı Gökhan Evliyaoğlu’nu, yazı işleri müdürü Hami Tezkan’ı ve bir çoklarını gazeteden uzaklaştırdılar. Ben de 1969 senesinde Babıali’de Sabah gazetesine geldim. Şimdi kimbilir o güzel çocuk, o güzel adam, o vatanperver, vatanının milletini seven Cihangir Mutgil isimli delikanlı nerededir? O zaman hem gazetede çalışıyor, hem de okuyordu. Bu genç arkadaş, “Abi dedi, sen güzel
yazıyorsun.” Ben de o zamanlar “Kızıl Zindanlar”I tefrika ediyorum. Roman Babıali’de Sabah gazetesinde tefrika edilince çok ilgi gördü. Dedi ki, “Herşey benden, bunu basalım.” Tabettirdik. Birkaç yere imzalayıp verdik. Bir sabah, Babıali’de Sabah gazetesinin başmakalesinde muazzam bi-
Romanın hacmi de büyüdü değil mi?
- ERSEN: Çok büyüdü. Ve bir çok edebiyat öğretmeni kompozisyon ödevi olarak bu romanı öğrencilere tavsiye etti. Harıl harıl kitaplardan aldılar. Eserin muhtevası hakkında fikirlerini sayfalara döktüler. Böyle bir alem içinde Sinan’la 1969 yılında tanışmak ve –afedersiniz- zirveye çıkmak takdir oldu.
- Kızıl Zindanlar, Kara Zindanlar ve Zindanlar… Bu üçü nehir roman... Türkiye genelinde çok okundu, ilgi gördü. Neler hissettiniz. Türk insanı bu romanlara niçin bu kadar çok ilgi gösterdi?
- ERSEN: Bunu şu şekilde izah edeyim. Ben gençlik yıllarımda Kuvayı Milliye ruhuyla yetişen bir neslin gençlerinden idim. Orada o zaman büyük büyük bir birlik ve beraberlik şuuru vardı. Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış bir millet. Henüz 15 milyon nüfusu olan bir Türkiye’yi düşünün. Herkes birbirini seviyor ve sayıyor. O ruhla yetişen bir insandım. Yıllar geçti, Halkevi’nde ve bir çok
salonlarda toplantılar yapılmaya başlandı. Orada gençler bölünüp parçalanmaya başladılar. 1917 yılında Rusya’da Lenin’in darbesiyle Çar’lık yıkılmış ve Rusya’dan, bütün dünya milletleri bünyesine ajanlar gönderilmek suretiyle milletler bünyesinde bir tahribat yapılmak istenmişti. Gittikçe bu ideolojide muvaffak olanlar, Türkiye’de de kendilerini göstermek istemişler. Ve biz o
hengame içerisinde, Kuvayı Milliye ruhu içinde yetiştiğimiz için bu gelecek felaketleri sezerek Kızıl Zindanlar’da bir çok mesajlar vermek mecburiyetde hissettik kendimizi. Ahmet Kabaklı üstadımızın da buyurduğu gibi,
“İlerde çok fena durumlara düşmemek için bu - Tarihî konularıyla ilgi uyandıran Orhan Gazi, Osman Gazi, Selahaddini Eyyübi, Murat Hüdavendigâr gibi eserleriniz var. Bu kitaplarınızla sanırım toplumumuza milli bir tarih şuuru vermek istediniz.
İki yıl önce Osmanlı Devleti’nin 700’ncü kuruluş yıldönümü münasebetiyle çeşitli faaliyetler yapıldı. Devleti temsil eden Kültür Bakanı İstemihan Talay, Cumhuriyet’in Osmanlı’yla barıştığını ilan etti. Siz, bu romanlarınızla tarih bilgimiz ile mazi sevgimizde bir eksiklik gördüğünüz için mi bu tarz eserleri kaleme aldınız?
- ERSEN: Çok doğru söylüyorsunuz. Türkiye’de gerçek tarih hiç bir okulda hiçbir tarih kitabında yazılmış değil. Gerçek tarih çok önemli. Gerçek tarihi tetkik ettim ki ne entrikalarla koca bir imparatorluk yıkılmış, yıktırılmış ve bugünkü tarih kitapları maalesef bunlardan dış güçlerin ve iç güçlerin telkin ve tesirleriyle yanıltılıp aldatılmışız. Bütün mesele bu. Ben bunu tetkik ettikten sonra gerçek bir Türk tarihindeki kahramanlığımızı, Türk İslam ahlâk ve faziletiyle yoğrulmuş devrin padişahlarını, sultanlarını, kahramanlarını vermek istedim. Bu seriyi Fatih Sultan Mehmed’e kadar hazırladım. Şu anda Fatih Sultan Mehmet kitabı kayıp. Bir de Battal Gazi’miz vardı. Çok emek verdiğim. O da İsmail Ünalmış’da. Ne oldu bilmiyorum.
- Gelelim edebiyata. Türk edebiyatındaki şu anki durumu nasıl görüyorsunuz. Yeni şairler, yazarları nasıl buluyorsunuz. Edebiyat ve fikir hayatımızdaki seviyeyi beğeniyor musunuz?
- ERSEN: Ben şimdi yıllardan beri bir çok karmaşık olayların içinde inzivaya çekilmiş ve daima ümit içerisinde sizleri, değerli edebiyatçılarımızı bekler duruma gelmiştim. Yazmanın ve okumanın dışında kalmıştım. Vatanını milletini seven yazarlarımız romancılarımız var. Fakat bugünkü basın hayatımızda elle tutulur bir kaç gazeteden başka diğerleri maalesef dış güçlerle, iç güçlerin hegomanyası altında gayrı milli neşriyatlar yapmakta. Biz başka şekilde yetiştik. Kuvayı Milliye ruhuyla yetiştik. Sevgiye ve saygıya dayalı bir neslin içindeydik. Yıllar yılları kovaladı. Öyle hallere geldik ki kamplara bölünmek durumunda kaldık. Ve darbeler oldu. Hükümetler devrildi, yeni hükümetler kuruldu, demokrasi demokrasi diye feryat ettik. İçimden gelen hisler ve duygularla o bir kuş gibi kanatlarını çırparak omuzlarımıza kondu ve sabahleyin yaprakların üzerine konan jaleler bir kahkahayla bir güzgâr
esiyişle nasıl yok olurlarsa demokrasimiz de böyle öldü. Ve hâlâ çok ileri gitmemize rağmen hürriyet ve demokrasiyi arar durur.
- Bugüne kadar pek çok önemli fikir ve edebiyat adamıyla dostluğunuz oldu. Biraz da bu şahsiyetlerden bahseder misiniz?
- ERSEN: Yeni İstanbul’da iken Nizamettin Nazif (Tepedelenlioğlu) isimli yiğit bir arkadaşım vardı. O bayramlarda bir gazete çıkartırdı. Bana da başmakale yazdırırdı. Sonra o ayrıldıktan sonra rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’le müşerref olduk. Aynı odada makalesini yazar, bana da okuturdu. “Nasıl olmuş?” diye sorardı. Ben de “Çok güzel olmuş” derdim. Sonra Sabah gazetesine
geçtim. Gene üstad rahmetli Necip Fazıl beyle beraber çalıştık.
- Ya Peyami Safa ile…
- ERSEN: Peyami Safa ile bir kaç kere Milliyet gazetesinde iken görüşmek nasip oldu. Ona “Benim Üniversitem” isimli kitabımı imzalayıp takdim ettim. Bana “Sen mi yazdın bunu?” diye sordu. “Ben yazdım hocam” dedim. “Aferin aferin” dedi. “Sen ne güzel şeyler yazmışsın. Kitabın sayfalarını karıştırdı. Memnuniyetle “gene gel görüşelim” dedi. Bir kaç kere çayını içmek nasip oldu.
Ben evine ailesine kapanık bir insanım. İşimden çıkar evime gelirdim. Gece saat 2’de kalkardım. Ta sabahın 4’üne kadar yazardım. O piyesleri böyle hep geceleri yazmışımdır. Ben yıllarca bu eserleri bu saatlerde yazdım.
- Peki Arif Nihat Asya?
- ERSEN: Çok samimi arkadaşımdı. Adana’dan İstanbul’a geldi. Hemşehrim… Onunla çok güzel günlerimiz geçti. İstanbul’da oturuyorum. Bir gün baktım kapı vuruldu. Açtım, baktım Arif Nihat. “Oooo hocam” dedim. Ellerinden öptüm, yanak
yanağa öpüştük. Bizim Sabah gazetesinde onun rubaileri yayınlanıyor. Her sabah bana gelir. Daktilonun başına geçerim.O söyler ben yazarım. "Tashihini de yap bakalım" derdi. Bakardım. “Hocam hiç bir şey yok. Çok güzel söylemişsiniz. Bir
de siz okuyun” derdim.
- Tarık Buğra ile de akran ve dosttunuz değil mi?
- ERSEN: Evet Tarık Buğra ile aynı gazetede çalıştık. Yazıişleri müdürüydü. Gelirdi benim odama. Hasbihal ederdik. “Haydi derdi, neden bir şeyler yazmıyorsun, neden boş duruyorsun?” diyerek teşvik ederdi. Uzun süre bir dostluk beraberliği içindeydik.
- Can ciğer dostunuz Darendelioğlu’nu unutmayalım…
- ERSEN: İlhan Darendelioğlu, benim kırk yıllık dostumdu. Bir gün bir toplulukta, “Eğer Cavid Ersen bey olmasaydı, ben şimdi bir köşede çekilmiş Toprak mecmuasıyla haşir neşir kalmış olacaktım” dedi. Ben hangi gazeteye gittiysem şart koştum. Hergün gazetesinde Tahir Kutsi’yle görüştüm. Ona bir istikamet verdim. “Hepimizin Kavgası”nda geniş şekilde anlattım bunu. Özetle
şu: “Hergün gazetesi dağdaki çobana da ulaşacak.” Orda bir kadro kurduk Tahir Kutsi’yle. Reklamlar aldık. Abdurrahim Balcıoğlu gibi dostlarım vardı. Bana Tahir Kutsi Makal yetki verince, Necdet Sevinç’e gittim. Milliyetçi bir gazete diye afişler yapıyordu. Mehmet Emin Alpkan'ın gazetesi Bizim Anadolu'da yazıyordu. Ona dedim ki, “Bu bir dava meselesi. Bir tarafta gazete, bir
tarafta davamız” Kalkıp geldi ve gazeteyi büyüttük. O zaman 30 bin tiraja ulaşmıştı Hergün.
- Merhum gazeteci ağabeyimiz Mehmet Emin Alpkan’dan da bahseder misiniz biraz.
- ERSEN: Yeni İstanbul gazetesinde çalışırken gazeteye yazıişleri müdürüne telefon ediyor. Diyor ki “Bizim Taşkent’te bir toplantımız olacak nüfus sayımı için. Bir güçlü yazar, gazeteci istiyorum”. Beni tavsiye etti müdür. Baktım çok tatlı bir adam. Görüştük. Taşkent’e gittik, röportajlar yaptım. O zaman başlayan dostluğumuz uzun zaman devam etti. Halen rahatsızlığı devam eden İrfan Atagün dostumuz vardı. Ömer Öztürkmen bey de keza. Ömer bey gazetecilikte beni çok desteklemiştir. Ergun Göze beyle birlikte Babıali’de Sabah gazetesinde çalıştık. Bu şahsiyetlerle aynı nesildeniz. Ulu gayeye varmak için onlar bize ışık tutmuş. Biz de yeni yetişen nesle bir ışık tuttuysak ne mutlu bize.
HAKKINDA YAZILANLAR
Cavid Ersen toplantısı
Türkiye 28 Mart 2001
Yıllardan beri suskunluğunu koruyan, bir dönemin en meşhur milliyetçi yazarları arasında ilk sırayı alan romancı Cavid Ersen, 80’inci yaşını 28 Mart 2001 Çarşamba günü saat 17.00’de Türk Edebiyatı Vakfı’nın Sultanahmet’teki merkezinde kutladı.
1970’li yılların efsane romancısı Cavid Ersen, toplantıda dramlarla dolu hayatını, mücadelelerini ve yazarlığını anlattı.Mehmet Nuri Yardım’ın yönettiği toplantıda Yard. Doç. Dr. Erol Ülgen romancının tarihî romanlarının edebiyatımızdaki değeri üzerinde durdu.Yayıncı Sinan Yıldız ise Cavid Ersen’le tanışmasını ve kitaplarını nasıl yayınlamaya başladığını dile getirdi.
ESERLERİ
Kızıl Zindanlar ve Kara Zindanlar isimli romanlarının yanısıra 30’a yakın kitabıyla çok geniş bir okuyucu kesimine ulaştı.
Can Ataklı ( 1956)
Can Ataklı ( 1956) 1956 yılında Diyarbakır’da doğdu.İTİA Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nda eğitim gördü.Gazeteciliğe 1976 yılında Vatan gazetesinde başladı.24 Saat gazetesinde devam etti.Günaydın ve Tan gazetelerinde yazı iylerini idare etti.Sabah gazetesinin İstanbul dönemi kuruluş kadrosunda yer aldı.Aynı gazetede uzun süre köşe yazarlığı yaptı.Gazete yönetimi tarafından işine son verildi.Almanca biliyor.
ESERLERİ
Amiral Battı Sabah Grubunun Öyküsü Can Ataklı’nın Tanıklığıyla
Serkan Seymen
Metis Y. İstanbul 2001
Amiral Battı, 80'li yıllarda kendisini Türkiye medyasının "amiral gemisi" ilan eden Sabah gazetesi ile onun bağlı bulunduğu grubun geçirdiği dönüşümleri ele alıyor.
Kitabın ana eksenini, en başından itibaren Sabah'ı Sabah yapan çekirdek ekip içinde yer alan, ancak son dönemde Dinç Bilgin-Zafer Mutlu ikilisi tarafından işten atılan Can Ataklı'nın tanıklığı oluşturuyor. Ataklı, Serkan Seymen'in yaptığı röportajda kimi zaman burukluğunu dile getiriyor, kimi zaman öfkesini boşaltıyor; ama en önemlisi medya-siyaset-sermaye ilişkileri konusunda çok önemli ifşaatta bulunuyor. 1992'de Cilalı İmaj devri adlı kitabında Sabah'ın temsilciliğine soyunduğu "yükselen değerleri" ilk kez kavramsallaştırmış olan Can Kozanoğlu ise, on yıl sonra aynı değerlerin neden ve nasıl yere çakıldığını anlatıyor. Kitabın sonsözünü kaleme alan gazeteci Kemal Can da, amiral gemisinin batmasından çıkartılabilecek dersleri tartışıyor. Kitapta 93 trilyonluk bir meblağın hortumlandığı Etibank soruşturmasına dayanak teşkil eden Bankalar Yeminli Murakıpları raporunun "Sonuç ve Özet" bölümleri ile Can Ataklı'nın 1995'te Doğan grubuna karşı Sabah grubunu cansiperane savunan yazılarından seçmeler de ek olarak yer alıyor.
ESERLERİ
Amiral Battı Sabah Grubunun Öyküsü Can Ataklı’nın Tanıklığıyla
Serkan Seymen
Metis Y. İstanbul 2001
Amiral Battı, 80'li yıllarda kendisini Türkiye medyasının "amiral gemisi" ilan eden Sabah gazetesi ile onun bağlı bulunduğu grubun geçirdiği dönüşümleri ele alıyor.
Kitabın ana eksenini, en başından itibaren Sabah'ı Sabah yapan çekirdek ekip içinde yer alan, ancak son dönemde Dinç Bilgin-Zafer Mutlu ikilisi tarafından işten atılan Can Ataklı'nın tanıklığı oluşturuyor. Ataklı, Serkan Seymen'in yaptığı röportajda kimi zaman burukluğunu dile getiriyor, kimi zaman öfkesini boşaltıyor; ama en önemlisi medya-siyaset-sermaye ilişkileri konusunda çok önemli ifşaatta bulunuyor. 1992'de Cilalı İmaj devri adlı kitabında Sabah'ın temsilciliğine soyunduğu "yükselen değerleri" ilk kez kavramsallaştırmış olan Can Kozanoğlu ise, on yıl sonra aynı değerlerin neden ve nasıl yere çakıldığını anlatıyor. Kitabın sonsözünü kaleme alan gazeteci Kemal Can da, amiral gemisinin batmasından çıkartılabilecek dersleri tartışıyor. Kitapta 93 trilyonluk bir meblağın hortumlandığı Etibank soruşturmasına dayanak teşkil eden Bankalar Yeminli Murakıpları raporunun "Sonuç ve Özet" bölümleri ile Can Ataklı'nın 1995'te Doğan grubuna karşı Sabah grubunu cansiperane savunan yazılarından seçmeler de ek olarak yer alıyor.
Cahit Tanyol ( 1924)
Cahit Tanyol ( 1924) 1924 yılında Nizip'te doğdu. Adana Maullim Mektebi'ni ve Gazi Eğitim Enstitüsü'nü bitirdi. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden mezun olduktan sonra yeni kurulan sosyoloji kürsüsüne asistan olarak girdi. Aynı bölümde Doç. Prof. ünvanları aldı. Gençlik yıllarından başlayarak canlı bir edebiyat yaşamının içine daldı. Gazete yazarlığının yanı sıra sosyolojik yapıtlar kaleme aldı.
ESERLERİ
Neden Türban, Türkler ile Kürtler, Schopenhauer’da Ahlak Felsefesi Gendeş Y.
ESERLERİ
Neden Türban, Türkler ile Kürtler, Schopenhauer’da Ahlak Felsefesi Gendeş Y.
Cahit Zarifoğlu ( 1940)- (1987)
Cahit Zarifoğlu ( 1940)- (1987) 1940 yılında Ankara'da doğdu. Babasının memuriyeti dolayısıyla ilk ve orta öğrenimini yurdun çeşitli yerlerinde yaptı. Liseyi memleketi K.Maraş'ta tamamladı. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Çevirmenlik yaptı. Avrupa'yı dolaştı. Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu ve TRT'de çevirmen olarak çalıştı. Son olarak TRT İstanbul Radyosu'nda denetçilik yaptı. İlk şiir ve hikâyelerini K.Maraş'ta mahalli gazetelerde yayımladı. Yine K.Maraş'ta Açı adında bir dergi çıkardı. Başta Diriliş ve Edebiyat olmak üzere birçok dergide yazdı. Mavera dergisi ve Akabe Yayınlarının kurucuları arasında yeraldı. Çeşitli gazetelerde müstear isimlerle günlük yazılar yazdı. Şiirden başka, öykü, roman, günlük, oyun ve çocuk edebiyatı alanlarında ürünler verdi. 1987 İstanbul’da öldü.
ESERLERİ
İşaret Çocukları, Yedi Güzel Adam, Menziller, Korku ve Yakarış adlı kitaplarında yeralan şiirleri, kitaplarına girmemiş şiirleriyle birlikte vefatından sonra Bütün Eserleri I/Şiirler adı altında yayınlandı.Günlüklerini Yaşamak adıyla topladı.
ESERLERİ
İşaret Çocukları, Yedi Güzel Adam, Menziller, Korku ve Yakarış adlı kitaplarında yeralan şiirleri, kitaplarına girmemiş şiirleriyle birlikte vefatından sonra Bütün Eserleri I/Şiirler adı altında yayınlandı.Günlüklerini Yaşamak adıyla topladı.
Cahit Kayra ESERLERİ
Cahit Kayra ESERLERİ
1938 Kuşağı
Olaylar, İnsanlar, Anılar
Cahit Kayra
Cem Yayınevi / Cem Kültür Dizisi
Bu kitap, Türkiye'de son yüzyıla yakın bir dönemin olayları içinde yaşayan bürokrat, politikacı bir yazarın öyküsüdür.
"Cahit Kayra" anlatısına, çöken bir imparatorluğun karanlık ve acıklı görüntüleriyle başlıyor. Genç bir çocuk olarak Atatürk reformlarının
heyecanını ve İnönü dönemini, İkinci Dünya Savaşı'nın acılarını, demokrasiye geçiş olaylarını yaşıyor. 1972'ye kadar büyük bürokrattır ve yurt içinde ve
yabancı ülkelerde sorumlu devlet görevlisi hizmetinde görülmektedir. Bu tarihten sonra polikikaya karışıyor, koalisyon pazarlıklarının, Kıbrıs
olaylarının ve seçim boğuşmalarının içinde yer alıyor. Bu yıllar da sona eriyor ve yazar emeklilik döneminin ihtirassız, kavgasız
iklimine giriyor. Burada, birikimlerini kitaplara dökerek kendi deyimiyle "Yaşama yanıt verme"nin yollarını aramaktadır. Zamanını öyküler, araştırmalar
yazarak dolduruyor. Okur bu anılarda, belki, yer yer kendi yaşam serüveninin olaylarını, kendi yaşam modelini ve yaşam felsefesinin yanıtlarını bulabilecektir.
1938 Kuşağı
Olaylar, İnsanlar, Anılar
Cahit Kayra
Cem Yayınevi / Cem Kültür Dizisi
Bu kitap, Türkiye'de son yüzyıla yakın bir dönemin olayları içinde yaşayan bürokrat, politikacı bir yazarın öyküsüdür.
"Cahit Kayra" anlatısına, çöken bir imparatorluğun karanlık ve acıklı görüntüleriyle başlıyor. Genç bir çocuk olarak Atatürk reformlarının
heyecanını ve İnönü dönemini, İkinci Dünya Savaşı'nın acılarını, demokrasiye geçiş olaylarını yaşıyor. 1972'ye kadar büyük bürokrattır ve yurt içinde ve
yabancı ülkelerde sorumlu devlet görevlisi hizmetinde görülmektedir. Bu tarihten sonra polikikaya karışıyor, koalisyon pazarlıklarının, Kıbrıs
olaylarının ve seçim boğuşmalarının içinde yer alıyor. Bu yıllar da sona eriyor ve yazar emeklilik döneminin ihtirassız, kavgasız
iklimine giriyor. Burada, birikimlerini kitaplara dökerek kendi deyimiyle "Yaşama yanıt verme"nin yollarını aramaktadır. Zamanını öyküler, araştırmalar
yazarak dolduruyor. Okur bu anılarda, belki, yer yer kendi yaşam serüveninin olaylarını, kendi yaşam modelini ve yaşam felsefesinin yanıtlarını bulabilecektir.
Cahide Sonku ( 1919)
Cahide Sonku ( 1919) 1919 yılında Yemen’de doğdu, 1981 yılında İstanbul’da öldü. Bir süre tiyatro
oyunculuğu yaptı. Söz Bir Allah Bir'le sinemaya geçti (1933). Daha sonra kendi
adına Sonku Film şirketini kurdu (1950). Fedâkar Ana filmiyle yönetmenliği
denedi. Oyuncu Talat Artamel ile evlenip ayrıldı.
Önemli filmleri: Bataklı Damın Kızı Aysel, Şehvet Kurbanı (Muhsin Ertuğrul),
Vatan ve Namık Kemal (Sami Ayanoğlu), Beklenen Şarkı (Orhon M. Arıburnu), İlk
ve Son (Atıf Yılmaz)
oyunculuğu yaptı. Söz Bir Allah Bir'le sinemaya geçti (1933). Daha sonra kendi
adına Sonku Film şirketini kurdu (1950). Fedâkar Ana filmiyle yönetmenliği
denedi. Oyuncu Talat Artamel ile evlenip ayrıldı.
Önemli filmleri: Bataklı Damın Kızı Aysel, Şehvet Kurbanı (Muhsin Ertuğrul),
Vatan ve Namık Kemal (Sami Ayanoğlu), Beklenen Şarkı (Orhon M. Arıburnu), İlk
ve Son (Atıf Yılmaz)
Cacabey
Cacabey Kırşehir emiridir. Kırşehir’e büyük hizmetler görmüş tarihi şahsiyettir. Cacabey’in babası Ceceli aşiretinin beyi Bahaddin Caca’dır. Caca Bey’in 1240 yılında doğduğu tahmin edilmektedir. Gençliği hakkında bilgi yoktur. Moğol istilası yıllarında Moğollar’ın dikkatini çekerek kısa zamanda büyükler arasına karışmıştır. III. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Anadolu’da pek çok hayrat yaptırmıştır. Eskişehir’den Tokat’a oradan da Kırşehir’e tayin edilmiştir.
Kırşehir’e geldği zaman asi Emirhor Esededdin üzerine yürümüş, hepsini kılıçtan geçirmiştir. Caca Bey, bir ara Mısır Memlük’u Sultan Baybars’a esir düşmüşse de sonradan serbest bırakılmıştır.
Cacabey, 1270 yılında Hacı Bektaş Veli, 1273 yılında Mevlana ile görüşmüştür.
Cacabey, 1272 yılında bir medrese kurarak ismini ebedileştirmiştir. Şehrin tam ortasında olan bu medresenin kubbesi açık ve altında su kuyusu vardır. Bu kuyuya akis eden yıldızları tetkik ederlerdi. Medresede astronomi çalışmaları yapılmakta idi. Şimdi minare olarak kullanılan kulesi rasat kulesi idi.
Caca Bey’ e ait Arapça ve Moğolca 4 vakıfname bulunmaktadır. Bu vakıfnamelerde medresi, mescit , hanıkâa, zaviye, mektep, dar’ül el süleha, türbe ile Kayseri, İskilip ve Eskişehir’de pek çok eserler yaptırdığı yazılmaktadır.
Kırşehir’e geldği zaman asi Emirhor Esededdin üzerine yürümüş, hepsini kılıçtan geçirmiştir. Caca Bey, bir ara Mısır Memlük’u Sultan Baybars’a esir düşmüşse de sonradan serbest bırakılmıştır.
Cacabey, 1270 yılında Hacı Bektaş Veli, 1273 yılında Mevlana ile görüşmüştür.
Cacabey, 1272 yılında bir medrese kurarak ismini ebedileştirmiştir. Şehrin tam ortasında olan bu medresenin kubbesi açık ve altında su kuyusu vardır. Bu kuyuya akis eden yıldızları tetkik ederlerdi. Medresede astronomi çalışmaları yapılmakta idi. Şimdi minare olarak kullanılan kulesi rasat kulesi idi.
Caca Bey’ e ait Arapça ve Moğolca 4 vakıfname bulunmaktadır. Bu vakıfnamelerde medresi, mescit , hanıkâa, zaviye, mektep, dar’ül el süleha, türbe ile Kayseri, İskilip ve Eskişehir’de pek çok eserler yaptırdığı yazılmaktadır.
Cüneyt Özdemir ( 02.08.1970)
Cüneyt Özdemir ( 02.08.1970) Cüneyt Özdemir CNN TÜRK
5N 1K
Doğum Tarihi / Yeri 02.08.1970 Ankara
Eğitim A.Ü. İlteşim Fakültesi
G. Başlangıç Yılı 1990
G. Başlangıç Kurumu 32.Gün
Çalıştığı Kurumlar 32.Gün , atv
Aldığı Ödüller Genç televizyoncunun aldığı pek çok ödül bulunuyor.
Yayınlanmış Eserler Komutanın Şüpheli Ölümü -Eşref Bitlis Olayı- (İletişim), Ruh Hali (Parantez), Düşsesi (Parantez), Ratingsiz Sohbetler (Su Yayınları), Kız Kulesi Efsanesi (Su Yayınları)
Özgeçmiş 32. Gün ekolünden olan Cüneyt Özdemir halen CNN Türk'te Soner Yalçın'la birlikte 5N 1K'yı hazırlıyor.
5N 1K
Doğum Tarihi / Yeri 02.08.1970 Ankara
Eğitim A.Ü. İlteşim Fakültesi
G. Başlangıç Yılı 1990
G. Başlangıç Kurumu 32.Gün
Çalıştığı Kurumlar 32.Gün , atv
Aldığı Ödüller Genç televizyoncunun aldığı pek çok ödül bulunuyor.
Yayınlanmış Eserler Komutanın Şüpheli Ölümü -Eşref Bitlis Olayı- (İletişim), Ruh Hali (Parantez), Düşsesi (Parantez), Ratingsiz Sohbetler (Su Yayınları), Kız Kulesi Efsanesi (Su Yayınları)
Özgeçmiş 32. Gün ekolünden olan Cüneyt Özdemir halen CNN Türk'te Soner Yalçın'la birlikte 5N 1K'yı hazırlıyor.
Cüneyd Zapsu ( 1956)
Cüneyd Zapsu ( 1956) H. Cüneyd Zapsu,1956 yılında İstanbul'da doğdu. Alman Lisesi mezunu. İstanbul ve Münih üniversitelerinde iş idaresi eğitimi aldı. İş hayatına özel sektörde başladı ve çeşitli birimlerde başkan yardımcılığı ve başkanlık yaptı. Ayrıca özel sektörde yönetim kurulu üyesi ve yönetim kurulu başkanı oldu. İstanbul İhracatçılar Birliği Başkanlığı ile ABD'de Hazelnut Council'in eş-başkanlığını yapıyor.
Türk-Amerikan iş Konseyi, TÜSİAD gibi çeşitli cemiyetlerde üye. İngilizce ve Almanca bilmektedir.
HAKKINDA YAZILANLAR
Cüneyd Zapsu: Kürt ve Rumeli kimliğimle övünüyorum
Nuriye Akman
Zaman 25.05.2004
Başbakan Erdoğan’ın sırdaşı Cüneyd Zapsu, ırkçı bir milliyetçilik anlayışına karşı çıktığını belirterek, “Bu, aslımı inkâr etmek değil. Hem Kürt hem de Rumeli tarafımla iftihar ediyorum.” dedi.
Bürokrasiden hoşlanmıyorsunuz. Dış temaslarınızda hızlanma adına Dışişleri Bakanlığı’nı devreden çıkartıp, tepki aldığınız oluyor mu?
Başta çok fazla oldu. Hiç böyle bir çalışmaya alışmamışlardı. Amerika seyahati ile başladı bu olay. Gazetelerdeki negatif haberlerden belliydi, nereden geldiği. Haklılar. 35 sene çalışmışlar, büyükelçilik payesi almışlar. Ondan sonra hiçbir işten anlamayan bir işadamı kalkıyor, sanki daha iyi bilirmiş gibi işe karışıyor ve işi karıştırıyor. Bunu anlıyorum. Ancak bizim vaktimiz yok. Çok geride kalmışız birçok konuda. Kıbrıs konusunda, hakkımda yazılanlara şöyle bir bakın. Ne demişim, ne oldu? O zamanlar ben vatan hainiydim.
‘Ver kurtulcu’ deniyordu size.
Evet. Dışişleri’nde ise 30 küsur senedir, çözümsüzlük üzerine kurulmuş bir politika vardı. Aynı kişilere bir anda, “Hayır, bunu çözeceksin.” dendiği anda nasıl değiştirebilir kendini?
Kısa devre yapar beyin.
Bunlar oldu. Bence şu anda Dışişleri tepeden gelen, Abdullah Bey’den gelen rüzgâra daha yeni alışmaya başladı. Onlar alıştıktan sonra zaten benim bir problemim yok. Bana ihtiyaç da yok. Ama o zamana kadar vardı. Zaten Dışişleri Bakanı’nın haberi olmadan en ufak bir girişimim olamaz.
Bush görüşmesini siz mi ayarladınız?
Öyle deniyor.
Bu kadar işadamı var, yapabilen neden sizsiniz?
Korkularımın üzerine gittim hep. Küçükken çok içine kapanık bir çocuktum. Her şeyden çekinirdim. Başkasından beklemeyip, kendim yapmasını öğrendim bazı şeyleri. 11-12 yaşından sonra hep sınıf mümessilliği gibi ön plandaydım. Hiç çekinmeden herhangi birine telefon açıyorsunuz, randevu istiyorsunuz. Gidiyorsunuz, tıkır tıkır konuşuyorsunuz. Bu kadar basit işte. Ne masonum, ne dönmeyim. Ne CIA’im, ne MOSSAD’ım. Dünya Ekonomik Forumu’nda üye olmam çok işe yaradı. Çünkü orada çok insan tanıdım. Tanıdığım kişilerin kanallarını iyi kullandım. Türk-Amerikan İş Konseyi’nin yönetim kurulundayım. Oradan da birçok kimseyi tanıyorum. Almanya’yı zaten tanıyorum. Yoksa böyle gizli kapaklı bir şey yok.
Bush yönetiminin beyin takımı sizin dostunuz mu?
Dost biraz zor bir kelime. Tanışma diyelim. Hatta bir gün Başbakan sordu birisi için, “Arkadaşın değil mi?” diye. “Hayır. Arkadaşım değil, tanıyorum.” dedim.
Yani siz Amerikan yönetiminden istediğiniz kişiyi telefonla aradığınızda karşınıza çıkıyor mu?
Yok canım öyle bir şey olamaz. Yalnız açık olduğunuz zaman, insanlar açık olduğunuza inanamıyor. Mutlaka arkasında bir şey vardır zannediyor.
Biraz da ailenizi tanıyalım. Sizin Abdurrahim Zapsu’nun torunu olmanız önümüze iki damar açıyor. Bir, Kürt damarı, bir de tasavvufi yönü.
Daha çok tasavvufi yönü. Yeni moda oldu, bu Kürt tarafı. Ben hiç rahmetli babamdan böyle bir şey görmedim. Eniştem, yani halamın kocası Musa Anter’le aile içinde bir sıkıntı olduğunu sonradan anladım ben. Babam (Mustafa Pertev), kimseyle kavgalı değildi. Fakat senelerce sonra anladık. Musa amca meğer onunla tartışmış.
Kürtçülük meselesi yüzünden mi?
Tabii ki. İslâmiyet ile milliyetçilik birbiri ile bağdaşmıyor. O konuda tartışma olmuş. Sonradan ben Musa amcanın çocuklarıyla görüşürken anladım. 1987 Kasım’ında babam, ağabeyime, “Aziz, şu Musa amcanı çağır bir görüşelim.” dedi. Şaşırdık. Çünkü belki de 15 senedir görüşmüyorlardı.
Musa Bey’in öldürülmesinden ne kadar zaman önce?
4 sene evvel galiba. Ağabeyim haber verdi. Büyük oğluyla beraber geldi birkaç gün sonra. Sanki o kadar sene hiç geçmemiş gibi yakındılar. Rahmetli hacı babam beş vakit namazındaydı. Çok hoşgörülüydü. Boğazda bir eğlence sofrasında da rahatlıkla oturup sohbet edebilirdi. Konuşmalarının bir kısmına şahit oldum. Güzel sohbet ettiler ve ben orada Musa amcanın da çok farklı bir yöne doğru gittiğini fark ettim. Musa amca tekrar Mardin’e döndü. Babam ertesi günü vefat etti. Hayatta tek dargın olduğu kimseyle vefatından evvel barışmıştı.
Musa Anter nasıl bir yöne doğru dönmüştü?
Eskisi gibi çok sert milliyetçi, komünist, ateist Musa Anter yoktu karşımızda. Daha yumuşak, hatta dini konulara daha açık bir insan vardı. Bu yüzden, biraz evvel Kürt damarı dediniz, bizim evimizde ırkçılık gibi bir şey olamazdı. Bu demek değil ki ben kanımı inkâr ediyorum, aksine hem Kürt hem Rumelili, yani tam Türklüğümle iftihar ediyorum.
Dedenizin Kürt Talebe Ümit Cemiyeti’nin kurucusu olduğu, Şeyh Sait ayaklanmasına katıldığı doğru mu?
İlki doğrudur bir de Kürt Teali Cemiyeti vardı. Tek bildiğim, dedemin İstanbul’da Kürt talebeleri eğitmeye çalıştığıdır. Ama dedemin eğitmesi dini yöndedir. Osmanlı dönemi son ilahiyat mezunlarından. Hem de Maliye Mektebi’ni bitirmiş. Orada her zaman yumuşak ve her zaman Allah’ın hepimizi affedici yönleri olduğunu söylüyor. Zaten, babam, Saint George’da. Halalarımdan biri de Saint George, diğeri Dame de Sion’da. Katı Müslüman olan bir insan, tutup papaz okullarına çocuklarını gönderir mi? Ki o zaman tam papaz okulu Saint George. Biz döndüğümüzde Almanya’dan, babam kendi okuluna gitmemizi istemişti. Biz istemedik. “Yok baba, Alman Lisesi daha güzel. Biz papazların yanına girmeyelim.” dedik.
Şeyh Sait İsyanı’na gelelim. Böyle bir bilgi var mı sizde?
Yok. Olsa da zaten söylemezdim herhalde.
Bir soru işareti bırakıyorsunuz kafalarda.
Şeyh Sait İsyanı dediğiniz hadisenin tam ne olduğunu bilen var mı? O yüzden bir soru işareti olsun istedim. Cumhuriyet devrinin tarihini, baştan aşağı bir daha iyice okumakta, hatta belki bir daha yazmakta fayda var. Dedemin dostları arasında Said-i Nursi de var, Necip Fazıl da. Dedem hak gördüğünü söylemekten çekinmezmiş. Hatta o zamanlar damgalanmış, sürülmüş. Herkesin sırt çevirdiği bazı ailelerin açık bir şekilde yanlarında olmuş. O ailelerle hâlâ görüşüyoruz. Bakın 2004 yılındayız. Hâlâ önyargılardan kurtulamamışız. Birtakım korkular yönetiyor bizleri. Kürtçe dendiği zaman, ‘Olur mu böyle şey. Vatanımız, bölünmez bütünlük, parçalanma korkusu.’ Sosyal haklar, insan hakları dendiği zaman, ‘işte komünistler falan.’ Başörtüsü dendiğinde hemen ‘şeriat bilmem ne’. Her konuda birtakım korkularla, 50 senedir bu memleketi yönetmişler. Halen bunlar üzerine siyaset yapılıyor. Osmanlı tarihinin bir anlaşmasının tarihini gününe kadar ezberlettiler, ancak son 50-60 sene sanki yaşanmamış gibi.
Dedenizin Büyük İslam Tarihi diye bir kitabı var, değil mi?
Ayrıca Ehli Sünnet Yayınları diye haftalık dergi çıkıyormuş. Orada, Necip Fazıl, dedem yazıyor. Hatta babam anlatırdı bana, baskıdan çıkarmış, dağıtılırmış. Gidermiş kitapçıya, yok. Hemen arkasından topluyorlar. Birileri tüm kitapları satın alıyor.
Bir de Kürtçe kaleme aldığı bir destan var galiba?
Dedemin eserleri arasında tabii ki Kürtçe olanlar da varmış. Tiyatro dahil. Unutmam bir gün rahmetli babam çok kızmıştı bir kitabı gördüğünde, çünkü dedemin ismini kullanıyorlardı orada. İşte Kürt milliyetçisi diye. Çünkü dedem hayatı boyunca İslam’ın hizmetinde bulunmaya çalışmış ve ayrılıkçı Kürtçülüğe karşı çıkmış bir insan. Sormadan da basıyorlar.
Ailenin yaşantısında bir de sürgün var. Babanız, Demokrat Parti mağdurlarından.
Babam, tabii ki Demokrat Partiliydi, dedemin çektiği sıkıntılardan sonra.
Eziyet edilmiş mi dedenize?
Benim anladığım, Sultanahmet’teki Four Seasons Oteli’ni (eskiden cezaeviydi) benden önce ziyaret etmiş!
İslamcı Kürtçü ithamıyla mı?
Yok, Kürtçü değil ama, Şeyh Sait konusunda. Daha sonra Bediüzzaman Hazretleri konularında sorgulamışlar.
İşkence görmüş mü?
Bizde pek anlatılmaz. Edebe aykırıdır.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra size ne oldu?
Babam, 1960’ta Avrupa’ya gitti. Birkaç ay hiç havadis alamadık. Bir-iki ay Marsilya’da, Rotherdam’da kaldığını sonra öğrendik. Avusturya Lisesi’nden mezun olduğundan dolayı Almancası var, Münih’e yerleşmiş. Annemi, ağabeyimi ve beni de aldırdı. Rahat bir ortamdan gelip küçücük bir odada dört kişi yaşadık. Annem çok üzülürdü, bir tek ona üzülürüm. 4 yaşımı bile doldurmamıştım, anaokuluna verdiler. Sadece Katolik Kilisesi’nin anaokulları vardı o yıllarda. Rahibelerin anaokulunda geçirdiğim süre bana seneler gibi geldi. Meğer, sadece iki hafta kalmışım.
Normalde 4 yaş hiç hatırlanmaz. Çok mu yalnız hissetmiştiniz kendinizi?
Korku filmi gibiydi. Rahibeler ve Alman disiplini. Taş gibi bir yerde yatırıyor sizi. Verdiği yiyecekler... “Biz domuz yemeyiz.” dedik, ama o kadar berbat şeyler ki, çıkarıyorduk. Bir daha yedirirlerdi. Bunu babama söyleyince aldılar beni. Bu sefer yaşımı büyüttüler, 4 buçuk yaşımda okula başladım. İlkokulda çok tatlı bir çevrem vardı. İşçi yoktu o zaman. Türk dediğiniz zaman ‘silah dostumuz’ diye bakarlardı. Kızlar vardı, benim ayakkabımı bağlarlar, bana tatlı sözler söylerlerdi. Bugün söylediklerini hatırlıyorum. O zaman anlamazdım. Almancam ikinci sınıfta, pat diye açıldı.
Çocuklarınız yurtdışında mı doğdu?
Hayır. Almanya’da yaşıyorum, eşim hamile. Çocuğunu yurtdışına götürüp doğurmaya çalışan herhalde siz de çok kişi bilirsiniz. Ben tersini yaptım. Üç kızım da Almanya’da yaşadığımız halde eşimin hamileliğinin 7-8’inci aylarında buraya gelip doğurması ile İstanbul doğumludur. Bunun üç sebebi vardı: 1) Tanıdığımız doktor hanım buradaydı, ailemizin çok uzun seneler doktoru idi ve bizim de ebemizdi, yani doktora güven. 2) Doğum, kültürümüzde bir kadının en önemli olayıdır. Tüm eş dost, arkadaşları akrabaları ziyarete gelir, hediyeler vs... 3) Ben İstanbul doğumluyum ve bundan gurur duyuyorum. Çocuklarıma da İstanbul doğumlu olma gururunu yaşatmak istedim. Ne kadar gayri milliymişim değil mi?
Dinimizin gereklerini yerine getiremiyorum
Zannediyorum sülalenizin bir tarafı Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne dayanıyor.
Anne tarafım Balkanlıdır. Annem Bursa doğumludur. Diğer dedem İbrahim Uzel’e baktığınız zaman, zaten Üsküp civarından. Birinci Balkan Savaşı’nda gelmişler. Siyasi tarafı olmayan, tipik burjuva ve çok çalışkan bir aile. Babaannem tam Kürt’tür.
Zaza mı?
Kırmançı. Kürt Pertev Paşa’nın torunu. İşte Bedirhaniler kısmı babaannemden. Babamın babası, yani Abdürrahim Zapsu ise internette baktığınız zaman, ben de yeni gördüm. Yurtdışında yayınlanmış bir eser var. Oradaki şeceresi ta nerelere kadar gidiyor.
Peygamber Efendimiz’e mi?
Onu ben söyleyemem. Annem kızar öyle şeylere, “Katiyen konuşmayın.” der.
Böyle bir ailede büyümek, sizi nasıl bir insan yaptı?
Önyargılı olmamayı öğrendim. İlkokulu Almanya’da okudum. Bir azınlık psikolojisi içinde. Çünkü o zamanlar bugünkü gibi değildi Almanya. 1960-61. Münih’teydik, biz orada oruç tutardık ağabeyimle. Burada Alman Lisesi’ne geldik, çok şaşırdık. Türkiye’deyiz zannediyoruz. Almanlar da vardı, ama daha çok Türk vardı. Sınıfta tek oruç tutan bizdik. Hocalarımız oruç tuttuğumuza inanmıyordu. Bir keresinde, edebiyat hocamız, “Dilini çıkar bakayım.” bile demişti. Bazıları benim için ‘çok enternasyonal, milliyetçi değil.’ diyor. Tabii ki Türkiye için canımızı veririz. Bunlar milliyetçiliği ırkçılık olarak algılıyorlar. Ben ırkçı değilim.
Muhafazakâr bir kökenden gelmenize rağmen ‘içki de içmektedir’ denerek sizi olumlayanlar var.
Bu evde içki bulamazsınız, bu bir. İkincisi ve daha mühimi ise kendimi günahkâr bir Müslüman olarak görüyorum. Ama Müslüman olarak görüyorum. Dinimizin en güzel taraflarından biri de, Allah’ın kendine karşı yapılan her şeyi affetmesi.
Ortak koşmanın dışında!
Haklısınız. Dinimin gereği vazifelerimi yerine getiremiyorum. Yanlışlarım var, günahlarım var. Ama diyorum ki: Ben Allah’ı çok seviyorum. Onun da beni sevdiğini biliyorum. (Gözleri doluyor) Bu çok güzel bir duygu. O, bana üç güzel kız çocuğu verdi.
Cenneti garantilediniz bir hadise göre.
Dendiği gibi yetiştirmeyi becerebilirsem. İçimin rahat olmasının sebebi, bilerek hiçbir zaman birinin hakkını gasp etmedim. Hâlâ ağabeyim de ben de hak hukuk meselesine çok dikkat ediyoruz.
Türk-Amerikan iş Konseyi, TÜSİAD gibi çeşitli cemiyetlerde üye. İngilizce ve Almanca bilmektedir.
HAKKINDA YAZILANLAR
Cüneyd Zapsu: Kürt ve Rumeli kimliğimle övünüyorum
Nuriye Akman
Zaman 25.05.2004
Başbakan Erdoğan’ın sırdaşı Cüneyd Zapsu, ırkçı bir milliyetçilik anlayışına karşı çıktığını belirterek, “Bu, aslımı inkâr etmek değil. Hem Kürt hem de Rumeli tarafımla iftihar ediyorum.” dedi.
Bürokrasiden hoşlanmıyorsunuz. Dış temaslarınızda hızlanma adına Dışişleri Bakanlığı’nı devreden çıkartıp, tepki aldığınız oluyor mu?
Başta çok fazla oldu. Hiç böyle bir çalışmaya alışmamışlardı. Amerika seyahati ile başladı bu olay. Gazetelerdeki negatif haberlerden belliydi, nereden geldiği. Haklılar. 35 sene çalışmışlar, büyükelçilik payesi almışlar. Ondan sonra hiçbir işten anlamayan bir işadamı kalkıyor, sanki daha iyi bilirmiş gibi işe karışıyor ve işi karıştırıyor. Bunu anlıyorum. Ancak bizim vaktimiz yok. Çok geride kalmışız birçok konuda. Kıbrıs konusunda, hakkımda yazılanlara şöyle bir bakın. Ne demişim, ne oldu? O zamanlar ben vatan hainiydim.
‘Ver kurtulcu’ deniyordu size.
Evet. Dışişleri’nde ise 30 küsur senedir, çözümsüzlük üzerine kurulmuş bir politika vardı. Aynı kişilere bir anda, “Hayır, bunu çözeceksin.” dendiği anda nasıl değiştirebilir kendini?
Kısa devre yapar beyin.
Bunlar oldu. Bence şu anda Dışişleri tepeden gelen, Abdullah Bey’den gelen rüzgâra daha yeni alışmaya başladı. Onlar alıştıktan sonra zaten benim bir problemim yok. Bana ihtiyaç da yok. Ama o zamana kadar vardı. Zaten Dışişleri Bakanı’nın haberi olmadan en ufak bir girişimim olamaz.
Bush görüşmesini siz mi ayarladınız?
Öyle deniyor.
Bu kadar işadamı var, yapabilen neden sizsiniz?
Korkularımın üzerine gittim hep. Küçükken çok içine kapanık bir çocuktum. Her şeyden çekinirdim. Başkasından beklemeyip, kendim yapmasını öğrendim bazı şeyleri. 11-12 yaşından sonra hep sınıf mümessilliği gibi ön plandaydım. Hiç çekinmeden herhangi birine telefon açıyorsunuz, randevu istiyorsunuz. Gidiyorsunuz, tıkır tıkır konuşuyorsunuz. Bu kadar basit işte. Ne masonum, ne dönmeyim. Ne CIA’im, ne MOSSAD’ım. Dünya Ekonomik Forumu’nda üye olmam çok işe yaradı. Çünkü orada çok insan tanıdım. Tanıdığım kişilerin kanallarını iyi kullandım. Türk-Amerikan İş Konseyi’nin yönetim kurulundayım. Oradan da birçok kimseyi tanıyorum. Almanya’yı zaten tanıyorum. Yoksa böyle gizli kapaklı bir şey yok.
Bush yönetiminin beyin takımı sizin dostunuz mu?
Dost biraz zor bir kelime. Tanışma diyelim. Hatta bir gün Başbakan sordu birisi için, “Arkadaşın değil mi?” diye. “Hayır. Arkadaşım değil, tanıyorum.” dedim.
Yani siz Amerikan yönetiminden istediğiniz kişiyi telefonla aradığınızda karşınıza çıkıyor mu?
Yok canım öyle bir şey olamaz. Yalnız açık olduğunuz zaman, insanlar açık olduğunuza inanamıyor. Mutlaka arkasında bir şey vardır zannediyor.
Biraz da ailenizi tanıyalım. Sizin Abdurrahim Zapsu’nun torunu olmanız önümüze iki damar açıyor. Bir, Kürt damarı, bir de tasavvufi yönü.
Daha çok tasavvufi yönü. Yeni moda oldu, bu Kürt tarafı. Ben hiç rahmetli babamdan böyle bir şey görmedim. Eniştem, yani halamın kocası Musa Anter’le aile içinde bir sıkıntı olduğunu sonradan anladım ben. Babam (Mustafa Pertev), kimseyle kavgalı değildi. Fakat senelerce sonra anladık. Musa amca meğer onunla tartışmış.
Kürtçülük meselesi yüzünden mi?
Tabii ki. İslâmiyet ile milliyetçilik birbiri ile bağdaşmıyor. O konuda tartışma olmuş. Sonradan ben Musa amcanın çocuklarıyla görüşürken anladım. 1987 Kasım’ında babam, ağabeyime, “Aziz, şu Musa amcanı çağır bir görüşelim.” dedi. Şaşırdık. Çünkü belki de 15 senedir görüşmüyorlardı.
Musa Bey’in öldürülmesinden ne kadar zaman önce?
4 sene evvel galiba. Ağabeyim haber verdi. Büyük oğluyla beraber geldi birkaç gün sonra. Sanki o kadar sene hiç geçmemiş gibi yakındılar. Rahmetli hacı babam beş vakit namazındaydı. Çok hoşgörülüydü. Boğazda bir eğlence sofrasında da rahatlıkla oturup sohbet edebilirdi. Konuşmalarının bir kısmına şahit oldum. Güzel sohbet ettiler ve ben orada Musa amcanın da çok farklı bir yöne doğru gittiğini fark ettim. Musa amca tekrar Mardin’e döndü. Babam ertesi günü vefat etti. Hayatta tek dargın olduğu kimseyle vefatından evvel barışmıştı.
Musa Anter nasıl bir yöne doğru dönmüştü?
Eskisi gibi çok sert milliyetçi, komünist, ateist Musa Anter yoktu karşımızda. Daha yumuşak, hatta dini konulara daha açık bir insan vardı. Bu yüzden, biraz evvel Kürt damarı dediniz, bizim evimizde ırkçılık gibi bir şey olamazdı. Bu demek değil ki ben kanımı inkâr ediyorum, aksine hem Kürt hem Rumelili, yani tam Türklüğümle iftihar ediyorum.
Dedenizin Kürt Talebe Ümit Cemiyeti’nin kurucusu olduğu, Şeyh Sait ayaklanmasına katıldığı doğru mu?
İlki doğrudur bir de Kürt Teali Cemiyeti vardı. Tek bildiğim, dedemin İstanbul’da Kürt talebeleri eğitmeye çalıştığıdır. Ama dedemin eğitmesi dini yöndedir. Osmanlı dönemi son ilahiyat mezunlarından. Hem de Maliye Mektebi’ni bitirmiş. Orada her zaman yumuşak ve her zaman Allah’ın hepimizi affedici yönleri olduğunu söylüyor. Zaten, babam, Saint George’da. Halalarımdan biri de Saint George, diğeri Dame de Sion’da. Katı Müslüman olan bir insan, tutup papaz okullarına çocuklarını gönderir mi? Ki o zaman tam papaz okulu Saint George. Biz döndüğümüzde Almanya’dan, babam kendi okuluna gitmemizi istemişti. Biz istemedik. “Yok baba, Alman Lisesi daha güzel. Biz papazların yanına girmeyelim.” dedik.
Şeyh Sait İsyanı’na gelelim. Böyle bir bilgi var mı sizde?
Yok. Olsa da zaten söylemezdim herhalde.
Bir soru işareti bırakıyorsunuz kafalarda.
Şeyh Sait İsyanı dediğiniz hadisenin tam ne olduğunu bilen var mı? O yüzden bir soru işareti olsun istedim. Cumhuriyet devrinin tarihini, baştan aşağı bir daha iyice okumakta, hatta belki bir daha yazmakta fayda var. Dedemin dostları arasında Said-i Nursi de var, Necip Fazıl da. Dedem hak gördüğünü söylemekten çekinmezmiş. Hatta o zamanlar damgalanmış, sürülmüş. Herkesin sırt çevirdiği bazı ailelerin açık bir şekilde yanlarında olmuş. O ailelerle hâlâ görüşüyoruz. Bakın 2004 yılındayız. Hâlâ önyargılardan kurtulamamışız. Birtakım korkular yönetiyor bizleri. Kürtçe dendiği zaman, ‘Olur mu böyle şey. Vatanımız, bölünmez bütünlük, parçalanma korkusu.’ Sosyal haklar, insan hakları dendiği zaman, ‘işte komünistler falan.’ Başörtüsü dendiğinde hemen ‘şeriat bilmem ne’. Her konuda birtakım korkularla, 50 senedir bu memleketi yönetmişler. Halen bunlar üzerine siyaset yapılıyor. Osmanlı tarihinin bir anlaşmasının tarihini gününe kadar ezberlettiler, ancak son 50-60 sene sanki yaşanmamış gibi.
Dedenizin Büyük İslam Tarihi diye bir kitabı var, değil mi?
Ayrıca Ehli Sünnet Yayınları diye haftalık dergi çıkıyormuş. Orada, Necip Fazıl, dedem yazıyor. Hatta babam anlatırdı bana, baskıdan çıkarmış, dağıtılırmış. Gidermiş kitapçıya, yok. Hemen arkasından topluyorlar. Birileri tüm kitapları satın alıyor.
Bir de Kürtçe kaleme aldığı bir destan var galiba?
Dedemin eserleri arasında tabii ki Kürtçe olanlar da varmış. Tiyatro dahil. Unutmam bir gün rahmetli babam çok kızmıştı bir kitabı gördüğünde, çünkü dedemin ismini kullanıyorlardı orada. İşte Kürt milliyetçisi diye. Çünkü dedem hayatı boyunca İslam’ın hizmetinde bulunmaya çalışmış ve ayrılıkçı Kürtçülüğe karşı çıkmış bir insan. Sormadan da basıyorlar.
Ailenin yaşantısında bir de sürgün var. Babanız, Demokrat Parti mağdurlarından.
Babam, tabii ki Demokrat Partiliydi, dedemin çektiği sıkıntılardan sonra.
Eziyet edilmiş mi dedenize?
Benim anladığım, Sultanahmet’teki Four Seasons Oteli’ni (eskiden cezaeviydi) benden önce ziyaret etmiş!
İslamcı Kürtçü ithamıyla mı?
Yok, Kürtçü değil ama, Şeyh Sait konusunda. Daha sonra Bediüzzaman Hazretleri konularında sorgulamışlar.
İşkence görmüş mü?
Bizde pek anlatılmaz. Edebe aykırıdır.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra size ne oldu?
Babam, 1960’ta Avrupa’ya gitti. Birkaç ay hiç havadis alamadık. Bir-iki ay Marsilya’da, Rotherdam’da kaldığını sonra öğrendik. Avusturya Lisesi’nden mezun olduğundan dolayı Almancası var, Münih’e yerleşmiş. Annemi, ağabeyimi ve beni de aldırdı. Rahat bir ortamdan gelip küçücük bir odada dört kişi yaşadık. Annem çok üzülürdü, bir tek ona üzülürüm. 4 yaşımı bile doldurmamıştım, anaokuluna verdiler. Sadece Katolik Kilisesi’nin anaokulları vardı o yıllarda. Rahibelerin anaokulunda geçirdiğim süre bana seneler gibi geldi. Meğer, sadece iki hafta kalmışım.
Normalde 4 yaş hiç hatırlanmaz. Çok mu yalnız hissetmiştiniz kendinizi?
Korku filmi gibiydi. Rahibeler ve Alman disiplini. Taş gibi bir yerde yatırıyor sizi. Verdiği yiyecekler... “Biz domuz yemeyiz.” dedik, ama o kadar berbat şeyler ki, çıkarıyorduk. Bir daha yedirirlerdi. Bunu babama söyleyince aldılar beni. Bu sefer yaşımı büyüttüler, 4 buçuk yaşımda okula başladım. İlkokulda çok tatlı bir çevrem vardı. İşçi yoktu o zaman. Türk dediğiniz zaman ‘silah dostumuz’ diye bakarlardı. Kızlar vardı, benim ayakkabımı bağlarlar, bana tatlı sözler söylerlerdi. Bugün söylediklerini hatırlıyorum. O zaman anlamazdım. Almancam ikinci sınıfta, pat diye açıldı.
Çocuklarınız yurtdışında mı doğdu?
Hayır. Almanya’da yaşıyorum, eşim hamile. Çocuğunu yurtdışına götürüp doğurmaya çalışan herhalde siz de çok kişi bilirsiniz. Ben tersini yaptım. Üç kızım da Almanya’da yaşadığımız halde eşimin hamileliğinin 7-8’inci aylarında buraya gelip doğurması ile İstanbul doğumludur. Bunun üç sebebi vardı: 1) Tanıdığımız doktor hanım buradaydı, ailemizin çok uzun seneler doktoru idi ve bizim de ebemizdi, yani doktora güven. 2) Doğum, kültürümüzde bir kadının en önemli olayıdır. Tüm eş dost, arkadaşları akrabaları ziyarete gelir, hediyeler vs... 3) Ben İstanbul doğumluyum ve bundan gurur duyuyorum. Çocuklarıma da İstanbul doğumlu olma gururunu yaşatmak istedim. Ne kadar gayri milliymişim değil mi?
Dinimizin gereklerini yerine getiremiyorum
Zannediyorum sülalenizin bir tarafı Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne dayanıyor.
Anne tarafım Balkanlıdır. Annem Bursa doğumludur. Diğer dedem İbrahim Uzel’e baktığınız zaman, zaten Üsküp civarından. Birinci Balkan Savaşı’nda gelmişler. Siyasi tarafı olmayan, tipik burjuva ve çok çalışkan bir aile. Babaannem tam Kürt’tür.
Zaza mı?
Kırmançı. Kürt Pertev Paşa’nın torunu. İşte Bedirhaniler kısmı babaannemden. Babamın babası, yani Abdürrahim Zapsu ise internette baktığınız zaman, ben de yeni gördüm. Yurtdışında yayınlanmış bir eser var. Oradaki şeceresi ta nerelere kadar gidiyor.
Peygamber Efendimiz’e mi?
Onu ben söyleyemem. Annem kızar öyle şeylere, “Katiyen konuşmayın.” der.
Böyle bir ailede büyümek, sizi nasıl bir insan yaptı?
Önyargılı olmamayı öğrendim. İlkokulu Almanya’da okudum. Bir azınlık psikolojisi içinde. Çünkü o zamanlar bugünkü gibi değildi Almanya. 1960-61. Münih’teydik, biz orada oruç tutardık ağabeyimle. Burada Alman Lisesi’ne geldik, çok şaşırdık. Türkiye’deyiz zannediyoruz. Almanlar da vardı, ama daha çok Türk vardı. Sınıfta tek oruç tutan bizdik. Hocalarımız oruç tuttuğumuza inanmıyordu. Bir keresinde, edebiyat hocamız, “Dilini çıkar bakayım.” bile demişti. Bazıları benim için ‘çok enternasyonal, milliyetçi değil.’ diyor. Tabii ki Türkiye için canımızı veririz. Bunlar milliyetçiliği ırkçılık olarak algılıyorlar. Ben ırkçı değilim.
Muhafazakâr bir kökenden gelmenize rağmen ‘içki de içmektedir’ denerek sizi olumlayanlar var.
Bu evde içki bulamazsınız, bu bir. İkincisi ve daha mühimi ise kendimi günahkâr bir Müslüman olarak görüyorum. Ama Müslüman olarak görüyorum. Dinimizin en güzel taraflarından biri de, Allah’ın kendine karşı yapılan her şeyi affetmesi.
Ortak koşmanın dışında!
Haklısınız. Dinimin gereği vazifelerimi yerine getiremiyorum. Yanlışlarım var, günahlarım var. Ama diyorum ki: Ben Allah’ı çok seviyorum. Onun da beni sevdiğini biliyorum. (Gözleri doluyor) Bu çok güzel bir duygu. O, bana üç güzel kız çocuğu verdi.
Cenneti garantilediniz bir hadise göre.
Dendiği gibi yetiştirmeyi becerebilirsem. İçimin rahat olmasının sebebi, bilerek hiçbir zaman birinin hakkını gasp etmedim. Hâlâ ağabeyim de ben de hak hukuk meselesine çok dikkat ediyoruz.
Coşkun Çokyiğit 1959
Coşkun Çokyiğit 1959 yılında Kahramanmaraş'ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden lisans diploması aldı. Tercüman (1983 -1991); İHA, Türkiye
(1993-1997); Yeni Ufuk (1997); Akşam (1998), Dünden Bugüne Tercüman ve daha sonra Bugün (2003-2006) gibi çeşitli gazetelerde muhabirlik, röportaj
yazarlığı, sayfa editörlüğü, köşe yazarlığı dahil bir çok alanda görev yaptı.
BRT televizyonunda **Siyasetin İçinden**, **Karizma**, **Ne Olacak Bu Memleketin Hâli** programlarının yapımcılığı, editörlüğü ve program
tasarımcılığı görevlerini yürüttü. **
2003 yılında yayın hayatına başlayan İstanbul Televizyonu'nda, **İstanbul Sohbetleri** programı ile pazar günleri canlı olarak yayınlanan **Medya
Metre** programının yapımcılığını ve sunuculuğunu yaptı.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesi olan Çokyiğit, 1988'de gençliğin "**geleneksel eğlence kültürüne**" yabancılaşması, 1989'da müzikte yaşanan "**Arabesk
yabancılaşma**" ve 1990'da Hollywood sinemasındaki çizgi film ve video klip tarzının sinemaya egemen olmasıyla başlayan "**estetik yabancılaşma**"
konularında yazdığı makaleleriyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin kültür ve sanat alanındaki Yılın Başarılı Gazetecisi mansiyon ödüllerini kazandı.
"Gitmesen Olmaz mı" isimli yayınlanmış bir şiir kitabının sahibi Coşkun Çokyiğit, günümüze kadar çeşitli sanat alanlarında yaptığı değerlendirmeleri, "**Yabancılaşma Estetiği ve Sanat**" başlığı altında kitaplaştırmak için çalışmalarını sürdürüyor.
Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) üyesi olan Coşkun Çokyiğit, 41. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde "**Büyük Jüri Üyeliği**", 42. Antalya
Altın Portakal Film Festivali'nde "**Ulasal Yarışma Filmleri Basın Söyleşileri Koordinatörlüğü**" dâhil çeşitli görevler de üstlendi.
(1993-1997); Yeni Ufuk (1997); Akşam (1998), Dünden Bugüne Tercüman ve daha sonra Bugün (2003-2006) gibi çeşitli gazetelerde muhabirlik, röportaj
yazarlığı, sayfa editörlüğü, köşe yazarlığı dahil bir çok alanda görev yaptı.
BRT televizyonunda **Siyasetin İçinden**, **Karizma**, **Ne Olacak Bu Memleketin Hâli** programlarının yapımcılığı, editörlüğü ve program
tasarımcılığı görevlerini yürüttü. **
2003 yılında yayın hayatına başlayan İstanbul Televizyonu'nda, **İstanbul Sohbetleri** programı ile pazar günleri canlı olarak yayınlanan **Medya
Metre** programının yapımcılığını ve sunuculuğunu yaptı.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesi olan Çokyiğit, 1988'de gençliğin "**geleneksel eğlence kültürüne**" yabancılaşması, 1989'da müzikte yaşanan "**Arabesk
yabancılaşma**" ve 1990'da Hollywood sinemasındaki çizgi film ve video klip tarzının sinemaya egemen olmasıyla başlayan "**estetik yabancılaşma**"
konularında yazdığı makaleleriyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin kültür ve sanat alanındaki Yılın Başarılı Gazetecisi mansiyon ödüllerini kazandı.
"Gitmesen Olmaz mı" isimli yayınlanmış bir şiir kitabının sahibi Coşkun Çokyiğit, günümüze kadar çeşitli sanat alanlarında yaptığı değerlendirmeleri, "**Yabancılaşma Estetiği ve Sanat**" başlığı altında kitaplaştırmak için çalışmalarını sürdürüyor.
Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) üyesi olan Coşkun Çokyiğit, 41. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde "**Büyük Jüri Üyeliği**", 42. Antalya
Altın Portakal Film Festivali'nde "**Ulasal Yarışma Filmleri Basın Söyleşileri Koordinatörlüğü**" dâhil çeşitli görevler de üstlendi.
Cihat Tamer ( 1943)
Cihat Tamer ( 1943) Doğum Tarihi 1943
Boy 173
Kilo 80
Göz Rengi Kahverengi
Yabancı Dil İngilizce (az)
Sinema Filmleri ve Yönetmenleri
Hayallerim, Aşkım ve Sen (Atıf Yılmaz)
Bir Yudum Sevgi (Atıf Yılmaz)
Değirmen (Atıf Yılmaz)
Üçüzler (Adem Ayral)
TV Yapımları ve Yönetmenleri
Perihan Abla (Yalçın Yelençe)
Bizimkiler (Yalçın Yelençe)
Kırmızı Kart Osman (Oksal Pekmezoğlu)
Mahallenin Muhtarları (Filiz Kaynak)
Özgeçmiş
1959 Bakırköy Halkevi (amatör), 1960-61 Münir Özkul Tiyatrosu (profesyonel), Bulvar Tiyatrosu, Üç Maymun Kabare, Devekuşu Kabare, Dostlar Tiyatrosu, Ortaoyuncular, kendi adına Ercan Yazgan ile tiyatro.
Özel Beceriler
At, otomobil kullanmak, enstrüman çalma, müzikalite, dans, şarkı
Boy 173
Kilo 80
Göz Rengi Kahverengi
Yabancı Dil İngilizce (az)
Sinema Filmleri ve Yönetmenleri
Hayallerim, Aşkım ve Sen (Atıf Yılmaz)
Bir Yudum Sevgi (Atıf Yılmaz)
Değirmen (Atıf Yılmaz)
Üçüzler (Adem Ayral)
TV Yapımları ve Yönetmenleri
Perihan Abla (Yalçın Yelençe)
Bizimkiler (Yalçın Yelençe)
Kırmızı Kart Osman (Oksal Pekmezoğlu)
Mahallenin Muhtarları (Filiz Kaynak)
Özgeçmiş
1959 Bakırköy Halkevi (amatör), 1960-61 Münir Özkul Tiyatrosu (profesyonel), Bulvar Tiyatrosu, Üç Maymun Kabare, Devekuşu Kabare, Dostlar Tiyatrosu, Ortaoyuncular, kendi adına Ercan Yazgan ile tiyatro.
Özel Beceriler
At, otomobil kullanmak, enstrüman çalma, müzikalite, dans, şarkı
Mustafa Cihan Paçacı
Cihan Paçacı Mustafa Cihan Paçacı
MHP Ankara Milletvekili
MALATYA - 1949, Asim, Zekiye - Ankara İktisadi ve Ticarî İlimler Akademisi - İngilizce - Ekonomi, Bankacılık - Şekerbank Genel Müdür Yardımcısı, Etibank, Halk Bankası, Ziraat Bankası Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü - XX nci Dönem Elazığ Milletvekili - Evli, 2 Çocuk.
Cihat Bilgehan ( 1923)- (1981) 1923'te Ankara'nın Keskin ilçesinde doğdu. 1933'te Mardin Gazi İlkokulunu, 1940 yılında Balıkesir Lisesini bitirdi. 1944 yılında Ankara Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 1947'de Tatvan Sulh Hakimliğine, 1949'da Salihli Ceza Mahkemesi liğine, 1952'de de Salihli Asliye Hukuk Hakimliğine tayin edildi. 1955 yılında istifa etti, Balıkesir'de avukat olarak çalışmaya başladı.
1961'de yapılan seçimlerde kurucusu olduğu Adalet Partisi'nden Balıkesir Milletvekili seçildi.20 Şubat 1965'te ÜRGÜPLÜ Koalisyon Hükümetinde Milli Eğitim Bakanı oldu.
27 Ekim 1965'te kurulan I. DEMİREL Hükümetinde önce Devlet Bakanlığına, 14 Kasım 1966'da da Maliye Bakanlığına getirildi. V. Demirel Hükümetinde 21 Temmuz 1977 ile 5 Ocak 1978 tarihleri arasında ikinci kez Maliye Bakanı oldu. Aynı hükümette 14 Ekim 1977'den 28 Ekim 1977'ye kadar da Milli Savunma Bakanlığına vekalet etti. 1961'den 1980'e kadar Balıkesir Milletvekilliğini aralıksız sürdürdü.
1981 yılında Balıkesir'in Burhaniye ilçesinde vefat etti.
MHP Ankara Milletvekili
MALATYA - 1949, Asim, Zekiye - Ankara İktisadi ve Ticarî İlimler Akademisi - İngilizce - Ekonomi, Bankacılık - Şekerbank Genel Müdür Yardımcısı, Etibank, Halk Bankası, Ziraat Bankası Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü - XX nci Dönem Elazığ Milletvekili - Evli, 2 Çocuk.
Cihat Bilgehan ( 1923)- (1981) 1923'te Ankara'nın Keskin ilçesinde doğdu. 1933'te Mardin Gazi İlkokulunu, 1940 yılında Balıkesir Lisesini bitirdi. 1944 yılında Ankara Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 1947'de Tatvan Sulh Hakimliğine, 1949'da Salihli Ceza Mahkemesi liğine, 1952'de de Salihli Asliye Hukuk Hakimliğine tayin edildi. 1955 yılında istifa etti, Balıkesir'de avukat olarak çalışmaya başladı.
1961'de yapılan seçimlerde kurucusu olduğu Adalet Partisi'nden Balıkesir Milletvekili seçildi.20 Şubat 1965'te ÜRGÜPLÜ Koalisyon Hükümetinde Milli Eğitim Bakanı oldu.
27 Ekim 1965'te kurulan I. DEMİREL Hükümetinde önce Devlet Bakanlığına, 14 Kasım 1966'da da Maliye Bakanlığına getirildi. V. Demirel Hükümetinde 21 Temmuz 1977 ile 5 Ocak 1978 tarihleri arasında ikinci kez Maliye Bakanı oldu. Aynı hükümette 14 Ekim 1977'den 28 Ekim 1977'ye kadar da Milli Savunma Bakanlığına vekalet etti. 1961'den 1980'e kadar Balıkesir Milletvekilliğini aralıksız sürdürdü.
1981 yılında Balıkesir'in Burhaniye ilçesinde vefat etti.
Charli Caplin ( 1889)- (1977)
Charli Caplin ( 1889)- (1977) Asıl adı Charles Spencer olan Charlie Chaplin 1889'da Londra'da sirkte oyuncu olarak çalışan bir ailenin ferdi olarak doğdu.1910'dan itibaren ABD'ye yerleşen Charlie
1913'den itibaren önceleri kısa metrajlı filmlerde rol aldı.O dönemde 19l7'den itibaren oyuncu.senarist ve yönetmen olarak birçok filme imza attı.1919'da United Artists isimli film şirketini kurarak birçok filmin çekimine öncülük etti.Filmlerinde mim sanatının öğelerini ustaca kullanması,duygusallığı ve sakarca hareketleri onu sinemanın ekol ismi haline getirdi.Şarlo tiplemesi birçok komedyene esin kaynağı oldu.1952'de İsviçre'ye yerleşen Chaplin 1966'da Hong Kong'lu Kontes(A Countess from Hong Kong) filminin yönetmenliğini yapıp sinema dünyasına veda etti.1964'de My Autobiography (Yaşamım) isimli eserinde hayatını anlatan Şarlo 1977'de İsviçre'de hayata veda etti.
Şarlo'nun iz bırakan filmleri Şarlo Asker(Shoulder Arms1918),Yumurcak(The Kid-1921),Şarlo Hacı(The Pilgrim-1922),Altına Hücum(The Gold Rush-1925),Şehir Işıkları
(The City Lights-1930),Şarlo diktatör(The Great Dictator-1940) ve Sahne Işıkları(lamelight-1952)'tir.
HAKKINDA YAZILANLAR
1.Charlie Chaplin
Şarlo
Marcel Martin
Bilgi Yayınevi / Sinema Dizisi
Sinemanın en evrensel tipidir Şarlo, bundan dolayı sinemanın da simgesidir. Şarlo sinemayla birlikte emekledi, büyüdü, olgunlaştı. Sinemanın sanat oluşu kadar, yığınlara ulaşmasında, aydınların ilgisini çekmesinde de en büyük pay Şarlo'nundur. "Sokaktaki küçük adam"ı canlandırarak sinemanın insancıl boyutlara ulaşmasını sağlayan da odur. Bu kitapta, Şarlo ve onun dahi yaratıcısı Chaplin üzerine en titiz incelemeyi, en özlü çözümlemeyi bulacaksınız.
ESERLERİ
Hayatımın Hikayesi
Charles Chaplin
Afa Yayınları / Sinema Dizisi
...Zalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiçbir zaman da tutmayacaklar! Diktatörler kendilerini kurtarır ama halkı köle gibi kullanır. Artık dünyanın özgürlüğü için savaşalım, hırstan, nefretten ve hoşgörüsüzlükten kendimizi arındıralım. Sağduyulu bir dünya için savaşalım, bilimin ve gelişmenin bizleri mutluluğa götüreceği bir dünya için savaşalım. Askerler, demokrasi adına birleşelim!
-Charlie Chaplin (Diktatör filmindeki konuşma'dan alıntı)-
1913'den itibaren önceleri kısa metrajlı filmlerde rol aldı.O dönemde 19l7'den itibaren oyuncu.senarist ve yönetmen olarak birçok filme imza attı.1919'da United Artists isimli film şirketini kurarak birçok filmin çekimine öncülük etti.Filmlerinde mim sanatının öğelerini ustaca kullanması,duygusallığı ve sakarca hareketleri onu sinemanın ekol ismi haline getirdi.Şarlo tiplemesi birçok komedyene esin kaynağı oldu.1952'de İsviçre'ye yerleşen Chaplin 1966'da Hong Kong'lu Kontes(A Countess from Hong Kong) filminin yönetmenliğini yapıp sinema dünyasına veda etti.1964'de My Autobiography (Yaşamım) isimli eserinde hayatını anlatan Şarlo 1977'de İsviçre'de hayata veda etti.
Şarlo'nun iz bırakan filmleri Şarlo Asker(Shoulder Arms1918),Yumurcak(The Kid-1921),Şarlo Hacı(The Pilgrim-1922),Altına Hücum(The Gold Rush-1925),Şehir Işıkları
(The City Lights-1930),Şarlo diktatör(The Great Dictator-1940) ve Sahne Işıkları(lamelight-1952)'tir.
HAKKINDA YAZILANLAR
1.Charlie Chaplin
Şarlo
Marcel Martin
Bilgi Yayınevi / Sinema Dizisi
Sinemanın en evrensel tipidir Şarlo, bundan dolayı sinemanın da simgesidir. Şarlo sinemayla birlikte emekledi, büyüdü, olgunlaştı. Sinemanın sanat oluşu kadar, yığınlara ulaşmasında, aydınların ilgisini çekmesinde de en büyük pay Şarlo'nundur. "Sokaktaki küçük adam"ı canlandırarak sinemanın insancıl boyutlara ulaşmasını sağlayan da odur. Bu kitapta, Şarlo ve onun dahi yaratıcısı Chaplin üzerine en titiz incelemeyi, en özlü çözümlemeyi bulacaksınız.
ESERLERİ
Hayatımın Hikayesi
Charles Chaplin
Afa Yayınları / Sinema Dizisi
...Zalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiçbir zaman da tutmayacaklar! Diktatörler kendilerini kurtarır ama halkı köle gibi kullanır. Artık dünyanın özgürlüğü için savaşalım, hırstan, nefretten ve hoşgörüsüzlükten kendimizi arındıralım. Sağduyulu bir dünya için savaşalım, bilimin ve gelişmenin bizleri mutluluğa götüreceği bir dünya için savaşalım. Askerler, demokrasi adına birleşelim!
-Charlie Chaplin (Diktatör filmindeki konuşma'dan alıntı)-
Chirstopher Lambert ( 29.03.1957)
Chirstopher Lambert ( 29.03.1957) Chirstopher Guy Denis Lambert,29 Mart 1957 yılında New Yok'da doğdu.Farklı tarzdaki filmde rol alan Chirstopher Lambert, macera, komedi, drama,d estan, bilimkurgu,melodram,fantastik türü filmlerde oynayan dünyadaki tek aktör.
Chirstopher Lambert, hapishanede bir hücrede geçen "İntikam", Japon mafyasından kaçan işadamı "Avcı", satranç şampiyonu "Şovalye", modern prens "Artella", yıldırım tanrısı "Mortal Kombat"gibi birbirinden çok farklı karakterleri başarı ile canlandırdı.
Amerika Birleşik Devletlerinde doğan Chirstopher Lambert, meslek hayatına büyüdüğü İsviçrede başladı.Chirstopher Lambert ,2 yıl Conservatoire in Paris'e devam etti ve küçük rollerde oynadı.1982 yılında Hugh Hudson, Chirstopher Lambert'i yüzlerce oyuncu arasından uluslararsı şöhrete taşıyan Tarzan olarak seçti.
Chirstopher Lambert,Trazan filminden sonra "Subway","Highlander", "Greystoke: Lord of the Apes", "Paroles et Musique "gibi, kariyerinin önemli filmlerine imza attı.
Chirstopher Lambert, profesyonel,sakin ve kendini kariyerine adayan bir aktör.Macera filmleri "Deux Doigts sur la Gachette" ve "Tashunga"dan komedi filmleri "Hercule et Sherlock" ve "Artella" e, destan filmi "Knigts Moves" dan bilim kurgu filmleri "Fortress" ve "Mortal Kombat"a kadar oynadığı tüm roller kariyerinin önemli yapı taşlarını oluşturdu.
"Tüm bu farklı rollerde oynamayı seviyorum.Gerçek hayatta yapamayacağım şeyleri oynadığın rollerle gerçekleştiriyorum.Bu da fazla destansı filmde oynadığımı açıklıyor.Bu tür roller beni gerçek hayattan soyutlayarak başka dünyalara götürüyor" diyen aktör, tek bir karakterle bütünleşmek istemediğini söylüyor.
Chirstopher Lambert, hapishanede bir hücrede geçen "İntikam", Japon mafyasından kaçan işadamı "Avcı", satranç şampiyonu "Şovalye", modern prens "Artella", yıldırım tanrısı "Mortal Kombat"gibi birbirinden çok farklı karakterleri başarı ile canlandırdı.
Amerika Birleşik Devletlerinde doğan Chirstopher Lambert, meslek hayatına büyüdüğü İsviçrede başladı.Chirstopher Lambert ,2 yıl Conservatoire in Paris'e devam etti ve küçük rollerde oynadı.1982 yılında Hugh Hudson, Chirstopher Lambert'i yüzlerce oyuncu arasından uluslararsı şöhrete taşıyan Tarzan olarak seçti.
Chirstopher Lambert,Trazan filminden sonra "Subway","Highlander", "Greystoke: Lord of the Apes", "Paroles et Musique "gibi, kariyerinin önemli filmlerine imza attı.
Chirstopher Lambert, profesyonel,sakin ve kendini kariyerine adayan bir aktör.Macera filmleri "Deux Doigts sur la Gachette" ve "Tashunga"dan komedi filmleri "Hercule et Sherlock" ve "Artella" e, destan filmi "Knigts Moves" dan bilim kurgu filmleri "Fortress" ve "Mortal Kombat"a kadar oynadığı tüm roller kariyerinin önemli yapı taşlarını oluşturdu.
"Tüm bu farklı rollerde oynamayı seviyorum.Gerçek hayatta yapamayacağım şeyleri oynadığın rollerle gerçekleştiriyorum.Bu da fazla destansı filmde oynadığımı açıklıyor.Bu tür roller beni gerçek hayattan soyutlayarak başka dünyalara götürüyor" diyen aktör, tek bir karakterle bütünleşmek istemediğini söylüyor.
Cengiz Han HAKKINDA YAZILANLAR
Cengiz Han HAKKINDA YAZILANLAR
Cengiz Han'ın Liderlik Sırları
Aykut Çağatay
Okumuş Adam Y. İstanbul 2001
Onikinci yüzyılın başlarında, ardı ardına ülkeler fethetmesiyle korku ve dehşet saçan bir devlet, dünya sahnesine aniden çıktı: Moğol İmparatorluğu.
Gobi çöllerinden çıkıp giden Moğol göçebeleri, şaşırtıcı bir hızla Çin ve Harzemşahlar gibi dönemin en büyük, en güçlü ve en medeni devletlerini yerle bir etti.
Her zaman kendilerinden kat kat üstün devletlere karşı savaşan Moğallar, Çin'den Avrupa'ya, Tibet'ten, İran'a kadar dünya tarihinin hala görmediği büyüklükte devlet kurdular.
Bu imparatorluğun başında, her Moğol'un en çok sevdiği ve her Moğol'un en çok korktuğu bir hakan vardı: Cengiz Han.
Cengiz Han, bu imparatorluğu dokuz yaşından beri mücadele ederek, tırnaklarıyla kazıya kazıya tek başına kurdu. Yanında ileride her biri devletler fethedecek ve Cengiz Han kadar ünlü olacak Borçu, Celme, Mukuli, Subutay Bahadır, Kurt Cebe gibi
kendisinin bizzat yetiştirdiği sadık adamları vardı.
Bu kitap, Cengiz Han'ın kişiliğini, yaşadıklarını ve Moğol İmparatorluğu'nun bütün aşamalarını adım adım yansıtırken, başka kitaplarda bulamayacağınız ayrıntılara yer veriyor.(Arka Kapak)
2.Cengiz Han'dan Amerika'ya Kaçan Türkler M.S.1233 Dene ve Na-Dene Kızılderilileri
3.Bozkır İmparatorluğu Atilla / Cengiz Han / Timur
Göçebe İmparatorluklar Moğolistan'dan Tuna'ya
4.Moğolların Büyük Hanına Seyahat 1253-1255
5.Moğol Kurdu
Cengiz Han'ın Liderlik Sırları
Aykut Çağatay
Okumuş Adam Y. İstanbul 2001
Onikinci yüzyılın başlarında, ardı ardına ülkeler fethetmesiyle korku ve dehşet saçan bir devlet, dünya sahnesine aniden çıktı: Moğol İmparatorluğu.
Gobi çöllerinden çıkıp giden Moğol göçebeleri, şaşırtıcı bir hızla Çin ve Harzemşahlar gibi dönemin en büyük, en güçlü ve en medeni devletlerini yerle bir etti.
Her zaman kendilerinden kat kat üstün devletlere karşı savaşan Moğallar, Çin'den Avrupa'ya, Tibet'ten, İran'a kadar dünya tarihinin hala görmediği büyüklükte devlet kurdular.
Bu imparatorluğun başında, her Moğol'un en çok sevdiği ve her Moğol'un en çok korktuğu bir hakan vardı: Cengiz Han.
Cengiz Han, bu imparatorluğu dokuz yaşından beri mücadele ederek, tırnaklarıyla kazıya kazıya tek başına kurdu. Yanında ileride her biri devletler fethedecek ve Cengiz Han kadar ünlü olacak Borçu, Celme, Mukuli, Subutay Bahadır, Kurt Cebe gibi
kendisinin bizzat yetiştirdiği sadık adamları vardı.
Bu kitap, Cengiz Han'ın kişiliğini, yaşadıklarını ve Moğol İmparatorluğu'nun bütün aşamalarını adım adım yansıtırken, başka kitaplarda bulamayacağınız ayrıntılara yer veriyor.(Arka Kapak)
2.Cengiz Han'dan Amerika'ya Kaçan Türkler M.S.1233 Dene ve Na-Dene Kızılderilileri
3.Bozkır İmparatorluğu Atilla / Cengiz Han / Timur
Göçebe İmparatorluklar Moğolistan'dan Tuna'ya
4.Moğolların Büyük Hanına Seyahat 1253-1255
5.Moğol Kurdu
Cevat Babuna ( 1925)
Cevat Babuna ( 1925) Prof. Dr. Cevat Babuna, 1925'te Köprülü'de doğdu. 1950 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitirdi. 1954-1960 yılları arasında ABD Chicago Üniversitesi'nde daha sonra North Western Üniversitesi'nde kadın hastalıkları ve doğum alanında ihtisas yaptı. Bir süre aynı üniversitede öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1957'de Chicago Maternite Center başkanlığına getirilmesi basında büyük yankı uyandırdı ve ABD medyasında Uçan Türk adıyla anıldı. Türkiye'nin yakından tanıdığı bazı ünlü simaların ABD'de meslekî bakımdan yetişmesini sağladı. 1960 yılında Türkiye'ye döndü. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kürsüsü'nde akademik kariyere başladı. 1965'te doçent, 1970'te profesör oldu. Aynı üniversitede iki devre Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Başkanlığı, 15 yıl İstanbul Jinekoloji Derneği Başkanlığı, 10 yıl Türkiye Jinekoloji Dernekleri Federasyonu Başkanlığı yaptıktan sonra 1997 yılında International Federation of Gynecology and Obstetrics'in (FIGO) icra kurulu üyeliğine seçildi. Halen bu görevi devam etmektedir. Prof. Dr. Cevat Babuna, yurt içi ve yurt dışında yüzlerce konferans vermiş, yerli ve yabancı televizyon kanallarında çeşitli açık oturumlara katılmış ve ilmî konularda programlar yapmıştır. Türkçe ve batı dillerinde yayınlanmış 300'ün üzerinde makalesi bulunan yazara www.cevatbabuna.com adresinden ulaşabilirsiniz.
ESERLERİ
Bilimden İmana 1-2-3
Yazarı : Prof. Dr. Cevat Babuna
Bilimden İmana, Prof. Dr. Cevat Babuna'nın, Bilimden İmana 1, Bilimden İmana 2 ve Bilimden İmana 3 adlı kitaplarının bir araya getirilmesiyle oluştu. En karmaşık ilmî konuların bile, herkesin anlayabileceği akıcı bir üslupla yazılabileceği konusunda önemli bir örnek teşkil ediyor.
Prof. Dr. Cevat Babuna, insan ve kâinatın yaratılışıyla ilgili olarak yurt içinde ve yurt dışında yüzlerce konferans vermiş, açık oturumlara katılmış ve televizyon programları yapmış bir ilim adamı. Türkçe ve yabancı dillerde üç yüzü aşkın makalenin sahibi.
ESERLERİ
Bilimden İmana 1-2-3
Yazarı : Prof. Dr. Cevat Babuna
Bilimden İmana, Prof. Dr. Cevat Babuna'nın, Bilimden İmana 1, Bilimden İmana 2 ve Bilimden İmana 3 adlı kitaplarının bir araya getirilmesiyle oluştu. En karmaşık ilmî konuların bile, herkesin anlayabileceği akıcı bir üslupla yazılabileceği konusunda önemli bir örnek teşkil ediyor.
Prof. Dr. Cevat Babuna, insan ve kâinatın yaratılışıyla ilgili olarak yurt içinde ve yurt dışında yüzlerce konferans vermiş, açık oturumlara katılmış ve televizyon programları yapmış bir ilim adamı. Türkçe ve yabancı dillerde üç yüzü aşkın makalenin sahibi.
Cengiz Çandar ( 1948)
Cengiz Çandar ( 1948) 1948 yılında Ankara’da doğdu. Ankara’daki ilkokul yıllarını, Talas-Kayseri ve Tarsus’ta ortaöğretim dönemi izledi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Diplomasi ve Dış Münasebetler bölümünden 1970’de mezun oldu. ODTÜ İdari İlimler Fakültesi’nde Uluslararası İlişkiler Asistanı olarak akademik kariyeri kısa sürdü. 68 kuşağı gençlik hareketindeki eylemciliğinden ve SBF Öğrenci Derneği Başkanı olarak faaliyetlerinden ötürü 12 Mart askeri müdahalesinin ertesinde başı belaya girdi. Filistin direnme hareketinin bünyesinde kısa bir süre Şam’da, uzunca bir süre Beyrut’ta ve daha sonra kısa sürelerle Cenevre, Paris ve Amsterdam’da yaşadıktan sonra 1974’te Türkiye’ye döndü. 1976’da Vatan Gazetesi’nde Dış Haberler Şefi ve dış politika yorumcusu olarak gazetecilik mesleğine adımını attı. Vatan’da başlayan gazeteciliği, Türk Haberler Ajansı, Cumhuriyet, Hürriyet, Güneş ve halen çalıştığı Sabah gazeteleriyle devam etti. Gazeteciliğe başladıktan kısa süre içinde Ortadoğu uzmanı, Savaş Muhabiri gibi sıfatlarla anılır oldu. 80’li yılların ilk yarısının önemli bir bölümünü Lübnan’da, defalarca gittiği İran ve Ortadoğu’nun diğer merkezlerinde geçirdi. 80’li yılların ikinci yarısında Doğu Avrupa’ya ve eski Sovyetler Birliği’ne yöneldi. Geniş bir coğrafyada turladı. 1991 ile 1993’teki ölümüne dek Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın özel danışmanı ve en yakınlarından biri olarak görev yaptı. 1993-95 arasında gönlünü ve beynini Bosna başta, Balkanlar’a çevirdi. Aynı yıllara Yeni Demokrasi Hareketi kurucu üyeliği ve örgütlenme sorumluluğunu sıkıştırdı. 1997-1999 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Orta Doğu Tarihi ve Orta Doğu Politikası dersleri verdi. 1999-2000 yıllarını Washington’da Amerika’nın önemli araştırma merkezlerinde, “21.Yüzyıl Türkiye’si” üzerine çalışma yapmaya Türkiye’den davet edilen ilk kişi olarak geçirdi. 80’li ve 90’lı yıllara ait çeşitli gazetecilik ve haber başarı ödülleri ile özellikle önemsediği Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü ile Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Hoşgörü Ödülüne sahip (1995). Fenerbahçe Spor Kulübü üyesi. Uluslararası Balkan Konferanslarının örgütleyicilerinden. Evli ve bir kız çocuğu babası.
ESERLERİ: Direnen Filistin (1976), Dünden Yarına İran (1981), Ortadoğu Çıkmazı (1983), Tarihle Randevu (1983) ve Güneşin Yedi Rengi (1987) Benim Şehirlerim İz Y.(2000)
Kod adı
Osman Öğretmen
Cemal A. Kalyoncu
Aksiyon 2 aralık 2000
Sakin bir çocukken, sistemin zaman zaman yolunu tıkaması ile yer altına inen, Filistin'le Türk kimliği arasında gidip gelen, gazetecilikte önemli başarılara imza atan, ülkenin en ciddi kurumlarından birinin elemanı tarafından üzerine çamur sıçratılan, gazetesi tarafından jurnallenen 52 yıllık bir adamın öyküsü
Cengiz Çandar. Bu isim son yıllarda Tarkan, Çevik Bir, Hakan Şükür kadar Türkiye'nin en çok konuşulan isimlerinden birisi oldu. Çocukluğunda oldukça sakin bir kişi olan Çandar, bugünlere, 'haksızlık ve adaletsizliğe karşı' olma duygusu sayesinde geldi desek yanılmış sayılmayız. Çandar'ın 52 yıla yayılan birçok kişiye nasip olmayacak kadar karmaşık ve bir o kadar da renkli hikayesinde, Türkiye'de düzenin insanları nasıl yer altına ittiğini, sol hareketin ülkeyi bir dönem nasıl etkilediğini, torpille neler yapılabileceğini, hepsinden önemlisi Türkiye'de düzene başkaldıran 'asi' denebilecek bir kişinin Avrupa'da aslında hukuk devleti talebinde bulunan sıradan bir kişi anlamına geldiğini bulacaksınız.
Cengiz Çandar, Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi'nin kayınpederi Şeyh Edebali ile bacanak olan ve I. Murad'ın sadrazamlığını yapan Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa'nın torunudur. İmparatorlukta sadrazamlık yapan sadece Çandarlı Hayreddin Paşa değildir. Babadan oğula geçmese de onun büyük oğlu Çandarlı Ali Paşa da sadrazamlık yapmıştır Osmanlı'da. Kosova Meydan Muharebesinde 1. Murad öldürüldükten sonra Yıldırım Beyazıt'ı tahta çıkaran odur. Ali Paşa'nın kardeşi Çandarlı İbrahim Paşa, ailede sadrazamlık yapan bir başka isimdir. Onun oğlu, büyükbabası ile aynı ismi taşıyan Çandarlı Halil Paşa ailenin çıkardığı bir diğer sadrazamdır. Halil Paşa, Osmanlı'dan bu yana bakıldığında Türk tarihinde Menderes'ten evvel asılan ilk başbakandır. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un fethinden hemen sonra Bizans'tan rüşvet aldığı söylentileri üzerine Çandarlı Halil Paşa'yı İstanbul veya Edirne'de idam ettirmiştir. II. Beyazıt zamanında sadrazamlık yapan onun oğlu Çandarlı İbrahim Paşa ise ailenin son sadrazam temsilcisi olarak tarihe geçer. Çandarlı ailesi, bu tarihten sonra İznik'e yerleşerek toprak sahibi olur: "Çandarlı Halil Paşa'nın idamı çok büyük bir travmaya sebep olur. İmparatorluk kurucusu, kazasker, ulema, ahilikten gelen ve böyle bir asker ailesi... İşte bu aile geliyor İznik'te, Türkiye'de milyonlarcası görülebilecek mütevazı kasabalı bir aileye dönüşüyor." Aileye yeniden popülarite kazandıran ise Cengiz Çandar olacaktır: "Alçakgönüllülüğü ihlal ederek söyleyeyim, içlerinde en cinsleri benim. Çünkü ben yeniden ihya ettim kavramı." Cengiz Çandar'ın soyu ise Fatih Sultan Mehmet tarafından idam ettirilen Çandarlı Halil Paşa'nın kardeşi, devletteki en yüksek görevi Bolu Mutasarrıflığı olan, bir Sırbistan seferinde esir düşen, yapılan anlaşmanın maddelerinden birisi de onu kurtarmaya yönelik olan I. Mehmed Çelebi'nin dokuz kızından biri II. Murad'ın kızkardeşi, Fatih'in de halası olan Hafsa Hatun'la evlenen Mahmud Çelebi'ye dayanmaktadır: "Padişahın kızkardeşi ile evli olduğu için en azından bazı kuşak ve kademelerde Osmanlı ve Çandarlı aileleri akrabadır." Ailede bu koldan gelenler Çandar soyadını taşırken, diğer koldan gelenler Çandaroğlu soyadını kullanmaktadır. Osmanlı tarihinde Köprülü ailesi gibi birkaç tane sadrazam çıkaran Çandarlı ailesinin bir ferdi olan Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı Çandarlı, Vezir Ailesi adıyla yaptığı çalışmada soyağacını Cengiz Bey'in 1920'li yıllarda İznik Belediye Başkanlığı yapmış büyükbabası Ali Çandar'ın büyükbabası Mahmud Celalettin'e dayandırmaktadır: "O yüzden bazı toplantılarda Türklüğü'nde karışıklık ve spekülasyon olmayacak birisi de benim diye gardımı alırım." İznik'te bir sokağa adı verilen Cengiz Çandar'ın büyükbabası Ali Çandar'ın Sıdıka Hanım'la evliliğinden Necmiye, Meziyet ve İhsan adında üç çocuğu gelir dünyaya. Ailede İznik dışına ilk çıkan Cengiz Çandar'ın da babası olan İhsan Bey olur. İhsan, Ankara Hukuk Fakültesi eğitiminden sonra Malatya, Niğde Aksaray ve Ankara'da savcılık ve hakimlikten sonra Et Balık Kurumu'nun beş kurucusundan biri olur ve genel müdürlüğünü yapar.
İhsan Çandar, Malatya'da savcı yardımcısı iken hayat arkadaşını bulur: "Eşraf birbirini tanıyor. Babam Malatya'da savcı yardımcısı, dedem de İnhisarlar İdaresi (Tekel) Müdürü. Selanikliler'in nedense tütüne yakın bir şeyi var." Yedi kuşak Selanikli olan Hakkı Sayar (evde Mehmet) İttihat Terakki bursuyla Budapeşte'de şimendifer mühendisliği okur. Selanik'te tüccarlık yapan Mehmet Hakkı, Mustafa Kemal'i Selanik'ten tanımaktadır: "Selanik'te tekkede toplanırlar, dedem de onlara çay—kahve servisi yapardı. Mustafa Kemal onun için Mustaabi ya da Gazi'dir. Onun ağzından ben Mustafa Kemal veya Atatürk lafı duymadım." Birinci Dünya Savaşı'nda Suriye, Filistin Cephesi'nde görev alan Mehmet Hakkı Bey, Yunanlılar tarafından savaş sonuna kadar Volos şehrinde hapishanede tutulur. Savaştan sonra mübadele olunca eşi Zeliha ve büyük kızı Şekibe (TİP Yönetim Kurulu eski üyesi ve Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı ünlü avukat Halit Çelenk ile evli) Hanım'la birlikte Anadolu'nun yolunu tutar. İkinci çocuğu Saffet Hanım ise İstanbul'da doğacaktır. İşte bu Saffet Hanım'la İhsan Çandar 1945'te evlenir. Ancak Saffet Hanım İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi eğitimini tamamlamaya kararlıdır: "O da babam gibi devlet memuru idi. Önce Yem Sanayii'nin sonra da Toprak Mahsulleri Ofisi'nin Ankara ve ardından İstanbul'da avukatlığını yaptı. Annem Selanikli İttihatçı bir aileden geldiği ve aile Halk Partili olduğu için Kızılay'daki işyerinden çıkar bütün gösterilere katılırdı."
İşte bu çiftin ilk çocuğu olarak Cengiz Çandar 1948 yılında Ankara'da doğar: "Benim asıl adım Osman'dır. Sakin bir çocuktum. Yetişkin hayatımdaki 'afacanlıklarımın' hiçbirisi yoktu o yıllarda." Malatya'da görev yaptığı için İsmet İnönü hariç, CHP'nin bütün Malatyalı milletvekilleri baba İhsan Bey'in yakın arkadaş çevresini oluşturmaktadır. Aile Osman Cengiz'in doğduğu bu yıllarda Ankara'dadır, ama İstanbul sık sık ziyaret edilmektedir: "Annemin Rumeli ve Valikonağı Caddesi'nde iki üç adımda bir akrabaları vardı. Küçüklüğümde Selanikli olmak kuvvetli bir referanstı. Çocukluğumda o kadar çok Selanik lafı ile doldu ki kulaklarım, bir tek Selanik biliyor bir de ben biliyorum karşılıklı aiditeyitimizi. Selanik'i 1984'te daha uzaktan ilk gördüğümde gözlerimden yaşlar inmeye başladı. Onun için Selanikliyim diyen Yunanlılar'la karşılaştığımda 'o şehirde oturuyor' diye düşünüyorum. Selanikli değilsin sen, benim."
Eğitimine Ankara Namık Kemal İlkokulu'nda başlayan Çandar, 11 yaşında iken Kayseri—Talas'taki Amerikan Okulu'na keydedilir: "O sırada Ankara bürokrasisinin gözde okulu orası idi. Ankara Koleji de vardı ama annem 'züppe' olmasın diye oraya gitmemi istemedi." Derslerinde iyi bir öğrenci olan Çandar burada, daha sonraki yıllarda Türkiye'nin tanıyacağı bir çok kişi ile birlikte okuyacaktır. Üst sınıfların alt sınıflardakileri himaye ettiği bir okuldur burası. Çandar'ın birkaç tane koruyucusu olur: "Son sınıftan Hazım Kantarcı ve benden iki sınıf büyük Uluç Gürkan beni himaye altına aldılar." Okuldaki bir olay uslu çocuk Cengiz Çandar'ın 'afacanlaşmasına' vesile olacaktır. Ziyaret yasağı olan bir saatte revirde Amerikalı hocası tarafından yakalanıp, hocasının söz vermesine rağmen ihtar cezasını ailesine göndermesi onu 'afacan'laştırır: "Verilmiş söze uymamanın getirdiği müthiş bir adalet duygum vardır benim. Bunun üzerine disiplin sicilim kabardı." Bu yüzden genel ahlak notu 9 gelince Tarsus Amerikan Koleji'ne, CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek'in araya girmesi ile ancak kayıt yaptırabildiğinde yıl 1963'tür. Uluç Gürkan, İstemihan Talay, Erkut Yücaoğlu ile arkadaşlık ederek okuyan Çandar, ailede herkes ama herkes hukukçu olduğu için tepkisel olarak Mülkiye'ye (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) gitmeye karar verir. Amacı diplomat olmaktır. Ancak ondan önce, o zaman ODTÜ merkezi sınav harici öğrenci alarak ODTÜ İdari Bilimler Fakültesi'ni kazanan Çandar, Siyasal Bilgiler'i kazandığını görünce, sevmediği Kalkülüs (yüksek matematik) dersi yüzünden okulu bırakır.
Cengiz Çandar, 1966 yılında zamanın en hareketli okullarından olacak Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne adımını atar. Okul çeşitli görüşteki öğrencilerin temsil edildiği kulüplere bölünmüştü. Mahir Çayan'ın başkanı olduğu Sosyalist Fikir Kulübü, Hasan Celal Güzel'in başkanı olduğu AP'ye yakın gençlerin bulunduğu Hür Düşünce Kulübü. Mesut Yılmaz da buradadır. Uluç Gürkan, listesine Tarsus Amerikan Koleji'nden arkadaşı İstemihan Talay'ı da alarak ortanın solu hareketini temsil etmektedir. Öğrenci Derneği Başkanlığı için hiç sınıf kaybetmemiş olmak ve üçüncü sınıf öğrencisi olmak gerekmektedir: "Uluç Gürkan geldi 'Sen gelecek vadeden birisisin. Üçüncü sınıfa gelince başkan olacak adam sensin, şimdiden seçim kaybederek kendini harcama' dedi. Vay o ne demek? Ben bunu ahlaksız teklif olarak gördüğüm için sosyalistler grubuna yakındım, gittim onların listesinden girdim. Mahir Çayan kulüp başkanı idi. O kulüpten kimler çıkmadı ki. İlber Ortaylı, Baskın Oran, Kutlay Ebiri, Halil Ergün, Oral Çalışlar." Cengiz Çandar, tekrar öğrenci siyasetinin içinde bulur kendisini: "Bunun anlamı diplomatlık hülyasının sona ermesidir. İyi de oldu, benim gibi bir adama bundan büyük zulüm yapılabilir miydi?" Çandar, 1969—70 başkanlık seçimlerinde, CHP'li Parti Meclisi üyesi hocalarının aleyhlerinde propaganda yapmalarına rağmen 501'e 444 oyla başkan olur: "Ben başkan seçildikten kısa süre sonra sol hareket parçalandı. Yönetim kurulundaki arkadaşların çoğu daha sonraki Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi'nin kurucu kadrolarını oluşturdular. Benden gayri kendi yönetim kurulumda beni iki kişi, biri Savaş Dizdar biri de vefat eden İMKB Başkanı Tuncay Artun destekliyordu."
Çandar SBF'den mezun olduktan sonra ODTÜ'de asistanlık için açılan imtihana katılmaya karar verir: "Devletler özel hukuku dersinin hocası da bizim dekanımız İlhan Onat'tı. Ona gidip, hocam sınav açıyormuşsunuz dediğimde şok geçirdi. Çünkü o tarihe kadar boykot veya işgal komitesi başkanı olarak defalarca görüşmüşüz. Böyle hayta bir gelenekten gelen bir adam asistan olacak, hem de kendi kürsüsünde." Cengiz Çandar, Doğan Avcıoğlu'nun o meşhur Devrim dergisi ile de irtibatlıdır tabii: "27 Mayıs, işte yarım kalmış gibi bir duygu içinde, bizim öğrenci hareketinin kullanılması amaçlı idi. 27 Mayısvari bir müdahaleden yanaydık açıkçası. Avcıoğlu ihtilal planını bize anlatmıyor ama yapılan işi destekliyordu."
Mülkiye Marşı'ndaki gibi "Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz" derken de, yapılan bütün eylemlere katılırken de aynı heyecanı duyar, bütün diğerleri gibi. Çandar'ın o dönemde bilerek katılmadığı öğrenci eylemi yoktur: "Gecikme sebebiyle katılmadıklarım oldu. Mesela İstanbul'daki bir Dev—Genç kongresinden otobüslerle döndük. ODTÜ'de arkadaşlar (Robert) Komer'in arabasını yakmışlar. Orada bulunamadığımdan hayıflanmıştım. Geçen yıl Amerika'da iken Komer öldü. İkimizi de bilen Amerikalı diplomatlar 'Sen var mıydın orada?' dediler. Ben de bir saatle kaçırmışım, yoksa mutlaka olurdum dedim. Eylemde fena değildik. Fakat ben hiç silah taşımadım. Ve benim yer aldığım akım silahlı öğrenci eylemlerine karşı idi. Dev—Genç çoğunluğunu elinde bulunduran arkadaşlar bizi suçlardı o sıralar ama biz daha çok köylüleri ve işçileri örgütlemekle meşguldük." Çandar, 1970 yılında bugünkü eşi Emekli Deniz Albay Bülent—Leman çiftinin kızı Tuba Hanım'la nişanlanır. (Daha sonra ikisi de ayrı yollardan gider ve birer evlilik yaparlar. Yolları ancak 1986'da kesişir. Şimdi Defne adında bir kızları vardır: "Erkek çocuğum olmadığı için —kardeşimin de yok— o yüzden bittik.") Nişanlandıktan üç gün sonra köylüleri örgütlemek için yollara düşer: "Söke'de arkadaşlarla buluşup bütün Aydın Ovası'nı, iki kez de Polatlı Ovası'nı yaya dolaştım. O sırada ODTÜ'de asistandım. Deniz Gezmiş de aranıyordu. Üstümden ODTÜ kimliği çıktı, beni Deniz Gezmiş zannetmişler. Yakalayıp ertesi gün mahkemeye çıkardılar. Bir ay sonra da 12 Mart oldu. Hakim beni salıvermeseydi 12 Mart'ı içerde karşılayacaktım ve 1974'e kadar içerde kalacaktım." Yıllar ilerledikçe Çandar'ın hayatı da hızlanacaktır. 12 Mart'tan bir süre sonra 11 ilde sıkıyönetim ilan edilmesi ile onun hayatında yeni bir dönem başlayacak ve Çandar yer altına inecektir: "1967 yılında Uluç Gürkan Öğrenci Derneği Başkanı iken benden yazı istedi. Ben de Che Guevara ölmüştü onunla ilgili bir yazı yazdım. Fakat yazıda imzamın çıkması unutulmuştu. Uluç, daha sonra o yazıdan dolayı yazı işleri müdürü olarak 3 ay hapis yattı." 1970 yılının sonları ile 71 yılının başları arasında birkaç aylık sürede Çandar, Doğu Perinçek'in de bulunduğu grubun çıkardığı Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) dergisinin yazı işleri müdürüdür: "Babam hukukçu. Birçok yerde tanıdıkları ve arkadaşları vardı. Ben yazı işleri müdürü olursam daha kolay hallolur vaziyetler diye..." Bu sefer de Çandar, Şahin Alpay'ın bir yazısı yüzünden 7,5 yıl hapse mahkûm olur. Olay 11 ilde sıkıyönetim ilan edilmesinin ertesi günü gerçekleşir: "26 Nisan'da sıkıyönetim ilan edildi. Ajanstan duydum haberi, eve geldim. Evde ailenin yakın dostu Prof. Bahri Savcı da var. Ben el çabukluğu ile birtakım evrakları banyoda yakmaya başladım. Muammer Aksoy ve Bahri Savcı'dan bilirkişi raporu vardı beraat edecektim, mahkûm oldum. Türkiye'de kimse bana yargı bağımsızdır diyemez. Bulutların cinsine göre değişir bizde yargı. 7,5 yıl hapis, 2,5 yıl da Kastamonu'da emniyet nezaretinde bulundurulma cezası yedik."
Kartları Nuri Çolakoğlu yaptı
Çandar 26 Nisan'da, yakabildiği belgeleri yakar ve yola çıkar: "O gece halama (Meziyat) gittim. Sabaha karşı ev basıldı." Cengiz Çandar, iki ay da, daha sonra CHP'de genel sekreter olup İsmet İnönü'yü deviren grubun lideri olacak olan Kamil Kırıkoğlu'nun evinde saklanır: "Kırıkoğlu yüreğimin en dibinden sevdiğim birkaç insanın başında geliyor. 1971 Haziran sonunda evden çıktım. Nereye gittiğimi bir o bir de nişanlım biliyordu." Cengiz Çandar, Şahin Alpay ve Afa Yayınları'nın sahibi Atıl Ant'la beraber sabaha karşı Antep'e gider, oradan da bir taksi ile Urfa'ya geçip sabaha karşı Harran Ovası'ndan sınırı geçerler: "Yolda sıkı kontroller vardı. Kartlarımızı Nuri Çolakoğlu yaptı. Çok beceriklidir Nuri." Çandar ve arkadaşları 1971 yılının Temmuz ayı başlarında Filistin'e ulaşır: "Ayrıca Filistin hareketi ile de ilgileniyordum. Bu yazı işleri müdürlüğü nedeniyle davalar olduğu için başımın belaya sarılması ihtimali vardı. Zaten mahkûmiyet de var. Yurtdışına çıkmamın uygun olacağına karar verdim ve Filistinli Demokratik Cephe Mensubu bazı öğrencilerle temas kurdum." Plan aksaksız işler, Halep'e ulaşılır. Oradan Demokratik Cephe'nin merkezine gidilir. Kartları çıkarılır ve Şam'a sevk edilirler. Sonra Şam'ın 70—80 km yukarısında ilk Hıristiyanların saklandığı Suriye'nin en tarihi yerlerinden biri olan Maalule'de 1,5 ay süren bir eğitim alırlar. Ardından Golan. Suriye ile Filistinliler'in arası iyi olmadığı için Güney Lübnan'da Reşadiye Kampı'na sevk gerçekleşir. Sonrasında ise Bekaa ve Kuzey Lübnan'da Trablusşam yakınlarında bir kamp. Ardından Beyrut: "Biz hangi kampta isek garip bir ilahi sözleşme gibi oradan ayrıldıktan birkaç gün sonra İsrail bombaladı oraları." En son ikamet yeri ise Beyrut'ta havaalanının dibindeki en büyük mülteci kampı olan Bourj al Barajne'dir. Burada kamp değil halkın içindedirler. Birçokları gelir gider, Cengiz Çandar hâlâ oradadır: "Ben de dönecektim Türkiye'ye. İşte Türkiye'de mücadeleye başlayacağız dağlarda. Fakat Deniz'ler idam edildi. Mahir'ler öldürüldü, herkes tutuklandı. Temas edebileceğim herkes ya hapiste ya öldürüldü. O zaman böyle durulmaz, bari kimlik değiştirip Filistinli olayım kararı aldım. Kendimi Filistinli gibi hissedeyim diye. Bir sene sonra asalak görüntüsünde idim. Filistin davasına böyle çok ek bir katkı sağlamıyorum. Kimliğimi bir tayin edeyim, Türk müyüm, Filistinli miyim? Türk olduğum kararını verince Avrupa'ya gideyim dedim."
Osman Öğretmen
Çandar, 1973 Nisanının ortalarında İtalya'dan Avrupa'ya giriş yapar: "Pasaport bakımından İtalya en gevşek yerdi." Çandar, Avrupa'da da bir çok yer dolaşır. İsviçre'ye geçer: "Orada şu an İstanbul Baro Başkanı olan Yücel Sayman ve Prof. Bülent Tanör'le beraber aynı evde yaşadık." Çandar ardından da Paris'e gider. Orada da arkadaşı Sabetay Varol'la karşılaşır. Bir süre sonra Avrupa'daki son durağı Hollanda'ya geçip siyasi iltica talebinde bulunur. Sorbon Üniversitesi'nde doktora kaydı yaptırır, Amsterdam'da da bir üniversitede burs bularak master çalışmasına başlar. Amsterdam Belediyesi Türk çocuklarına yönelik Türkçe dersleri eğitimi vermektedir: "Genel olarak Hollanda'daki ama özel olarak Amsterdam'daki Türk camiası içinde Osman Öğretmen olarak ün yaptık." Daha önce komünist rejimlerden kaçanların siyasi iltica talebinde bulunduğu Hollanda makamları, komünizm propagandasından ötürü mahkûm olmuş birisinin başvurusu ile ilk defa karşılaştıklarından, emsal teşkil eder diye Çandar'ın beklediği cevabı vermeyi geciktirirler. Bu arada Türkiye'de de 1794 genel affı yürürlüğe girer: "Ekim 1974'te Türkiye'ye geldim. DGM'ye ifade vereceğiz, fiilin af kapsamına girdiği saptanacak ve dosya kaldırılacak. Normalleşeceğiz. Bu sefer de üç sene aranmış adamı kimse teslim almıyor, savcı tatile gitmiş. Onun üzerine babam Yüksek Hakimler Kurulu'ndaki sınıf arkadaşlarından birisi vasıtasıyla bir nöbetçi savcı atattırdı bana. Yani torpil yapıldı ve böylece affa girdik." Çandar ailesi tam bu sırada, birincisinden ağızları yandığı için üniversiteyi kazanan ikinci çocukları Volkan'ı (1954'te doğdu. Milano'da uluslararası bir şirkette kimya mühendisi olarak çalışmaktadır) yurt köşelerinde heder etmemek amacıyla Ankara'dan İstanbul'a taşınır: "Diplomasi okumuşum, diplomat olamıyorsun. Türkiye'den ayrılırken asistan idik, üniversiteye dönmem mümkün değil. Prangalı eşek gibiyiz." Çandar iki yıl işsiz dolaşır. Çandar işsiz kaldığı bu sürede 1975 yılında Çanakkale'de ilk 4 aylıklardan olarak vatani görevini yapar: "Askerliğin ilk bölümünü firarda geçirdik, Çanakkale'nin bütün sahillerinde denize girdik. Ceza da gördük, hapis de yattık. İçtimalarda bizim manga üç kişi ile temsil edilirdi. En önde Zafer Toprak, onun arkasında kuralcı olduğu için Şahin Alpay, bir de en arkada bölük çantasına gönüllü olarak talip olduğu için —küçük bir evrak çantası zannetmiş, kendinden daha büyük bir sandıktı— İlnur Çevik." Askerde öğrendiği on parmak daktilo sayesinde Direnen Filistin kitabını yazar.
Askerden sonra arkadaşı Prof. Bülent Tanör'e "Vatan gazetesi yeni organize oluyor, eşine dostuna söyle yazı versin" diye bir haber gelir. O da Çandar'ı arar. Time veya Newsveek'ten birinde (Kissinger'in yardımcısı Helmut) Sonnenfelt Doktrini diye bir yazı ile karşılaşır: "Sonnenfelt'le geçen yıl Amerika'da bulunduğum think thank kuruluşunda beraber çalışma imkanı bulduk. Sen benim gazeteciliğe başlamamın sebebisin dedim Sonnenfelt'e. Adam hiç bir şey anlamadı ama..." Vatan'da işe başlar. Arkadaşı Sabetay Varol, Alp Kuran tarafından Vatan'dan çıkarılınca, Çandar yine en önde yerini alır: "Patron Numan Esin bize karşı harekete geçti. Ankara'dakilerin başı Zafer Mutlu, İstanbul'da da Can Ataklı." Bu olay sonucunda Vatan çalışanları sendikalı olur. O olayda sıkıntıya soktuğu Milli Birlikçi Numan Esin, daha sonraki andıç olayında Çandar'ın yanında yer alır. Ardından bir süre Türk Haberler Ajansı'nda çalıştıktan sonra Çandar'ın hocalık merakı yine depreşir. İçeriden destekli bir şekilde sınava girmesine rağmen asistanlık hevesi de kursağında kalır: "Cumhuriyet'te çalışmaya başladıktan sonra akademik hayata geri dönmemiş olmama hergün şükrediyorum." 1979'da Oktay Kurtböke'nin davetiyle Cumhuriyet'e girer. İran devrimi, Lübnan'da iç savaş, İran—Irak Savaşı, tam da onun uzmanı olduğu konulardır. Gelişmeler ard arda patlak verir. Gazetecilikte öne çıkmaya başlar, ne yaparsa Cumhuriyet'te Hasan Cemal'in de desteği ile birinci sayfadan duyurulur. Bir süre sonra uzmanlık alanında konuşmalara çağrılır, mülâkatlar yapar. Bu durumdan rahatsız olanlar da artar tabii. Cumhuriyet'ten istifa ettikten sonra hem Milliyet hem de Hürriyet ister Çandar'ı: "Mehmet Ali'ye (Birand) 'Arkadaşımsın, sen ne dersin?' dedim, o da 'Milliyet'te aynen devam edersin. Ne yaparsan birinci sayfadan girer. Hürriyet'te çok örselerler seni. Bir sene canına okurlar. Bir sene dayanırsan alır başını gidersin. Seçimini sen yap' dedi. Ben de Hürriyet dedim." Hürriyet'te haftada iki gün de köşe yazmaya başlar. Bu arada patron Erol Simavi, Çetin Emeç'in yerine Rahmi Turan'ı getirince Ankara Ertuğrul Özkök liderliğinde ayaklanır: "Bunlar beni aradı, İstanbul'daki ayaklanmayı organize et ve başına geç diye. İstifa edenler, ne oldu?' diyor. Ertuğrul Özkök aradı, 'İkimizin de çıkarına mı?' dedi. 'Değil, ama bir kere ayağa kalktık, mecburuz. Bir de sen başlattın' dedim. 'Ne zaman edeceksin?' dedi. Dizim yayınlanıyordu. Bitti, istifa ettik. Ondan birkaç ay sonra da Ertuğrul Özkök Genel Yayın Yönetmeni oldu." Çandar, 198991 arasında da Asil Nadir'in çıkardığı Güneş'ten ayrılınca Özal'dan bir telefon gelir: "Yüzümü kızartarak sizden bir talepte bulunmak istiyorum. Amerika'da çok prestijli durumdasınız. Hamil—i kart yakînimdir gibi bir araştırma veya think thank kuruluşuna tavsiye mektubu yazarsanız onun açamayacağı kapı yoktur' dedim. O da 'Ben sana benimle çalışmanı önerecektim' dedi. " Fakat Çandar, Özal danışmanlığından aldığı para ile geçinemediğinden bir süre sonra basına tekrar dönmek ister. Özal, çok gönüllü değildir, aradaki mahrem bilgileri okuyucularıyla paylaşacağından endişelenir: "Daha önce uğramadığım Sabah vardı. Sabah da o sırada azgın muhalefet halinde. Turgut Özal'ı kemiriyor." Çandar, 1991 Haziran'ında Sabah'ta başlar, fakat Özal iki ay boyunca onunla görüşmez. "O güven öyle kuvvetle geri geldi ki, daha sonra eşinden de duydum en güvendiği adam ben olmuşum. Haberlerimde de rutin olayları yazdım. Yavuz Donat, o sıralarda 'Köşk Faresi, masaların altında ayakları dolaşır' falan diye yazılar yazdı. Özköşk diye adı çıktı Ertuğrul'un. Benimki çok yakın bir ilişki idi ama yalakalık ilişkisi değildi."
1997'de herkesin malûmu Çevik Bir'in önayak olduğu bir 'andıç'la PKK destekçisi olma ile suçlanınca, kendi gazetesi tarafından savunulmayı bırakın, bile bile suçlanan Cengiz Çandar Kasım 2000'e kadar, Türk okurlarının beğenerek takip ettiği bir yazar olarak Sabah'ta yazılarına devam eder: "Sabah yöneticilerinin bana söyledikleri 1997'de işte o yazıları basmazsak bu, başına daha büyük çorap örülmesine sebep olur, tutuklarlar, birtakım daha ağır ithamlara maruz kalırsın." Fakat bu sefer de yazısı Sabah'ta sansürlenmeden kısa bir süre önce Etibank'a el atan Sabah'ın sahibi Dinç Bilgin tarafından kalemi elinden alınır: "Çok yaygın olan kanaat, askerlerin bu bankalar operasyonun arkasında olduğu ve dolayısıyla o tür bir jurnalleme ile de askerlere bir bağlılık deklarasyonu olarak benim yazılarımı sansürlediler. Benim algılamam böyle."
Lisede iyi futbol oynayan Çandar, Mülkiyeliler Birliği ve Fenerbahçe Kongre üyesidir: "Parasız adamı yönetim kurulu üyesi yapmazlar." Kamil Kırıkoğlu, Emil Galip Sandalcı, 1971'de Filistin kamplarında tanıştığı ve ayrı kaldıkları sürede benzer süreçlerde yol aldığını düşündüğü şimdilerde Lübnan'da Müstakbel gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yapan Michael Naufal, okul arkadaşı Cem Duna, "Şu ana kadar olan ilişkimizde olduğu gibi hiç bir dediğine uymadığım, uymayacağımı bilerek tavsiyelerini sürdüren" dediği Şahin Alpay, "Son 15 yılda ilişkilerinin iptila halinde bir dostluğa dönüştüğünü" söylediği Fehmi Koru ve askerlik arkadaşı İlnur Çevik'in hayatında ayrı yerleri olduğunu belirten Cengiz Çandar'ın en önemli pişmanlığı da geçmişinde Doğu Perinçek'le beraber anılan bir döneminin olmasıdır: "Sol hareketin bölünme döneminde Perinçek'le aynı grup içinde bulunmayı, hafızalar silinebilse de yok edebilsem. Benim adımın Doğu Perinçek ismi ile herhangi bir şekilde irtibatlandırılabileceği bir biyografi pasajı olmasa. O bölünme döneminde keşke Deniz Gezmiş'in bulunduğu grupta olsa idim. Yakalanana kadar ilişkimiz devam etti Deniz'le. Ben ODTÜ'de asistan iken ODTÜ'de saklanırdı. Onun idamını engellemek için yapabileceğim herşeyi yaptım. Jean Paul Sartre'a kadar ulaşıp onun imzasını alacak şekilde müthiş bir imza kampanyasını Lübnan'da kendim kaçak bir adamken organize ettim."
Alın size müthiş bir film konusu. Sakin bir çocukken, sistemin zaman zaman yolunu tıkaması (üniversitede iken diplomasi yolunun kapanması, asistan olamamak gibi) ile yer altına inen, Filistin'le Türk kimliği arasında gidip gelen, gazetecilikte önemli başarılara imza atan, ülkenin en ciddi kurumlarından birinin elemanı tarafından üzerine çamur sıçratılan, gazetesi tarafından jurnallenen 52 yıllık bir adamın öyküsü. Amerika'da olsa Hollywood kaçırmazdı ama...
ESERLERİ: Direnen Filistin (1976), Dünden Yarına İran (1981), Ortadoğu Çıkmazı (1983), Tarihle Randevu (1983) ve Güneşin Yedi Rengi (1987) Benim Şehirlerim İz Y.(2000)
Kod adı
Osman Öğretmen
Cemal A. Kalyoncu
Aksiyon 2 aralık 2000
Sakin bir çocukken, sistemin zaman zaman yolunu tıkaması ile yer altına inen, Filistin'le Türk kimliği arasında gidip gelen, gazetecilikte önemli başarılara imza atan, ülkenin en ciddi kurumlarından birinin elemanı tarafından üzerine çamur sıçratılan, gazetesi tarafından jurnallenen 52 yıllık bir adamın öyküsü
Cengiz Çandar. Bu isim son yıllarda Tarkan, Çevik Bir, Hakan Şükür kadar Türkiye'nin en çok konuşulan isimlerinden birisi oldu. Çocukluğunda oldukça sakin bir kişi olan Çandar, bugünlere, 'haksızlık ve adaletsizliğe karşı' olma duygusu sayesinde geldi desek yanılmış sayılmayız. Çandar'ın 52 yıla yayılan birçok kişiye nasip olmayacak kadar karmaşık ve bir o kadar da renkli hikayesinde, Türkiye'de düzenin insanları nasıl yer altına ittiğini, sol hareketin ülkeyi bir dönem nasıl etkilediğini, torpille neler yapılabileceğini, hepsinden önemlisi Türkiye'de düzene başkaldıran 'asi' denebilecek bir kişinin Avrupa'da aslında hukuk devleti talebinde bulunan sıradan bir kişi anlamına geldiğini bulacaksınız.
Cengiz Çandar, Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi'nin kayınpederi Şeyh Edebali ile bacanak olan ve I. Murad'ın sadrazamlığını yapan Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa'nın torunudur. İmparatorlukta sadrazamlık yapan sadece Çandarlı Hayreddin Paşa değildir. Babadan oğula geçmese de onun büyük oğlu Çandarlı Ali Paşa da sadrazamlık yapmıştır Osmanlı'da. Kosova Meydan Muharebesinde 1. Murad öldürüldükten sonra Yıldırım Beyazıt'ı tahta çıkaran odur. Ali Paşa'nın kardeşi Çandarlı İbrahim Paşa, ailede sadrazamlık yapan bir başka isimdir. Onun oğlu, büyükbabası ile aynı ismi taşıyan Çandarlı Halil Paşa ailenin çıkardığı bir diğer sadrazamdır. Halil Paşa, Osmanlı'dan bu yana bakıldığında Türk tarihinde Menderes'ten evvel asılan ilk başbakandır. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un fethinden hemen sonra Bizans'tan rüşvet aldığı söylentileri üzerine Çandarlı Halil Paşa'yı İstanbul veya Edirne'de idam ettirmiştir. II. Beyazıt zamanında sadrazamlık yapan onun oğlu Çandarlı İbrahim Paşa ise ailenin son sadrazam temsilcisi olarak tarihe geçer. Çandarlı ailesi, bu tarihten sonra İznik'e yerleşerek toprak sahibi olur: "Çandarlı Halil Paşa'nın idamı çok büyük bir travmaya sebep olur. İmparatorluk kurucusu, kazasker, ulema, ahilikten gelen ve böyle bir asker ailesi... İşte bu aile geliyor İznik'te, Türkiye'de milyonlarcası görülebilecek mütevazı kasabalı bir aileye dönüşüyor." Aileye yeniden popülarite kazandıran ise Cengiz Çandar olacaktır: "Alçakgönüllülüğü ihlal ederek söyleyeyim, içlerinde en cinsleri benim. Çünkü ben yeniden ihya ettim kavramı." Cengiz Çandar'ın soyu ise Fatih Sultan Mehmet tarafından idam ettirilen Çandarlı Halil Paşa'nın kardeşi, devletteki en yüksek görevi Bolu Mutasarrıflığı olan, bir Sırbistan seferinde esir düşen, yapılan anlaşmanın maddelerinden birisi de onu kurtarmaya yönelik olan I. Mehmed Çelebi'nin dokuz kızından biri II. Murad'ın kızkardeşi, Fatih'in de halası olan Hafsa Hatun'la evlenen Mahmud Çelebi'ye dayanmaktadır: "Padişahın kızkardeşi ile evli olduğu için en azından bazı kuşak ve kademelerde Osmanlı ve Çandarlı aileleri akrabadır." Ailede bu koldan gelenler Çandar soyadını taşırken, diğer koldan gelenler Çandaroğlu soyadını kullanmaktadır. Osmanlı tarihinde Köprülü ailesi gibi birkaç tane sadrazam çıkaran Çandarlı ailesinin bir ferdi olan Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı Çandarlı, Vezir Ailesi adıyla yaptığı çalışmada soyağacını Cengiz Bey'in 1920'li yıllarda İznik Belediye Başkanlığı yapmış büyükbabası Ali Çandar'ın büyükbabası Mahmud Celalettin'e dayandırmaktadır: "O yüzden bazı toplantılarda Türklüğü'nde karışıklık ve spekülasyon olmayacak birisi de benim diye gardımı alırım." İznik'te bir sokağa adı verilen Cengiz Çandar'ın büyükbabası Ali Çandar'ın Sıdıka Hanım'la evliliğinden Necmiye, Meziyet ve İhsan adında üç çocuğu gelir dünyaya. Ailede İznik dışına ilk çıkan Cengiz Çandar'ın da babası olan İhsan Bey olur. İhsan, Ankara Hukuk Fakültesi eğitiminden sonra Malatya, Niğde Aksaray ve Ankara'da savcılık ve hakimlikten sonra Et Balık Kurumu'nun beş kurucusundan biri olur ve genel müdürlüğünü yapar.
İhsan Çandar, Malatya'da savcı yardımcısı iken hayat arkadaşını bulur: "Eşraf birbirini tanıyor. Babam Malatya'da savcı yardımcısı, dedem de İnhisarlar İdaresi (Tekel) Müdürü. Selanikliler'in nedense tütüne yakın bir şeyi var." Yedi kuşak Selanikli olan Hakkı Sayar (evde Mehmet) İttihat Terakki bursuyla Budapeşte'de şimendifer mühendisliği okur. Selanik'te tüccarlık yapan Mehmet Hakkı, Mustafa Kemal'i Selanik'ten tanımaktadır: "Selanik'te tekkede toplanırlar, dedem de onlara çay—kahve servisi yapardı. Mustafa Kemal onun için Mustaabi ya da Gazi'dir. Onun ağzından ben Mustafa Kemal veya Atatürk lafı duymadım." Birinci Dünya Savaşı'nda Suriye, Filistin Cephesi'nde görev alan Mehmet Hakkı Bey, Yunanlılar tarafından savaş sonuna kadar Volos şehrinde hapishanede tutulur. Savaştan sonra mübadele olunca eşi Zeliha ve büyük kızı Şekibe (TİP Yönetim Kurulu eski üyesi ve Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı ünlü avukat Halit Çelenk ile evli) Hanım'la birlikte Anadolu'nun yolunu tutar. İkinci çocuğu Saffet Hanım ise İstanbul'da doğacaktır. İşte bu Saffet Hanım'la İhsan Çandar 1945'te evlenir. Ancak Saffet Hanım İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi eğitimini tamamlamaya kararlıdır: "O da babam gibi devlet memuru idi. Önce Yem Sanayii'nin sonra da Toprak Mahsulleri Ofisi'nin Ankara ve ardından İstanbul'da avukatlığını yaptı. Annem Selanikli İttihatçı bir aileden geldiği ve aile Halk Partili olduğu için Kızılay'daki işyerinden çıkar bütün gösterilere katılırdı."
İşte bu çiftin ilk çocuğu olarak Cengiz Çandar 1948 yılında Ankara'da doğar: "Benim asıl adım Osman'dır. Sakin bir çocuktum. Yetişkin hayatımdaki 'afacanlıklarımın' hiçbirisi yoktu o yıllarda." Malatya'da görev yaptığı için İsmet İnönü hariç, CHP'nin bütün Malatyalı milletvekilleri baba İhsan Bey'in yakın arkadaş çevresini oluşturmaktadır. Aile Osman Cengiz'in doğduğu bu yıllarda Ankara'dadır, ama İstanbul sık sık ziyaret edilmektedir: "Annemin Rumeli ve Valikonağı Caddesi'nde iki üç adımda bir akrabaları vardı. Küçüklüğümde Selanikli olmak kuvvetli bir referanstı. Çocukluğumda o kadar çok Selanik lafı ile doldu ki kulaklarım, bir tek Selanik biliyor bir de ben biliyorum karşılıklı aiditeyitimizi. Selanik'i 1984'te daha uzaktan ilk gördüğümde gözlerimden yaşlar inmeye başladı. Onun için Selanikliyim diyen Yunanlılar'la karşılaştığımda 'o şehirde oturuyor' diye düşünüyorum. Selanikli değilsin sen, benim."
Eğitimine Ankara Namık Kemal İlkokulu'nda başlayan Çandar, 11 yaşında iken Kayseri—Talas'taki Amerikan Okulu'na keydedilir: "O sırada Ankara bürokrasisinin gözde okulu orası idi. Ankara Koleji de vardı ama annem 'züppe' olmasın diye oraya gitmemi istemedi." Derslerinde iyi bir öğrenci olan Çandar burada, daha sonraki yıllarda Türkiye'nin tanıyacağı bir çok kişi ile birlikte okuyacaktır. Üst sınıfların alt sınıflardakileri himaye ettiği bir okuldur burası. Çandar'ın birkaç tane koruyucusu olur: "Son sınıftan Hazım Kantarcı ve benden iki sınıf büyük Uluç Gürkan beni himaye altına aldılar." Okuldaki bir olay uslu çocuk Cengiz Çandar'ın 'afacanlaşmasına' vesile olacaktır. Ziyaret yasağı olan bir saatte revirde Amerikalı hocası tarafından yakalanıp, hocasının söz vermesine rağmen ihtar cezasını ailesine göndermesi onu 'afacan'laştırır: "Verilmiş söze uymamanın getirdiği müthiş bir adalet duygum vardır benim. Bunun üzerine disiplin sicilim kabardı." Bu yüzden genel ahlak notu 9 gelince Tarsus Amerikan Koleji'ne, CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek'in araya girmesi ile ancak kayıt yaptırabildiğinde yıl 1963'tür. Uluç Gürkan, İstemihan Talay, Erkut Yücaoğlu ile arkadaşlık ederek okuyan Çandar, ailede herkes ama herkes hukukçu olduğu için tepkisel olarak Mülkiye'ye (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) gitmeye karar verir. Amacı diplomat olmaktır. Ancak ondan önce, o zaman ODTÜ merkezi sınav harici öğrenci alarak ODTÜ İdari Bilimler Fakültesi'ni kazanan Çandar, Siyasal Bilgiler'i kazandığını görünce, sevmediği Kalkülüs (yüksek matematik) dersi yüzünden okulu bırakır.
Cengiz Çandar, 1966 yılında zamanın en hareketli okullarından olacak Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne adımını atar. Okul çeşitli görüşteki öğrencilerin temsil edildiği kulüplere bölünmüştü. Mahir Çayan'ın başkanı olduğu Sosyalist Fikir Kulübü, Hasan Celal Güzel'in başkanı olduğu AP'ye yakın gençlerin bulunduğu Hür Düşünce Kulübü. Mesut Yılmaz da buradadır. Uluç Gürkan, listesine Tarsus Amerikan Koleji'nden arkadaşı İstemihan Talay'ı da alarak ortanın solu hareketini temsil etmektedir. Öğrenci Derneği Başkanlığı için hiç sınıf kaybetmemiş olmak ve üçüncü sınıf öğrencisi olmak gerekmektedir: "Uluç Gürkan geldi 'Sen gelecek vadeden birisisin. Üçüncü sınıfa gelince başkan olacak adam sensin, şimdiden seçim kaybederek kendini harcama' dedi. Vay o ne demek? Ben bunu ahlaksız teklif olarak gördüğüm için sosyalistler grubuna yakındım, gittim onların listesinden girdim. Mahir Çayan kulüp başkanı idi. O kulüpten kimler çıkmadı ki. İlber Ortaylı, Baskın Oran, Kutlay Ebiri, Halil Ergün, Oral Çalışlar." Cengiz Çandar, tekrar öğrenci siyasetinin içinde bulur kendisini: "Bunun anlamı diplomatlık hülyasının sona ermesidir. İyi de oldu, benim gibi bir adama bundan büyük zulüm yapılabilir miydi?" Çandar, 1969—70 başkanlık seçimlerinde, CHP'li Parti Meclisi üyesi hocalarının aleyhlerinde propaganda yapmalarına rağmen 501'e 444 oyla başkan olur: "Ben başkan seçildikten kısa süre sonra sol hareket parçalandı. Yönetim kurulundaki arkadaşların çoğu daha sonraki Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi'nin kurucu kadrolarını oluşturdular. Benden gayri kendi yönetim kurulumda beni iki kişi, biri Savaş Dizdar biri de vefat eden İMKB Başkanı Tuncay Artun destekliyordu."
Çandar SBF'den mezun olduktan sonra ODTÜ'de asistanlık için açılan imtihana katılmaya karar verir: "Devletler özel hukuku dersinin hocası da bizim dekanımız İlhan Onat'tı. Ona gidip, hocam sınav açıyormuşsunuz dediğimde şok geçirdi. Çünkü o tarihe kadar boykot veya işgal komitesi başkanı olarak defalarca görüşmüşüz. Böyle hayta bir gelenekten gelen bir adam asistan olacak, hem de kendi kürsüsünde." Cengiz Çandar, Doğan Avcıoğlu'nun o meşhur Devrim dergisi ile de irtibatlıdır tabii: "27 Mayıs, işte yarım kalmış gibi bir duygu içinde, bizim öğrenci hareketinin kullanılması amaçlı idi. 27 Mayısvari bir müdahaleden yanaydık açıkçası. Avcıoğlu ihtilal planını bize anlatmıyor ama yapılan işi destekliyordu."
Mülkiye Marşı'ndaki gibi "Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz" derken de, yapılan bütün eylemlere katılırken de aynı heyecanı duyar, bütün diğerleri gibi. Çandar'ın o dönemde bilerek katılmadığı öğrenci eylemi yoktur: "Gecikme sebebiyle katılmadıklarım oldu. Mesela İstanbul'daki bir Dev—Genç kongresinden otobüslerle döndük. ODTÜ'de arkadaşlar (Robert) Komer'in arabasını yakmışlar. Orada bulunamadığımdan hayıflanmıştım. Geçen yıl Amerika'da iken Komer öldü. İkimizi de bilen Amerikalı diplomatlar 'Sen var mıydın orada?' dediler. Ben de bir saatle kaçırmışım, yoksa mutlaka olurdum dedim. Eylemde fena değildik. Fakat ben hiç silah taşımadım. Ve benim yer aldığım akım silahlı öğrenci eylemlerine karşı idi. Dev—Genç çoğunluğunu elinde bulunduran arkadaşlar bizi suçlardı o sıralar ama biz daha çok köylüleri ve işçileri örgütlemekle meşguldük." Çandar, 1970 yılında bugünkü eşi Emekli Deniz Albay Bülent—Leman çiftinin kızı Tuba Hanım'la nişanlanır. (Daha sonra ikisi de ayrı yollardan gider ve birer evlilik yaparlar. Yolları ancak 1986'da kesişir. Şimdi Defne adında bir kızları vardır: "Erkek çocuğum olmadığı için —kardeşimin de yok— o yüzden bittik.") Nişanlandıktan üç gün sonra köylüleri örgütlemek için yollara düşer: "Söke'de arkadaşlarla buluşup bütün Aydın Ovası'nı, iki kez de Polatlı Ovası'nı yaya dolaştım. O sırada ODTÜ'de asistandım. Deniz Gezmiş de aranıyordu. Üstümden ODTÜ kimliği çıktı, beni Deniz Gezmiş zannetmişler. Yakalayıp ertesi gün mahkemeye çıkardılar. Bir ay sonra da 12 Mart oldu. Hakim beni salıvermeseydi 12 Mart'ı içerde karşılayacaktım ve 1974'e kadar içerde kalacaktım." Yıllar ilerledikçe Çandar'ın hayatı da hızlanacaktır. 12 Mart'tan bir süre sonra 11 ilde sıkıyönetim ilan edilmesi ile onun hayatında yeni bir dönem başlayacak ve Çandar yer altına inecektir: "1967 yılında Uluç Gürkan Öğrenci Derneği Başkanı iken benden yazı istedi. Ben de Che Guevara ölmüştü onunla ilgili bir yazı yazdım. Fakat yazıda imzamın çıkması unutulmuştu. Uluç, daha sonra o yazıdan dolayı yazı işleri müdürü olarak 3 ay hapis yattı." 1970 yılının sonları ile 71 yılının başları arasında birkaç aylık sürede Çandar, Doğu Perinçek'in de bulunduğu grubun çıkardığı Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) dergisinin yazı işleri müdürüdür: "Babam hukukçu. Birçok yerde tanıdıkları ve arkadaşları vardı. Ben yazı işleri müdürü olursam daha kolay hallolur vaziyetler diye..." Bu sefer de Çandar, Şahin Alpay'ın bir yazısı yüzünden 7,5 yıl hapse mahkûm olur. Olay 11 ilde sıkıyönetim ilan edilmesinin ertesi günü gerçekleşir: "26 Nisan'da sıkıyönetim ilan edildi. Ajanstan duydum haberi, eve geldim. Evde ailenin yakın dostu Prof. Bahri Savcı da var. Ben el çabukluğu ile birtakım evrakları banyoda yakmaya başladım. Muammer Aksoy ve Bahri Savcı'dan bilirkişi raporu vardı beraat edecektim, mahkûm oldum. Türkiye'de kimse bana yargı bağımsızdır diyemez. Bulutların cinsine göre değişir bizde yargı. 7,5 yıl hapis, 2,5 yıl da Kastamonu'da emniyet nezaretinde bulundurulma cezası yedik."
Kartları Nuri Çolakoğlu yaptı
Çandar 26 Nisan'da, yakabildiği belgeleri yakar ve yola çıkar: "O gece halama (Meziyat) gittim. Sabaha karşı ev basıldı." Cengiz Çandar, iki ay da, daha sonra CHP'de genel sekreter olup İsmet İnönü'yü deviren grubun lideri olacak olan Kamil Kırıkoğlu'nun evinde saklanır: "Kırıkoğlu yüreğimin en dibinden sevdiğim birkaç insanın başında geliyor. 1971 Haziran sonunda evden çıktım. Nereye gittiğimi bir o bir de nişanlım biliyordu." Cengiz Çandar, Şahin Alpay ve Afa Yayınları'nın sahibi Atıl Ant'la beraber sabaha karşı Antep'e gider, oradan da bir taksi ile Urfa'ya geçip sabaha karşı Harran Ovası'ndan sınırı geçerler: "Yolda sıkı kontroller vardı. Kartlarımızı Nuri Çolakoğlu yaptı. Çok beceriklidir Nuri." Çandar ve arkadaşları 1971 yılının Temmuz ayı başlarında Filistin'e ulaşır: "Ayrıca Filistin hareketi ile de ilgileniyordum. Bu yazı işleri müdürlüğü nedeniyle davalar olduğu için başımın belaya sarılması ihtimali vardı. Zaten mahkûmiyet de var. Yurtdışına çıkmamın uygun olacağına karar verdim ve Filistinli Demokratik Cephe Mensubu bazı öğrencilerle temas kurdum." Plan aksaksız işler, Halep'e ulaşılır. Oradan Demokratik Cephe'nin merkezine gidilir. Kartları çıkarılır ve Şam'a sevk edilirler. Sonra Şam'ın 70—80 km yukarısında ilk Hıristiyanların saklandığı Suriye'nin en tarihi yerlerinden biri olan Maalule'de 1,5 ay süren bir eğitim alırlar. Ardından Golan. Suriye ile Filistinliler'in arası iyi olmadığı için Güney Lübnan'da Reşadiye Kampı'na sevk gerçekleşir. Sonrasında ise Bekaa ve Kuzey Lübnan'da Trablusşam yakınlarında bir kamp. Ardından Beyrut: "Biz hangi kampta isek garip bir ilahi sözleşme gibi oradan ayrıldıktan birkaç gün sonra İsrail bombaladı oraları." En son ikamet yeri ise Beyrut'ta havaalanının dibindeki en büyük mülteci kampı olan Bourj al Barajne'dir. Burada kamp değil halkın içindedirler. Birçokları gelir gider, Cengiz Çandar hâlâ oradadır: "Ben de dönecektim Türkiye'ye. İşte Türkiye'de mücadeleye başlayacağız dağlarda. Fakat Deniz'ler idam edildi. Mahir'ler öldürüldü, herkes tutuklandı. Temas edebileceğim herkes ya hapiste ya öldürüldü. O zaman böyle durulmaz, bari kimlik değiştirip Filistinli olayım kararı aldım. Kendimi Filistinli gibi hissedeyim diye. Bir sene sonra asalak görüntüsünde idim. Filistin davasına böyle çok ek bir katkı sağlamıyorum. Kimliğimi bir tayin edeyim, Türk müyüm, Filistinli miyim? Türk olduğum kararını verince Avrupa'ya gideyim dedim."
Osman Öğretmen
Çandar, 1973 Nisanının ortalarında İtalya'dan Avrupa'ya giriş yapar: "Pasaport bakımından İtalya en gevşek yerdi." Çandar, Avrupa'da da bir çok yer dolaşır. İsviçre'ye geçer: "Orada şu an İstanbul Baro Başkanı olan Yücel Sayman ve Prof. Bülent Tanör'le beraber aynı evde yaşadık." Çandar ardından da Paris'e gider. Orada da arkadaşı Sabetay Varol'la karşılaşır. Bir süre sonra Avrupa'daki son durağı Hollanda'ya geçip siyasi iltica talebinde bulunur. Sorbon Üniversitesi'nde doktora kaydı yaptırır, Amsterdam'da da bir üniversitede burs bularak master çalışmasına başlar. Amsterdam Belediyesi Türk çocuklarına yönelik Türkçe dersleri eğitimi vermektedir: "Genel olarak Hollanda'daki ama özel olarak Amsterdam'daki Türk camiası içinde Osman Öğretmen olarak ün yaptık." Daha önce komünist rejimlerden kaçanların siyasi iltica talebinde bulunduğu Hollanda makamları, komünizm propagandasından ötürü mahkûm olmuş birisinin başvurusu ile ilk defa karşılaştıklarından, emsal teşkil eder diye Çandar'ın beklediği cevabı vermeyi geciktirirler. Bu arada Türkiye'de de 1794 genel affı yürürlüğe girer: "Ekim 1974'te Türkiye'ye geldim. DGM'ye ifade vereceğiz, fiilin af kapsamına girdiği saptanacak ve dosya kaldırılacak. Normalleşeceğiz. Bu sefer de üç sene aranmış adamı kimse teslim almıyor, savcı tatile gitmiş. Onun üzerine babam Yüksek Hakimler Kurulu'ndaki sınıf arkadaşlarından birisi vasıtasıyla bir nöbetçi savcı atattırdı bana. Yani torpil yapıldı ve böylece affa girdik." Çandar ailesi tam bu sırada, birincisinden ağızları yandığı için üniversiteyi kazanan ikinci çocukları Volkan'ı (1954'te doğdu. Milano'da uluslararası bir şirkette kimya mühendisi olarak çalışmaktadır) yurt köşelerinde heder etmemek amacıyla Ankara'dan İstanbul'a taşınır: "Diplomasi okumuşum, diplomat olamıyorsun. Türkiye'den ayrılırken asistan idik, üniversiteye dönmem mümkün değil. Prangalı eşek gibiyiz." Çandar iki yıl işsiz dolaşır. Çandar işsiz kaldığı bu sürede 1975 yılında Çanakkale'de ilk 4 aylıklardan olarak vatani görevini yapar: "Askerliğin ilk bölümünü firarda geçirdik, Çanakkale'nin bütün sahillerinde denize girdik. Ceza da gördük, hapis de yattık. İçtimalarda bizim manga üç kişi ile temsil edilirdi. En önde Zafer Toprak, onun arkasında kuralcı olduğu için Şahin Alpay, bir de en arkada bölük çantasına gönüllü olarak talip olduğu için —küçük bir evrak çantası zannetmiş, kendinden daha büyük bir sandıktı— İlnur Çevik." Askerde öğrendiği on parmak daktilo sayesinde Direnen Filistin kitabını yazar.
Askerden sonra arkadaşı Prof. Bülent Tanör'e "Vatan gazetesi yeni organize oluyor, eşine dostuna söyle yazı versin" diye bir haber gelir. O da Çandar'ı arar. Time veya Newsveek'ten birinde (Kissinger'in yardımcısı Helmut) Sonnenfelt Doktrini diye bir yazı ile karşılaşır: "Sonnenfelt'le geçen yıl Amerika'da bulunduğum think thank kuruluşunda beraber çalışma imkanı bulduk. Sen benim gazeteciliğe başlamamın sebebisin dedim Sonnenfelt'e. Adam hiç bir şey anlamadı ama..." Vatan'da işe başlar. Arkadaşı Sabetay Varol, Alp Kuran tarafından Vatan'dan çıkarılınca, Çandar yine en önde yerini alır: "Patron Numan Esin bize karşı harekete geçti. Ankara'dakilerin başı Zafer Mutlu, İstanbul'da da Can Ataklı." Bu olay sonucunda Vatan çalışanları sendikalı olur. O olayda sıkıntıya soktuğu Milli Birlikçi Numan Esin, daha sonraki andıç olayında Çandar'ın yanında yer alır. Ardından bir süre Türk Haberler Ajansı'nda çalıştıktan sonra Çandar'ın hocalık merakı yine depreşir. İçeriden destekli bir şekilde sınava girmesine rağmen asistanlık hevesi de kursağında kalır: "Cumhuriyet'te çalışmaya başladıktan sonra akademik hayata geri dönmemiş olmama hergün şükrediyorum." 1979'da Oktay Kurtböke'nin davetiyle Cumhuriyet'e girer. İran devrimi, Lübnan'da iç savaş, İran—Irak Savaşı, tam da onun uzmanı olduğu konulardır. Gelişmeler ard arda patlak verir. Gazetecilikte öne çıkmaya başlar, ne yaparsa Cumhuriyet'te Hasan Cemal'in de desteği ile birinci sayfadan duyurulur. Bir süre sonra uzmanlık alanında konuşmalara çağrılır, mülâkatlar yapar. Bu durumdan rahatsız olanlar da artar tabii. Cumhuriyet'ten istifa ettikten sonra hem Milliyet hem de Hürriyet ister Çandar'ı: "Mehmet Ali'ye (Birand) 'Arkadaşımsın, sen ne dersin?' dedim, o da 'Milliyet'te aynen devam edersin. Ne yaparsan birinci sayfadan girer. Hürriyet'te çok örselerler seni. Bir sene canına okurlar. Bir sene dayanırsan alır başını gidersin. Seçimini sen yap' dedi. Ben de Hürriyet dedim." Hürriyet'te haftada iki gün de köşe yazmaya başlar. Bu arada patron Erol Simavi, Çetin Emeç'in yerine Rahmi Turan'ı getirince Ankara Ertuğrul Özkök liderliğinde ayaklanır: "Bunlar beni aradı, İstanbul'daki ayaklanmayı organize et ve başına geç diye. İstifa edenler, ne oldu?' diyor. Ertuğrul Özkök aradı, 'İkimizin de çıkarına mı?' dedi. 'Değil, ama bir kere ayağa kalktık, mecburuz. Bir de sen başlattın' dedim. 'Ne zaman edeceksin?' dedi. Dizim yayınlanıyordu. Bitti, istifa ettik. Ondan birkaç ay sonra da Ertuğrul Özkök Genel Yayın Yönetmeni oldu." Çandar, 198991 arasında da Asil Nadir'in çıkardığı Güneş'ten ayrılınca Özal'dan bir telefon gelir: "Yüzümü kızartarak sizden bir talepte bulunmak istiyorum. Amerika'da çok prestijli durumdasınız. Hamil—i kart yakînimdir gibi bir araştırma veya think thank kuruluşuna tavsiye mektubu yazarsanız onun açamayacağı kapı yoktur' dedim. O da 'Ben sana benimle çalışmanı önerecektim' dedi. " Fakat Çandar, Özal danışmanlığından aldığı para ile geçinemediğinden bir süre sonra basına tekrar dönmek ister. Özal, çok gönüllü değildir, aradaki mahrem bilgileri okuyucularıyla paylaşacağından endişelenir: "Daha önce uğramadığım Sabah vardı. Sabah da o sırada azgın muhalefet halinde. Turgut Özal'ı kemiriyor." Çandar, 1991 Haziran'ında Sabah'ta başlar, fakat Özal iki ay boyunca onunla görüşmez. "O güven öyle kuvvetle geri geldi ki, daha sonra eşinden de duydum en güvendiği adam ben olmuşum. Haberlerimde de rutin olayları yazdım. Yavuz Donat, o sıralarda 'Köşk Faresi, masaların altında ayakları dolaşır' falan diye yazılar yazdı. Özköşk diye adı çıktı Ertuğrul'un. Benimki çok yakın bir ilişki idi ama yalakalık ilişkisi değildi."
1997'de herkesin malûmu Çevik Bir'in önayak olduğu bir 'andıç'la PKK destekçisi olma ile suçlanınca, kendi gazetesi tarafından savunulmayı bırakın, bile bile suçlanan Cengiz Çandar Kasım 2000'e kadar, Türk okurlarının beğenerek takip ettiği bir yazar olarak Sabah'ta yazılarına devam eder: "Sabah yöneticilerinin bana söyledikleri 1997'de işte o yazıları basmazsak bu, başına daha büyük çorap örülmesine sebep olur, tutuklarlar, birtakım daha ağır ithamlara maruz kalırsın." Fakat bu sefer de yazısı Sabah'ta sansürlenmeden kısa bir süre önce Etibank'a el atan Sabah'ın sahibi Dinç Bilgin tarafından kalemi elinden alınır: "Çok yaygın olan kanaat, askerlerin bu bankalar operasyonun arkasında olduğu ve dolayısıyla o tür bir jurnalleme ile de askerlere bir bağlılık deklarasyonu olarak benim yazılarımı sansürlediler. Benim algılamam böyle."
Lisede iyi futbol oynayan Çandar, Mülkiyeliler Birliği ve Fenerbahçe Kongre üyesidir: "Parasız adamı yönetim kurulu üyesi yapmazlar." Kamil Kırıkoğlu, Emil Galip Sandalcı, 1971'de Filistin kamplarında tanıştığı ve ayrı kaldıkları sürede benzer süreçlerde yol aldığını düşündüğü şimdilerde Lübnan'da Müstakbel gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yapan Michael Naufal, okul arkadaşı Cem Duna, "Şu ana kadar olan ilişkimizde olduğu gibi hiç bir dediğine uymadığım, uymayacağımı bilerek tavsiyelerini sürdüren" dediği Şahin Alpay, "Son 15 yılda ilişkilerinin iptila halinde bir dostluğa dönüştüğünü" söylediği Fehmi Koru ve askerlik arkadaşı İlnur Çevik'in hayatında ayrı yerleri olduğunu belirten Cengiz Çandar'ın en önemli pişmanlığı da geçmişinde Doğu Perinçek'le beraber anılan bir döneminin olmasıdır: "Sol hareketin bölünme döneminde Perinçek'le aynı grup içinde bulunmayı, hafızalar silinebilse de yok edebilsem. Benim adımın Doğu Perinçek ismi ile herhangi bir şekilde irtibatlandırılabileceği bir biyografi pasajı olmasa. O bölünme döneminde keşke Deniz Gezmiş'in bulunduğu grupta olsa idim. Yakalanana kadar ilişkimiz devam etti Deniz'le. Ben ODTÜ'de asistan iken ODTÜ'de saklanırdı. Onun idamını engellemek için yapabileceğim herşeyi yaptım. Jean Paul Sartre'a kadar ulaşıp onun imzasını alacak şekilde müthiş bir imza kampanyasını Lübnan'da kendim kaçak bir adamken organize ettim."
Alın size müthiş bir film konusu. Sakin bir çocukken, sistemin zaman zaman yolunu tıkaması (üniversitede iken diplomasi yolunun kapanması, asistan olamamak gibi) ile yer altına inen, Filistin'le Türk kimliği arasında gidip gelen, gazetecilikte önemli başarılara imza atan, ülkenin en ciddi kurumlarından birinin elemanı tarafından üzerine çamur sıçratılan, gazetesi tarafından jurnallenen 52 yıllık bir adamın öyküsü. Amerika'da olsa Hollywood kaçırmazdı ama...
Cengiz Alyılmaz HAKKINDA YAZILANLAR
Cengiz Alyılmaz HAKKINDA YAZILANLAR
(KÖK)TÜRK HARFLİ YAZITLARIN İZINDE
BİR BİLİM İŞÇİSİ DR. CENGİZ ALYILMAZ
Veysel DİNLER
Asya coğrafyasının genişçe bir alanına dağılmış (Kök)Türk harfli yazıtların belgelenmesinin yorulmaz bilim işçisi, Evliya Çelebisi oldu Doç. Dr. Cengiz ALYILMAZ.
Cengiz Hoca, "Belleklerde benden de bir iz kalsın" diye yorulup arılmaksızın, yılgınlık bıkkınlık göstermeksizin çok büyük bir özveriyle, Türklük bilimine adanmışlık duygu ve düşüncesiyle düştü yollara. Elde ettikleriyle bir ateş yaktı “Külü içinde közü kalsın, ulusun dilinde yaşayan sözü olsun” diye.
Ataları taşa kazımıştı “bengi (ölümsüzlük)” sözünü… “Dünler alıp gitmesin”, “tarihin karanlıklarına gömülmesin”, “yurttaşları her an uyarılmış kılınsın” istemişlerdi. Söz uçardı, ancak yazı kalabilirdi. Atalar da öyle yapıp yazıyı taşa kazımışlardı. Cengiz Hoca da, atalarından el alıp “sözün ucu dağda taşta kalmasın” diye uzatıyor bizlere ellerini.
Ulaşılması zor olan coğrafyalardaki bütün güçlüklere, zor yılardı, güçlük sinerdi ama Cengiz Hoca yılamazdı, oturamazdı, baş eğemezdi… Bulmalıydı, belgelemeliydi Türk yazıtlarını…
(Kök)Türk harfli yazıtların bilim dünyasınca bilinmeyenlerinin de yerlerini bulup her türlü belgelemesini gerçekleştirdi. Bulabildiği bütün yazıtları kayıt altına aldı, her türlü özelliklerini saptayarak bilim dünyasının hizmetine sundu. Tarih, dil tarihi, sanat tarihi, yazıtbilim, kazıbilim… alanında çalışanlar için önemli bir başvuru kaynaklığı özelliği taşıyan (Kök)Türk Harfli Yazıtların İzinde (adıyla özdeş olan) kitabını yayınladı. Söz konusu kitap, uzun yıllar taşıdığı adın gereği olarak izi sürülmüş yazıtlarla ilgili özverili bir emeğin eşsiz ürünüdür.
Doç. Dr. Cengiz ALYILMAZ, Orhun Yazıtlarının Söz Dizimi, Moğolistandaki Türk Anıtları Projesi Albümü (ortak), Orhun Yazıtlarının Bugünkü Durumu… adlı kitaplarıyla başladığı alan çalışmasını (Kök)Türk Harfli Yazıtların İzinde kitabıyla doruğa çıkarmıştır. Yaptığı epigrafik belgeleme uğraşısına kendi içinde “Bir milattır.” demek abartı olmayacaktır.
Türk bilge kağanları ve kumandanları, kişisi söze, canlı kadar değer vermiş, geleceğe şekil versin diye onu taşa kazımış. Çağlar öncesinden bize seslenen atalarımızla yazı aracılığıyla buluşmak bizlerde yeterince heyecan artışı sağlıyor. Cengiz Hoca, işte bu heyecanımızı tetikleyici kişi bağlamında haklı olarak ilgi bekleyecektir. Bizler de, duyarlı insanlar olarak Cengiz Hoca’ya borçlu olduğumuzu bilmek zorundayız. İşte bizler bu borcumuzu alan çalışmasına dayalı iki kitabını edinerek ödeyebiliriz.
(Kök)Türk harfli yazıtların yorulmaz seyyahı Cengiz Hoca, binlerce kilometre yol aldı, yazıtların bir bir izlerini sürdü. Gitti, gördü, yazdı, çizimledi, çekimledi, belgeledi. Dağda, taşta, kayalıklarda, kırda, bayırda, yolda ovada, mezarlıklarda, depolarda, enstitülerde… çalıştı. Nerede yazılı bir nesne varsa buldu, kayıt altına aldı. O denli bir aşkla çalıştı ki, Gaziantep'te, Diyarbakırda, Urfa’da… ninelerin çenelerindeki, ayak ve bileklerindeki döğmelerde dahi (Kök)Türk harfli yazıları, damgaları saptadı.
Dikilitaşlara, kayalara, taşbabalara, sikkelere, mühürlere, heykellere, süs ve kullanım eşyalarına nakşedilen yazıları bir bir ortaya çıkaran Cengiz Hoca, bu eşsiz çalışmalarını ilgililerin ve meraklıların değerlendirmesine sunmuştur.
Cengiz Hoca, bütün uğraşlarına karşın yaptığı çalışmaların yeterli olmadığını düşünmüş olacak ki, kendisinden sonra bu işlere gönül vereceklere yol göstermekte, deneyimler aktarmakta, bilimsel çalışma yöntemleri göstermektedir. Onun (Kök)Türk Harfli Yazıtların İzinde kitabı, bütünüyle epigrafik yöntemlerin anlatımına adanmıştır. Ortaya koyduğu olağanüstü uğraşısıyla kendisinden sonra bu çalışmaları yapacak kişilerin işini epeyce kolaylaştırmıştır. Hatta, alana gidemeyenler, Cengiz Hoca’nın yaptığı belgelemelerin üzerinde çalışılabilecektir.
“Önden gidenlerin izlerinden açılır çığırlar”. (Kök)Türk harfli yazıtların saptanması konusunda tek sözcükle Cengiz Hoca “çığır açıcı” olmuştur. “İsteyen közünden alıp kendi alazını tutuştursun” diye Asya bozkırlarında yaktığı ateştir Orhun Yazıtlarının Bugünkü Durumu ve (Kök)Türk Harfli Yazıtların İzinde kitapları.
Doç. Dr. Cengiz ALYILMAZ’ı kutluyor; Türklük bilimi ve Türk yazıt bilimi alanlarına daha nice eserler kazandırmasını diliyoruz.
Araştırmacı-Yazar
İletişim İçin: Veysel Dinler 0535 253 82 72
Gerekli Kitap Yayın
Yavuzselim Mah. 4/12 Sk. No: 12 A Girişi K. 2 D.8 Bağcılar İstanbul 0212 550 61 99
(KÖK)TÜRK HARFLİ YAZITLARIN İZINDE
BİR BİLİM İŞÇİSİ DR. CENGİZ ALYILMAZ
Veysel DİNLER
Asya coğrafyasının genişçe bir alanına dağılmış (Kök)Türk harfli yazıtların belgelenmesinin yorulmaz bilim işçisi, Evliya Çelebisi oldu Doç. Dr. Cengiz ALYILMAZ.
Cengiz Hoca, "Belleklerde benden de bir iz kalsın" diye yorulup arılmaksızın, yılgınlık bıkkınlık göstermeksizin çok büyük bir özveriyle, Türklük bilimine adanmışlık duygu ve düşüncesiyle düştü yollara. Elde ettikleriyle bir ateş yaktı “Külü içinde közü kalsın, ulusun dilinde yaşayan sözü olsun” diye.
Ataları taşa kazımıştı “bengi (ölümsüzlük)” sözünü… “Dünler alıp gitmesin”, “tarihin karanlıklarına gömülmesin”, “yurttaşları her an uyarılmış kılınsın” istemişlerdi. Söz uçardı, ancak yazı kalabilirdi. Atalar da öyle yapıp yazıyı taşa kazımışlardı. Cengiz Hoca da, atalarından el alıp “sözün ucu dağda taşta kalmasın” diye uzatıyor bizlere ellerini.
Ulaşılması zor olan coğrafyalardaki bütün güçlüklere, zor yılardı, güçlük sinerdi ama Cengiz Hoca yılamazdı, oturamazdı, baş eğemezdi… Bulmalıydı, belgelemeliydi Türk yazıtlarını…
(Kök)Türk harfli yazıtların bilim dünyasınca bilinmeyenlerinin de yerlerini bulup her türlü belgelemesini gerçekleştirdi. Bulabildiği bütün yazıtları kayıt altına aldı, her türlü özelliklerini saptayarak bilim dünyasının hizmetine sundu. Tarih, dil tarihi, sanat tarihi, yazıtbilim, kazıbilim… alanında çalışanlar için önemli bir başvuru kaynaklığı özelliği taşıyan (Kök)Türk Harfli Yazıtların İzinde (adıyla özdeş olan) kitabını yayınladı. Söz konusu kitap, uzun yıllar taşıdığı adın gereği olarak izi sürülmüş yazıtlarla ilgili özverili bir emeğin eşsiz ürünüdür.
Doç. Dr. Cengiz ALYILMAZ, Orhun Yazıtlarının Söz Dizimi, Moğolistandaki Türk Anıtları Projesi Albümü (ortak), Orhun Yazıtlarının Bugünkü Durumu… adlı kitaplarıyla başladığı alan çalışmasını (Kök)Türk Harfli Yazıtların İzinde kitabıyla doruğa çıkarmıştır. Yaptığı epigrafik belgeleme uğraşısına kendi içinde “Bir milattır.” demek abartı olmayacaktır.
Türk bilge kağanları ve kumandanları, kişisi söze, canlı kadar değer vermiş, geleceğe şekil versin diye onu taşa kazımış. Çağlar öncesinden bize seslenen atalarımızla yazı aracılığıyla buluşmak bizlerde yeterince heyecan artışı sağlıyor. Cengiz Hoca, işte bu heyecanımızı tetikleyici kişi bağlamında haklı olarak ilgi bekleyecektir. Bizler de, duyarlı insanlar olarak Cengiz Hoca’ya borçlu olduğumuzu bilmek zorundayız. İşte bizler bu borcumuzu alan çalışmasına dayalı iki kitabını edinerek ödeyebiliriz.
(Kök)Türk harfli yazıtların yorulmaz seyyahı Cengiz Hoca, binlerce kilometre yol aldı, yazıtların bir bir izlerini sürdü. Gitti, gördü, yazdı, çizimledi, çekimledi, belgeledi. Dağda, taşta, kayalıklarda, kırda, bayırda, yolda ovada, mezarlıklarda, depolarda, enstitülerde… çalıştı. Nerede yazılı bir nesne varsa buldu, kayıt altına aldı. O denli bir aşkla çalıştı ki, Gaziantep'te, Diyarbakırda, Urfa’da… ninelerin çenelerindeki, ayak ve bileklerindeki döğmelerde dahi (Kök)Türk harfli yazıları, damgaları saptadı.
Dikilitaşlara, kayalara, taşbabalara, sikkelere, mühürlere, heykellere, süs ve kullanım eşyalarına nakşedilen yazıları bir bir ortaya çıkaran Cengiz Hoca, bu eşsiz çalışmalarını ilgililerin ve meraklıların değerlendirmesine sunmuştur.
Cengiz Hoca, bütün uğraşlarına karşın yaptığı çalışmaların yeterli olmadığını düşünmüş olacak ki, kendisinden sonra bu işlere gönül vereceklere yol göstermekte, deneyimler aktarmakta, bilimsel çalışma yöntemleri göstermektedir. Onun (Kök)Türk Harfli Yazıtların İzinde kitabı, bütünüyle epigrafik yöntemlerin anlatımına adanmıştır. Ortaya koyduğu olağanüstü uğraşısıyla kendisinden sonra bu çalışmaları yapacak kişilerin işini epeyce kolaylaştırmıştır. Hatta, alana gidemeyenler, Cengiz Hoca’nın yaptığı belgelemelerin üzerinde çalışılabilecektir.
“Önden gidenlerin izlerinden açılır çığırlar”. (Kök)Türk harfli yazıtların saptanması konusunda tek sözcükle Cengiz Hoca “çığır açıcı” olmuştur. “İsteyen közünden alıp kendi alazını tutuştursun” diye Asya bozkırlarında yaktığı ateştir Orhun Yazıtlarının Bugünkü Durumu ve (Kök)Türk Harfli Yazıtların İzinde kitapları.
Doç. Dr. Cengiz ALYILMAZ’ı kutluyor; Türklük bilimi ve Türk yazıt bilimi alanlarına daha nice eserler kazandırmasını diliyoruz.
Araştırmacı-Yazar
İletişim İçin: Veysel Dinler 0535 253 82 72
Gerekli Kitap Yayın
Yavuzselim Mah. 4/12 Sk. No: 12 A Girişi K. 2 D.8 Bağcılar İstanbul 0212 550 61 99
Cemil Kavukçu ( 1951)
Cemil Kavukçu ( 1951) 1951 yılında İnegöl'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi (1976). Öyküleri, 1980 yılından başlayarak çeşitli dergilerde yayınlandı.
Cemil Kavukçu, son yılların en usta öykücülerinden. Küçük insanların dünyasını başarıyla betimlemesini, onların iç dünyalarını olanca derinliğiyle vermesini biliyor. Eleştirmen Fethi Naci, Cemil Kavukçu için “Elini neye değdirse öykü oluyor, tam bir anlatı ustası” diyor. Gerçekten de Cemil Kavukçu'nun öyküleri, sıradan insanları, sıradan yaşamları, küçük olayları alıp zengin dünyalar yaratıyor. Ayrıntılar ve diyaloglar (özellikle de kişiliklere özgü argo dil), onun öykülerinin vazgeçilmez öğeleri. Temiz, yalın bir Türkçeyle, kendi üslubunu yaratmayı başararak yazıyor Cemil Kavukçu. Bir başka deyişle, tutarlı bir dil ve üslup, bütün öykülerinde açıkça kendini gösteriyor. Okuru, öykünün içine çekip alıyor, sarıp sarmalıyor. Karşıdan değil, içinden okunan öyküler yaratıyor Cemil Kavukçu. Öykülerin bir kısmı da bir yap-boz'un parçaları gibi kırılıp yeniden bir araya geliyor. Son yıllarda tıkanır gibi görünen öykücülüğümüze yeni bir soluk getiren Cemil Kavukçu, 2000'li yıllarda da öykünün yollarında yürümeyi sürdürecek.
ESERLERİ
Patika adlı kitabıyla 1987 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü kazandı. Yayınlanmış öykü kitapları: Pazar Güneşi (1983), Patika (1987), Temmuz Suçlu (1990), Uzak Noktalara Doğru (1995), Yalnız Uyuyanlar İçin (1996), Bilinen Bir Kitapta Kaybolmak (1997), Dört Duvar Beş Pencere (1999). İlk romanı Dönüş, 1998 yılında yayınlandı.
Cemil Kavukçu, son yılların en usta öykücülerinden. Küçük insanların dünyasını başarıyla betimlemesini, onların iç dünyalarını olanca derinliğiyle vermesini biliyor. Eleştirmen Fethi Naci, Cemil Kavukçu için “Elini neye değdirse öykü oluyor, tam bir anlatı ustası” diyor. Gerçekten de Cemil Kavukçu'nun öyküleri, sıradan insanları, sıradan yaşamları, küçük olayları alıp zengin dünyalar yaratıyor. Ayrıntılar ve diyaloglar (özellikle de kişiliklere özgü argo dil), onun öykülerinin vazgeçilmez öğeleri. Temiz, yalın bir Türkçeyle, kendi üslubunu yaratmayı başararak yazıyor Cemil Kavukçu. Bir başka deyişle, tutarlı bir dil ve üslup, bütün öykülerinde açıkça kendini gösteriyor. Okuru, öykünün içine çekip alıyor, sarıp sarmalıyor. Karşıdan değil, içinden okunan öyküler yaratıyor Cemil Kavukçu. Öykülerin bir kısmı da bir yap-boz'un parçaları gibi kırılıp yeniden bir araya geliyor. Son yıllarda tıkanır gibi görünen öykücülüğümüze yeni bir soluk getiren Cemil Kavukçu, 2000'li yıllarda da öykünün yollarında yürümeyi sürdürecek.
ESERLERİ
Patika adlı kitabıyla 1987 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü kazandı. Yayınlanmış öykü kitapları: Pazar Güneşi (1983), Patika (1987), Temmuz Suçlu (1990), Uzak Noktalara Doğru (1995), Yalnız Uyuyanlar İçin (1996), Bilinen Bir Kitapta Kaybolmak (1997), Dört Duvar Beş Pencere (1999). İlk romanı Dönüş, 1998 yılında yayınlandı.
Cemi Demiroğlu ( 1928)
Cemi Demiroğlu ( 1928) 1928 yılında İstanbul'da doğmuştur. Orta ve Lise eğitimini İstanbul Pertevniyal Lisesi'nde yapmıştır. 1943 - 1949 yıllarında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirmiş 1950 yılında askerlik görevinden sonra İstanbul Tıp Fakültesi Tedavi Kliniği ve Farmakoloji Kürsüsüne asistan olarak girmiş, 1954 yılında uzman olmuştur. 1954-1956 yılları arasında Almanya Bonn Üniversitesi Kardiyoloji Kliniği'nde çalışmıştır. 1960 yılında Doçentlik sınavını vererek Üniversite Doçenti olmuştur. 1965 yılında Köln Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Nükleer Metodların Kardiyoloji alanında kullanılması üzerine çalışmalarda bulunmuş, bu konuda yaptığı travay Almanya'da yayınlanmıştır. 1967 yılında Doçent kadrosuna atanmış, aynı yıl Üniversite Profesörü ve 1968 yılında kadrolu Profesör olmuştur.
1971 - 1973 yılları arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yönetim Kurulu Üyeliğinde bulunmuş, 1973-1976, 1976-1979 yıllarında iki devre aynı fakültenin Dekanlığını yapmış, 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Senatosu'nca Üniversitelerarası Kurul Üyeliğine seçilmiş. Rektör oluncaya kadar bu görevine devam etmiş, 1979 yılında Kardiyoloji Ensitüsü Başkanı olmuştur. 30 Mayıs 1980 tarihinde İstanbul Üniversitesi Rektörlüğüne seçilmiş, 4 Aralık 1981'den 1983 Temmuz ayı sonuna kadar Üniversitelerarası Kurul Başkanlığı yapmıştır. 2547 sayılı kanuna göre, 31 Temmuz 1982'de 5 yıl için yeniden Rektör olarak tayin edilmiştir. 1987 yılında tekrar 5 yıl için Rektör olarak atanmış, 1991 yılında da Yüksek Öğretim Genel Kurul Üyeliği'ne ve Temmuz 1992 de tekrar % 42 oy oranı ile İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü'ne seçilmiştir. 1979 yılında kuruluşunu yeni bir yönetmelik ile tamamladığı ve Başkanı olarak ele aldığı Kardiyoloji Enstitüsü bütün gerekli cihazlar ile donatılmış olarak çalışmasına devam etmektedir. Bu ensitüye Medikal Kardiyoloji ve Kardiyoşirürji ünitelerini getirmiş, bu konuda gerekli techizatı sağlamış, enstitüde altı profesör, pek çok doçent ve Yard. Doçent yetiştirmiştir.
Biyoloji Merkezi arasında kurduğu ilişki sonucu bu merkezden gelen ilişki sonucu bu merkezden gelen uzman doktorların Türkiye'deki kalp ameliyatları yapmalarını sağlamıştır. Kendisi sürekli olarak İngiltere Kardiyoloji Merkezlerindeki çalışmalara ve toplantılara katılmıştır. Yine Almanya Giessen Üniversitesi ve Münih Üniversitesi Tıp Fakülteleri ile karşılıklı anlaşmalar yapmış, bunlarla her yıl öğrenci ve araştırma görevlisi değişimini sağlamıştır. Kendisine Giessen Üniversitesi Şeref Madalyonu, Münih Üniversitesi ve Taşkent Üniversitesi'nden Şeref Doktoru Ünvanı, 2 Şubat 1994 yılında da Almanya Cumhurbaşkanlığı Büyük Nişanı verilmiştir. Üniversitelerarası Kurulu kararı ile 1986-87 Eğitim-Öğretim yılında ilk mezunları olağan sürelerinde veren İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp, İşletme ve İktisat Fakültelerinde İngilizce Eğitim Bölümleri'ni kurdurmuştur ve özellikle Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ndeki kapatılma çabalarına karşın eğitimini devam ettirmiştir. Daha sonra Mühendislik Fakültesi'ndeki üç bölümün İngilizce Eğitimini başlatmıştır. Türk Üniversiteleri içinde ilk olarak, İstanbul Üniversitesi'nde kurulmuş olan Atatürk Araştırma Merkezini ciddiyetle ele alarak 2547 sayılı kanunla rektörlüge bağlı Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Ensitüsü haline dönüştürülmüştür ve daha önce birçok olanaksızlıklarla 2 oda içine sıkışmış durumda olan bu kuruluşun eski Senato Binası'na tümünü tahsis ederek, genişletilmiş ve 1983 yılında Atatürk'ün 1932'de yapmış olduğu Reform'un 50. yılını kutlama töreni ile birlikte Atatürkçülük hakkında seminerler düzenlemiştir. Yine Atatürk'ün 100. Doğum Yıldönümü ile ilgili olarak Roma Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi'nin davetlisi olarak 10 kişilik bir öğretim üyesi heyeti ile Roma Üniversitesi'nde Atatürk ile ilgili bir seri konferans ve seminer düzenlemiştir. Aynı üniversite ile öğretim üyesi değişimi için anlaşma yapmış, kendisine Roma Üniversitesi Şeref Madalyonu verilmiştir. Atatürk'ün 100.Doğum Yıldönümü anısına Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne bir Atatürk Anıtı yaptırmıştır.
ESERLERİ
Prof. Dr. Cem'i Demiroğlu'nun araştırma ve bildiri özeti olarak 120 yerli 30 dış yayını ve 5 kitabı olmak üzere toplam 155 eseri vardır. "Kalp Hastalıkları Tıbbi Tedavisi" isimli kitabı istek üzerine 1974, 1984, 1994 olmak üzere 3 baskı yapmıştır.
1971 - 1973 yılları arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yönetim Kurulu Üyeliğinde bulunmuş, 1973-1976, 1976-1979 yıllarında iki devre aynı fakültenin Dekanlığını yapmış, 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Senatosu'nca Üniversitelerarası Kurul Üyeliğine seçilmiş. Rektör oluncaya kadar bu görevine devam etmiş, 1979 yılında Kardiyoloji Ensitüsü Başkanı olmuştur. 30 Mayıs 1980 tarihinde İstanbul Üniversitesi Rektörlüğüne seçilmiş, 4 Aralık 1981'den 1983 Temmuz ayı sonuna kadar Üniversitelerarası Kurul Başkanlığı yapmıştır. 2547 sayılı kanuna göre, 31 Temmuz 1982'de 5 yıl için yeniden Rektör olarak tayin edilmiştir. 1987 yılında tekrar 5 yıl için Rektör olarak atanmış, 1991 yılında da Yüksek Öğretim Genel Kurul Üyeliği'ne ve Temmuz 1992 de tekrar % 42 oy oranı ile İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü'ne seçilmiştir. 1979 yılında kuruluşunu yeni bir yönetmelik ile tamamladığı ve Başkanı olarak ele aldığı Kardiyoloji Enstitüsü bütün gerekli cihazlar ile donatılmış olarak çalışmasına devam etmektedir. Bu ensitüye Medikal Kardiyoloji ve Kardiyoşirürji ünitelerini getirmiş, bu konuda gerekli techizatı sağlamış, enstitüde altı profesör, pek çok doçent ve Yard. Doçent yetiştirmiştir.
Biyoloji Merkezi arasında kurduğu ilişki sonucu bu merkezden gelen ilişki sonucu bu merkezden gelen uzman doktorların Türkiye'deki kalp ameliyatları yapmalarını sağlamıştır. Kendisi sürekli olarak İngiltere Kardiyoloji Merkezlerindeki çalışmalara ve toplantılara katılmıştır. Yine Almanya Giessen Üniversitesi ve Münih Üniversitesi Tıp Fakülteleri ile karşılıklı anlaşmalar yapmış, bunlarla her yıl öğrenci ve araştırma görevlisi değişimini sağlamıştır. Kendisine Giessen Üniversitesi Şeref Madalyonu, Münih Üniversitesi ve Taşkent Üniversitesi'nden Şeref Doktoru Ünvanı, 2 Şubat 1994 yılında da Almanya Cumhurbaşkanlığı Büyük Nişanı verilmiştir. Üniversitelerarası Kurulu kararı ile 1986-87 Eğitim-Öğretim yılında ilk mezunları olağan sürelerinde veren İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp, İşletme ve İktisat Fakültelerinde İngilizce Eğitim Bölümleri'ni kurdurmuştur ve özellikle Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ndeki kapatılma çabalarına karşın eğitimini devam ettirmiştir. Daha sonra Mühendislik Fakültesi'ndeki üç bölümün İngilizce Eğitimini başlatmıştır. Türk Üniversiteleri içinde ilk olarak, İstanbul Üniversitesi'nde kurulmuş olan Atatürk Araştırma Merkezini ciddiyetle ele alarak 2547 sayılı kanunla rektörlüge bağlı Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Ensitüsü haline dönüştürülmüştür ve daha önce birçok olanaksızlıklarla 2 oda içine sıkışmış durumda olan bu kuruluşun eski Senato Binası'na tümünü tahsis ederek, genişletilmiş ve 1983 yılında Atatürk'ün 1932'de yapmış olduğu Reform'un 50. yılını kutlama töreni ile birlikte Atatürkçülük hakkında seminerler düzenlemiştir. Yine Atatürk'ün 100. Doğum Yıldönümü ile ilgili olarak Roma Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi'nin davetlisi olarak 10 kişilik bir öğretim üyesi heyeti ile Roma Üniversitesi'nde Atatürk ile ilgili bir seri konferans ve seminer düzenlemiştir. Aynı üniversite ile öğretim üyesi değişimi için anlaşma yapmış, kendisine Roma Üniversitesi Şeref Madalyonu verilmiştir. Atatürk'ün 100.Doğum Yıldönümü anısına Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne bir Atatürk Anıtı yaptırmıştır.
ESERLERİ
Prof. Dr. Cem'i Demiroğlu'nun araştırma ve bildiri özeti olarak 120 yerli 30 dış yayını ve 5 kitabı olmak üzere toplam 155 eseri vardır. "Kalp Hastalıkları Tıbbi Tedavisi" isimli kitabı istek üzerine 1974, 1984, 1994 olmak üzere 3 baskı yapmıştır.
Cemil Meriç ( 12.12.1917)- (13.06.1987)
Cemil Meriç ( 12.12.1917)- (13.06.1987) 12 Aralık 1917'de Hatay Reyhanlı'da doğdu. Hatay Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne girdi. Öğrenimini tamamlayamadan Hatay'a döndü. Bir süre ilkokul öğretmenliği ve nâhiye müdürlüğü, Tercüme Kaleminde reis muâvinliği yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyât Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyâtı bölümünü bitirdi. Elâzığ Lisesinde Fransızca öğretmenliği yaptı (1942-45). İstanbul Üniversitesi yabancı diller okulunda okutman olarak çalıştı (1946). 1955'te gözleri görmez oldu. Fakat talebelerinin yardımıyla çalışmalarını ölümüne kadar sürdürdü. 1974 senesinde İstanbul Üniversitesinden emekli oldu. 13 Haziran 1987 günü İstanbul'da vefât etti.
Cemil Meriç'in ilk yazısı Hatay'da Yeni Gün Gazetesi'nde çıktı (1928). Sonra Yirminci Asır, Yeni İnsan, Hisar, Türk Edebiyâtı, Yeni Devir, Pınar, Doğuş ve Edebiyat dergilerinde yazılar yazdı. Cemil Meriç, gençlik yıllarında Fransızcadan tercümeye başladı. Hanore de Balzac ve Victor Hugo'dan yaptığı tercümelerle kuvvetli bir mütercim olduğunu gösterdi. Batı medeniyetinin temelini araştırdı. Dil meseleleri üzerinde önemle durdu. Dilin, bir milletin özü olduğunu savundu. Sansüre ve anarşik edebiyâta şiddetle çattı.
ESERLERİ: Umrandan Uygarlığa (1974), Kırk Ambar (1983) isimli eserleriyle iki defâ Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü kazandı. Hint Edebiyâtı, Saint Simon, İlk Sosyolog, İlk Sosyalist, Bir Dünyânın Eşiğinde, Bu Ülke, Mağaradakiler, Bir Fâciânın Hikâyesi, Işık Doğudan Gelir ve Kültürden İrfana başlıca eserleridir.
Aldığı ödülleri: Kırk Ambar adlı eseriyle "Türkiye Millî Kültür Vakfı" ödülü, Ankara Yazarlar Birliği Derneğinin"Yılın Yazarı", Kayseri Sanatçılar Derneğince, "İnceleme", Kültürden İrfana adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği "Yılın Fikir Eserleri" ödüllerini aldı.
HAKKINDA YAZILANLAR
Prof. Dr. Ümit Meriç Yazan, babasına gösterilen ilgiyi yorumladı:
Cemil Meriç hayranları
günden güne çoğalıyor
TAKDİM
Artık, Cemil Meriç ismi tefekkürün, çilenin ve bir büyük kültür abidesinin sembolüdür ülkemizde. Çünkü, yoz ve sığ bir kuşatma ile adeta bir mağaraya hapsedilmiş olan bizler, Batı’yı da, Doğu’yu da, Hind’i de, Uzak Doğu’yu da hep ondan öğrendik. O beyinlerimize düşürdüğü “tecessüs” ateşi ile bizi fikri bir yenileşmeye sevk etmiş, bir kültür ve irfan uyanışına doğru yönlendirmişti. Eğer o olmasaydı, ne “Bu Ülke”yi böylesine derinden tanıyabilecek, ne de “Işık Doğu’dan Gelir” fikri ile kendimize dönebilecektik.
Aramızdan ayrılışının 12. Yılı münasebeti ile, günden güne büyüyen Cemil Meriç dalgası, Cemil Meriç sevdası, Cemil Meriç ilgisi üzerine, değerli kızı, sosyolog Prof. Dr. Ümit Meriç Yazan hanımefendi ile sohbet ettik.
SPOTLAR
Cemil Meriç, bugün 500 bin kişilik bir okur kitlesine ulaşmıştır. Bir teşbihle söylersek, Cemil Meriç bir çiftçidir, Anadolu bozkırına düşünce tohumlarını saçmıştır ve o tohumlar şimdi filizlenip boy atıyor.
Cemil Meriç’in okurlar cemaatini tanımak, onların üzerinde durmak lazım. Artık okurlardan, yazara gitme zamanı gelmiştir. Bu konuda çok özel gözlemlerim var. Bunlardan en önemlileri, edilen telefonlar, gönderilen mektuplar ve babamla ilgili anma toplantılarında bir araya gelen genç nesillerin yaptığı analizler.
“Seni tanımakla başladı her şey. Sen kopardın kızılca kıyameti. Akıllar seninle durdu. Kara zindanda doğan güneş sendin. Mağaradan seninle çıktım. Görmeyen gözlerim, seninle görür oldu. Acı çekmek neymiş, fikir neymiş seninle tanıdım. Şuurumun lambalarını yakan sensin.”
Türkiye projeksiyonsuz yaşıyor. Gelecekle ilgili hiç bir ideali yok. Halbuki büyük devletleri yüzer yıllık, beş yüzer yıllık, biner yıllık projeleri, hedefleri vardır. Türkiye günübirlik bir böcek gibi yaşıyor. Türkiye’nin geleceğini düşünmesi, geleceği üzerine projeksiyonlar yapması kaçınılmazdır.
OLCAY YAZICI
Bilinen bir gerçek, fakat genç nesiller açısından soruyorum. Kimdir o fikrin gökkuşağı olan, Batı’yı da, Doğu’yu da bizlere öğreten, fikrin büyük çilekeşi Cemil Meriç? Onun sadece kızı değil, aynı zamanda gözü, kulağı olan sizden, bir kere daha rica etsek?
“Gülü tarife ne hacet, ne çiçektir biliriz!” diye bir sözümüz vardır. Bence artık Cemil Meriç’i anlatmanın, tarif etmenin zamanı geçmiştir. Çünkü Cemil Meriç, tariflerin ötesine geçmiştir. O eserleri ile bugün aşağı yukarı 500 bin kişilik bir okur kitlesine ulaşmıştır. Bir teşbihle söylersek, Cemil Meriç bir çiftçidir, vatan sathına, Anadolu
bozkırına düşünce tohumlarını saçmıştır ve o tohumlar şimdi onlarla, yüzlerle yeşeriyor, filiz verip, boy atıyor.
Dış dünya Cemil Meriç’i tanımak istiyor
Büyük çileler çekilerek, vatan coğrafyasına dikilen Cemil Meriç çiçekleri açıyor, diyebiliriz yani?
Evet, diyebiliriz...Bu çiçekler, topraktan çıkmış, boyatmışlardır. Bu bakımdan Cemil Meriç’in artık okurlar cemaatini tanımak, biraz da onun üzerinde durmak lazım. Artık okurlardan, yazara gitme zamanı gelmiştir. Bu okurlar cemaati ile ilgili olarak benim çok özel gözlemlerim var. Bunlardan en önemlileri de, edilen telefonlar, gönderilen mektuplar, babamla ilgili anma toplantılarında bir araya gelen genç nesiller.
1997’nin Aralık ayında Tarık Zafer Tunaya kültür merkezinde, Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi tarafından düzenlenen toplantıdaki konuşma metinleri İz yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Adı ise ilginç, “Cemil Meriç ve Bu Ülkenin Çocukları.” Bu okurlar cemaati ile iki senedir temasımızı hiç kaybetmedik. Ayda bir defa toplanıyor, bazen Cemil Meriç’in eserleri üzerine, Cemil Meriç’ten alınan ilhamla yeni olaylar üzerine görüş ve fikir alış verişinde bulunuyoruz.
Ayrıca, Tunus Üniversitesi’nin tarih profesörü Abdülcemil Temimi’den, Cemil Meriç’in Arapça’ya tercümesi için teklif geldi.
Konuşma sırasında babamın adı geçti. Ne yazık ki, müslüman bir Arap entellektüeli olarak, muhterem babanızı tanımıyorum. Benim gibi diğer Arap dünyası da maalesef tanımıyor. Türkiye’nin bu kadar önemli bir yazarını tanımamak, bizler için ayıp sayılır. Babanızı bana biraz tanıtınız, dedi. Ben de peki dedim ve “Bu Ülke”yi açarak ona, “Kıtaları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik!...” cümlesiyle başlayan bölümü okudum. Temimi öylesine etkilendi, öylesine beğendi ki bu cümleyi, lütfen dedi, babanızdan bir seçme yapınız ve onu vakit geçirmeden Arapça’ya tercüme edelim. Arap dünyası, 20. Yüzyıl Türk kültürünün yetiştirdiği bu irfan adamını mutlaka tanımalıdır.
Bu münasebetle bir yıldır Cemil Meriç’in Arapçaya çevrilmesi metinleri üzerinde çalışıyoruz.
Cemil Meriç’e karşı büyük bir ilgi
Ayrıca Türk cumhuriyetlerinde de, Cemil Meriç’e karşı büyük bir ilgi uyanmaktadır. Cemil Meriç’in, Kazak ve Azerbaycan Türkçesine tercümesi yolunda da teklifler var. Yani biz belki Cemil Meriç’i dış dünyaya yeterince tanıtmadık, fakat dış dünya kendiliğinden Cemil Meriç’i tanımak istiyor, bunun için sınırları zorluyor. Çünkü Türkiye’yi tanımak demek; bir anlamda Cemil Meriç’i tanımak demektir.
Bu arada Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan bir davet aldım. “20. Yüzyıl Türk Kültürüne Yön Verenler” başlıklı bir dizi başlatıyorlar. Şahsiyetler arasında babam Cemil Meriç’in yanı sıra, Mehmet Akif, Peyami Safa, Necip Fazıl, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Kemal Tahir gibi isimler de bulunuyor.
Bir şehre, bir köye ve bir mahalleye tek bir Cemil Meriç sevdalısı bile düşmüş ise, o belde zamanla fikri bir tutuşma yaşayacak demektir...Genç Cemil Meriç severler kimlerdir? Ne tür mektuplar geliyor size Babanızla ilgili olarak?...
Cemil Meriç’i tanımak isteği daha çok yurtdışından geliyor. Türkiye’yi tanımanın, önce Cemil Meriç’i tanımaktan geçtiğine inanıyorlar.
Psikoloji bölümünden mezun bir öğrencinin, Elif Özdemir’in, babam Cemil Meriç’le ilgili yazdıklarını aktarmak istiyorum. Bir bir profil çizmek için.
Elif benim öğrencim. 1997 yazında Amerika’ya gitti. Biliyorsunuz dünyanın en büyük kütüphanesi Washington’dadır. Orada, Türkiye’den yazar var mı diye araştırmış, bakmış ki, kütüphanede “Hint Edebiyatı” var, “Bu Ülke” var, “Jurnal” var, “Mağaradakiler” ver, “Işık Doğu’dan Gelir” var, “Kırk Ambar” var, “Ümrandan Uygarlığa” ve “Sosyoloji Konuşmaları” var. Yani, seçmeyi bilen her idrak Cemil Meriç’i arayıp buluyor.
Yerliden, evrensele açılmak demek bu olsa gerek?
Evet, evrensellik bu demek...Gelelim, Cemil Meriç’in okuyucular cemaatine(Ümit hanım özellikle bu kavramı kullanıyordu. Biz de değiştirmedik.) Bunların içinde yazarlar da var. Cahit Koytak’ın yazdığı ilginç bir şiir var. Adı “Son Osmanlı.”
Cemil Meriç okurlarını daha yakından tanımak için, Tarık Zafer Tunaya’daki toplantıya katılan, 17 yaşındaki Şükran Çatak’ın yazdığı mektubun ilk sayfasını okumak istiyorum:
“Sayın Ümit Meriç Yazan, güzel paylaşımlara, dorukta mutluluk ve duyumlara vesile olduğunuz için teşekkürler. Kendimi hala bir rüyanın içinde hissediyorum. Ve oradan sesleniyorum şu an size. Fakat sanırım her şey gerçek, rüyadaki gibi eksiksiz ve güzel. Ve en önemlisi artık baş rollerden birini de ben oynuyorum. Sizinle, Cemil Meriç günlerini paylaştık. Teneffüs ettiğimiz havayı, kitabı, tarihi, heyecanları paylaştık. Yüreklerimiz tek bir yürek oldu. Beynimizi büyüttük o gün. Yüreklerimizle birlikte fikirlerimizi, ülkülerimizi, heyecanlarımızı da büyüttük.
Tüm bunları harflere, kelimelere, cümlelere hapsettim. Onları seslere bağladım. Ben yeni heyecanları da yine seslere, kelimelere kilitleyeceğim. Benden yeni sesler gelecek kulaklarınıza.”
Cemil Meriç için şeref defteri
Bir de defterim var. Cemil Meriç’in şeref defteri. Defterin ilk sayfasına 4 Mayıs 1997’de kızıma hitaben şöyle bir şey yazdım:
“Sevgili Hazal, bu defter Cemil Meriç’in fatihi olduğu serdengeçtilerin defteridir. Ona sahip çık. Çünkü bu liste, sana bırakacağım mirasın hepsinden daha önemli, daha ölümsüz ve daha anlamlıdır. Deden, bu ülkede bir düşünce aristokrasisi yarattı. Bu listede onların şeref listesini bulacaksın...”
Daha sonra bu deftere çeşitli isimler, Cemil Meriç’le ilgili duygu ve düşüncelerini yazdı. Onlardan birini size okumak istiyorum. Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğrencisi, Mahmut Çalışır’ın yazdıkları şöyle:
“Seni tanımakla başladı her şey. Sen kopardın kızılca kıyameti. Akıllar seninle durdu. Kara zindanda doğan güneş sendin. Mağaradan seninle çıktım. Görmeyen gözlerim, seninle görür oldu. Aşk neymiş, acı çekmek neymiş, fikir neymiş seninle tanıdım. Şuurumun lambalarını yakan sensin...Seni tanıdıktan sonra vatansız, kimliksiz kaldım. Seni tanıdıktan sonra ruhum boyalı bir kuş oldu. Şimdi ben göçebe bir serseriyim. Havarisiz İsa’yım...Seni tanımadan önce önümde iki kapı vardı. Biri cinnet, biri ölümdü. Şimdi üçüncü bir kapı var: O aşk kapısı...Kitaplar yaralarıma şifa olmaz oldu. Artık ben de karar verdim kitap olmaya. Seninle büyütüyorum acımı, hüznümü ve kendimi...Ben dergahtan kovulan dervişim. Körler seninle görür oldu. Sağırlar seninle duydular. Dilsizlerse şimdi hatip.!..”
Bir başka öğrenci, Yusuf Emre’nin yazdıkları ise şöyle:
“Utanıyorum ismini yazmaktan, fikrin devasa insanı. Bu nesil adına. Bir sarmaşık gibi sarıldım, aşık olduğum kitaplarına. Bu aşkın büyüsünü bana kim yaptı? Bilmiyorum. Ama böyle bir büyüye nesil olarak muhtaç olduğumuzu biliyorum. Sen dünyaya hiç bir zaman kör bakmadın. Bizler ise açık gözlerimizle kör yaşadık. Yıllarca bilgiye, kültüre karşı aç yaşadığımız için, hislerimizi de kaybettik. Okumamakla ve kitaba yabancı kalmakla, en şiddetli zulmü kendimize reva gördük. Ruhaniyetin karşısında şimdi biz utanmayalım da, kimler utansın? Kazanma adına hiç bir şeyini boşa kaybetmedin. Seninle bir defa daha, yoklukta varlık cilvesinin sırrını anladık. Med-cezire maruz kalan sıkıntıların dalgalar gibi sahilindeki kayalara vuruyor. Ama sen aşınmadan, kızın ellerinden tutarak, yoluna devam ediyordun. Biz ise kıymetini bilemediğimiz zaman sermayesinin yokluğundan şikayet ettik durduk. Az da olsa yürüyebilseydik, duranların haline ağlamayı öğrenecektik. Fakat şimdi kendi halimize bile ağlayamıyoruz.
Kapalı gözlerinle kitaplara selam sarkıtıyordun. Son anlarında kapalı şuurunla, Muhammet Sevgilim diyordun. Ağzından çıkan son cümleyi duyduğumda, iliklerime kadar titrediğimi hissettim. Ağlamadım dersem, yalan olur. Şuurunun kapalı olduğu bir anda bile, Muhammed Sevgilim diyordun. Yaşasaydın, söylediğin bu cümle için sana köle olmaya razı olurdum...”
Bunlar gibi daha yüzlerce mektup var. Bütün bunlar şunu gösteriyor ki, Cemil Meriç’in Anadolu bozkırına saçtığı tohumlar artık bugün çınar gibi boy atıyor.
Meriç soyadı siyasetin üzerindedir
Seçim öncesinde siyasi çevrelerden size aday olmak için teklifler geldi. Fakat, bunları kabul etmediniz. Neden? Siyasete soğuk mu bakıyorsunuz?
Öğrencilerime de söylediğim bir cümle var. O da şudur: Sizler bütün partilerin üstündesiniz. Kendinizi bir parçaya mahkum ederek, bütünden vazgeçmeyiniz. Sosyolog bir partinin değil, Türkiye’nin sosyologu olmalı.
Türkiye kendi kendisini tanımayan bir ülke haline gelmiştir. Türkiye projeksiyonsuz yaşıyor. Gelecekle ilgili hiç bir ideali yok. Halbuki büyük devletlerin yüzer yıllık, beş yüzer yıllık, biner yıllık projeleri, idealleri, hedefleri vardır. Türkiye ise plansız, programsız ve günübirlik, adeta bir böcek gibi yaşıyor. Türkiye’nin geleceğini düşünmesi, geleceği üzerine projeksiyonlar yapması şarttır. Yarınla ilgili planlar bugünden yapılmalı. Eğer bu yapılmazsa, yarınla ilgili ümitlerimiz de olamaz. Sosyologların bu sahada faydalı olacağına inanıyorum. Fakat, sosyologlar hükümetlerin değil, devletin sosyologu olmalı...
Konuya dönersek, evet, Meriç soyadının siyasileşmemesi için siyasete atılmadım. Çünkü o Türkiye’nin bütününü kapsayan kuşatıcı bir isim. Bu isme saygı göstermek, benim babama karşı bir görevimdir.
Kalemin kutsiyetine inanıyorum
Dünyanın küçüldüğünden ve küreselleşmeden söz ediliyor. 2000’li yıllarda genel bir dünya devleti kavramı mı ağırlık kazanacak, yoksa milli kimlikler mi ön plana çıkacak?
Tabii bu sorunuza homojen bir cevap vermek mümkün değil. Çin ve Türk milleti gibi binlerce yıldan beri süregelen milletler vardır. Avrupa millet bilinci var. Bir de ayrıca tarih boyunca hiç devlet kurmamış etnik unsurlar var. Yani globalleşme karşısında milletlerin durumu ne olacak sorusunun cevabı tek olamaz.
Elbette dünya çok küçüldü. İlk defa bu kadar kısa zamanda milletler birbirlerinden haber alır hale geldi. Ben bilgisayarıma tıklıyor ve Avusturya’daki bir profesörle sosyoloji üzerine konuşabiliyorum. Bu küçümsenecek bir şey değil. Salise farkı ile fikir alış verişinde bulunabiliyoruz. Bu manada elbette dünya küçüldü. İnsanlar oturduğu yerden, bilgisayar aracılığı ile uluslararası konferans verebiliyor.
Fakat bu anlattıklarımdan teknolojiyi çok yücelttiğim, övdüğüm anlaşılmasın. Ben evime bilgisayar almadım. Hatta önce daktilo ile yazıyordum. Onu da bıraktım. Şimdi sadece elle yazıyorum. Yani kalemin kutsiyetine inanır hale geldim. Kalem kutsaldır. Çünkü üzerine yemin edilmiştir. Bilgisayar bir yerde hain bir araç. Bir virüs çıkıyor ve her şeyi, bütün bilgiyi, emeği sıfırlayabiliyor. Oysa elle yazılan bir kelime yüzlerce sene silinmeden saklanabilir.
Şüphesiz faydalı bir araç. Fakat ben bugüne kadar bilgisayar kullanarak, dahiyane bir eser sahibi olmuş tek bir insanla karşılaşmadım. Fakat insan dahi ise belli şeyleri kullanmak açısından bilgisayardan istifade edebilir. Zaten dünyanın en önemli bilgileri hiç bir zaman bilgisayarlara yüklenmez.
Ölçü, değişirken “biz” kalmak olmalı
Toplumların değişmek kaçınılmaz durum. Fakat değişirken toplumun kendisi kalması, bu ana rengi muhafaza etmesi önemli. Değerli sosyologumuz Prof. Dr. Mümtaz Turhan hoca, ölçüyü “biz kalarak değişmek ve değişirken biz kalmak” şeklinde özetliyor. Sizce ölçü ve denge nasıl kurulmalı?
Bunun ölçüsünü, mayasını hiç bir birey koyamaz. Yalnız sosyolojik kanun olarak bir hakikat var. O da şudur: hiç bir toplum bütünüyle aynı kalamaz. Ve yine hiç bir toplum bütünüyle değişemez. Yani değişirken aynı kalır, aynı kalırken değişir. Mümtaz hocanın ölçüsü doğru. Bu bakımdan hiç bir ideoloji sonsuz, ölümsüz değildir. Tabii ki dinleri bunun dışında tutuyorum. Söz konusu olan beşeri ideolojilerdir. Beşeri nizamlar ise daima birbirini aşacaktır. Sosyal hareketleri bir yerde kontrol etmeniz mümkün olmaktan çıkabilir. Kendi kanununu kendi uygular.
Cemil Meriç'in ilk yazısı Hatay'da Yeni Gün Gazetesi'nde çıktı (1928). Sonra Yirminci Asır, Yeni İnsan, Hisar, Türk Edebiyâtı, Yeni Devir, Pınar, Doğuş ve Edebiyat dergilerinde yazılar yazdı. Cemil Meriç, gençlik yıllarında Fransızcadan tercümeye başladı. Hanore de Balzac ve Victor Hugo'dan yaptığı tercümelerle kuvvetli bir mütercim olduğunu gösterdi. Batı medeniyetinin temelini araştırdı. Dil meseleleri üzerinde önemle durdu. Dilin, bir milletin özü olduğunu savundu. Sansüre ve anarşik edebiyâta şiddetle çattı.
ESERLERİ: Umrandan Uygarlığa (1974), Kırk Ambar (1983) isimli eserleriyle iki defâ Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü kazandı. Hint Edebiyâtı, Saint Simon, İlk Sosyolog, İlk Sosyalist, Bir Dünyânın Eşiğinde, Bu Ülke, Mağaradakiler, Bir Fâciânın Hikâyesi, Işık Doğudan Gelir ve Kültürden İrfana başlıca eserleridir.
Aldığı ödülleri: Kırk Ambar adlı eseriyle "Türkiye Millî Kültür Vakfı" ödülü, Ankara Yazarlar Birliği Derneğinin"Yılın Yazarı", Kayseri Sanatçılar Derneğince, "İnceleme", Kültürden İrfana adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği "Yılın Fikir Eserleri" ödüllerini aldı.
HAKKINDA YAZILANLAR
Prof. Dr. Ümit Meriç Yazan, babasına gösterilen ilgiyi yorumladı:
Cemil Meriç hayranları
günden güne çoğalıyor
TAKDİM
Artık, Cemil Meriç ismi tefekkürün, çilenin ve bir büyük kültür abidesinin sembolüdür ülkemizde. Çünkü, yoz ve sığ bir kuşatma ile adeta bir mağaraya hapsedilmiş olan bizler, Batı’yı da, Doğu’yu da, Hind’i de, Uzak Doğu’yu da hep ondan öğrendik. O beyinlerimize düşürdüğü “tecessüs” ateşi ile bizi fikri bir yenileşmeye sevk etmiş, bir kültür ve irfan uyanışına doğru yönlendirmişti. Eğer o olmasaydı, ne “Bu Ülke”yi böylesine derinden tanıyabilecek, ne de “Işık Doğu’dan Gelir” fikri ile kendimize dönebilecektik.
Aramızdan ayrılışının 12. Yılı münasebeti ile, günden güne büyüyen Cemil Meriç dalgası, Cemil Meriç sevdası, Cemil Meriç ilgisi üzerine, değerli kızı, sosyolog Prof. Dr. Ümit Meriç Yazan hanımefendi ile sohbet ettik.
SPOTLAR
Cemil Meriç, bugün 500 bin kişilik bir okur kitlesine ulaşmıştır. Bir teşbihle söylersek, Cemil Meriç bir çiftçidir, Anadolu bozkırına düşünce tohumlarını saçmıştır ve o tohumlar şimdi filizlenip boy atıyor.
Cemil Meriç’in okurlar cemaatini tanımak, onların üzerinde durmak lazım. Artık okurlardan, yazara gitme zamanı gelmiştir. Bu konuda çok özel gözlemlerim var. Bunlardan en önemlileri, edilen telefonlar, gönderilen mektuplar ve babamla ilgili anma toplantılarında bir araya gelen genç nesillerin yaptığı analizler.
“Seni tanımakla başladı her şey. Sen kopardın kızılca kıyameti. Akıllar seninle durdu. Kara zindanda doğan güneş sendin. Mağaradan seninle çıktım. Görmeyen gözlerim, seninle görür oldu. Acı çekmek neymiş, fikir neymiş seninle tanıdım. Şuurumun lambalarını yakan sensin.”
Türkiye projeksiyonsuz yaşıyor. Gelecekle ilgili hiç bir ideali yok. Halbuki büyük devletleri yüzer yıllık, beş yüzer yıllık, biner yıllık projeleri, hedefleri vardır. Türkiye günübirlik bir böcek gibi yaşıyor. Türkiye’nin geleceğini düşünmesi, geleceği üzerine projeksiyonlar yapması kaçınılmazdır.
OLCAY YAZICI
Bilinen bir gerçek, fakat genç nesiller açısından soruyorum. Kimdir o fikrin gökkuşağı olan, Batı’yı da, Doğu’yu da bizlere öğreten, fikrin büyük çilekeşi Cemil Meriç? Onun sadece kızı değil, aynı zamanda gözü, kulağı olan sizden, bir kere daha rica etsek?
“Gülü tarife ne hacet, ne çiçektir biliriz!” diye bir sözümüz vardır. Bence artık Cemil Meriç’i anlatmanın, tarif etmenin zamanı geçmiştir. Çünkü Cemil Meriç, tariflerin ötesine geçmiştir. O eserleri ile bugün aşağı yukarı 500 bin kişilik bir okur kitlesine ulaşmıştır. Bir teşbihle söylersek, Cemil Meriç bir çiftçidir, vatan sathına, Anadolu
bozkırına düşünce tohumlarını saçmıştır ve o tohumlar şimdi onlarla, yüzlerle yeşeriyor, filiz verip, boy atıyor.
Dış dünya Cemil Meriç’i tanımak istiyor
Büyük çileler çekilerek, vatan coğrafyasına dikilen Cemil Meriç çiçekleri açıyor, diyebiliriz yani?
Evet, diyebiliriz...Bu çiçekler, topraktan çıkmış, boyatmışlardır. Bu bakımdan Cemil Meriç’in artık okurlar cemaatini tanımak, biraz da onun üzerinde durmak lazım. Artık okurlardan, yazara gitme zamanı gelmiştir. Bu okurlar cemaati ile ilgili olarak benim çok özel gözlemlerim var. Bunlardan en önemlileri de, edilen telefonlar, gönderilen mektuplar, babamla ilgili anma toplantılarında bir araya gelen genç nesiller.
1997’nin Aralık ayında Tarık Zafer Tunaya kültür merkezinde, Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi tarafından düzenlenen toplantıdaki konuşma metinleri İz yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Adı ise ilginç, “Cemil Meriç ve Bu Ülkenin Çocukları.” Bu okurlar cemaati ile iki senedir temasımızı hiç kaybetmedik. Ayda bir defa toplanıyor, bazen Cemil Meriç’in eserleri üzerine, Cemil Meriç’ten alınan ilhamla yeni olaylar üzerine görüş ve fikir alış verişinde bulunuyoruz.
Ayrıca, Tunus Üniversitesi’nin tarih profesörü Abdülcemil Temimi’den, Cemil Meriç’in Arapça’ya tercümesi için teklif geldi.
Konuşma sırasında babamın adı geçti. Ne yazık ki, müslüman bir Arap entellektüeli olarak, muhterem babanızı tanımıyorum. Benim gibi diğer Arap dünyası da maalesef tanımıyor. Türkiye’nin bu kadar önemli bir yazarını tanımamak, bizler için ayıp sayılır. Babanızı bana biraz tanıtınız, dedi. Ben de peki dedim ve “Bu Ülke”yi açarak ona, “Kıtaları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik!...” cümlesiyle başlayan bölümü okudum. Temimi öylesine etkilendi, öylesine beğendi ki bu cümleyi, lütfen dedi, babanızdan bir seçme yapınız ve onu vakit geçirmeden Arapça’ya tercüme edelim. Arap dünyası, 20. Yüzyıl Türk kültürünün yetiştirdiği bu irfan adamını mutlaka tanımalıdır.
Bu münasebetle bir yıldır Cemil Meriç’in Arapçaya çevrilmesi metinleri üzerinde çalışıyoruz.
Cemil Meriç’e karşı büyük bir ilgi
Ayrıca Türk cumhuriyetlerinde de, Cemil Meriç’e karşı büyük bir ilgi uyanmaktadır. Cemil Meriç’in, Kazak ve Azerbaycan Türkçesine tercümesi yolunda da teklifler var. Yani biz belki Cemil Meriç’i dış dünyaya yeterince tanıtmadık, fakat dış dünya kendiliğinden Cemil Meriç’i tanımak istiyor, bunun için sınırları zorluyor. Çünkü Türkiye’yi tanımak demek; bir anlamda Cemil Meriç’i tanımak demektir.
Bu arada Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan bir davet aldım. “20. Yüzyıl Türk Kültürüne Yön Verenler” başlıklı bir dizi başlatıyorlar. Şahsiyetler arasında babam Cemil Meriç’in yanı sıra, Mehmet Akif, Peyami Safa, Necip Fazıl, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Kemal Tahir gibi isimler de bulunuyor.
Bir şehre, bir köye ve bir mahalleye tek bir Cemil Meriç sevdalısı bile düşmüş ise, o belde zamanla fikri bir tutuşma yaşayacak demektir...Genç Cemil Meriç severler kimlerdir? Ne tür mektuplar geliyor size Babanızla ilgili olarak?...
Cemil Meriç’i tanımak isteği daha çok yurtdışından geliyor. Türkiye’yi tanımanın, önce Cemil Meriç’i tanımaktan geçtiğine inanıyorlar.
Psikoloji bölümünden mezun bir öğrencinin, Elif Özdemir’in, babam Cemil Meriç’le ilgili yazdıklarını aktarmak istiyorum. Bir bir profil çizmek için.
Elif benim öğrencim. 1997 yazında Amerika’ya gitti. Biliyorsunuz dünyanın en büyük kütüphanesi Washington’dadır. Orada, Türkiye’den yazar var mı diye araştırmış, bakmış ki, kütüphanede “Hint Edebiyatı” var, “Bu Ülke” var, “Jurnal” var, “Mağaradakiler” ver, “Işık Doğu’dan Gelir” var, “Kırk Ambar” var, “Ümrandan Uygarlığa” ve “Sosyoloji Konuşmaları” var. Yani, seçmeyi bilen her idrak Cemil Meriç’i arayıp buluyor.
Yerliden, evrensele açılmak demek bu olsa gerek?
Evet, evrensellik bu demek...Gelelim, Cemil Meriç’in okuyucular cemaatine(Ümit hanım özellikle bu kavramı kullanıyordu. Biz de değiştirmedik.) Bunların içinde yazarlar da var. Cahit Koytak’ın yazdığı ilginç bir şiir var. Adı “Son Osmanlı.”
Cemil Meriç okurlarını daha yakından tanımak için, Tarık Zafer Tunaya’daki toplantıya katılan, 17 yaşındaki Şükran Çatak’ın yazdığı mektubun ilk sayfasını okumak istiyorum:
“Sayın Ümit Meriç Yazan, güzel paylaşımlara, dorukta mutluluk ve duyumlara vesile olduğunuz için teşekkürler. Kendimi hala bir rüyanın içinde hissediyorum. Ve oradan sesleniyorum şu an size. Fakat sanırım her şey gerçek, rüyadaki gibi eksiksiz ve güzel. Ve en önemlisi artık baş rollerden birini de ben oynuyorum. Sizinle, Cemil Meriç günlerini paylaştık. Teneffüs ettiğimiz havayı, kitabı, tarihi, heyecanları paylaştık. Yüreklerimiz tek bir yürek oldu. Beynimizi büyüttük o gün. Yüreklerimizle birlikte fikirlerimizi, ülkülerimizi, heyecanlarımızı da büyüttük.
Tüm bunları harflere, kelimelere, cümlelere hapsettim. Onları seslere bağladım. Ben yeni heyecanları da yine seslere, kelimelere kilitleyeceğim. Benden yeni sesler gelecek kulaklarınıza.”
Cemil Meriç için şeref defteri
Bir de defterim var. Cemil Meriç’in şeref defteri. Defterin ilk sayfasına 4 Mayıs 1997’de kızıma hitaben şöyle bir şey yazdım:
“Sevgili Hazal, bu defter Cemil Meriç’in fatihi olduğu serdengeçtilerin defteridir. Ona sahip çık. Çünkü bu liste, sana bırakacağım mirasın hepsinden daha önemli, daha ölümsüz ve daha anlamlıdır. Deden, bu ülkede bir düşünce aristokrasisi yarattı. Bu listede onların şeref listesini bulacaksın...”
Daha sonra bu deftere çeşitli isimler, Cemil Meriç’le ilgili duygu ve düşüncelerini yazdı. Onlardan birini size okumak istiyorum. Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğrencisi, Mahmut Çalışır’ın yazdıkları şöyle:
“Seni tanımakla başladı her şey. Sen kopardın kızılca kıyameti. Akıllar seninle durdu. Kara zindanda doğan güneş sendin. Mağaradan seninle çıktım. Görmeyen gözlerim, seninle görür oldu. Aşk neymiş, acı çekmek neymiş, fikir neymiş seninle tanıdım. Şuurumun lambalarını yakan sensin...Seni tanıdıktan sonra vatansız, kimliksiz kaldım. Seni tanıdıktan sonra ruhum boyalı bir kuş oldu. Şimdi ben göçebe bir serseriyim. Havarisiz İsa’yım...Seni tanımadan önce önümde iki kapı vardı. Biri cinnet, biri ölümdü. Şimdi üçüncü bir kapı var: O aşk kapısı...Kitaplar yaralarıma şifa olmaz oldu. Artık ben de karar verdim kitap olmaya. Seninle büyütüyorum acımı, hüznümü ve kendimi...Ben dergahtan kovulan dervişim. Körler seninle görür oldu. Sağırlar seninle duydular. Dilsizlerse şimdi hatip.!..”
Bir başka öğrenci, Yusuf Emre’nin yazdıkları ise şöyle:
“Utanıyorum ismini yazmaktan, fikrin devasa insanı. Bu nesil adına. Bir sarmaşık gibi sarıldım, aşık olduğum kitaplarına. Bu aşkın büyüsünü bana kim yaptı? Bilmiyorum. Ama böyle bir büyüye nesil olarak muhtaç olduğumuzu biliyorum. Sen dünyaya hiç bir zaman kör bakmadın. Bizler ise açık gözlerimizle kör yaşadık. Yıllarca bilgiye, kültüre karşı aç yaşadığımız için, hislerimizi de kaybettik. Okumamakla ve kitaba yabancı kalmakla, en şiddetli zulmü kendimize reva gördük. Ruhaniyetin karşısında şimdi biz utanmayalım da, kimler utansın? Kazanma adına hiç bir şeyini boşa kaybetmedin. Seninle bir defa daha, yoklukta varlık cilvesinin sırrını anladık. Med-cezire maruz kalan sıkıntıların dalgalar gibi sahilindeki kayalara vuruyor. Ama sen aşınmadan, kızın ellerinden tutarak, yoluna devam ediyordun. Biz ise kıymetini bilemediğimiz zaman sermayesinin yokluğundan şikayet ettik durduk. Az da olsa yürüyebilseydik, duranların haline ağlamayı öğrenecektik. Fakat şimdi kendi halimize bile ağlayamıyoruz.
Kapalı gözlerinle kitaplara selam sarkıtıyordun. Son anlarında kapalı şuurunla, Muhammet Sevgilim diyordun. Ağzından çıkan son cümleyi duyduğumda, iliklerime kadar titrediğimi hissettim. Ağlamadım dersem, yalan olur. Şuurunun kapalı olduğu bir anda bile, Muhammed Sevgilim diyordun. Yaşasaydın, söylediğin bu cümle için sana köle olmaya razı olurdum...”
Bunlar gibi daha yüzlerce mektup var. Bütün bunlar şunu gösteriyor ki, Cemil Meriç’in Anadolu bozkırına saçtığı tohumlar artık bugün çınar gibi boy atıyor.
Meriç soyadı siyasetin üzerindedir
Seçim öncesinde siyasi çevrelerden size aday olmak için teklifler geldi. Fakat, bunları kabul etmediniz. Neden? Siyasete soğuk mu bakıyorsunuz?
Öğrencilerime de söylediğim bir cümle var. O da şudur: Sizler bütün partilerin üstündesiniz. Kendinizi bir parçaya mahkum ederek, bütünden vazgeçmeyiniz. Sosyolog bir partinin değil, Türkiye’nin sosyologu olmalı.
Türkiye kendi kendisini tanımayan bir ülke haline gelmiştir. Türkiye projeksiyonsuz yaşıyor. Gelecekle ilgili hiç bir ideali yok. Halbuki büyük devletlerin yüzer yıllık, beş yüzer yıllık, biner yıllık projeleri, idealleri, hedefleri vardır. Türkiye ise plansız, programsız ve günübirlik, adeta bir böcek gibi yaşıyor. Türkiye’nin geleceğini düşünmesi, geleceği üzerine projeksiyonlar yapması şarttır. Yarınla ilgili planlar bugünden yapılmalı. Eğer bu yapılmazsa, yarınla ilgili ümitlerimiz de olamaz. Sosyologların bu sahada faydalı olacağına inanıyorum. Fakat, sosyologlar hükümetlerin değil, devletin sosyologu olmalı...
Konuya dönersek, evet, Meriç soyadının siyasileşmemesi için siyasete atılmadım. Çünkü o Türkiye’nin bütününü kapsayan kuşatıcı bir isim. Bu isme saygı göstermek, benim babama karşı bir görevimdir.
Kalemin kutsiyetine inanıyorum
Dünyanın küçüldüğünden ve küreselleşmeden söz ediliyor. 2000’li yıllarda genel bir dünya devleti kavramı mı ağırlık kazanacak, yoksa milli kimlikler mi ön plana çıkacak?
Tabii bu sorunuza homojen bir cevap vermek mümkün değil. Çin ve Türk milleti gibi binlerce yıldan beri süregelen milletler vardır. Avrupa millet bilinci var. Bir de ayrıca tarih boyunca hiç devlet kurmamış etnik unsurlar var. Yani globalleşme karşısında milletlerin durumu ne olacak sorusunun cevabı tek olamaz.
Elbette dünya çok küçüldü. İlk defa bu kadar kısa zamanda milletler birbirlerinden haber alır hale geldi. Ben bilgisayarıma tıklıyor ve Avusturya’daki bir profesörle sosyoloji üzerine konuşabiliyorum. Bu küçümsenecek bir şey değil. Salise farkı ile fikir alış verişinde bulunabiliyoruz. Bu manada elbette dünya küçüldü. İnsanlar oturduğu yerden, bilgisayar aracılığı ile uluslararası konferans verebiliyor.
Fakat bu anlattıklarımdan teknolojiyi çok yücelttiğim, övdüğüm anlaşılmasın. Ben evime bilgisayar almadım. Hatta önce daktilo ile yazıyordum. Onu da bıraktım. Şimdi sadece elle yazıyorum. Yani kalemin kutsiyetine inanır hale geldim. Kalem kutsaldır. Çünkü üzerine yemin edilmiştir. Bilgisayar bir yerde hain bir araç. Bir virüs çıkıyor ve her şeyi, bütün bilgiyi, emeği sıfırlayabiliyor. Oysa elle yazılan bir kelime yüzlerce sene silinmeden saklanabilir.
Şüphesiz faydalı bir araç. Fakat ben bugüne kadar bilgisayar kullanarak, dahiyane bir eser sahibi olmuş tek bir insanla karşılaşmadım. Fakat insan dahi ise belli şeyleri kullanmak açısından bilgisayardan istifade edebilir. Zaten dünyanın en önemli bilgileri hiç bir zaman bilgisayarlara yüklenmez.
Ölçü, değişirken “biz” kalmak olmalı
Toplumların değişmek kaçınılmaz durum. Fakat değişirken toplumun kendisi kalması, bu ana rengi muhafaza etmesi önemli. Değerli sosyologumuz Prof. Dr. Mümtaz Turhan hoca, ölçüyü “biz kalarak değişmek ve değişirken biz kalmak” şeklinde özetliyor. Sizce ölçü ve denge nasıl kurulmalı?
Bunun ölçüsünü, mayasını hiç bir birey koyamaz. Yalnız sosyolojik kanun olarak bir hakikat var. O da şudur: hiç bir toplum bütünüyle aynı kalamaz. Ve yine hiç bir toplum bütünüyle değişemez. Yani değişirken aynı kalır, aynı kalırken değişir. Mümtaz hocanın ölçüsü doğru. Bu bakımdan hiç bir ideoloji sonsuz, ölümsüz değildir. Tabii ki dinleri bunun dışında tutuyorum. Söz konusu olan beşeri ideolojilerdir. Beşeri nizamlar ise daima birbirini aşacaktır. Sosyal hareketleri bir yerde kontrol etmeniz mümkün olmaktan çıkabilir. Kendi kanununu kendi uygular.
Cemal Kutay ( 1909)
Cemal Kutay ( 1909) 1909'da Konya'da doğan Kutay, orta öğrenimini Kadıköy Lisesi'nde tamamladı. Anadolu Ajansı'nda 1924-1928 yılları arasında muhabirlik, Hakimiyet-i Milliye'de İstihbarat Şefliği ve fıkra yazarlığı yapan Kutay, Konya'da Yeni Anadolu Gazetesi'ni ve Zaman Dergisi'ni, İstanbul'da Halk Gazetesi'ni, Millet Dergisi'ni çıkardı. Kutay, Pek çok gazete ve dergide özellikle tarihi konularda yazılar yazdı.
4 Şubat 2006 tarihinde İstanbul'da vefat etti.
HABER
Tarihçi-yazar Cemal Kutay öldü
Hürriyet 5 Şubat 2006
Tarihçi-yazar Cemal Kutay, dün İstanbul'da vefat etti. Marmara Üniversitesi Vakfı Academic Hospital'den yapılan yazılı açıklamada, bir süredir yaşlılığa bağlı çeşitli rahatsızlıkları nedeniyle tedavi görmekte olan Cemal Kutay'ın, fenalaşarak gözetim altına alındığı hastanede bu akşam saat 21.17'de hayata gözlerini yumduğu bildirildi.
Cemal Kutay'ın bir süredir Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sevinç Aktan gözetiminde tedavi gördüğü belirtilen açıklamada, Kutay'ın, sağlık durumu ağırlaştığı için dün Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Vakfı Academic Hospital'e kaldırıldığı kaydedildi.Academic Hospital Sorumlu Hekimi İç Hastalıkları Uzmanı Türkan Özer, Kutay'ın vefatına ilişkin şu açıklamayı yaptı:
“Hastamız, bir süredir evinde yatarak pnömoni (zatürree) tedavisi görmekteydi. Artan şikayetleri ve böbrek yetmezliği nedeniyle dün (Cumartesi) saat 15.00 sıraları hastanemize yatırılarak 114 numaralı odamızda bakım altına alındı. Tıbbi müdahaleler sonuç vermedi. Başımız sağ olsun.”
HAKKINDA YAZILANLAR
KU(Ü)RT TARİHÇİ
Cemal. A. Kalyoncu
Aksiyon 8 Eylül 2001 s.353
Paşalar, valiler, bakanlar, büyükelçiler çıkarmış Fatin Rüştü Zorlu, Eşref Kuşçubaşı, Vasıf Çınar gibi birçok kişinin mensup olduğu Bedirhani aşiretinden olan 'ku(ü)rt' tarihçi Cemal Kutay, 183 kitap yazarak önemli bir rekora da imza atar
Cemal Kutay, tarihin, eğitimini almamasına rağmen tarihçi diye anlatacağı birisi. O, tarihin içinden bulup çıkardığı veya ortaya attığı iddialarla da (Türkçe ibadet, Atatürk şamandı gibi) gündeme gelen bir kişilik. 2001 itibariyle yazdığı 183 kitapla belki bir dünya rekorunun da sahibi. Bazı kitaplarda doğum tarihi hicri takvimden miladi takvime dönüştürmedeki yanlışlıklardan dolayı 1906, 1907, 1912 yazsa da esasında 1909 yılında doğmuş olan 'ku(ü)rt' tarihçi Cemal Kutay, 90'ı aşmış yaşına rağmen gündemde yer edinecek konu bulmakta zorluk çekmeyen ve hayatını halen kalemle kazanan bir kişidir de.
Dede Bedirhan Bey: asi mi vatansever mi ?
Cemal Kutay, bir taraftan Kürt aşiret reisi Bedirhan Bey'in (bazı kitaplarda paşa olarak adlandırılmasına rağmen aslı beydir) üçüncü kuşaktan torunudur. Bir Kürt hanedanı olan Azizan hanedanından Abdullah Han'ın oğlu olan Bedirhan Bey, Cemal Kutay'ın anlattıklarına göre, 1827 Osmanlı—Rus harbine 20 bin atlı ile katılarak, Rus tarihlerinde bile o zaman Osmanlı'nın kazanılan tek zaferinin sahibi olarak gösterilmiş birisidir.
Hıristiyan bir topluluk olan Nasruriler'i kılıçtan geçiren Bedirhan Bey, Osmanlı—Rus Harbinde gösterdiği başarıdan sonra Sultan Abdülmecit tarafından İstanbul'a davet edilir ve bugünkü Darüşşafaka binası oturmasına tahsis edilir, ardından Girit'e vali atanır. Sonrasında tekrar İstanbul'a gelir, hacca gittiğinde de vefat eder ve orada gömülür.
Kutay, Bedirhan Bey'in dini konulardaki danışmanı Molla Abdülkavs'ın bugünkü İran'daki idareye benzer bir çizgide olduğunu belirterek Bedirhan Bey'in de buna yakın bir hayat sürdüğünü ifade ediyor.
Tarih kitaplarına göre ise Tanzimat Fermanı'nın getirdiği yeniliklere karşı gelen, kendi adına para bastırarak hutbe okutan Bedirhan Bey, Babıali'nin Topal Osman Paşa kumandasında büyük bir ordu göndererek uzun bir çatışmadan sonra teslim aldığı, 1847'de ailesi ve yakınları ile birlikte İstanbul'a gönderilen birisidir. Ardından 20 yıla yakın Girit'in Kandiye kasabasında zorunlu ikamete tabi tutulur. Sonra affedilip İstanbul'a yerleşir. Oradan Şam'a gider ve ömrünü burada nihayetlendirir. (Osmanlılar Ansiklopedisi. YKY) Ancak Kutay, bunların gerçek olmadığını söylemektedir.
Adıvar'dan Eşref Kuşçubaşı'na
Bedirhan Bey, yaptığı evliliklerden 42 çocuk sahibi olduğundan, aşiret daha sonraki yıllarda bir çok valiler, paşalar çıkarır. Bedirhan Bey'in çocuklarından Şurayı Devlet Reisliği yapan Murat Bey, Galatasaray'da başkanlık yapan Tevfik Ali Çınar, Ali Şamil Paşa (İlk eşi Mahmure Hanım, Halide Edip Adıvar'ın üvey annesidir), Şam Valisi Salip Bey, Bedirhan Bey'in kardeşi Abdullah Bey'in oğlu, Atatürk'ün yakınında yer alarak Maarif Bakanlığı yapan ve eğitim alanında köklü ve sarsıcı değişikliklere imza atan Vasıf Çınar ailenin diğer fertleridir.
Bedri Paşa ve Eşref Sencer Kuşçubaşı
Yine aileden olan Bedri Paşa (Paşanın hanımı Teşkilat—ı Mahsusa'nın ilk lideri Eşref Kuşçubaşı'nın teyzesinin kızıdır) ise Suriye ve civarlarında ayaklanmalar olduğunda merkezi idarenin, ayaklanmaların bastırılması için aklına gelen ilk isimdir. Başbakan Adnan Menderes'le birlikte asılan Hasan Polatkan'ın dışındaki Fatin Rüştü Zorlu da aşiretin bir diğer üyesidir.
Tahir Kutay
Vasıf Bey, Atatürk'ün çok yakınında olduğundan Çınar soyadını ona Atatürk verir. Bedirhan Bey'in Hüseyin Kenan adlı oğlundan dünyaya gelen ve Cemal Kutay'ın da babası olan Tahir Bey ise, Kutay soyadını alır. Tahir Kutay birçok yerde görev yaptıktan sonra Konya'da, bugünkü Yargıtay'la askeri mahkeme arası bir derece olan İstinaf Ceza Mahkemeleri Reisliği görevi görür. Milli Mücadele'nin hemen başında da o zaman merkezi Sivas'ta olan Yargıtay (Mahkeme—i Temyiz) başkanlığı yapar. Konya'daki hukuk mektebinde ders verdiğinden, daha sonraki yıllarda Meclis İkinci Başkanlığı yapacak Tevfik Fikret Sılay, DP'nin kurucularından Refik Koraltan onun talebeleri arasında yer alacaktır.
Tahir Kutay’ın Eşi
Tahir Kutay, bugün Batı Trakya'da kalan Dimetokalı Miralay Mustafa Nuri Bey ile Fahrünisa Hanım'ın Nazire dışındaki kızı Süreyya Hanım'la evlenir.
Tahir Kutay’ın Çocukları
Tahir Kutay ile Süreyya Hanım’la evliliğinden yedi çocuk sahibi olur:
1.Faika
(Mehmet Şevki Yazman'la evlenir. DP döneminde Elazığ Milletveki ve Milli Müdafaa Encümeni Başkanlığı yapan Yazman'ın çocuklarından Tuncer Yazman, Türkiye'nin ilk petrol mühendislerinden biridir),
2.Fahrünisa (O da Albay Suphi Akgün'le evlenir. Haşim İşcan'la dünür olan çiftin tek çocukları Ege Üniversitesi kurucularından ve Türkiye'nin ilk kalp cerrahlarından Prof. Dr. Sermet Akgün'dür),
3.Fitnat (Atatürk'ün şahsi muhafızlarından ve Birinci dönem Van Milletvekili Hasan Sıddık Haydari ile birleştirir hayatını),
4.Hayrünnisa (Konyalı tüccar Mustafa Öztermiyeci ile evlenir).
Ailenin erkek çocukları ise
5.Cemal,
6.Kenan ve
7.Abdi Kutay
Aile o kadar geniştir ki, Galatasaray Başkanlığı da yapan Tevfik Ali Çınar, ailenin sicilini çıkarmak ister ama üstesinden gelemeyeceğini anlayınca vazgeçer. Cemal Kutay da denemek ister ama başaramayacağını farkedip konunun üzerine düşmez.
Mevlevi Cemal Kutay
İşte bu yedi çocuklu aşiret mensubu bir ailenin ferdi olan Cemal Kutay, 1909'ların Osmanlısında gözlerini dünyaya açar. Henüz on yaşlarında iken Mevlevi dergahında bulur kendini: "Velet Çelebi'den icazet aldım. Elini öptüm."
Çocukluk Dönemi
13 yaşında iken babasını kaybeden Cemal Kutay, eve destek olmak için tatillerinde Konya'da çıkmakta olan Babalık gazetesinde müsahhihlik yapar. Henüz 15 yaşlarındadır. 18'inde ise idadiyi (lise) bitirir: "Ben hiç akademik tahsil yapmadım. Zaten üniversiteye gitme imkanına sahip değildim. Çok çalışkan bir çocuktum. Gençlerin bir çok iptilaları bende yoktu. Sigara içmedim. Asla alkol tatmadım. Mümkün olduğu kadar kitap okudum. Şimdi ise gözlerim göremiyor."
Hakimiyet-i Milliye Yılları
1928 yılında iş aramak için, cebinde üç—dört gün yetecek para ile Ankara'ya doğru yola çıkan Kutay, Konya Milletvekilleri Naim Hazım Hoca ile Refik Koraltan'dan kendisine iş bulmalarını rica edecektir. Kahvehanede oturup çayını yudumlarken Atatürk'ün gazetesi (1934'te Ulus adını alacaktır) Hakimiyet—i Milliye'de bir ilan görür: "Musahhih aranıyor." Ve Stefan Zweig'ın Yıldızların Parladığı Anlar kitabındaki gibi, Kutay'ın yıldızı bu olayla parlamaya başlar: "Orada ve daha sonra büyük kıymetler tanıdım. Orada babama her Fatiha okuduğumda, bana gösterdiği alicenap alâka hâlâ gözlerimi yaşartan Falih Rıfkı Atay vardı.
Ben hiç bir zaman kendime yetim bir çocuk diyemiyorum, çünkü Hakimiyet—i Milliye'de, ismi sade Beyefendi olarak geçen ve hakikaten beyefendi olan o devrin o büyük kalem sahibi Falih Rıfkı ile birlikte Ahmed Emin'inden (Yalman), Hüseyin Cahiti'nden (Yalçın) diyebilirim ki, Ankara Müftüsü olan ve Milli Mücadele'de Atatürk'ün çok istifade ettiği, —Atatürk'ün de cenaze namazını o kıldırdı— Şerafettin Yatkaya, Esat Sezai Sümbüllük, Mehmet Akif'in damadı Kur'an—ı Kerim'in en mükemmel tercümesini yapan Ömer Rıza Doğrul, Ahmet Hamdi Akseki, bu çok muhterem ve mübeccel insanların hemen hemen hepsini tanıdım, hepsinin ellerini öptüm, hepsinden feyiz aldım. O zamanın insanları büyük bir azim ve hoşgörüyle insan yetiştirmeye çalışıyorlardı. Sizin daha sonra sadece isimlerini hatırladığınız Abidin Daverler, Refik Halitler, Burhan Felekler benim ismini saydığım o büyük insanların ışıklarında yetiştiler. Ben o devri yaşadım.
Türkiye’nin İtibarı
İnanılmaz bir haysiyeti vardı Türkiye'nin. Batı Almanya İktisat Bakanı 1935'te Türkiye'ye geldiği zaman, lütfen inanın, bu reddedilmez belgede, devrin iktisat bakanına 'Dilediğiniz krediyi dilediğiniz şartlarda vermeye hazırız, çünkü sizin derlenip toparlanmanızda biz Birinci Dünya Harbi'nin kapattığı bir Avrupa Birliği'nin yeniden kuruluşunun ışığını görüyoruz' demişti."
Mehtaplı gecelerde namaz
— İslamiyeti yaşayabildiniz mi?
"Tabii. Size söyleyeyim. Beş vakit falan değil fakat, —hâlâ sağlığım yerindedir, çok şükür, hâlâ rükü ve sücuda çok rahat intıbah edebilirim— çok ciddi söylüyorum 40—50 rekat namaz kıldığım olmuştur. Yani içimden gelirdi. Özellikle mehtaplı gecelerde."
— Peki Arapça mı Türkçe mi?
"Türkçesini de Arapçasını da rahat okurum. İkisinde de hiç sıkıntı çekmem."
Bana şaman dediler
Kutay'ın son zamanlarda ortaya sürdüğü bir konu daha vardır: "Bana şaman da dediler. Şamanlık bir kere din değil. Şamanlık doğrudan doğruya insanın doğasından kopup gelen bir histir. İnsan elleri ile yapılmış olan putlara tapması yerine tabiatın hakikaten insanı da düşünmeye sevkeden tek ve büyük yaradanın mevcudiyetine inandıran tecellilerine bağlı kalmayı aklın ve vicdanın gereği sayıyorum."
Gazeteciliğin İlk Yılları
Kutay, 1928'de girdiği Hakimiyet—i Milliye'de 1939'a kadar çalışır: "Sonra beni ayırdılar oradan. Bir sebebi yoktu." Daha önce Konya'da Yeni Anadolu isimli Anadolu'da ilk defa 8 sayfa, renkli başlıklı bir gazetenin kuruluşuna imza atan Kutay, İstanbul'a gelip Celal Bayar'ın büyük oğlu Refi Bayar'la Güneş isimli bir matbaa kurup Halk isimli bir gazete çıkarır iki yıl boyunca. Gündelik gazete tatmin etmeyince de Millet ve Hakka Doğru mecmualarını çıkarmaya başlar (1944—51).
Cemal Kutay’ın Eşi
Kutay o kadar yoğun çalışmaktadır ki, bu tempoda çalışırken evlenmeyi bile düşünmemektedir. Ancak ailesi, onu, 1944'te yine Rumelili, Yugoslavya göçmenlerinden olan ve Niğde'ye yerleşmiş Kamil—Nezahat çiftinin kızları Melahat (Günan) Hanım'la evlendirir. Beş çocuğu gelir dünyaya.
Cemal Kutay’ın Çocukları
1.Zeynep Sırma, yüksek maden mühendisi Erol Kuyaş'la,
2.Ayşe Mine, Adnan Koca ile,
3.Ömer Faruk, Prof. Dr. Sevil Kutay'la,
4.Gazale Nilgün, yüksek inşaat mühendisi Mehmet Ciğeroğlu ile,
5.Kardeşlerin en küçüğü İnci Kübra, tanınmış fotoğraf sanatçısı Muhlis Maçero ile evlenmiştir.
Kutay’ın İlk Kitabı
Bu arada ilk kitabı olan Selçuklu'dan Osmanlı'ya adında bir biyografi kitabını da 1935'te yayınlayan Cemal Kutay, Naşit Hakkı Uluğ'un idare müdürü olduğu zamanda, Ulus'ta çalışan herkesin CHP'ye girmesini zorunlu kılmasına rağmen bu dönemde bile siyasete bulaşmaz. Kutay, daha sonraki dönemde de siyasetten uzak duracaktır. 1952'de ise yeni bir yayın macerasına atılır: "Ne Ebüzziyazade Velid, ne Hüseyin Cahit, ne Ahmet Emin, hiç kimse böyle bir şeye girmemi istemediler. 'Sen deli misin?' dediler. Bin 800 abone temin edersem çıkaracağım. Bunun için 80 bin adrese bir açık mektup yazdım."
Kutay, 1952'den 57 yılına kadar, tamamlandığında 12 bin sayfa ve 20 cilt olacak kronolojik değerler içerisinde fasikül fasikül bir tarih kitabı yayınlar (Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi).
Kutay, Konya'daki Babalık'ta başlayan ve Hakimiyet—i Milliye ile devam eden basın hayatını Tan, Tanin, Son Telgraf gazetelerinde devam ettirir.
İttihat ve Terakki Uzmanı
Kutay, Son Posta'da 'İttihat ve Terakki nasıl çıktı, nasıl kuruldu, nasıl ayrıldı' adıyla 807 gün yayınladığı tefrika ile de bu alanda bir rekorun sahibi olur.
Gazetecilik Yılları
Hür Anadolu, Sedat Simavi'nin sahibi olduğu Yedigün de onun kalem oynattığı diğer basın kuruluşlarıdır: "Sedat Simavi, Hüseyin Cahit Yalçın'ın yazılarına, Faruk Nafiz Çamlıbel'in şiirlerine, Refik Halit Karay'ın hikayelerine 250 kuruş verirken bana 375 kuruş veriyordu.
Biliyordu, iki kardeşimi İstanbul'da yüksek tahsil yaptırdığımı. O zamanki insanlar başkaydı. Türkiya'da (Kutay, özellikle Türkiya diyor) inanılmaz bir insan kıymeti enflasyonu var."
Aktif gazeteciliği en son Tercüman'da yaptığı çalışmalarla noktalayan Cemal Kutay, 2001 tarihi itibariyle 183 kitap yayınlar.
Önemli Bir Arşive Sahip
Bugün Kadıköy'deki evinde, 1987'de kasıtlı olduğuna inandığı bir yangın geçirmesine rağmen Teşkilat—ı Mahsusa üzerine Mısır ve Türkiye'de araştırmalarını kitaplaştıran 'esrarengiz Amerikalı' Philip Stoddard'ı bile ziyaretine geldiğinde hayrete düşürecek arşive sahip (Eşref Kuşçubaşı'nın aşirete yakın olması arşivin elde edilmesinde etkili olmuş mudur bilinmez ama) olan Kutay, iki genç bayan yardımcısı sayesinde hayatını halen kaleminden kazanmaya devam ediyor: "Bütün hayatımı buna verdim. İsteseydim tasavvur edemeyeceğiniz kadar zengin olurdum. Benimkilerle kabil olmayacak kadar birikimler astronomik paralarla satıldı Amerikalılara. Bu Philip Stoddard da bunun için gelmişti."
Fenerbahçeli
Fenerbahçeli olan, fakat işin bu kadar materyalist boyut kazanmasından sonra üyelikten ayrılan, 'Hiç garipsemeyin bahçe işleriyle meşgul olmayı çok severdim' diyor.
Fransızca, Arapça, Farsça bilir.
Mason Değil
Kutay, 'gizli—açık' hiç bir cemiyete de üye olmadığını söylemektedir: "Bir çokları bana mason derler. Büyük mason üstadları en büyük dostumdu, Mim Kemal Öke, İbrahim Necmi Dilmen, Besim Ömer Paşa. Bana teklif yaptıklarında durumu izah ettim, hepsi de bana hak verdiler ve üye olmadım o kuruluşlara."
ESERLERİ
· TÜRKİYE İSTİKLAL VE HÜRRİYET MÜCADELELERİ TARİHİ
· TÜRK NEDİR, NE DEĞİLDİR? OSMANLI NEDİR, NE DEĞİLDİR?
· ÜÇ DEVİRDE, İrfan ve Vicdanının Hasreti Millet ve Devletini arayan Adam : MEHMET ŞEREF AYKUT (1874-1939)
· OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E SON YÜZYILIMIZDA BİR İNSANIMIZ : Hamidiye Kahramanı Milli Mücadele Zafer Devri Başbakanı HÜSEYİN RAUF ORBAY (1881-1964) Hayat Hatıraları
· Etniki Eterya'dan Günümüze EGE'NİN TÜRK KALMA SAVAŞI
· "Etniki Eterya'dan Günümüze EGE'NİN TÜRK KALMA SAVAŞI" kitabının ikinci ve sonuncu cildi : EGE'NİN KURTULUŞU
· TÜRK-ALMAN TARİHİ KADER BAĞI TURKISCH DEUTSCHE GESCHICHTE Das Geminsame Srhirksal
· KURTULUŞUN VE CUMHURİYET'İN MANEVİ MİMARLARI
· YÜZ KIRK ÜÇ YILIN PERDE ARKASI ANAYASA KAVGASI VE NASIL BİR ANAYASA
· ÜÇ DEVİRDEN HAKİKATLER
· ÜÇ DEVİRDE BİR ADAM ( ALİ FETHİ OKYAR'IN HAYAT VE HATIRALARI 1880-1943)
· TÜRK MİLLİ MÜCADELESİ'NDE AMERİKA
· SAM AMCA'YA MEKTUP VAR
· ÇERKEZ ETEM DOSYASI
· ATATÜRK DEVRİ EKONOMİSİ : CELAL BAYAR
· BİR TÜRK'ÜN BİYOGRAFİSİ : CELAL BAYAR
· BİLİNMEYEN TARİHİMİZ
· ÖRTÜLÜ TARİHİMİZ
· SİSLİ TARİHİMİZ
· TARİH KONUŞUYOR : ( 1-8 CİLT )
· TARİH KONUŞUYOR II. (1-12 CİLT)
· TARİH SOHBETLERİ 9 MÜSTAKİL KİTAP
· CEMAL KUTAY KİTAPLIĞI VE TARİHSEVENLER KLUBÜ
· SOHBETLER (16 KİTAP)
· DÜNÜMÜZ, BUGÜNÜMÜZ, YARINIMIZ ÜZERİNDE SOHBETLER
· GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK KİTAPLIĞI : 6 KİTAP
· HÜKÜMETLERİ İÇİNDE AHLAK İÇİN MÜCADELE CUMHURİYET DEVRESİNDE SUİİSTİMALLER DİVANI ALİLER (YÜCE DİVAN) MECLİS TAHKİKATI
TÜRKİYE İSTİKLAL VE HÜRRİYET MÜCADELELERİ TARİHİ
20 ciltte büyük boy 12.840 sayfadır. Öncesi üzerinde bir özetten sonra, çağa ulaşma hareketinin başlangıcı 1839 TANZİMAT FERMANI'ndan, ATATÜRK'ün aramızdan ayrılmasına kadar devrenin olayları, aynı tarih kesitleri içinde dünya hadiseleri, olaylara etken anılar, yaşamı kucaklayan temel mevzular üzerine çerçeveli müstakil bölümler kişi ve olay resimleri, gravürler.... İlk cildin çıkış yılı 1957 mart ayı. Yirminci cildin çıkış yılı Ocak 1962. Kronolojik akış içinde belgesel bir tarih olma yapısı yanında sosyo ekonomik yaşantıyı da tespitlemiş kişi ve toplum hayatını sergilemiş orijinal bir emektir.
TÜRK NEDİR, NE DEĞİLDİR? OSMANLI NEDİR, NE DEĞİLDİR?
Ne nedir, ne ne değildir sorusunun 100 kitap olarak tasarlanmış serisinin ilk kitabı, 1986'da 231 sayfa olarak yayımlandı.İlk bölümle ilgili temel olaylar, Türk dünyası ve Osmanlı'ya devlet adını vermiş olaylar, oluşlar, sonuçlar, zaman kesitleri içinde şahıslar ve hadiselerle ilgili resimler, gravürler.
ÜÇ DEVİRDE, İrfan ve Vicdanının Hasreti Millet ve Devletini arayan Adam : MEHMET ŞEREF AYKUT (1874-1939)
Sultan Hamit, Meşrutiyet, Milli Mücadele ve Cumhuriyet'in ilk yılları devirlerinin, çok temel olayda doğrudan/dolaylı etkisi olmuş, fikir ve siyaset sahasında tanınmış bir şahsiyetin hayat ve anıları...Cesur, kanaat sahibi, düşünceleri yolunda ödün vermez, zamanımızda benzerlerine rastlanmayan kişilik sahibinin meraklı, ibretli, bugünlere/yarınlara uzanan macerası. Belgeler-resimleriyle. 390 sayfa.
OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E SON YÜZYILIMIZDA BİR İNSANIMIZ : Hamidiye Kahramanı Milli Mücadele Zafer Devri Başbakanı HÜSEYİN RAUF ORBAY (1881-1964) Hayat Hatıraları
618+683+828+799+691 sayfalık ayrı kapaklar içinde 5 cilt olarak yekun 3579 sayfadır. Osmanlı'nın son yüzyılında, Milli mücadele ve Cumhuriyet'in ilk senelerinin, oradan Rauf Orbay'ın II.Dünya Harbi Londra Büyükelçiliği yıllarında sisler içindeki çok temel mevzuyu aydınlığa çıkartan açıklamalardır. Belge yapısında yüzlerce fotoğraf, ayrıca kişisel anekdotlar, o tarih kesitindeki dünya durumu beraber anlatılıyor.
Etniki Eterya'dan Günümüze EGE'NİN TÜRK KALMA SAVAŞI
Etniki Eterya/Efsane adam : Tepedelenli Ali Paşa/Fenerli Rum Beylerinin ihaneti/Fener Patrikhanesi Rus Çarlığı'nın himayesinde/Yunan ayaklanması/Farklı iki kavim : Rumlar ve Yunanlılar/Rumların saraydaki müttefiki/Yunan istiklali/Kırım savaşında yenilgiyi hazmedemeyen Rus çarlığı'nın intiharı/ Megola Idea'nın ikinci safhası : Girit isyanı /Etniki Eterya "Enosis" yolunda/ Rum Yunan lobisinin Amerika'daki ilk günleri/Türk ordusu Atina yolunda/Girit'e muhtariyet/Girit Yunanistan'la birleşiyor/Balkan savaşı/Gizli rapor/Osmanlı meclisindeki Rum mebuslar ayrı grup kuruyor/Ege'de Rumlar'dan boşalan yerlere "Evlad-ı fatihan" yerleştiriliyor./15 mayıs 1919'dan 23 Nisan 1920'ye kadar on bir ay sekiz günlük yokluklarla örülü sahipsiz günlerde EGE, varını yoğunu seferber etmiş, sadece kendisini değil,ardındaki vatan topraklarını da zalim ve insafsız istilacıya karşı savunmuştu. Bu günler ve yarınlarda Türk Yunan ilişkilerini karşımızdakilerce malum ; bizce mechul iç yapısını sergileyen araştırma. İlk baskı 1980 yılında, 447 sayfa. resimlerle-belgelerle.
"Etniki Eterya'dan Günümüze EGE'NİN TÜRK KALMA SAVAŞI" kitabının ikinci ve sonuncu cildi : EGE'NİN KURTULUŞU
Milli Mücadele'nin ilk günlerinden başlayarak 18 eylül 1922'de, başkumandan Gazi Mustafa Kemal'in, "Vatanın aziz toprakları şu anda istilacı düşmandan temizlenmiştir" müjdesine kadar geçmiş buhran günlerinin kronolojisi, olayları, sonuçları. İlk baskı 1981 yılı 201 sayfa.
TÜRK-ALMAN TARİHİ KADER BAĞI TURKISCH DEUTSCHE GESCHICHTE Das Geminsame Srhirksal
Uzun bir geçmişi olan Türk-Alman ilişkilerini tarih aynasında ilkinden günümüze temel olaylar/kişiler/sonuçlarıyla sergileyen emek. Bir özellik olarak sayfalarda bir sütun Türkçe; karşı sütun Almanca veriliyor. Büyük bölümü ilk defa yayımlanan gravür ve belgelerle büyük boy 88 sayfa. İlk yayın tarihi 1986.
KURTULUŞUN VE CUMHURİYET'İN MANEVİ MİMARLARI
Türk Milli mücadelesinin görünürde zafer ümidinin zafer ümidi olmayan ağır şartları altında, Türk insanında İstiklal haysiyeti azminin alevlendirmiş himmeti tarihi... İşgal altındaki İstanbul'da padişah ve Babıali'nin Anadolu'da uyanmaya başlamış karşı koyma hareketini bastırmak için yayınladıkları FETVA (DİN BUYRUĞU)'ya karşı, Anadolu ulemasının karşı çıkışını olaylarıyla birlikte sergileyen emek. Milli mücadele zaferinin fikir/maneviyat yapısı. Cumhuriyet'in 50. yılı 1973'de Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yayını olarak 552 sayfada yayınlanmıştır.
YÜZ KIRK ÜÇ YILIN PERDE ARKASI ANAYASA KAVGASI VE NASIL BİR ANAYASA
Yürürlükteki 1982 Anayasası'nın hazırlığı günlerinde, Osmanlı'nın ilk kanunu esasisi 1876'dan başlayarak, II.Meşrutiyet Milli Mücadele, 1924 ve daha sonraki anayasaların fikir yapıları, getirdikleri çok partili siyasi hayata girişten sonra vukua gelmiş üç askeri müdahalenin kendi felsefeleri içindeki Anayasa değişikliklerinin karşılaştırılması. Günümüzdeki Anayasa'dan beklenen sonuçların iç yapısı ve de ülkenin 1998-1876= 122 yıllık ANAYASALI YAŞAM tecrübesinin ortaya koyduğu gerçekler. 1982 yıl, 368 sayfa.
ÜÇ DEVİRDEN HAKİKATLER
Cumhuriyetimizin 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın yaşamının 100. yılı dolayısıyla hayat ve hatıraları yanında bu uzun sürenin temel olaylarını derleyen araştırma. "Dünyada en uzun süre yaşamış" devlet reisi olma rekoruna sahip Celal Bayar'ın şahidi olduğu Sultan Hamit'in son devri II.Meşrutiyet'in ilan eden mücadeleler, II.Meşrutiyet'in ilanı, 1908-1918 II.Meşrutiyet'in olayları, rejim değişikliğine imkan vermiş İttihat ve Terakki'nin iç yapısı, odevrin ÜÇ PAŞASI'nın tek sivil şahsiyeti MEHMET TALAT PAŞA'nın memleketi terketmeye mecbur kalıp son günlerini geçirdiği Berlin gurbetindeki hatıraları içindedir. Üç ciltlik kitap, bu arada, o devrin şahsiyetlerini, perde arkası olayları sergilemektedir. Bunlar kavrandıktan sonra, günümüz hadiselerine bir başka ölçü içinde bakmaya mecbur olduğunuzu düşüneceksiniz.
ÜÇ DEVİRDE BİR ADAM ( ALİ FETHİ OKYAR'IN HAYAT VE HATIRALARI 1880-1943)
Ülkemiz, 1900-1923 arasına Osmanlı monarşisi'nin son sekiz yılını, II:Meşrutiyet'in 10 yılını ve de Milli Mücadele'yle Cumhuriyet'in ilanı gibi üç ayrı rejimi sığdırmıştır. Üç ayrı zihniyet ve benimseyişi bir yüzyılın dörtte birinde toplayabilmiş olaylar içinde çok nadir şahsiyet üç ayrı sistemde söz ve emek sahibi olabilmişlerdir. Asker kökenli Ali Fethi Okyar bunlardan biridir. Meşrutiyet'in ilan ve ve beyannamesini o yazmış, tahtından indirilen Sultan Hamit'i Selanik'e o götürmüş, mütareke kabinesinde dahiliye nazırı Milli Mücadele'de meclis reisi ve başvekil Cumhuriyet'te başbakan ve serbest "Laik Cumhuriyet" fırkasının kurucusu olmuştur. Bu sebeple ÜÇ DEVİRDE BİR ADAM başlığı altında toplanmış hayat ve hatıraları 1980 senesinde 606 sayfalık bir cilt halinde yayınlanmıştır.
TÜRK MİLLİ MÜCADELESİ'NDE AMERİKA
"Denilebilir ki , yüzyılımızda hiç bir gizli konuşma, 20-22 Eylül 1919 arasında Sivas'ta bir tarafta Mustafa Kemal ATATÜRK ve Hüseyin Rauf ORBAY ile öte tarafta Amerikan generali James G. HARBORD arasındaki gizli görüşme kadar olayların akışını değiştirmemiştir." Bu açıklama ile yapılan ve açıklama ile başlayan 211 sayfalık kitapta BÜYÜK ERMENİSTAN girişiminin sonu, Amerika'nın Milli Mücadele ve sonrasındaki tutumu belge ve fotoğraflarıyla açıklanmaktadır. 1979 senesinde yayınlanmıştır.
SAM AMCA'YA MEKTUP VAR
KORE savaşından sonra Amerika, Türkiye üzerindeki siyasetinde temelden değişiklikler yapmayı tercih etti. Günümüzde de bu yol üzerinde gözükmektedir. MARŞAL PLANI adı altında II.Dünya Harbi'nden dertli çıkmış ülkelere ekonomik kalkınmaları için yapılan yardımdan Türkiye de faydalandırıldı : haksızlıklar ve çelişkiler içinde... Bu kitapçıkta rakamlar ve gerçekler sıralanarak SAM AMCA'dan hakikatleri görmesi isteniyor. Yıl 1955 , 48 sayfa.
ÇERKEZ ETEM DOSYASI
Milli Mücadele'de öncekiler ve sonrakiler çekişmesinin tipik örneği... Önceleri kahraman, daha sonra hain sayılan aynı kişinin, sislere itilmiş olayların aydınlığında gerçek yüzü...Aradan uzun zaman geçmiş ve görünürdeki sonucun ardındaki hakikatleri açıklayan belgeler ve kronolojiye dayalı araştırma. İki cilt bir arada 400+392= 792 sayfa 9. baskı 1995.
ATATÜRK DEVRİ EKONOMİSİ : CELAL BAYAR
Memleket adına bugün konuştuğumuz ne varsa hepsinin temeli Cumhuriyet'le atılmış ve ATATÜRK'ün 15 Çankaya yılında şekillenmiştir. Bu emekte bazı vatandaşlarımızın adı ÖNDE dir. ATATÜRK'ün aramızdan ayrılmasından sonra hükümet değişikliği olmuş, Celal Bayar başbakanlıktan ayrılmıştır. Bu ayrılış 14 Mayıs 1950 seçimlerine kadar sürmüş ve bu seçimler sonunda Celal Bayar'ın 10 yıl sürecek cumhurbaşkanlığı günleri gelmiştir. ATATÜRK devrinin millet ve ülke hayatındaki derin ve devamlı izlerinin SANAYİLEŞME olduğu kesindir. Dah sonra takip edilen siyasetler içinde o günlere ait gerçekler ya saptırılmış ya da unutulmuştur. Sanayileşme hareketinin başladığı 1932 Eylül'ünden başlayarak son emeklerinin sonuçlarının alındığı 1939'a kadar zaman kesiti içinde , ne o gün ne bugün hiç bir kaynakta bulunmayan belgeler ve açıklamaları 4 ciltte 1808 sayfada topladım.
BİR TÜRK'ÜN BİYOGRAFİSİ : CELAL BAYAR
Cumhuriyet devrinde İLK sivil başbakan ve yine, İLK sivil cumhurbaşkanı olarak, bu arada Milli Mücadele'de Akhisar cephesini kurmuş ve kumandanlığını yapmış özelliğiyle de cephe kumandanlarına tanınmış hakların sahibi bulunması, çok genç yaşında tecrübelilerin yerlerinde başarı göstermesi hususiyetleri içinde Türkiye'nin 3. cumhurbaşkanının Çankaya'ya çıkışına kadar yaşantısı bu kitabın içindedir. O güne kadarki hayatının "Sade bir Türk insanı" olabilmesinin dikkate değer tekdüzeliği içinde ilk baskısı 1949 yılı, 121 sayfa.
BİLİNMEYEN TARİHİMİZ
Osmanlı'da tarih yazmak "VAK-A NÜVİS= OLAYLARI SIRALAYAN" adı verilmiş kişilerin ödeviydi. Bu uğraşıyı meslek olarak benimseyenler daha çok sonradır Bu sebeple de devlet ve ülkenin yapısı çok zaman yabancı kaynaklardan derlendi. Bu şartlar içinde de Tanzimat öncesi 1839'a kadar olan yaşam çok tarafıyla sisler içinde kaldı. Belki de bu nedenle "BİLİNMEYEN TARİHİMİZ" olarak I.'si 512, II.'si 480, III.'sü 480, IV:'sü 480 sayfa olarak ve de gerçekten BİLİNMEYEN tarih olaylarını 1952 sayfada verdim. Her cilt tamamen müstakil, ayrı bölümleri resimler, gravürler, belgeleri ile birlikte sergilemektedir. Olaylarla ilgili ve her biri ele alınmış konulara başka ufuktan bakan fıkralar ve hatıralarla geçmişi mümkün olduğunca asıl yapısıyla yaşıyoruz. İlk cildin çıkışı 1974 Mart ayında, 4. cildin çıkışı 1975 Mart ayındadır.
ÖRTÜLÜ TARİHİMİZ
Zaman geçtikçe ve de daha çok değişen zamanın getirdikleri bilmeceleştikçe tarihin sislenmesi veya unutulmuş olaylarının boşluğu daha derinden hissediliyor. Bunlar birbirini kovaladığı müddetçe , belli bir noktada durmak, onları ele almak ihtiyacını duyuyorsunuz. Bu duyguyla ve de BİLİNMEYEN TARİHİMİZ'in gördüğü alakaya yeni bir hizmet eklemek arzusuyla ilk cildi 1975 Eylülünde 616, ikinci cildi 1975 Ekim ayında 640 sayfa olarak 1256 sayfada iki cilt olarak yayınlanmıştır. Başka kaynaklarda mümkün olduğu kadar yer almamış bakir konuları kucaklamış olarak...
SİSLİ TARİHİMİZ
Siyasi rejimlerin özgürlük üzerinde, özellikle fikir hürriyeti konusunda hoşgörülerinin temel mikyası tarih sahasında toleranslarıdır. Ben bu gerçeği, uzun meslek hayatımda yaşadım. BİLİNMEYEN TARİHİMİZ VE ÖRTÜLÜ TARİHİMİZ'den sonra iki cilt olarak SİSLİ TARİHİMİZ'i yayınladım. Ele aldığım her mevzuun o günlere kadar değinilmemiş olmasının dikkati içinde yine iki cilt olarak yayınlanmış SİSLİ TARİHİMİZ'in ilk sayısını 336 sayfa, ikinci cilt 1977 Şubat ayında 303 sayfa olarak 1976 Aralık ayında çıktı. Kitapçı vitrinlerine koyulmayan, bayilere verilmeyen böylelikle klasik ve bilinen anlamda yayınlanmış sayılmayan bu kitaplar da sadece abonelere gönderildi ve kısa zamanda tükendi.
TARİH KONUŞUYOR : ( 1-8 CİLT )
TARİHİ KONUŞTURMA'nın ne ölçüde zor, külfetli, sorumlu, çetin bir emek olduğu gerçeğinin içinde yoğruldum : yirmisinden doksanına kadar!...Yani yetmiş yıl...Bu gerçek içinde her biri büyük boy 502 sayfalık SEKİZ cilt verebilmiş olmamın TARİHİ KONUŞTURMAK'tan çekinmemiş ve irkilmemiş olmanın kanıtı sayacağınızı ümit ediyorum. Bugün çok ailenin kitaplıklarında ayrıcalık yeri olmasının huzuru içindeyim. İlk cildi Şubat 1964'te, Ercan Matbaası'nda ilk baskı 15000 ikinci baskı 2500 olarak basılmış, abonelerine gönderilmiş 8. cilt, 1968 Şubat'ında yayınlandı ve toplam 4072 sayfaya ulaşmış olmanın hizmet zirvesine erişmenin huzuru ile veda etti.
TARİH KONUŞUYOR II. (1-12 CİLT)
Taşıdığı ismin cazibesiyle ve ona layık olabilmiş olmanın huzuru içinde YİNE TARİH KONUŞUYOR adı altında 12 kitap yayınladım : ciltli, aynı boy ve her biri 320 sayfa olarak... Bu 12 kitabın her biri, bir vicdan rahatlığıyla söylüyorum, o zamana kadar ele alınmamış bakir hakikatleri kucaklıyordu. Taşıdıkları adlar ve kısa konuları şöyle:
1-ANAVATANDA SON BEŞ OSMANLI TÜRKÜ : I.Dünya Harbi'nde Teşkilatı Mahsusa Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı'nın yönetiminde konusunda deneyimli 5 gerillanın Hindistan'da gizlice PAMİR yaylasını aşıp doğu Türkistan üzerinden TÜRK ANAVATANINA girerek Ruslara karşı (istilacı Ruslara karşı) YEDİSU ayaklandırma girişimleri. 1962 yılı 320 sayfa.
2-I.DÜNYA HARBİ'NDE TEŞKİLATI MAHSUSA VE HAYBER'DE BİR TÜRK GENCİ : I.Dünya Harbi'nde Arap Yarımadası'ndaki ayaklanma hareketleri ve İslam Peygamberi'nin HAYBER'deki müşriklere karşı savaşından 1299 sene sonra aynı yerde asi ve düşmanla birlik Araplara karşı savaşın ibretli hikayesi. 1962 senesi Eylül ayı, 320 sayfa.
3-VİYANA KAPILARINDAN DÖNÜŞ VE OSMAN AĞA'NIN ÇİLESİ : 1683 II.Viyana Kuşatması bozgunundan sonra esir bir Yeniçeri leventinin ilgiyle okunmaya değer günlüğü. 1962 Ekim ayı, 320 sayfa.
4- 1913'TE GARBI TRAKYA'DA İLK TÜRK CUMHURİYETİ : Balkan Harbi'nin facialı günlerinde Çatalca önlerine gelmiş Bulgar ordusuna karşı, esas kuvvetini Harbiyelilerin teşkil ettiği savunma önünde bozguna uğrayan düşmanı kovalayarak Edirne'yi kurtaranların Garbi Trakya'ya geçip, orada kuruluş tamlığı içinde "Garbi Trakya Hükümeti Muvakkatesi" (geçici hükümetini) kurmaları ve müstakil bir devlet haline getirmiş olmaları. 1962/Aralık, 320 sayfa.
5- II.DÜNYA HARBİ'NDE BELGRAD'I KURTARAN TÜRK : Ancak II.Dünya Harbi'nin tamamlanmasından sonra İngiltere Hükümeti tarafından vatandaşımız Saffet Lütfi Tozan'a harp içinde Almanlar'ın Belgrad'ı havadan yerle bir etme planlarını öğrenerek İngiliz-Amerikan makamlarını haberdar etmesiyle önlenebilmiş hadisenin şükranı olarak kendisine verilen O.B.E. nişanı töreni dolayısıyla öğrenilen olayın baştan sona meraklı, ibretli, filmlere mevzu hikayesi. 1963 Şubat, 320 sayfa.
6- TRABLUSGARP'TA BİR AVUÇ KAHRAMAN : İtalyanlar 1911 Eylül'ünde yirmi dört saatlik bir ültimatomla Trablusgarp (Libya) kıyılarına kuvvetli donanmalarının yardımıyla asker çıkardılar. Donanmamız Marmara'yı dahi aşacak kudrette değildi. Bir avuç kurmay Mısır üzerinden Libya'ya girdiler Şeyh SÜNNUSİ'nin yardımıyla İtalyanları donanmaların ateş sahası bitiminde durdurdular. Balkan Savaşı'na kadar başarıyla bu toprakları korudular. Öyle ki iki yıl sonra Alman denizaltılarıyla bu kıyıya çıkan yine bir avuç subay kendilerinden öncekilerin başarılarını savaş sonuna kadar sürdürdüler. Enver, Mustafa Kemal, Fuat, Nuri, Ali Fethi, Eşref ve diğer öncülerin başarılarını devam ettirdiler. Bu günlere ibret belgeler, fotoğraflar ve olaylarla. 1963 / Mayıs, 320 sayfa.
7-NECİD ÇÖLLERİNDE MEHMET AKİF : İttihat ve Terakki'nin kendisinden öncekilerin yoluna devam ederek yeni bir deneme yaptığı İttihatı islam girişiminin 1916'daki denemesi...Aralarında İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif'in de bulunduğu, her meslekten seçkin insanların Arap yarımadası'ndaki maceralı yolculuğu. Yine bugünlerimizde yarınlarımız için ışık saymamız gereken sisler içine itilmiş maceralardan bir demet. 1963 / Temmuz, 320 sayfa.
8- MİLLİ MÜCADELE'DE ÖNCEKİLER VE SONRAKİLER : Birinci Dünya Harbi'nin sonlarına doğru yenilgi kesinleşince hükümet Anadolu'nun bağrında gerilla savaşları için bazı planlar hazırlamıştı.MONDROS'tan sonra işgaller başlayınca bazı noktalarda yerel karşı koymalar başladı.ATATÜRK'ün Samsun'a çıkmasından sonra bu karşı koymalar belli gayeler çerçevesinde düzenlendi. İstanbul'un resmi işgali 16 Mart 1920'den sonra Ankara'ya akın oldu. ÖNCEKİLER'le SONRAKİLER arasında bir hiyerarşi çekişmesi başladı. Üç kitap olarak tasarladığım açıklamaları ilk kitapta derlemeyi tercih ettim. İlgiyle okunmaya değer sanıyorum. 1963 / Eylül, 320 sayfa.
9- SİYASİ MAHKUMLAR ADASI MALTA : İstanbul'un işgalinden sonra İngilizler'in asker/sivil, Ankara'yı yetişmiş insandan yoksun bırakmak için mahkeme kararı olmadan köhne yük gemilerine doldurarak bir sürgünler adası haline getirdikleri MALTA'da Rodos şövalyelerinden kalan kışlalara doldurdukları insanlarımızın Sakarya zaferi sonuna kadar sürmüş çileli macerası...1963/ Kasım, 320 sayfa.
10- PRENS SABAHATTİN BEY, SULTAN II. ABDÜLHAMİT, İTTİHAT VE TERAKKİ: O kargaşa devrinin, siyahla/beyaz, yaşla/kuru, sıcakla/soğuk, çelişkileri içindeki fikir/olay odaklarının karşılaştığı o kargaşa ve yol arayış günlerinden bir kesitin kendi aralarında, birbirlerine karşı çekişmesi. 1964/ Ocak, 320 sayfa.
ÜÇ PAŞALAR KAVGASI
İttihat ve Terakki'nin ünlü ÜÇ PAŞA'sının ikisi asker biri sivildi. Askerler Meşrutiyet'in ilanından önce kaymakam (yarbay) rütbesinde olan Ahmet Cemal Paşa ve binbaşı rütbesindeki Enver Paşa, sivil de o zamanki BEY olan Talat Paşa...Görünürde ancak kişisel tutumları dolayısıyla kulaklara fısıldanan farklılıkların yanında kafa ve gaye terkipleri arasında da ayrılıklar vardı. Kitap bunları inceliyor. 1964/ Mart, 320 sayfa.
LAWRENS'A KARŞI KUŞÇUBAŞI
Elinizdeki kitabın son bölümünde çekişmelerinin bir safhasını gördüğünüz Osmanlı İmparatorluğu Teşkilatı Mahsusa Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı ile ünlü İngiliz casusu Lawrens ile arasındaki kovalamacanın meraklı öyküsü...İki tarafın kuvvet ve zayıflıklarını gizli didişmeler arasında düşündürücü ibret tabloları halinde sergileyen olaylar. 1965 / Temmuz, 320 sayfa.
TARİH SOHBETLERİ 9 MÜSTAKİL KİTAP
İlki 1966 yılının Nisan ayında 9.'su Ağustos 1968'de yayınlandı. Her biri 320 sayfa olarak toplam 2880 sayfaya ulaştı. Bu arada bir yabancı araştırmanın sonucunu hatırlatmak istiyorum : Komşu ülkelerin birinde hükümet reisliği yapmış, İstanbul Mülkiye Mektebi ( Siyasal Bilgiler Fakültesi) mezunu bir zat, dokuz kitap üstünde dikkatli bir tetkikten sonra : "Ele alınacak ne kadar bakir bilgi varmış ki iki yıl belli aralıklarla yayınlanmış bu dokuz kita adı altında yayınladılar. Bu 12 kitap da 280'er sayfa olarak yayınlandı. İsimleri şunlardı :pta bir mevzu tekrarına şahit olmadım. Bildiğimizi zannettiğimiz bahisler üzerinde bu kadar otantik belgeyi nereden buldunuz?" sorusunu yöneltmişti. Bu kitaplarım da öncekiler gibi bayilere ve kitapçılara verilmemişti.
CEMAL KUTAY KİTAPLIĞI VE TARİHSEVENLER KLUBÜ:
Bu arada 1977'de iki yakın dost ısrarla aranan kitaplarımdan bir böümünü "CEMAL KUTAY KİTAPLIĞI VE TARİHSEVENLER KLUBÜ" adı altında yayınlandılar. Bu 12 kitap da 280'er sayfa olarak yayınlandı. İsimleri şunlardı ve aldıkları adlar konularını açıklıyordu:
· 31 MART İHTİLALİNDE SULTAN HAMİT
· MÜSLÜMAN KARDEŞLER HAREKETİ
· ŞEHİT TACİDARLAR
· İSTİKLAL SAVAŞI'NIN MANEVİYAT ORDUSU (2 cilt)
· AVRUPA'DA SULTAN AZİZ
· ÜÇ PAŞALAR KAVGASI
· NECİD ÇÖLLERİNDE MEHMET AKİF
· SİYASAL SÜRGÜNLER ADASI MALTA
· BELGRAD'I KURTARAN TÜRK
· TRABLUSGARP'TA BİR AVUÇ KAHRAMAN
· LAWRENS'A KARŞI KUŞÇUBAŞI
SOHBETLER (16 KİTAP)
!.'si Aralık 1968'de 16.'sı Mart 1970'te çıkmış olan sohbetler'in 3328 sayfalık kalın hacmiyle tarih edebiyatımıza yeni bir yol olduğu söylenebilir. Batı'da çok yaygın ve tercih edilmiş "CEP KİTAPLARI" tarzını her ay ayrı ve müstakil mevzularda birer kitap vermek suretiyle başarıyla tamamlamış SOHBETLER'in kapak altında şu soru yer almıştır: "TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?" Bu soruyla ben , kıdemli tarihçi, tarihi kucaklamada ve onun "İHTİYAR BİR GEVEZE" değil; geleceklerin gerçek aydınlığı saymadan doğru yollara girilemeyeceğini anlatmaya çalışmıştım. Bugün de sağlığım elverseydi aynı emeğe devam ederdim.
DÜNÜMÜZ, BUGÜNÜMÜZ, YARINIMIZ ÜZERİNDE SOHBETLER (farklı hacimli 6 cilt)
Farklı hacimli 6 ciltte tekmillenmiş olan serinin ilki Mart 1971'de sonuncusu Mart 1972'de tamamlandı. Yine bir sohbet havası içinde bu bölümde, daha çok geçmiş olayların yaşanan devirlerin etkisi üzerinde durmaya çalıştım. Cumhuriyetimiz 50. yılına yaklaşırken , görülüyordu ki, kapandığı zannedilen geçmiş, kılık kıyafet değiştirerek yeni bir makyajla hayat sahnesine çıkıyor. SOHBETLER'in bu ikinci bölümünde tarih verasetini ispatlayan olaylara daha çok yer verdim. Sonuncu cilt kapaktaki, Osmanlı'nın son yıllarında bir yabancı kişinin kendi ülkesi adına HASTA ADAM'ı dört yıl sürmüş Birinci Dünya Harbi'ne kendi yanında sürüklemiş olan Alman İmparatoru II.Will Helm'in resminin altında şu açıklamalar var: baki hatıralar, belgeler, ibretler,kubbede hoş seda sedalar...
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK KİTAPLIĞI : 6 KİTAP
Fikir hayatı 1970'lere doğru ülkeme, tarihe adanmış yıllarımın bir muhasebesini yapmak ihtiyacını duydum ve uzun süredir hazırlığını yaptığım, "GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK KİTAPLIĞI" genel başlığı altında müstakil eserler vermeye başladım. Altı kitapta ilk bölümünü tamamladığım emeğimin birincisi:
II.RIFAT PAŞA'NIN AHLAK DÜNYASI : Beş ruh yapısını inşa eden 115 senelik ölümsüz eserin bugünkü dilimize metni. İkinci kitap aramızdan ayrılmasından sonra temel eseri LAİK Türkiye Cumhuriyet'i olan ATATÜRK'ün şahsiyet ve gayeleri üzerinde çeşitli yorumları ele alarak GERÇEK MUSTAFA KEMAL'İ hatırlatan :
BEKLENEN ADAM : ATATÜRK'ün yarıda bıraktıklarını tamamlayacak olanın not defteri idi ve kapağın üzerinde boş bir madalyon vardı. Bugün 1998 madalyon hala boş...Diyeceğim ki 320 sayfalık araştırmanın sergilediği hakikatler bugünkü ve yarınki çözüm isteyen meselelerimiz. Üçüncü kitap :
AVRUPA'DA SULTAN AZİZ adını taşıyor. Sultan ABDÜLAZİZ'in , 1868 milletlerarası Paris dergisinin şeref misafiri olarak, Osmanlı hakanları içinde Avrupa'yı ilk defa ziyaret eden Osmanlı hakanı olması hususiyetinin dünyada yarattığı büyük ilginin izlerini yüzyıl geçmiş bir zaman sonra hatırlatıyordu. Görünürlerdekinden çok farklı olarak 1839 Tanzimat Fermanı'na rağmen Batı ile aramızdaki yapı ve kültür farklılığının sergilendiği kitap bugün de ibretle okunmaya değer diyebiliyorum.
Dördüncü kitap :
SAHTE DERVİŞ adını taşıyor. Tanınmış Macar Türkoloğu Prof. Herman Arminus Vambery'nin REŞİT EFENDİ takma adı ile 1862*1865 yılları arasında Orta Asya'daki maceralı yolculuğunun ibret sayfalarını veriyordu. Günümüzde Türk anavatanındaki olup bitenler önünde bu anlatılmış olanlar bizim için hala bilinmesi şart hakikatler. Beşinci kitap:
NELERE GÜLERLERDİ adını taşıyordu. Konusu Türk mizahının basılı devreye geçişinin 100. yıl dönümü için hazırlanmıştı. Bu kitabımda cedlerimizin, biz torunlarının sandığı gibi asık suratlı, yapmacık bir ciddiyet içinde, gülmeyi red eden insanlar olmadığını anlatmaya çalıştım. DİYOJEN ve HAYAL'le başlayıp ÇAYLAK'la devam etmiş ve Sultan Aziz'in saltanatının ilk yarısını kucaklayan özgürlük havası içinde, kısmen de olsa espri/nükte/şaka yapabilmede çok mesafe aldığımızı gösteren ferahlatıcı olayları kovalamış Sultan Abdülhamit'in 33 yıllık katı baskısından sonra II.Meşrutiyet'in çığrından çıkmış avareliği düşündürücü çelişki tablosuydu. 1970 Aralık ayında 224 sayfa yayınlanmış kitap kendi alanında tek kaldı. Altıncı kitap :
TARİHTE TÜRKLER ARAPLAR HİLAFET MESELESİ adını taşıyor. Benimsediği ad 1998 Türkiye'sinde bir kısım insanlarımız için yine gündemde görünüyor. 1970 yılı Aralık ayında 320 sayfa yayınlanmış eserdeki gerçekler bilinmediği için hala aktüalite içinde sayılan mevzunun KAPANMIŞ VE AÇILMAMASI akıl ve mantığın olduğukadar tarihin gereği olayları inceleyememişlere okumalarını tavsiyeye değer buluyorum.
HÜKÜMETLERİ İÇİNDE AHLAK İÇİN MÜCADELE CUMHURİYET DEVRESİNDE SUİİSTİMALLER DİVANI ALİLER (YÜCE DİVAN) MECLİS TAHKİKATI
Osmanlı'nın çöküş sebeplerinden birinin özellikle devlet varlığında rüşvetler, suiistimaller-kayırmalar-kişisel yakınlıkların devlet yapısına menfi etkileri olduğunu hepimiz biliyoruz. 1950'de çok partili devre geçişte oldukça uzun sürmüş tek parti yönetiminin gözlerden sakladığı , kulaklara fısıldanan olaylardan bir bölümünü 1956'da yukarıdaki başlık altında kitaplaştırdım. İçindekiler arasında şunlar vardı. "Vekiller heyeti tazminata mahkum ediliyor-Firari Rum ve Ermeni zenginlerini yurda nasıl soktular- Yavuz ve havuz meselesi - Mahkumiyet kararları- Gizli dosyalar..." Aradan seneler geçti, liberal sisteme girişte yine kişisel çıkarlar nüfuz suiistimalleri, özellikle siyasi iktidarların el değiştirmelerinde iktidara gelmiş parti yanlılarının çabaları, ekonomik sistemlerin değişmelerinde piyasa çalkantıları "KÖŞEYİ DÖNME" tabiri kullanılmadan kanun dışı kazanç yollarının denenmesi olaylarının gündemde olduğu devrede milli birliğimizi sarsan aşırılıklar demokratik rejime dönük hareketler birbirini kovalamaya başladı. Bugünlerde ATATÜRK devrinin Şükrü Kaya'sından sonra en uzun süre içişleri bakanı olan ve hizmet yıllarında benimsediği kendisine özgü metotla "ZEHİR HAFİYE" adı verilen Dr.Faruk Sükan'ın dosya ve anılarından faydalanarak 1984'te, 528 sayfa. İÇERİDE DIŞARIDA FIRSAT KOLLAYAN PUSUDAKİ İHANET kitabını yayınladım. Sayın Dr.Faruk Sükan kitabın ikinci baskısına EK olarak YARINLARIN İHANETİ/ İHANETİN MİRASI/ İHANETTEN KURTULUŞ adlarını verdiği üç cildi ekleyerek, bugün de yurdumuzun karşısında olduğu ŞER kaynaklarına dayanak olmuş ve olmakta olan kanun dışı kaynak ve hareketlerin panoramasını çizdi. Bu kitaplarda tarihin hükmü olarak yaptığım açıklamalarda dünyanın her yerinde önlenememiş olan benzer kanun ve ahlak dışı hareketin anatomisini vermeye çalıştım.
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ (1872-1960)
İkinci Meşrutiyet'teki "İSLAMCILIK CEREYANI" , mevzuu üzerinde düşünceyi çeşitli yönlerden ele almış şahsiyetlerin belirlenmesine yol açtı. Bunlardan birisi, günümüzde genel olarak NURCULUK olarak adlandırılan hareketin öncüsü BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ'dir. BEDİÜZZAMAN tabiri geçmişte de yaşadığı devir içinde, ayrıcalıklar görülmüş kişilere "Varlığında yaşanılan zaman için güzel sonuçlar beklenen kişilere " verilen addı. NURSİ ise bu zatın doğduğu köyün NURS ismini taşımasından ileri gelen benzetiştir. Kendisine "BEDİÜZZAMAN" ayrıcalıklı adını kimin veya kimlerin verdiğini bilmiyorum. Benim, adına 1980 yılında 510 sayfalık müstakil kitap yazmamın nedeni, zamanın yargıtay başkanı rahmetli İMRAN ÖKTEM Beyefendinin 31 Mart hadisesinde bu zatın mahkum olduğunu açıklaması dolayısıyla idi. Araştırmalarımın bir başka özelliği de, kendisinin belli tarikat ekollerinin dışında, belki de yaşantısının etkisiyle din duygusunu tabiat varlığı "Doğa düzeni"nde aramış olmak gibi natüralist felsefesinin etkisi olmuştur. Onun Tanrı'yı doğada ve evren düzeninde aramayı telkin eden görüşü, şekli yapısı içinde tetkike değer.
BİR GERİ DÖNÜŞÜN MİRASI
Yaşanılan hadiseler içinde normal varlıklara karşı gelmiş aşırılıkların çok tarih gerçeklerini sislediği bir bakıma da unutulmaya mahkum ettiği olay dikkatimi çekmiştir. Bu oluşlarda, çok temel hadise de unutulmuş veya aslından saptırılmıştır. II.Meşrutiyet'in 8 ay yirmibirinci gününde patlak veren ve ardında kanlı/kinli bir iz bırakmış olan 31 MART İRTİCA (gericilik) ayaklanması da bunlardan biridir. Uzun aramalarıma rağmen isyanın bastırılmasından sonra kurulan DİVAN-I HARBİ ÖRFİ (sıkı yönetim mahkemelerinin) tutanaklarını bulamamıştım. Aradan çok zaman geçtikten sonra isyanı bastıran hareket ordusu kurmay başkanı PERTEV (DEMİRHAN) Paşa'nın "JAPONYA ANILARI" nı alırken ayrı bir tomar içinde görünce, bu bekletişin hareket ordusu kumandanı Mahmut Şevket Paşa'nın isyanının halkın üzerinde , çeşitli yorumlara yok açmaması için bir tedbir olarak tavsiye edildiğini ve böylelikle gerçeklerin olduğu yerde kaldığını kavradım. İzni ile, aldığım metinleri, aradan yıllar geçmesinden sonra isyanın 85. yıldönümünde 1994 yılında "BİR GERİ DÖNÜŞÜN MİRASI" adı altında 515 sayfalık bir cilt olarak yayınladım.
İNSANI İNSAN YAPMIŞ BİR İNSAN (570-632) VE GÜNÜMÜZE MİRASI
Diyeceğim ki son yıllardaki emeklerimin içinde apayrı yeri olan bir kitabıma gelmiş bulunuyoruz: İNSANI İNSAN YAPAN BİR İNSAN (570-632) VE GÜNÜMÜZE MİRASI . Kitabın asıl konusu son yüzyılımızın müstesna fikir/hukuk şahsiyeti rahmetli Celal Nuri İleri Beyefendi'nin 1913'te yayınlanan "HATEMÜL EMBİYA" (SON PEYGAMBER) " kitabının günümüz Türkçesine aktarılması ve o gün bugün mevzu üzerindeki yeni oluşlarla tamamlanmış olmasıydı. İslamiyet ve islam dini üzerinde, birbirinden çok farklı yorumlar yapılırken çıktığı gün toplatılarak ortadan kaldırılan kitap ; İslam Peygamberi'ni HURAFELER'e kadar uzanmış ihtimallerden arındırıp tarihin önüne gerçek yapısıyla çıkarıyordu. Özellikle, evrensel yapısını aradan geçen zaman içinde korumuş olmasının kıyaslamalı açıklamasını yapmaya çalışmış emek, ümit ediyorum ki vazifesini yerine getirmiş olacaktır.
CEP KİTAPLARI :
· ATATÜRK ENVER PAŞA HADİSELERİ
· TALAT PAŞA'YI NASIL VURDULAR
· SİVAS KONGRESİ'NDE ATATÜRK'ÜN İSTANBUL HÜKÜMETİNCE TEVKİFİ GİRİŞİMİ
· KARABEKİR ERMENİSTAN'I NASIL YOK ETTİ
· MİLLİ MÜCADELE'DE YEŞİL ORDU EFSANESİ
· TÜRKİYE'DE İLK KOMÜNİSTLER
· LOZAN'DA İSMAT PAŞA'YI KİM ÖLDÜRECEKTİ
· MÜTAREKE'DE PONTUS SUİKASTİ
· PEMBE MENDİL
· HALİT PAŞA ALİ ÇETİNKAYA VURUŞMASI
· 150'LİKLER FACİASI
· LENİN'E KARŞI ENVER PAŞA
· ŞEHİTLİKLERİMİZ
· TARİH VE ZAMAN İBRETTİR
· TÜRK EMEK NURU
· BEŞ KITADA BİR TÜRK PAŞASI DANİŞ KARA BELEN
· TÜRK KANADI
· SELÇUKLU'DAN OSMANLIYA
ATATÜRK YOLUNDA
Doksanının merdivenlerindeki hayatımın, mesleğim sahasında çetin sınavını bu son emeğimin değer ölçüsüyle noktalama gayretime lütfen inanınız. Bu özlem, gazetesi Hakimiyeti Milliye'sinde geçmiş yıllarımın kutsal emanetiydi. Aramızdan ayrılışının ilk yıldönümü 10 Kasım 1939'da aziz hatırasına sunulan özel sayı benim naciz emeğimdi. Daha sonraki yıllarda vazifemi yerine getirmeye devam ettim. Diğer yayınlarımda ayrılmış yerinin dışındaki ona ait kitaplarım şunlar:
1907 II. MEŞRUTİYET ÖNCESİ MUSTAFA KEMAL'İN ÖNERDİĞİ MİSAK-I MİLLİ
(ALİ FUAT CEBESOY'UN ELYAZISIYLA : "ATATÜRK" devrimlerinin temeli olan Misak-ı Milli ATATÜRK tarafından ne zaman düşünülmüş ve nasıl tekamül ettirilmiş ve nasıl son şeklini almıştı?)
ATATÜRK'ÜN SON GÜNLERİ
Doğumunun 100. yılı 1981'de 228 sayfa halinde yayınlanan kitapta hastalığının teşhisinden SON'a kadar günlerin getirdikleri sıralanıyor. Şifası olmadığı bilinen bir illetin önünde de dimdik kalmış bir başka insanın varlığını ileten anekdotlar, kitabın özelliği...
ARDINDA KALANLAR
Aramızdan ayrılışının 50.yılı 1988'de diğerinde olduğu gibi Cem Ofset'in yayınladığı bırakabildiklerimizin muhasebesini yapmaya çalışan 496 sayfalık bu kitabımda onun günleriyle 50 yıl sonrasının mukayesesi yapılıyor. Hayatımda hiç bir kitabıma böylesine bir ad koyabilmenin acısını duymadım. Onun, "Hakikatleri konuşmaktan korkmayınız" emanetine sadık kalarak...
ATATÜRK OLMASAYDI
İnanılması güç , vefa ve kadirbilirlik duygularının iflası önünde onsuz müstakil, hür, şerefli, bir vatanın nasıl düşünülebilmesinin mümkün olabileceğini hadiselerin aydınlığı içinde araştırmış olan bu kitabım 1993 yılında yayınlandı. Uzun süre ilgi odağı oldu.
ATATÜRK BUGÜN OLSAYDI
Aziz hatırasına son emeğim onun günümüzde yaşamakta olduğu hayalidir. 1996'da 548 sayfalık hacim içinde satırlaştırdığım kitap doğa kanunlarının reddinde olmasına rağmen onun, günümüzde de aramızda olabilmesi hayalinin neler getireceği sualini soruyor.
ATATÜRK'ÜN BERABERİNDE GÖTÜRDÜĞÜ HASRET : TÜRKÇE İBADET
Elli yedi yıllık kısacık ömründe vatan ve milleti için hayırlı ve faydalı ne görmüşse şartları düşünmeden ve zerre ödün vermeden onları kucakladı. tarihte görülmemiş bir cesaret ve azimle hepsini zaferle mühürledi. Tek bir istisnasıyla. Milletine anadiliyle kulluk hakkını sağlamak son yılların zamanını doldurmuş idealiydi. Kucakladığı bütün mevzularda olduğu gibi aklın, mantığın, bilimin terkibi görüş içinde hazırlığını tamamlamış, kameti, hutbeyi, ezanı Türkçeleştirmiş, sıra namaz surelerine gelmişti. Nefes nasibi daha bir kaç yıl daha devam etseydi bu son himmetini de, kendisine özgü tamlık içersinde noktalayacaktı. 400 sayfalık kitap, bu hakikati sergiliyor.
4 Şubat 2006 tarihinde İstanbul'da vefat etti.
HABER
Tarihçi-yazar Cemal Kutay öldü
Hürriyet 5 Şubat 2006
Tarihçi-yazar Cemal Kutay, dün İstanbul'da vefat etti. Marmara Üniversitesi Vakfı Academic Hospital'den yapılan yazılı açıklamada, bir süredir yaşlılığa bağlı çeşitli rahatsızlıkları nedeniyle tedavi görmekte olan Cemal Kutay'ın, fenalaşarak gözetim altına alındığı hastanede bu akşam saat 21.17'de hayata gözlerini yumduğu bildirildi.
Cemal Kutay'ın bir süredir Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sevinç Aktan gözetiminde tedavi gördüğü belirtilen açıklamada, Kutay'ın, sağlık durumu ağırlaştığı için dün Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Vakfı Academic Hospital'e kaldırıldığı kaydedildi.Academic Hospital Sorumlu Hekimi İç Hastalıkları Uzmanı Türkan Özer, Kutay'ın vefatına ilişkin şu açıklamayı yaptı:
“Hastamız, bir süredir evinde yatarak pnömoni (zatürree) tedavisi görmekteydi. Artan şikayetleri ve böbrek yetmezliği nedeniyle dün (Cumartesi) saat 15.00 sıraları hastanemize yatırılarak 114 numaralı odamızda bakım altına alındı. Tıbbi müdahaleler sonuç vermedi. Başımız sağ olsun.”
HAKKINDA YAZILANLAR
KU(Ü)RT TARİHÇİ
Cemal. A. Kalyoncu
Aksiyon 8 Eylül 2001 s.353
Paşalar, valiler, bakanlar, büyükelçiler çıkarmış Fatin Rüştü Zorlu, Eşref Kuşçubaşı, Vasıf Çınar gibi birçok kişinin mensup olduğu Bedirhani aşiretinden olan 'ku(ü)rt' tarihçi Cemal Kutay, 183 kitap yazarak önemli bir rekora da imza atar
Cemal Kutay, tarihin, eğitimini almamasına rağmen tarihçi diye anlatacağı birisi. O, tarihin içinden bulup çıkardığı veya ortaya attığı iddialarla da (Türkçe ibadet, Atatürk şamandı gibi) gündeme gelen bir kişilik. 2001 itibariyle yazdığı 183 kitapla belki bir dünya rekorunun da sahibi. Bazı kitaplarda doğum tarihi hicri takvimden miladi takvime dönüştürmedeki yanlışlıklardan dolayı 1906, 1907, 1912 yazsa da esasında 1909 yılında doğmuş olan 'ku(ü)rt' tarihçi Cemal Kutay, 90'ı aşmış yaşına rağmen gündemde yer edinecek konu bulmakta zorluk çekmeyen ve hayatını halen kalemle kazanan bir kişidir de.
Dede Bedirhan Bey: asi mi vatansever mi ?
Cemal Kutay, bir taraftan Kürt aşiret reisi Bedirhan Bey'in (bazı kitaplarda paşa olarak adlandırılmasına rağmen aslı beydir) üçüncü kuşaktan torunudur. Bir Kürt hanedanı olan Azizan hanedanından Abdullah Han'ın oğlu olan Bedirhan Bey, Cemal Kutay'ın anlattıklarına göre, 1827 Osmanlı—Rus harbine 20 bin atlı ile katılarak, Rus tarihlerinde bile o zaman Osmanlı'nın kazanılan tek zaferinin sahibi olarak gösterilmiş birisidir.
Hıristiyan bir topluluk olan Nasruriler'i kılıçtan geçiren Bedirhan Bey, Osmanlı—Rus Harbinde gösterdiği başarıdan sonra Sultan Abdülmecit tarafından İstanbul'a davet edilir ve bugünkü Darüşşafaka binası oturmasına tahsis edilir, ardından Girit'e vali atanır. Sonrasında tekrar İstanbul'a gelir, hacca gittiğinde de vefat eder ve orada gömülür.
Kutay, Bedirhan Bey'in dini konulardaki danışmanı Molla Abdülkavs'ın bugünkü İran'daki idareye benzer bir çizgide olduğunu belirterek Bedirhan Bey'in de buna yakın bir hayat sürdüğünü ifade ediyor.
Tarih kitaplarına göre ise Tanzimat Fermanı'nın getirdiği yeniliklere karşı gelen, kendi adına para bastırarak hutbe okutan Bedirhan Bey, Babıali'nin Topal Osman Paşa kumandasında büyük bir ordu göndererek uzun bir çatışmadan sonra teslim aldığı, 1847'de ailesi ve yakınları ile birlikte İstanbul'a gönderilen birisidir. Ardından 20 yıla yakın Girit'in Kandiye kasabasında zorunlu ikamete tabi tutulur. Sonra affedilip İstanbul'a yerleşir. Oradan Şam'a gider ve ömrünü burada nihayetlendirir. (Osmanlılar Ansiklopedisi. YKY) Ancak Kutay, bunların gerçek olmadığını söylemektedir.
Adıvar'dan Eşref Kuşçubaşı'na
Bedirhan Bey, yaptığı evliliklerden 42 çocuk sahibi olduğundan, aşiret daha sonraki yıllarda bir çok valiler, paşalar çıkarır. Bedirhan Bey'in çocuklarından Şurayı Devlet Reisliği yapan Murat Bey, Galatasaray'da başkanlık yapan Tevfik Ali Çınar, Ali Şamil Paşa (İlk eşi Mahmure Hanım, Halide Edip Adıvar'ın üvey annesidir), Şam Valisi Salip Bey, Bedirhan Bey'in kardeşi Abdullah Bey'in oğlu, Atatürk'ün yakınında yer alarak Maarif Bakanlığı yapan ve eğitim alanında köklü ve sarsıcı değişikliklere imza atan Vasıf Çınar ailenin diğer fertleridir.
Bedri Paşa ve Eşref Sencer Kuşçubaşı
Yine aileden olan Bedri Paşa (Paşanın hanımı Teşkilat—ı Mahsusa'nın ilk lideri Eşref Kuşçubaşı'nın teyzesinin kızıdır) ise Suriye ve civarlarında ayaklanmalar olduğunda merkezi idarenin, ayaklanmaların bastırılması için aklına gelen ilk isimdir. Başbakan Adnan Menderes'le birlikte asılan Hasan Polatkan'ın dışındaki Fatin Rüştü Zorlu da aşiretin bir diğer üyesidir.
Tahir Kutay
Vasıf Bey, Atatürk'ün çok yakınında olduğundan Çınar soyadını ona Atatürk verir. Bedirhan Bey'in Hüseyin Kenan adlı oğlundan dünyaya gelen ve Cemal Kutay'ın da babası olan Tahir Bey ise, Kutay soyadını alır. Tahir Kutay birçok yerde görev yaptıktan sonra Konya'da, bugünkü Yargıtay'la askeri mahkeme arası bir derece olan İstinaf Ceza Mahkemeleri Reisliği görevi görür. Milli Mücadele'nin hemen başında da o zaman merkezi Sivas'ta olan Yargıtay (Mahkeme—i Temyiz) başkanlığı yapar. Konya'daki hukuk mektebinde ders verdiğinden, daha sonraki yıllarda Meclis İkinci Başkanlığı yapacak Tevfik Fikret Sılay, DP'nin kurucularından Refik Koraltan onun talebeleri arasında yer alacaktır.
Tahir Kutay’ın Eşi
Tahir Kutay, bugün Batı Trakya'da kalan Dimetokalı Miralay Mustafa Nuri Bey ile Fahrünisa Hanım'ın Nazire dışındaki kızı Süreyya Hanım'la evlenir.
Tahir Kutay’ın Çocukları
Tahir Kutay ile Süreyya Hanım’la evliliğinden yedi çocuk sahibi olur:
1.Faika
(Mehmet Şevki Yazman'la evlenir. DP döneminde Elazığ Milletveki ve Milli Müdafaa Encümeni Başkanlığı yapan Yazman'ın çocuklarından Tuncer Yazman, Türkiye'nin ilk petrol mühendislerinden biridir),
2.Fahrünisa (O da Albay Suphi Akgün'le evlenir. Haşim İşcan'la dünür olan çiftin tek çocukları Ege Üniversitesi kurucularından ve Türkiye'nin ilk kalp cerrahlarından Prof. Dr. Sermet Akgün'dür),
3.Fitnat (Atatürk'ün şahsi muhafızlarından ve Birinci dönem Van Milletvekili Hasan Sıddık Haydari ile birleştirir hayatını),
4.Hayrünnisa (Konyalı tüccar Mustafa Öztermiyeci ile evlenir).
Ailenin erkek çocukları ise
5.Cemal,
6.Kenan ve
7.Abdi Kutay
Aile o kadar geniştir ki, Galatasaray Başkanlığı da yapan Tevfik Ali Çınar, ailenin sicilini çıkarmak ister ama üstesinden gelemeyeceğini anlayınca vazgeçer. Cemal Kutay da denemek ister ama başaramayacağını farkedip konunun üzerine düşmez.
Mevlevi Cemal Kutay
İşte bu yedi çocuklu aşiret mensubu bir ailenin ferdi olan Cemal Kutay, 1909'ların Osmanlısında gözlerini dünyaya açar. Henüz on yaşlarında iken Mevlevi dergahında bulur kendini: "Velet Çelebi'den icazet aldım. Elini öptüm."
Çocukluk Dönemi
13 yaşında iken babasını kaybeden Cemal Kutay, eve destek olmak için tatillerinde Konya'da çıkmakta olan Babalık gazetesinde müsahhihlik yapar. Henüz 15 yaşlarındadır. 18'inde ise idadiyi (lise) bitirir: "Ben hiç akademik tahsil yapmadım. Zaten üniversiteye gitme imkanına sahip değildim. Çok çalışkan bir çocuktum. Gençlerin bir çok iptilaları bende yoktu. Sigara içmedim. Asla alkol tatmadım. Mümkün olduğu kadar kitap okudum. Şimdi ise gözlerim göremiyor."
Hakimiyet-i Milliye Yılları
1928 yılında iş aramak için, cebinde üç—dört gün yetecek para ile Ankara'ya doğru yola çıkan Kutay, Konya Milletvekilleri Naim Hazım Hoca ile Refik Koraltan'dan kendisine iş bulmalarını rica edecektir. Kahvehanede oturup çayını yudumlarken Atatürk'ün gazetesi (1934'te Ulus adını alacaktır) Hakimiyet—i Milliye'de bir ilan görür: "Musahhih aranıyor." Ve Stefan Zweig'ın Yıldızların Parladığı Anlar kitabındaki gibi, Kutay'ın yıldızı bu olayla parlamaya başlar: "Orada ve daha sonra büyük kıymetler tanıdım. Orada babama her Fatiha okuduğumda, bana gösterdiği alicenap alâka hâlâ gözlerimi yaşartan Falih Rıfkı Atay vardı.
Ben hiç bir zaman kendime yetim bir çocuk diyemiyorum, çünkü Hakimiyet—i Milliye'de, ismi sade Beyefendi olarak geçen ve hakikaten beyefendi olan o devrin o büyük kalem sahibi Falih Rıfkı ile birlikte Ahmed Emin'inden (Yalman), Hüseyin Cahiti'nden (Yalçın) diyebilirim ki, Ankara Müftüsü olan ve Milli Mücadele'de Atatürk'ün çok istifade ettiği, —Atatürk'ün de cenaze namazını o kıldırdı— Şerafettin Yatkaya, Esat Sezai Sümbüllük, Mehmet Akif'in damadı Kur'an—ı Kerim'in en mükemmel tercümesini yapan Ömer Rıza Doğrul, Ahmet Hamdi Akseki, bu çok muhterem ve mübeccel insanların hemen hemen hepsini tanıdım, hepsinin ellerini öptüm, hepsinden feyiz aldım. O zamanın insanları büyük bir azim ve hoşgörüyle insan yetiştirmeye çalışıyorlardı. Sizin daha sonra sadece isimlerini hatırladığınız Abidin Daverler, Refik Halitler, Burhan Felekler benim ismini saydığım o büyük insanların ışıklarında yetiştiler. Ben o devri yaşadım.
Türkiye’nin İtibarı
İnanılmaz bir haysiyeti vardı Türkiye'nin. Batı Almanya İktisat Bakanı 1935'te Türkiye'ye geldiği zaman, lütfen inanın, bu reddedilmez belgede, devrin iktisat bakanına 'Dilediğiniz krediyi dilediğiniz şartlarda vermeye hazırız, çünkü sizin derlenip toparlanmanızda biz Birinci Dünya Harbi'nin kapattığı bir Avrupa Birliği'nin yeniden kuruluşunun ışığını görüyoruz' demişti."
Mehtaplı gecelerde namaz
— İslamiyeti yaşayabildiniz mi?
"Tabii. Size söyleyeyim. Beş vakit falan değil fakat, —hâlâ sağlığım yerindedir, çok şükür, hâlâ rükü ve sücuda çok rahat intıbah edebilirim— çok ciddi söylüyorum 40—50 rekat namaz kıldığım olmuştur. Yani içimden gelirdi. Özellikle mehtaplı gecelerde."
— Peki Arapça mı Türkçe mi?
"Türkçesini de Arapçasını da rahat okurum. İkisinde de hiç sıkıntı çekmem."
Bana şaman dediler
Kutay'ın son zamanlarda ortaya sürdüğü bir konu daha vardır: "Bana şaman da dediler. Şamanlık bir kere din değil. Şamanlık doğrudan doğruya insanın doğasından kopup gelen bir histir. İnsan elleri ile yapılmış olan putlara tapması yerine tabiatın hakikaten insanı da düşünmeye sevkeden tek ve büyük yaradanın mevcudiyetine inandıran tecellilerine bağlı kalmayı aklın ve vicdanın gereği sayıyorum."
Gazeteciliğin İlk Yılları
Kutay, 1928'de girdiği Hakimiyet—i Milliye'de 1939'a kadar çalışır: "Sonra beni ayırdılar oradan. Bir sebebi yoktu." Daha önce Konya'da Yeni Anadolu isimli Anadolu'da ilk defa 8 sayfa, renkli başlıklı bir gazetenin kuruluşuna imza atan Kutay, İstanbul'a gelip Celal Bayar'ın büyük oğlu Refi Bayar'la Güneş isimli bir matbaa kurup Halk isimli bir gazete çıkarır iki yıl boyunca. Gündelik gazete tatmin etmeyince de Millet ve Hakka Doğru mecmualarını çıkarmaya başlar (1944—51).
Cemal Kutay’ın Eşi
Kutay o kadar yoğun çalışmaktadır ki, bu tempoda çalışırken evlenmeyi bile düşünmemektedir. Ancak ailesi, onu, 1944'te yine Rumelili, Yugoslavya göçmenlerinden olan ve Niğde'ye yerleşmiş Kamil—Nezahat çiftinin kızları Melahat (Günan) Hanım'la evlendirir. Beş çocuğu gelir dünyaya.
Cemal Kutay’ın Çocukları
1.Zeynep Sırma, yüksek maden mühendisi Erol Kuyaş'la,
2.Ayşe Mine, Adnan Koca ile,
3.Ömer Faruk, Prof. Dr. Sevil Kutay'la,
4.Gazale Nilgün, yüksek inşaat mühendisi Mehmet Ciğeroğlu ile,
5.Kardeşlerin en küçüğü İnci Kübra, tanınmış fotoğraf sanatçısı Muhlis Maçero ile evlenmiştir.
Kutay’ın İlk Kitabı
Bu arada ilk kitabı olan Selçuklu'dan Osmanlı'ya adında bir biyografi kitabını da 1935'te yayınlayan Cemal Kutay, Naşit Hakkı Uluğ'un idare müdürü olduğu zamanda, Ulus'ta çalışan herkesin CHP'ye girmesini zorunlu kılmasına rağmen bu dönemde bile siyasete bulaşmaz. Kutay, daha sonraki dönemde de siyasetten uzak duracaktır. 1952'de ise yeni bir yayın macerasına atılır: "Ne Ebüzziyazade Velid, ne Hüseyin Cahit, ne Ahmet Emin, hiç kimse böyle bir şeye girmemi istemediler. 'Sen deli misin?' dediler. Bin 800 abone temin edersem çıkaracağım. Bunun için 80 bin adrese bir açık mektup yazdım."
Kutay, 1952'den 57 yılına kadar, tamamlandığında 12 bin sayfa ve 20 cilt olacak kronolojik değerler içerisinde fasikül fasikül bir tarih kitabı yayınlar (Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi).
Kutay, Konya'daki Babalık'ta başlayan ve Hakimiyet—i Milliye ile devam eden basın hayatını Tan, Tanin, Son Telgraf gazetelerinde devam ettirir.
İttihat ve Terakki Uzmanı
Kutay, Son Posta'da 'İttihat ve Terakki nasıl çıktı, nasıl kuruldu, nasıl ayrıldı' adıyla 807 gün yayınladığı tefrika ile de bu alanda bir rekorun sahibi olur.
Gazetecilik Yılları
Hür Anadolu, Sedat Simavi'nin sahibi olduğu Yedigün de onun kalem oynattığı diğer basın kuruluşlarıdır: "Sedat Simavi, Hüseyin Cahit Yalçın'ın yazılarına, Faruk Nafiz Çamlıbel'in şiirlerine, Refik Halit Karay'ın hikayelerine 250 kuruş verirken bana 375 kuruş veriyordu.
Biliyordu, iki kardeşimi İstanbul'da yüksek tahsil yaptırdığımı. O zamanki insanlar başkaydı. Türkiya'da (Kutay, özellikle Türkiya diyor) inanılmaz bir insan kıymeti enflasyonu var."
Aktif gazeteciliği en son Tercüman'da yaptığı çalışmalarla noktalayan Cemal Kutay, 2001 tarihi itibariyle 183 kitap yayınlar.
Önemli Bir Arşive Sahip
Bugün Kadıköy'deki evinde, 1987'de kasıtlı olduğuna inandığı bir yangın geçirmesine rağmen Teşkilat—ı Mahsusa üzerine Mısır ve Türkiye'de araştırmalarını kitaplaştıran 'esrarengiz Amerikalı' Philip Stoddard'ı bile ziyaretine geldiğinde hayrete düşürecek arşive sahip (Eşref Kuşçubaşı'nın aşirete yakın olması arşivin elde edilmesinde etkili olmuş mudur bilinmez ama) olan Kutay, iki genç bayan yardımcısı sayesinde hayatını halen kaleminden kazanmaya devam ediyor: "Bütün hayatımı buna verdim. İsteseydim tasavvur edemeyeceğiniz kadar zengin olurdum. Benimkilerle kabil olmayacak kadar birikimler astronomik paralarla satıldı Amerikalılara. Bu Philip Stoddard da bunun için gelmişti."
Fenerbahçeli
Fenerbahçeli olan, fakat işin bu kadar materyalist boyut kazanmasından sonra üyelikten ayrılan, 'Hiç garipsemeyin bahçe işleriyle meşgul olmayı çok severdim' diyor.
Fransızca, Arapça, Farsça bilir.
Mason Değil
Kutay, 'gizli—açık' hiç bir cemiyete de üye olmadığını söylemektedir: "Bir çokları bana mason derler. Büyük mason üstadları en büyük dostumdu, Mim Kemal Öke, İbrahim Necmi Dilmen, Besim Ömer Paşa. Bana teklif yaptıklarında durumu izah ettim, hepsi de bana hak verdiler ve üye olmadım o kuruluşlara."
ESERLERİ
· TÜRKİYE İSTİKLAL VE HÜRRİYET MÜCADELELERİ TARİHİ
· TÜRK NEDİR, NE DEĞİLDİR? OSMANLI NEDİR, NE DEĞİLDİR?
· ÜÇ DEVİRDE, İrfan ve Vicdanının Hasreti Millet ve Devletini arayan Adam : MEHMET ŞEREF AYKUT (1874-1939)
· OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E SON YÜZYILIMIZDA BİR İNSANIMIZ : Hamidiye Kahramanı Milli Mücadele Zafer Devri Başbakanı HÜSEYİN RAUF ORBAY (1881-1964) Hayat Hatıraları
· Etniki Eterya'dan Günümüze EGE'NİN TÜRK KALMA SAVAŞI
· "Etniki Eterya'dan Günümüze EGE'NİN TÜRK KALMA SAVAŞI" kitabının ikinci ve sonuncu cildi : EGE'NİN KURTULUŞU
· TÜRK-ALMAN TARİHİ KADER BAĞI TURKISCH DEUTSCHE GESCHICHTE Das Geminsame Srhirksal
· KURTULUŞUN VE CUMHURİYET'İN MANEVİ MİMARLARI
· YÜZ KIRK ÜÇ YILIN PERDE ARKASI ANAYASA KAVGASI VE NASIL BİR ANAYASA
· ÜÇ DEVİRDEN HAKİKATLER
· ÜÇ DEVİRDE BİR ADAM ( ALİ FETHİ OKYAR'IN HAYAT VE HATIRALARI 1880-1943)
· TÜRK MİLLİ MÜCADELESİ'NDE AMERİKA
· SAM AMCA'YA MEKTUP VAR
· ÇERKEZ ETEM DOSYASI
· ATATÜRK DEVRİ EKONOMİSİ : CELAL BAYAR
· BİR TÜRK'ÜN BİYOGRAFİSİ : CELAL BAYAR
· BİLİNMEYEN TARİHİMİZ
· ÖRTÜLÜ TARİHİMİZ
· SİSLİ TARİHİMİZ
· TARİH KONUŞUYOR : ( 1-8 CİLT )
· TARİH KONUŞUYOR II. (1-12 CİLT)
· TARİH SOHBETLERİ 9 MÜSTAKİL KİTAP
· CEMAL KUTAY KİTAPLIĞI VE TARİHSEVENLER KLUBÜ
· SOHBETLER (16 KİTAP)
· DÜNÜMÜZ, BUGÜNÜMÜZ, YARINIMIZ ÜZERİNDE SOHBETLER
· GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK KİTAPLIĞI : 6 KİTAP
· HÜKÜMETLERİ İÇİNDE AHLAK İÇİN MÜCADELE CUMHURİYET DEVRESİNDE SUİİSTİMALLER DİVANI ALİLER (YÜCE DİVAN) MECLİS TAHKİKATI
TÜRKİYE İSTİKLAL VE HÜRRİYET MÜCADELELERİ TARİHİ
20 ciltte büyük boy 12.840 sayfadır. Öncesi üzerinde bir özetten sonra, çağa ulaşma hareketinin başlangıcı 1839 TANZİMAT FERMANI'ndan, ATATÜRK'ün aramızdan ayrılmasına kadar devrenin olayları, aynı tarih kesitleri içinde dünya hadiseleri, olaylara etken anılar, yaşamı kucaklayan temel mevzular üzerine çerçeveli müstakil bölümler kişi ve olay resimleri, gravürler.... İlk cildin çıkış yılı 1957 mart ayı. Yirminci cildin çıkış yılı Ocak 1962. Kronolojik akış içinde belgesel bir tarih olma yapısı yanında sosyo ekonomik yaşantıyı da tespitlemiş kişi ve toplum hayatını sergilemiş orijinal bir emektir.
TÜRK NEDİR, NE DEĞİLDİR? OSMANLI NEDİR, NE DEĞİLDİR?
Ne nedir, ne ne değildir sorusunun 100 kitap olarak tasarlanmış serisinin ilk kitabı, 1986'da 231 sayfa olarak yayımlandı.İlk bölümle ilgili temel olaylar, Türk dünyası ve Osmanlı'ya devlet adını vermiş olaylar, oluşlar, sonuçlar, zaman kesitleri içinde şahıslar ve hadiselerle ilgili resimler, gravürler.
ÜÇ DEVİRDE, İrfan ve Vicdanının Hasreti Millet ve Devletini arayan Adam : MEHMET ŞEREF AYKUT (1874-1939)
Sultan Hamit, Meşrutiyet, Milli Mücadele ve Cumhuriyet'in ilk yılları devirlerinin, çok temel olayda doğrudan/dolaylı etkisi olmuş, fikir ve siyaset sahasında tanınmış bir şahsiyetin hayat ve anıları...Cesur, kanaat sahibi, düşünceleri yolunda ödün vermez, zamanımızda benzerlerine rastlanmayan kişilik sahibinin meraklı, ibretli, bugünlere/yarınlara uzanan macerası. Belgeler-resimleriyle. 390 sayfa.
OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E SON YÜZYILIMIZDA BİR İNSANIMIZ : Hamidiye Kahramanı Milli Mücadele Zafer Devri Başbakanı HÜSEYİN RAUF ORBAY (1881-1964) Hayat Hatıraları
618+683+828+799+691 sayfalık ayrı kapaklar içinde 5 cilt olarak yekun 3579 sayfadır. Osmanlı'nın son yüzyılında, Milli mücadele ve Cumhuriyet'in ilk senelerinin, oradan Rauf Orbay'ın II.Dünya Harbi Londra Büyükelçiliği yıllarında sisler içindeki çok temel mevzuyu aydınlığa çıkartan açıklamalardır. Belge yapısında yüzlerce fotoğraf, ayrıca kişisel anekdotlar, o tarih kesitindeki dünya durumu beraber anlatılıyor.
Etniki Eterya'dan Günümüze EGE'NİN TÜRK KALMA SAVAŞI
Etniki Eterya/Efsane adam : Tepedelenli Ali Paşa/Fenerli Rum Beylerinin ihaneti/Fener Patrikhanesi Rus Çarlığı'nın himayesinde/Yunan ayaklanması/Farklı iki kavim : Rumlar ve Yunanlılar/Rumların saraydaki müttefiki/Yunan istiklali/Kırım savaşında yenilgiyi hazmedemeyen Rus çarlığı'nın intiharı/ Megola Idea'nın ikinci safhası : Girit isyanı /Etniki Eterya "Enosis" yolunda/ Rum Yunan lobisinin Amerika'daki ilk günleri/Türk ordusu Atina yolunda/Girit'e muhtariyet/Girit Yunanistan'la birleşiyor/Balkan savaşı/Gizli rapor/Osmanlı meclisindeki Rum mebuslar ayrı grup kuruyor/Ege'de Rumlar'dan boşalan yerlere "Evlad-ı fatihan" yerleştiriliyor./15 mayıs 1919'dan 23 Nisan 1920'ye kadar on bir ay sekiz günlük yokluklarla örülü sahipsiz günlerde EGE, varını yoğunu seferber etmiş, sadece kendisini değil,ardındaki vatan topraklarını da zalim ve insafsız istilacıya karşı savunmuştu. Bu günler ve yarınlarda Türk Yunan ilişkilerini karşımızdakilerce malum ; bizce mechul iç yapısını sergileyen araştırma. İlk baskı 1980 yılında, 447 sayfa. resimlerle-belgelerle.
"Etniki Eterya'dan Günümüze EGE'NİN TÜRK KALMA SAVAŞI" kitabının ikinci ve sonuncu cildi : EGE'NİN KURTULUŞU
Milli Mücadele'nin ilk günlerinden başlayarak 18 eylül 1922'de, başkumandan Gazi Mustafa Kemal'in, "Vatanın aziz toprakları şu anda istilacı düşmandan temizlenmiştir" müjdesine kadar geçmiş buhran günlerinin kronolojisi, olayları, sonuçları. İlk baskı 1981 yılı 201 sayfa.
TÜRK-ALMAN TARİHİ KADER BAĞI TURKISCH DEUTSCHE GESCHICHTE Das Geminsame Srhirksal
Uzun bir geçmişi olan Türk-Alman ilişkilerini tarih aynasında ilkinden günümüze temel olaylar/kişiler/sonuçlarıyla sergileyen emek. Bir özellik olarak sayfalarda bir sütun Türkçe; karşı sütun Almanca veriliyor. Büyük bölümü ilk defa yayımlanan gravür ve belgelerle büyük boy 88 sayfa. İlk yayın tarihi 1986.
KURTULUŞUN VE CUMHURİYET'İN MANEVİ MİMARLARI
Türk Milli mücadelesinin görünürde zafer ümidinin zafer ümidi olmayan ağır şartları altında, Türk insanında İstiklal haysiyeti azminin alevlendirmiş himmeti tarihi... İşgal altındaki İstanbul'da padişah ve Babıali'nin Anadolu'da uyanmaya başlamış karşı koyma hareketini bastırmak için yayınladıkları FETVA (DİN BUYRUĞU)'ya karşı, Anadolu ulemasının karşı çıkışını olaylarıyla birlikte sergileyen emek. Milli mücadele zaferinin fikir/maneviyat yapısı. Cumhuriyet'in 50. yılı 1973'de Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yayını olarak 552 sayfada yayınlanmıştır.
YÜZ KIRK ÜÇ YILIN PERDE ARKASI ANAYASA KAVGASI VE NASIL BİR ANAYASA
Yürürlükteki 1982 Anayasası'nın hazırlığı günlerinde, Osmanlı'nın ilk kanunu esasisi 1876'dan başlayarak, II.Meşrutiyet Milli Mücadele, 1924 ve daha sonraki anayasaların fikir yapıları, getirdikleri çok partili siyasi hayata girişten sonra vukua gelmiş üç askeri müdahalenin kendi felsefeleri içindeki Anayasa değişikliklerinin karşılaştırılması. Günümüzdeki Anayasa'dan beklenen sonuçların iç yapısı ve de ülkenin 1998-1876= 122 yıllık ANAYASALI YAŞAM tecrübesinin ortaya koyduğu gerçekler. 1982 yıl, 368 sayfa.
ÜÇ DEVİRDEN HAKİKATLER
Cumhuriyetimizin 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın yaşamının 100. yılı dolayısıyla hayat ve hatıraları yanında bu uzun sürenin temel olaylarını derleyen araştırma. "Dünyada en uzun süre yaşamış" devlet reisi olma rekoruna sahip Celal Bayar'ın şahidi olduğu Sultan Hamit'in son devri II.Meşrutiyet'in ilan eden mücadeleler, II.Meşrutiyet'in ilanı, 1908-1918 II.Meşrutiyet'in olayları, rejim değişikliğine imkan vermiş İttihat ve Terakki'nin iç yapısı, odevrin ÜÇ PAŞASI'nın tek sivil şahsiyeti MEHMET TALAT PAŞA'nın memleketi terketmeye mecbur kalıp son günlerini geçirdiği Berlin gurbetindeki hatıraları içindedir. Üç ciltlik kitap, bu arada, o devrin şahsiyetlerini, perde arkası olayları sergilemektedir. Bunlar kavrandıktan sonra, günümüz hadiselerine bir başka ölçü içinde bakmaya mecbur olduğunuzu düşüneceksiniz.
ÜÇ DEVİRDE BİR ADAM ( ALİ FETHİ OKYAR'IN HAYAT VE HATIRALARI 1880-1943)
Ülkemiz, 1900-1923 arasına Osmanlı monarşisi'nin son sekiz yılını, II:Meşrutiyet'in 10 yılını ve de Milli Mücadele'yle Cumhuriyet'in ilanı gibi üç ayrı rejimi sığdırmıştır. Üç ayrı zihniyet ve benimseyişi bir yüzyılın dörtte birinde toplayabilmiş olaylar içinde çok nadir şahsiyet üç ayrı sistemde söz ve emek sahibi olabilmişlerdir. Asker kökenli Ali Fethi Okyar bunlardan biridir. Meşrutiyet'in ilan ve ve beyannamesini o yazmış, tahtından indirilen Sultan Hamit'i Selanik'e o götürmüş, mütareke kabinesinde dahiliye nazırı Milli Mücadele'de meclis reisi ve başvekil Cumhuriyet'te başbakan ve serbest "Laik Cumhuriyet" fırkasının kurucusu olmuştur. Bu sebeple ÜÇ DEVİRDE BİR ADAM başlığı altında toplanmış hayat ve hatıraları 1980 senesinde 606 sayfalık bir cilt halinde yayınlanmıştır.
TÜRK MİLLİ MÜCADELESİ'NDE AMERİKA
"Denilebilir ki , yüzyılımızda hiç bir gizli konuşma, 20-22 Eylül 1919 arasında Sivas'ta bir tarafta Mustafa Kemal ATATÜRK ve Hüseyin Rauf ORBAY ile öte tarafta Amerikan generali James G. HARBORD arasındaki gizli görüşme kadar olayların akışını değiştirmemiştir." Bu açıklama ile yapılan ve açıklama ile başlayan 211 sayfalık kitapta BÜYÜK ERMENİSTAN girişiminin sonu, Amerika'nın Milli Mücadele ve sonrasındaki tutumu belge ve fotoğraflarıyla açıklanmaktadır. 1979 senesinde yayınlanmıştır.
SAM AMCA'YA MEKTUP VAR
KORE savaşından sonra Amerika, Türkiye üzerindeki siyasetinde temelden değişiklikler yapmayı tercih etti. Günümüzde de bu yol üzerinde gözükmektedir. MARŞAL PLANI adı altında II.Dünya Harbi'nden dertli çıkmış ülkelere ekonomik kalkınmaları için yapılan yardımdan Türkiye de faydalandırıldı : haksızlıklar ve çelişkiler içinde... Bu kitapçıkta rakamlar ve gerçekler sıralanarak SAM AMCA'dan hakikatleri görmesi isteniyor. Yıl 1955 , 48 sayfa.
ÇERKEZ ETEM DOSYASI
Milli Mücadele'de öncekiler ve sonrakiler çekişmesinin tipik örneği... Önceleri kahraman, daha sonra hain sayılan aynı kişinin, sislere itilmiş olayların aydınlığında gerçek yüzü...Aradan uzun zaman geçmiş ve görünürdeki sonucun ardındaki hakikatleri açıklayan belgeler ve kronolojiye dayalı araştırma. İki cilt bir arada 400+392= 792 sayfa 9. baskı 1995.
ATATÜRK DEVRİ EKONOMİSİ : CELAL BAYAR
Memleket adına bugün konuştuğumuz ne varsa hepsinin temeli Cumhuriyet'le atılmış ve ATATÜRK'ün 15 Çankaya yılında şekillenmiştir. Bu emekte bazı vatandaşlarımızın adı ÖNDE dir. ATATÜRK'ün aramızdan ayrılmasından sonra hükümet değişikliği olmuş, Celal Bayar başbakanlıktan ayrılmıştır. Bu ayrılış 14 Mayıs 1950 seçimlerine kadar sürmüş ve bu seçimler sonunda Celal Bayar'ın 10 yıl sürecek cumhurbaşkanlığı günleri gelmiştir. ATATÜRK devrinin millet ve ülke hayatındaki derin ve devamlı izlerinin SANAYİLEŞME olduğu kesindir. Dah sonra takip edilen siyasetler içinde o günlere ait gerçekler ya saptırılmış ya da unutulmuştur. Sanayileşme hareketinin başladığı 1932 Eylül'ünden başlayarak son emeklerinin sonuçlarının alındığı 1939'a kadar zaman kesiti içinde , ne o gün ne bugün hiç bir kaynakta bulunmayan belgeler ve açıklamaları 4 ciltte 1808 sayfada topladım.
BİR TÜRK'ÜN BİYOGRAFİSİ : CELAL BAYAR
Cumhuriyet devrinde İLK sivil başbakan ve yine, İLK sivil cumhurbaşkanı olarak, bu arada Milli Mücadele'de Akhisar cephesini kurmuş ve kumandanlığını yapmış özelliğiyle de cephe kumandanlarına tanınmış hakların sahibi bulunması, çok genç yaşında tecrübelilerin yerlerinde başarı göstermesi hususiyetleri içinde Türkiye'nin 3. cumhurbaşkanının Çankaya'ya çıkışına kadar yaşantısı bu kitabın içindedir. O güne kadarki hayatının "Sade bir Türk insanı" olabilmesinin dikkate değer tekdüzeliği içinde ilk baskısı 1949 yılı, 121 sayfa.
BİLİNMEYEN TARİHİMİZ
Osmanlı'da tarih yazmak "VAK-A NÜVİS= OLAYLARI SIRALAYAN" adı verilmiş kişilerin ödeviydi. Bu uğraşıyı meslek olarak benimseyenler daha çok sonradır Bu sebeple de devlet ve ülkenin yapısı çok zaman yabancı kaynaklardan derlendi. Bu şartlar içinde de Tanzimat öncesi 1839'a kadar olan yaşam çok tarafıyla sisler içinde kaldı. Belki de bu nedenle "BİLİNMEYEN TARİHİMİZ" olarak I.'si 512, II.'si 480, III.'sü 480, IV:'sü 480 sayfa olarak ve de gerçekten BİLİNMEYEN tarih olaylarını 1952 sayfada verdim. Her cilt tamamen müstakil, ayrı bölümleri resimler, gravürler, belgeleri ile birlikte sergilemektedir. Olaylarla ilgili ve her biri ele alınmış konulara başka ufuktan bakan fıkralar ve hatıralarla geçmişi mümkün olduğunca asıl yapısıyla yaşıyoruz. İlk cildin çıkışı 1974 Mart ayında, 4. cildin çıkışı 1975 Mart ayındadır.
ÖRTÜLÜ TARİHİMİZ
Zaman geçtikçe ve de daha çok değişen zamanın getirdikleri bilmeceleştikçe tarihin sislenmesi veya unutulmuş olaylarının boşluğu daha derinden hissediliyor. Bunlar birbirini kovaladığı müddetçe , belli bir noktada durmak, onları ele almak ihtiyacını duyuyorsunuz. Bu duyguyla ve de BİLİNMEYEN TARİHİMİZ'in gördüğü alakaya yeni bir hizmet eklemek arzusuyla ilk cildi 1975 Eylülünde 616, ikinci cildi 1975 Ekim ayında 640 sayfa olarak 1256 sayfada iki cilt olarak yayınlanmıştır. Başka kaynaklarda mümkün olduğu kadar yer almamış bakir konuları kucaklamış olarak...
SİSLİ TARİHİMİZ
Siyasi rejimlerin özgürlük üzerinde, özellikle fikir hürriyeti konusunda hoşgörülerinin temel mikyası tarih sahasında toleranslarıdır. Ben bu gerçeği, uzun meslek hayatımda yaşadım. BİLİNMEYEN TARİHİMİZ VE ÖRTÜLÜ TARİHİMİZ'den sonra iki cilt olarak SİSLİ TARİHİMİZ'i yayınladım. Ele aldığım her mevzuun o günlere kadar değinilmemiş olmasının dikkati içinde yine iki cilt olarak yayınlanmış SİSLİ TARİHİMİZ'in ilk sayısını 336 sayfa, ikinci cilt 1977 Şubat ayında 303 sayfa olarak 1976 Aralık ayında çıktı. Kitapçı vitrinlerine koyulmayan, bayilere verilmeyen böylelikle klasik ve bilinen anlamda yayınlanmış sayılmayan bu kitaplar da sadece abonelere gönderildi ve kısa zamanda tükendi.
TARİH KONUŞUYOR : ( 1-8 CİLT )
TARİHİ KONUŞTURMA'nın ne ölçüde zor, külfetli, sorumlu, çetin bir emek olduğu gerçeğinin içinde yoğruldum : yirmisinden doksanına kadar!...Yani yetmiş yıl...Bu gerçek içinde her biri büyük boy 502 sayfalık SEKİZ cilt verebilmiş olmamın TARİHİ KONUŞTURMAK'tan çekinmemiş ve irkilmemiş olmanın kanıtı sayacağınızı ümit ediyorum. Bugün çok ailenin kitaplıklarında ayrıcalık yeri olmasının huzuru içindeyim. İlk cildi Şubat 1964'te, Ercan Matbaası'nda ilk baskı 15000 ikinci baskı 2500 olarak basılmış, abonelerine gönderilmiş 8. cilt, 1968 Şubat'ında yayınlandı ve toplam 4072 sayfaya ulaşmış olmanın hizmet zirvesine erişmenin huzuru ile veda etti.
TARİH KONUŞUYOR II. (1-12 CİLT)
Taşıdığı ismin cazibesiyle ve ona layık olabilmiş olmanın huzuru içinde YİNE TARİH KONUŞUYOR adı altında 12 kitap yayınladım : ciltli, aynı boy ve her biri 320 sayfa olarak... Bu 12 kitabın her biri, bir vicdan rahatlığıyla söylüyorum, o zamana kadar ele alınmamış bakir hakikatleri kucaklıyordu. Taşıdıkları adlar ve kısa konuları şöyle:
1-ANAVATANDA SON BEŞ OSMANLI TÜRKÜ : I.Dünya Harbi'nde Teşkilatı Mahsusa Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı'nın yönetiminde konusunda deneyimli 5 gerillanın Hindistan'da gizlice PAMİR yaylasını aşıp doğu Türkistan üzerinden TÜRK ANAVATANINA girerek Ruslara karşı (istilacı Ruslara karşı) YEDİSU ayaklandırma girişimleri. 1962 yılı 320 sayfa.
2-I.DÜNYA HARBİ'NDE TEŞKİLATI MAHSUSA VE HAYBER'DE BİR TÜRK GENCİ : I.Dünya Harbi'nde Arap Yarımadası'ndaki ayaklanma hareketleri ve İslam Peygamberi'nin HAYBER'deki müşriklere karşı savaşından 1299 sene sonra aynı yerde asi ve düşmanla birlik Araplara karşı savaşın ibretli hikayesi. 1962 senesi Eylül ayı, 320 sayfa.
3-VİYANA KAPILARINDAN DÖNÜŞ VE OSMAN AĞA'NIN ÇİLESİ : 1683 II.Viyana Kuşatması bozgunundan sonra esir bir Yeniçeri leventinin ilgiyle okunmaya değer günlüğü. 1962 Ekim ayı, 320 sayfa.
4- 1913'TE GARBI TRAKYA'DA İLK TÜRK CUMHURİYETİ : Balkan Harbi'nin facialı günlerinde Çatalca önlerine gelmiş Bulgar ordusuna karşı, esas kuvvetini Harbiyelilerin teşkil ettiği savunma önünde bozguna uğrayan düşmanı kovalayarak Edirne'yi kurtaranların Garbi Trakya'ya geçip, orada kuruluş tamlığı içinde "Garbi Trakya Hükümeti Muvakkatesi" (geçici hükümetini) kurmaları ve müstakil bir devlet haline getirmiş olmaları. 1962/Aralık, 320 sayfa.
5- II.DÜNYA HARBİ'NDE BELGRAD'I KURTARAN TÜRK : Ancak II.Dünya Harbi'nin tamamlanmasından sonra İngiltere Hükümeti tarafından vatandaşımız Saffet Lütfi Tozan'a harp içinde Almanlar'ın Belgrad'ı havadan yerle bir etme planlarını öğrenerek İngiliz-Amerikan makamlarını haberdar etmesiyle önlenebilmiş hadisenin şükranı olarak kendisine verilen O.B.E. nişanı töreni dolayısıyla öğrenilen olayın baştan sona meraklı, ibretli, filmlere mevzu hikayesi. 1963 Şubat, 320 sayfa.
6- TRABLUSGARP'TA BİR AVUÇ KAHRAMAN : İtalyanlar 1911 Eylül'ünde yirmi dört saatlik bir ültimatomla Trablusgarp (Libya) kıyılarına kuvvetli donanmalarının yardımıyla asker çıkardılar. Donanmamız Marmara'yı dahi aşacak kudrette değildi. Bir avuç kurmay Mısır üzerinden Libya'ya girdiler Şeyh SÜNNUSİ'nin yardımıyla İtalyanları donanmaların ateş sahası bitiminde durdurdular. Balkan Savaşı'na kadar başarıyla bu toprakları korudular. Öyle ki iki yıl sonra Alman denizaltılarıyla bu kıyıya çıkan yine bir avuç subay kendilerinden öncekilerin başarılarını savaş sonuna kadar sürdürdüler. Enver, Mustafa Kemal, Fuat, Nuri, Ali Fethi, Eşref ve diğer öncülerin başarılarını devam ettirdiler. Bu günlere ibret belgeler, fotoğraflar ve olaylarla. 1963 / Mayıs, 320 sayfa.
7-NECİD ÇÖLLERİNDE MEHMET AKİF : İttihat ve Terakki'nin kendisinden öncekilerin yoluna devam ederek yeni bir deneme yaptığı İttihatı islam girişiminin 1916'daki denemesi...Aralarında İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif'in de bulunduğu, her meslekten seçkin insanların Arap yarımadası'ndaki maceralı yolculuğu. Yine bugünlerimizde yarınlarımız için ışık saymamız gereken sisler içine itilmiş maceralardan bir demet. 1963 / Temmuz, 320 sayfa.
8- MİLLİ MÜCADELE'DE ÖNCEKİLER VE SONRAKİLER : Birinci Dünya Harbi'nin sonlarına doğru yenilgi kesinleşince hükümet Anadolu'nun bağrında gerilla savaşları için bazı planlar hazırlamıştı.MONDROS'tan sonra işgaller başlayınca bazı noktalarda yerel karşı koymalar başladı.ATATÜRK'ün Samsun'a çıkmasından sonra bu karşı koymalar belli gayeler çerçevesinde düzenlendi. İstanbul'un resmi işgali 16 Mart 1920'den sonra Ankara'ya akın oldu. ÖNCEKİLER'le SONRAKİLER arasında bir hiyerarşi çekişmesi başladı. Üç kitap olarak tasarladığım açıklamaları ilk kitapta derlemeyi tercih ettim. İlgiyle okunmaya değer sanıyorum. 1963 / Eylül, 320 sayfa.
9- SİYASİ MAHKUMLAR ADASI MALTA : İstanbul'un işgalinden sonra İngilizler'in asker/sivil, Ankara'yı yetişmiş insandan yoksun bırakmak için mahkeme kararı olmadan köhne yük gemilerine doldurarak bir sürgünler adası haline getirdikleri MALTA'da Rodos şövalyelerinden kalan kışlalara doldurdukları insanlarımızın Sakarya zaferi sonuna kadar sürmüş çileli macerası...1963/ Kasım, 320 sayfa.
10- PRENS SABAHATTİN BEY, SULTAN II. ABDÜLHAMİT, İTTİHAT VE TERAKKİ: O kargaşa devrinin, siyahla/beyaz, yaşla/kuru, sıcakla/soğuk, çelişkileri içindeki fikir/olay odaklarının karşılaştığı o kargaşa ve yol arayış günlerinden bir kesitin kendi aralarında, birbirlerine karşı çekişmesi. 1964/ Ocak, 320 sayfa.
ÜÇ PAŞALAR KAVGASI
İttihat ve Terakki'nin ünlü ÜÇ PAŞA'sının ikisi asker biri sivildi. Askerler Meşrutiyet'in ilanından önce kaymakam (yarbay) rütbesinde olan Ahmet Cemal Paşa ve binbaşı rütbesindeki Enver Paşa, sivil de o zamanki BEY olan Talat Paşa...Görünürde ancak kişisel tutumları dolayısıyla kulaklara fısıldanan farklılıkların yanında kafa ve gaye terkipleri arasında da ayrılıklar vardı. Kitap bunları inceliyor. 1964/ Mart, 320 sayfa.
LAWRENS'A KARŞI KUŞÇUBAŞI
Elinizdeki kitabın son bölümünde çekişmelerinin bir safhasını gördüğünüz Osmanlı İmparatorluğu Teşkilatı Mahsusa Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı ile ünlü İngiliz casusu Lawrens ile arasındaki kovalamacanın meraklı öyküsü...İki tarafın kuvvet ve zayıflıklarını gizli didişmeler arasında düşündürücü ibret tabloları halinde sergileyen olaylar. 1965 / Temmuz, 320 sayfa.
TARİH SOHBETLERİ 9 MÜSTAKİL KİTAP
İlki 1966 yılının Nisan ayında 9.'su Ağustos 1968'de yayınlandı. Her biri 320 sayfa olarak toplam 2880 sayfaya ulaştı. Bu arada bir yabancı araştırmanın sonucunu hatırlatmak istiyorum : Komşu ülkelerin birinde hükümet reisliği yapmış, İstanbul Mülkiye Mektebi ( Siyasal Bilgiler Fakültesi) mezunu bir zat, dokuz kitap üstünde dikkatli bir tetkikten sonra : "Ele alınacak ne kadar bakir bilgi varmış ki iki yıl belli aralıklarla yayınlanmış bu dokuz kita adı altında yayınladılar. Bu 12 kitap da 280'er sayfa olarak yayınlandı. İsimleri şunlardı :pta bir mevzu tekrarına şahit olmadım. Bildiğimizi zannettiğimiz bahisler üzerinde bu kadar otantik belgeyi nereden buldunuz?" sorusunu yöneltmişti. Bu kitaplarım da öncekiler gibi bayilere ve kitapçılara verilmemişti.
CEMAL KUTAY KİTAPLIĞI VE TARİHSEVENLER KLUBÜ:
Bu arada 1977'de iki yakın dost ısrarla aranan kitaplarımdan bir böümünü "CEMAL KUTAY KİTAPLIĞI VE TARİHSEVENLER KLUBÜ" adı altında yayınlandılar. Bu 12 kitap da 280'er sayfa olarak yayınlandı. İsimleri şunlardı ve aldıkları adlar konularını açıklıyordu:
· 31 MART İHTİLALİNDE SULTAN HAMİT
· MÜSLÜMAN KARDEŞLER HAREKETİ
· ŞEHİT TACİDARLAR
· İSTİKLAL SAVAŞI'NIN MANEVİYAT ORDUSU (2 cilt)
· AVRUPA'DA SULTAN AZİZ
· ÜÇ PAŞALAR KAVGASI
· NECİD ÇÖLLERİNDE MEHMET AKİF
· SİYASAL SÜRGÜNLER ADASI MALTA
· BELGRAD'I KURTARAN TÜRK
· TRABLUSGARP'TA BİR AVUÇ KAHRAMAN
· LAWRENS'A KARŞI KUŞÇUBAŞI
SOHBETLER (16 KİTAP)
!.'si Aralık 1968'de 16.'sı Mart 1970'te çıkmış olan sohbetler'in 3328 sayfalık kalın hacmiyle tarih edebiyatımıza yeni bir yol olduğu söylenebilir. Batı'da çok yaygın ve tercih edilmiş "CEP KİTAPLARI" tarzını her ay ayrı ve müstakil mevzularda birer kitap vermek suretiyle başarıyla tamamlamış SOHBETLER'in kapak altında şu soru yer almıştır: "TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?" Bu soruyla ben , kıdemli tarihçi, tarihi kucaklamada ve onun "İHTİYAR BİR GEVEZE" değil; geleceklerin gerçek aydınlığı saymadan doğru yollara girilemeyeceğini anlatmaya çalışmıştım. Bugün de sağlığım elverseydi aynı emeğe devam ederdim.
DÜNÜMÜZ, BUGÜNÜMÜZ, YARINIMIZ ÜZERİNDE SOHBETLER (farklı hacimli 6 cilt)
Farklı hacimli 6 ciltte tekmillenmiş olan serinin ilki Mart 1971'de sonuncusu Mart 1972'de tamamlandı. Yine bir sohbet havası içinde bu bölümde, daha çok geçmiş olayların yaşanan devirlerin etkisi üzerinde durmaya çalıştım. Cumhuriyetimiz 50. yılına yaklaşırken , görülüyordu ki, kapandığı zannedilen geçmiş, kılık kıyafet değiştirerek yeni bir makyajla hayat sahnesine çıkıyor. SOHBETLER'in bu ikinci bölümünde tarih verasetini ispatlayan olaylara daha çok yer verdim. Sonuncu cilt kapaktaki, Osmanlı'nın son yıllarında bir yabancı kişinin kendi ülkesi adına HASTA ADAM'ı dört yıl sürmüş Birinci Dünya Harbi'ne kendi yanında sürüklemiş olan Alman İmparatoru II.Will Helm'in resminin altında şu açıklamalar var: baki hatıralar, belgeler, ibretler,kubbede hoş seda sedalar...
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK KİTAPLIĞI : 6 KİTAP
Fikir hayatı 1970'lere doğru ülkeme, tarihe adanmış yıllarımın bir muhasebesini yapmak ihtiyacını duydum ve uzun süredir hazırlığını yaptığım, "GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK KİTAPLIĞI" genel başlığı altında müstakil eserler vermeye başladım. Altı kitapta ilk bölümünü tamamladığım emeğimin birincisi:
II.RIFAT PAŞA'NIN AHLAK DÜNYASI : Beş ruh yapısını inşa eden 115 senelik ölümsüz eserin bugünkü dilimize metni. İkinci kitap aramızdan ayrılmasından sonra temel eseri LAİK Türkiye Cumhuriyet'i olan ATATÜRK'ün şahsiyet ve gayeleri üzerinde çeşitli yorumları ele alarak GERÇEK MUSTAFA KEMAL'İ hatırlatan :
BEKLENEN ADAM : ATATÜRK'ün yarıda bıraktıklarını tamamlayacak olanın not defteri idi ve kapağın üzerinde boş bir madalyon vardı. Bugün 1998 madalyon hala boş...Diyeceğim ki 320 sayfalık araştırmanın sergilediği hakikatler bugünkü ve yarınki çözüm isteyen meselelerimiz. Üçüncü kitap :
AVRUPA'DA SULTAN AZİZ adını taşıyor. Sultan ABDÜLAZİZ'in , 1868 milletlerarası Paris dergisinin şeref misafiri olarak, Osmanlı hakanları içinde Avrupa'yı ilk defa ziyaret eden Osmanlı hakanı olması hususiyetinin dünyada yarattığı büyük ilginin izlerini yüzyıl geçmiş bir zaman sonra hatırlatıyordu. Görünürlerdekinden çok farklı olarak 1839 Tanzimat Fermanı'na rağmen Batı ile aramızdaki yapı ve kültür farklılığının sergilendiği kitap bugün de ibretle okunmaya değer diyebiliyorum.
Dördüncü kitap :
SAHTE DERVİŞ adını taşıyor. Tanınmış Macar Türkoloğu Prof. Herman Arminus Vambery'nin REŞİT EFENDİ takma adı ile 1862*1865 yılları arasında Orta Asya'daki maceralı yolculuğunun ibret sayfalarını veriyordu. Günümüzde Türk anavatanındaki olup bitenler önünde bu anlatılmış olanlar bizim için hala bilinmesi şart hakikatler. Beşinci kitap:
NELERE GÜLERLERDİ adını taşıyordu. Konusu Türk mizahının basılı devreye geçişinin 100. yıl dönümü için hazırlanmıştı. Bu kitabımda cedlerimizin, biz torunlarının sandığı gibi asık suratlı, yapmacık bir ciddiyet içinde, gülmeyi red eden insanlar olmadığını anlatmaya çalıştım. DİYOJEN ve HAYAL'le başlayıp ÇAYLAK'la devam etmiş ve Sultan Aziz'in saltanatının ilk yarısını kucaklayan özgürlük havası içinde, kısmen de olsa espri/nükte/şaka yapabilmede çok mesafe aldığımızı gösteren ferahlatıcı olayları kovalamış Sultan Abdülhamit'in 33 yıllık katı baskısından sonra II.Meşrutiyet'in çığrından çıkmış avareliği düşündürücü çelişki tablosuydu. 1970 Aralık ayında 224 sayfa yayınlanmış kitap kendi alanında tek kaldı. Altıncı kitap :
TARİHTE TÜRKLER ARAPLAR HİLAFET MESELESİ adını taşıyor. Benimsediği ad 1998 Türkiye'sinde bir kısım insanlarımız için yine gündemde görünüyor. 1970 yılı Aralık ayında 320 sayfa yayınlanmış eserdeki gerçekler bilinmediği için hala aktüalite içinde sayılan mevzunun KAPANMIŞ VE AÇILMAMASI akıl ve mantığın olduğukadar tarihin gereği olayları inceleyememişlere okumalarını tavsiyeye değer buluyorum.
HÜKÜMETLERİ İÇİNDE AHLAK İÇİN MÜCADELE CUMHURİYET DEVRESİNDE SUİİSTİMALLER DİVANI ALİLER (YÜCE DİVAN) MECLİS TAHKİKATI
Osmanlı'nın çöküş sebeplerinden birinin özellikle devlet varlığında rüşvetler, suiistimaller-kayırmalar-kişisel yakınlıkların devlet yapısına menfi etkileri olduğunu hepimiz biliyoruz. 1950'de çok partili devre geçişte oldukça uzun sürmüş tek parti yönetiminin gözlerden sakladığı , kulaklara fısıldanan olaylardan bir bölümünü 1956'da yukarıdaki başlık altında kitaplaştırdım. İçindekiler arasında şunlar vardı. "Vekiller heyeti tazminata mahkum ediliyor-Firari Rum ve Ermeni zenginlerini yurda nasıl soktular- Yavuz ve havuz meselesi - Mahkumiyet kararları- Gizli dosyalar..." Aradan seneler geçti, liberal sisteme girişte yine kişisel çıkarlar nüfuz suiistimalleri, özellikle siyasi iktidarların el değiştirmelerinde iktidara gelmiş parti yanlılarının çabaları, ekonomik sistemlerin değişmelerinde piyasa çalkantıları "KÖŞEYİ DÖNME" tabiri kullanılmadan kanun dışı kazanç yollarının denenmesi olaylarının gündemde olduğu devrede milli birliğimizi sarsan aşırılıklar demokratik rejime dönük hareketler birbirini kovalamaya başladı. Bugünlerde ATATÜRK devrinin Şükrü Kaya'sından sonra en uzun süre içişleri bakanı olan ve hizmet yıllarında benimsediği kendisine özgü metotla "ZEHİR HAFİYE" adı verilen Dr.Faruk Sükan'ın dosya ve anılarından faydalanarak 1984'te, 528 sayfa. İÇERİDE DIŞARIDA FIRSAT KOLLAYAN PUSUDAKİ İHANET kitabını yayınladım. Sayın Dr.Faruk Sükan kitabın ikinci baskısına EK olarak YARINLARIN İHANETİ/ İHANETİN MİRASI/ İHANETTEN KURTULUŞ adlarını verdiği üç cildi ekleyerek, bugün de yurdumuzun karşısında olduğu ŞER kaynaklarına dayanak olmuş ve olmakta olan kanun dışı kaynak ve hareketlerin panoramasını çizdi. Bu kitaplarda tarihin hükmü olarak yaptığım açıklamalarda dünyanın her yerinde önlenememiş olan benzer kanun ve ahlak dışı hareketin anatomisini vermeye çalıştım.
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ (1872-1960)
İkinci Meşrutiyet'teki "İSLAMCILIK CEREYANI" , mevzuu üzerinde düşünceyi çeşitli yönlerden ele almış şahsiyetlerin belirlenmesine yol açtı. Bunlardan birisi, günümüzde genel olarak NURCULUK olarak adlandırılan hareketin öncüsü BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ'dir. BEDİÜZZAMAN tabiri geçmişte de yaşadığı devir içinde, ayrıcalıklar görülmüş kişilere "Varlığında yaşanılan zaman için güzel sonuçlar beklenen kişilere " verilen addı. NURSİ ise bu zatın doğduğu köyün NURS ismini taşımasından ileri gelen benzetiştir. Kendisine "BEDİÜZZAMAN" ayrıcalıklı adını kimin veya kimlerin verdiğini bilmiyorum. Benim, adına 1980 yılında 510 sayfalık müstakil kitap yazmamın nedeni, zamanın yargıtay başkanı rahmetli İMRAN ÖKTEM Beyefendinin 31 Mart hadisesinde bu zatın mahkum olduğunu açıklaması dolayısıyla idi. Araştırmalarımın bir başka özelliği de, kendisinin belli tarikat ekollerinin dışında, belki de yaşantısının etkisiyle din duygusunu tabiat varlığı "Doğa düzeni"nde aramış olmak gibi natüralist felsefesinin etkisi olmuştur. Onun Tanrı'yı doğada ve evren düzeninde aramayı telkin eden görüşü, şekli yapısı içinde tetkike değer.
BİR GERİ DÖNÜŞÜN MİRASI
Yaşanılan hadiseler içinde normal varlıklara karşı gelmiş aşırılıkların çok tarih gerçeklerini sislediği bir bakıma da unutulmaya mahkum ettiği olay dikkatimi çekmiştir. Bu oluşlarda, çok temel hadise de unutulmuş veya aslından saptırılmıştır. II.Meşrutiyet'in 8 ay yirmibirinci gününde patlak veren ve ardında kanlı/kinli bir iz bırakmış olan 31 MART İRTİCA (gericilik) ayaklanması da bunlardan biridir. Uzun aramalarıma rağmen isyanın bastırılmasından sonra kurulan DİVAN-I HARBİ ÖRFİ (sıkı yönetim mahkemelerinin) tutanaklarını bulamamıştım. Aradan çok zaman geçtikten sonra isyanı bastıran hareket ordusu kurmay başkanı PERTEV (DEMİRHAN) Paşa'nın "JAPONYA ANILARI" nı alırken ayrı bir tomar içinde görünce, bu bekletişin hareket ordusu kumandanı Mahmut Şevket Paşa'nın isyanının halkın üzerinde , çeşitli yorumlara yok açmaması için bir tedbir olarak tavsiye edildiğini ve böylelikle gerçeklerin olduğu yerde kaldığını kavradım. İzni ile, aldığım metinleri, aradan yıllar geçmesinden sonra isyanın 85. yıldönümünde 1994 yılında "BİR GERİ DÖNÜŞÜN MİRASI" adı altında 515 sayfalık bir cilt olarak yayınladım.
İNSANI İNSAN YAPMIŞ BİR İNSAN (570-632) VE GÜNÜMÜZE MİRASI
Diyeceğim ki son yıllardaki emeklerimin içinde apayrı yeri olan bir kitabıma gelmiş bulunuyoruz: İNSANI İNSAN YAPAN BİR İNSAN (570-632) VE GÜNÜMÜZE MİRASI . Kitabın asıl konusu son yüzyılımızın müstesna fikir/hukuk şahsiyeti rahmetli Celal Nuri İleri Beyefendi'nin 1913'te yayınlanan "HATEMÜL EMBİYA" (SON PEYGAMBER) " kitabının günümüz Türkçesine aktarılması ve o gün bugün mevzu üzerindeki yeni oluşlarla tamamlanmış olmasıydı. İslamiyet ve islam dini üzerinde, birbirinden çok farklı yorumlar yapılırken çıktığı gün toplatılarak ortadan kaldırılan kitap ; İslam Peygamberi'ni HURAFELER'e kadar uzanmış ihtimallerden arındırıp tarihin önüne gerçek yapısıyla çıkarıyordu. Özellikle, evrensel yapısını aradan geçen zaman içinde korumuş olmasının kıyaslamalı açıklamasını yapmaya çalışmış emek, ümit ediyorum ki vazifesini yerine getirmiş olacaktır.
CEP KİTAPLARI :
· ATATÜRK ENVER PAŞA HADİSELERİ
· TALAT PAŞA'YI NASIL VURDULAR
· SİVAS KONGRESİ'NDE ATATÜRK'ÜN İSTANBUL HÜKÜMETİNCE TEVKİFİ GİRİŞİMİ
· KARABEKİR ERMENİSTAN'I NASIL YOK ETTİ
· MİLLİ MÜCADELE'DE YEŞİL ORDU EFSANESİ
· TÜRKİYE'DE İLK KOMÜNİSTLER
· LOZAN'DA İSMAT PAŞA'YI KİM ÖLDÜRECEKTİ
· MÜTAREKE'DE PONTUS SUİKASTİ
· PEMBE MENDİL
· HALİT PAŞA ALİ ÇETİNKAYA VURUŞMASI
· 150'LİKLER FACİASI
· LENİN'E KARŞI ENVER PAŞA
· ŞEHİTLİKLERİMİZ
· TARİH VE ZAMAN İBRETTİR
· TÜRK EMEK NURU
· BEŞ KITADA BİR TÜRK PAŞASI DANİŞ KARA BELEN
· TÜRK KANADI
· SELÇUKLU'DAN OSMANLIYA
ATATÜRK YOLUNDA
Doksanının merdivenlerindeki hayatımın, mesleğim sahasında çetin sınavını bu son emeğimin değer ölçüsüyle noktalama gayretime lütfen inanınız. Bu özlem, gazetesi Hakimiyeti Milliye'sinde geçmiş yıllarımın kutsal emanetiydi. Aramızdan ayrılışının ilk yıldönümü 10 Kasım 1939'da aziz hatırasına sunulan özel sayı benim naciz emeğimdi. Daha sonraki yıllarda vazifemi yerine getirmeye devam ettim. Diğer yayınlarımda ayrılmış yerinin dışındaki ona ait kitaplarım şunlar:
1907 II. MEŞRUTİYET ÖNCESİ MUSTAFA KEMAL'İN ÖNERDİĞİ MİSAK-I MİLLİ
(ALİ FUAT CEBESOY'UN ELYAZISIYLA : "ATATÜRK" devrimlerinin temeli olan Misak-ı Milli ATATÜRK tarafından ne zaman düşünülmüş ve nasıl tekamül ettirilmiş ve nasıl son şeklini almıştı?)
ATATÜRK'ÜN SON GÜNLERİ
Doğumunun 100. yılı 1981'de 228 sayfa halinde yayınlanan kitapta hastalığının teşhisinden SON'a kadar günlerin getirdikleri sıralanıyor. Şifası olmadığı bilinen bir illetin önünde de dimdik kalmış bir başka insanın varlığını ileten anekdotlar, kitabın özelliği...
ARDINDA KALANLAR
Aramızdan ayrılışının 50.yılı 1988'de diğerinde olduğu gibi Cem Ofset'in yayınladığı bırakabildiklerimizin muhasebesini yapmaya çalışan 496 sayfalık bu kitabımda onun günleriyle 50 yıl sonrasının mukayesesi yapılıyor. Hayatımda hiç bir kitabıma böylesine bir ad koyabilmenin acısını duymadım. Onun, "Hakikatleri konuşmaktan korkmayınız" emanetine sadık kalarak...
ATATÜRK OLMASAYDI
İnanılması güç , vefa ve kadirbilirlik duygularının iflası önünde onsuz müstakil, hür, şerefli, bir vatanın nasıl düşünülebilmesinin mümkün olabileceğini hadiselerin aydınlığı içinde araştırmış olan bu kitabım 1993 yılında yayınlandı. Uzun süre ilgi odağı oldu.
ATATÜRK BUGÜN OLSAYDI
Aziz hatırasına son emeğim onun günümüzde yaşamakta olduğu hayalidir. 1996'da 548 sayfalık hacim içinde satırlaştırdığım kitap doğa kanunlarının reddinde olmasına rağmen onun, günümüzde de aramızda olabilmesi hayalinin neler getireceği sualini soruyor.
ATATÜRK'ÜN BERABERİNDE GÖTÜRDÜĞÜ HASRET : TÜRKÇE İBADET
Elli yedi yıllık kısacık ömründe vatan ve milleti için hayırlı ve faydalı ne görmüşse şartları düşünmeden ve zerre ödün vermeden onları kucakladı. tarihte görülmemiş bir cesaret ve azimle hepsini zaferle mühürledi. Tek bir istisnasıyla. Milletine anadiliyle kulluk hakkını sağlamak son yılların zamanını doldurmuş idealiydi. Kucakladığı bütün mevzularda olduğu gibi aklın, mantığın, bilimin terkibi görüş içinde hazırlığını tamamlamış, kameti, hutbeyi, ezanı Türkçeleştirmiş, sıra namaz surelerine gelmişti. Nefes nasibi daha bir kaç yıl daha devam etseydi bu son himmetini de, kendisine özgü tamlık içersinde noktalayacaktı. 400 sayfalık kitap, bu hakikati sergiliyor.
Cem Atabeyoğlu HAKKINDA YAZILANLAR
Cem Atabeyoğlu HAKKINDA YAZILANLAR
Spor yazarlarının duayeni Cem Atabeyoğlu, 80. yaşına bastı. 41 kitabı çıktı ve hâlâ kitap yazmaya devam ediyor. Elinde özenle biriktirdiği Türk spor tarihinin arşivi mevcut. Arşivinizi kime bırakacaksınız sorumuza ise ‘Meydanda yakacağım’ diyerek cevap veriyor.
'Arşivimi bir meydanda yakacağım'
Aksiyon Sayı: 506 19 Ağustos 2004 Behram Kılıç
Kimileri ona ayaklı kütüphane diyor, kimileri ise yürüyen tarih. Spor yazarı Ahmet Çakır'ın ifadesiyle, 'bilgisini ve arşivini kıskanmadan paylaşabilen' bir gazeteci Cem Atabeyoğlu. Bugüne kadar tam 41 kitap yazdı. Hâlâ da yazmaya devam ediyor. Elinde Türk sporunun neredeyse tüm safhalarında neler olup bittiğini barındıran bir arşiv var. Olimpiyatlarda madalya alan ilk atletimiz Ruhi Sarıalp’ten tutun da, Lefter'in 47 yaşındayken F. Bahçe Genç takımı oyuncuları ile oynadığı karşılaşmadaki futbolunu anlatacak kadar olağanüstü bir hafızaya sahip. Onunla konuşurken adeta uçsuz buçaksız bir bilgi deryasının ortasına düşmüş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bir heykeltıraşın taşı oyması gibi siz de, spor tarihimize kalemiyle şahitlik etmiş, karşınızda duran bu büyük üstaddan bilgi yontmaya çalışıyorsunuz. O anlattıkça siz küçülüyorsunuz. Çünkü bilmediğinizi öğreniyorsunuz. Yanında saatlerce kaldık. 80. yaşına basan "arşiv adam"la spor tarihimizden ziyade kendi iç dünyasına seyahat ettik.
— 41 kitap yazan biri olarak oldukça zengin olmalısınız?
Çeşitli müesseselerle yaptığım kitaplar beni zarara sokmadı. Ama kendi hesabıma yaptıklarımın hepsinden zarar ettim. Artık kendi adıma kitap yazmıyorum. Ötekisinden hiç olmazsa biliyorum ki fasulye parası çıkıyor.
— Yaptıklarına pişman olmuş biri gibi konuşuyorsunuz?
Hiç pişman olmadım. Kimseden korkmadan herşeyi yazabildim. Mesela şu kitap. (Sporda Devlet mi, Devlette Spor mu? kitabını gösteriyor.) Bugüne kadar bu kitaba kimse birşey diyemedi.
— Büyük bir emek var ortada...
Yalnız emek değil. Ben profesyonel olarak mesleğe 15 Haziran 1942'de başladım. 62 senem bitti. Daha evvele gidersek, ortaokul sıralarından itibaren topladığım kupürler var. Ben yalnız emeğimi değil 60 senenin de tecrübesini koyuyorum bu işe. Bir bilgi birikimim var. Bir arşivim var. Hiç bir kitabımı Atatürk'ün bir sözünün ışığı dışında hareket etmeden yazmadım. Atatürk, "Tarih yazmak tarih yapmak kadar önemlidir. Yazar şayet yapana sadık kalmazsa o zaman hakikat, toplumu şaşırtıcı bir mahiyet alır” der. Ben bu ışığın altında yazdım. Tarihi yapana sadık kalarak yazdım.
— Siz tek başınıza o kadar kitap yazmışsınız ama Türkiye'de spor alanında ortaya konan eser sayısı çok fazla değil...
Bu beni de gerçekten çok üzüyor. Bugün Türkiye'nin en zengin kütüphanesi olan TMOK'daki kitapların yüzde 80'i yabancı yayınlardır. Cumhuriyetin 50. yılında İsmail Hakkı Celal genel müdürdü. Bana telefon etti. “Ne olur 50. yılda bir Türk spor bibliyografisi yaz' diye. 'Bak' dedim. Sevdiğim insansın. Vazgeç bu işten. Bırak kitap yazmayı 4 yaprak yazamazsın” dedim kendisine. Bugün kitap sayıları biraz arttı. Ama bakıyorsun pek çoğu yalan yanlış şeyler yazıyor. Ona da üzülüyorum.
— Arşivinizi nerede saklıyorsunuz?
Yüzde 80'i buradadır (kafasını gösteriyor). Geri kalan kısmı ise evde ve TMOK'ta.
— Arşivinizi ne yapmayı düşünüyorsunuz?
Bir meydanda toplayıp yakacağım. Çünkü bugün doğruya itibar gösteren yok. Bir yere bağış etmeyeceğim. Hiç bir zaman kıymet görmedi bunlar. Benim yazdıklarım kıymet görseydi eğer 80 yaşında hâlâ kitap yazmak zorunda kalmazdım. Bugün palavrayla geçinenler
- Allah ziyade etsin kimsenin parasında gözüm yok- çalıştıkları gazetelerde milyarlar alıyor. Ne veriyorlar: Sıfır. Bugün hangisi bir kitap yazdı: Hiçbiri. Benden sonra en çok kitap yazan 6 kitapla geliyor. Altısı da güreş kitabı.
— En çok yazarken zorlandığınız kitap hangisiydi?
Fotospor'a yaptığım 600 sayfalık Türk Spor Kronolojisi beni epeyce zorladı. Çok geceyi uykusuz geçirdim. Şu an elimde bir tane kaldı bu kitaptan. Oğluma mı bırakırım, kızıma mı bilmiyorum.
— Hâlâ kitap yazıyor musunuz?
400 küsür milyon emekli maaşıyla bu şehirde bir evin dönmesine imkan var mı? Neden yazıyorum biliyor musun? Bildiklerimi beraber götürmemek için yazıyorum. Eşim, çocuklarım bu sözüme alınıyor, ama çabam bu. Birisi çıkar belki, ‘Allah rahmet eylesin, bu adam birşey bıraktı' der. Dua makbul benim için.
Jüridekiler ya mason ya da parti mensubu
— Sizi hiç sporcu jurilerinde göremiyoruz...
Bir kaç tane şahıs görürsün ortada. Onlar da ya masondur, ya parti adamıdır, ya ahbap adamıdır. Yerleşmişler, her juride onlar var. Bukalemun gibi renk değiştirirler. Onlar muteberdir, sen de 40 kitap yazmış biri olarak bir kenara aforoz edilmişçesine, itilmişdir. Yakmakta haklıyım herhalde arşivi değil mi. Doğru söze bu memlekette kıymet yok. Acı da olsa benim yaşadığım bu.
— Şu an üzerinde çalıştığınız eser var mı?
Şimdi 10 ciltlik hayatımın en büyük eserinin peşindeyim. Onu yazmaktayım.
— Nedir bu eser?
Fenerbahçe'nin yüz yıllık tarihi. 1000 sayfa olacak.
Benim mirasım kitaplarım
— Bildiğim kadarıyla iki çocuğunuz var. Onlara miras olarak ne bırakıyorsunuz?
Kitaplarımı... Şu an 12 tane basılmamış kitabım var. 50'ye aşkın tefrikam var gazetelerde ama kitap haline getirilmemiş. İtibar görür mü görmez mi? Basılır mı bazılmaz mı bilemem.
— Bildiklerinizi söyleyebilirsiniz bize. Neler var bu kitaplarda?
Türk Futbolunda Hakemler, Türklerde Kayak Sporu ve Dağçılık, Türkiye'de Kürek Sporu. Türk Atletizmi gibi kitaplarım daha basılmadı.
— Mesleğe kendini bu kadar verecek kadar adayan adamın bu işe başlamasının da bir hikayesi vardır...
Babam da gazeteciydi (Selahattin Enis). Onun vefat etmesinden hemen sonra onun gazetesi olan Son Posta'da başladım. Sen spora meraklısın spordan anlıyorsun, gel çalış dediler. Onun öncesinde amatör olarak Kırmızı-Beyaz dergisinde çalışmıştım. Hatta o dergi için cumartesi amatör müsabakalarını takip ederdim. Patron bunun karşılığı olarak bize pazar günü Taksim Stadı'nda oynanacak bir maçın biletini hediye ederdi.
— O dönemde spor yazarlığına çok önem veriliyor muydu? Bugünkü kadar popüler bir meslek miydi?
Biz pazartesiden cumaya kadar polis ve adliye muhabirliği yapıyorduk. Cumartesi ve pazar günü ise spor muhabirliği. Hatta çok kere Şeref Stadı'ndaki maçlardan çıkıp, Ortaköy'deki yangına koştuğumu bilirim. Ondan sonra tekrar maça gelip ‘Ne oldu diye arkadaşlara’ sorardım. Ama şimdi branşlaşma şart bu işte.
— Spor yazarlığının kendi içinde branşlaşmasını mı kastediyorsunuz?
Türkiye'de spor yazarı yok ki branşlaşma olsun. Futbol yazarı çok, bir kaç tane de basketbol yazan var.
— Tüm spor dallarında birikime sahipsiniz. Mevcut dallar içerisinde en çok hangisini sevdiniz?
Benim üç branşta hakemliğim vardı. Atletizm, yüzme, basketbol. Ayrıca bütün talimatnameleri okumuşumdur. En çok sevdiğim ise hayatımın 40 yılından fazlasını verdiğim basketboldur. 1944’te Fenerbahçe Kulübü'nün çatısı altında bir arkadaşımla birlikte basketbol şubesini kurarak girdim bu spora. Antrenörlük dahil her branşta çalıştım basketbolda.
— Türk sporunun mevcut durumunu değerlendirir misiniz?
Türkiye'de spordan önce sporcu kurtulmuştur bence. Dün pantolununu yırttı diye çocuklarını döven anne babalar bugün ellerinden tutup spor okullarına gönderiyorlar. Biz lisede spor yaparken; tembel, haylaz, yaramaz damgası yerdik. Bugün öyle değil. Bir takım okullar burs vermeye bile başladı sporculara.
Süreyya bana Ruhi Sarıalp'i hatırlattı
— Olimpiyatları uzun yıllar yakından takip eden biri olarak bu yıl Türk sporcularının şansını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dünyanın 5 kıtasından gelen devlerin boğuştukları yerdir olimpiyatlar. Buradan tok kalkman kolay olmaz. Hepsi tecrübelidir. Seninkiler de acemi çaylaktır. En tecrübelimiz Naim bile sonunu getiremedi. Ama Atina'da madalya şansımızı yüksek görüyorum.
— Ya Süreyya Ayhan olayı... Atina'da olmamasının suçu kimde?
Rezalet. Bir insan bu kadar başı boş bırakılmaz. Dünya klasmanına girmiş bir atlet için iyi bir antrenöre ihtiyaç vardır. Kocasının antenörlük hayatı hakkında fazla bir bilgimiz yok ama meşhur bir atlet olmadığı da biliniyor. Ondan sonra sen kim oluyorsun da kapıyı kilitliyorsun. Hayretler içinde kaldım. Sanırım bu işi kazanç vesilesi yapmışlar. 1948'de Olimpiyat üçüncüsü olan Ruhi Sarıalp aklıma geliyor. Çok zor şartlar altında hazırlanmıştı. Fenerbahçe kulübünün verdiği bodrum katında günlerce kalmıştı. Süreyya Ayhan'a da öyle yapılsın demiyorum ama kontrol altında tutulmalıydı.
SPORCULARIMIZ OLİMPİYATTA AY–YILDIZIN YANINA ALTI OK TAKTI
Cem Atabeyoğlu'nun yazdığı 41 kitap içerisinde en çok tepki alanı 'Sporda Devlet mi, Devlette Spor mu' olmuş. Atabeyoğlu, bu kitapta tek parti döneminde Türkiye'de sporun hangi amaçlar için kullanıldığına ağırlıklı olarak yer veriyor. Başta dönemin Spordan Sorumlu Bakanı DSP'li Fikret Ünlü olmak üzere Gençlik ve Spor Genel Müdürü Kemal Mutlu da kitaptan dolayı Atabeyoğlu'na tepki göstermiş. Atabeyoğlu tepkinin nedenini şöyle anlatıyor; "Bilindiği gibi ilk 'Türkiye İdman Cemiyeti İttifakı' kurulmuştu. Bu ittifak 1924 Paris Olimpiyatları'na sporcu gönderecek maddi imkan bulamadığı için hükümetten yardım istedi. Atatürk'ün emri ile ittifakın kasasına 17 bin lira aktarıldı. Ve sporcular Paris'teki olimpiyatlara gitti. 1928 yılında Amsterdam'da yapılan Olimpiyat Oyunları için de devletin yardımı gerekiyordu.”
Bu durumun CHP saflarında 'Madem ki parayı biz veriyoruz, o halde sporun yönetimini de biz yapalım' gibi bir havanın oluşmasına sebep olduğunu kaydeden Atabeyoğlu, “Parti, Almanya'da Hitler'in spor politikalarını yöneten Carl Diem'le temasa geçti. Diem'in hazırladığı 'Türk Spor Kurumu' 18 Şubat 1936 yılında kabul edildi ve bağımsız olarak sporu yöneten Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı tarihe karıştı. Spor artık partinin eline geçmişti. Ardından Olimpiyat Cemiyeti de partiye bağlandı. 29 Ekim 1936'da alınan bir kararla ülkedeki tüm sporcuların partiye üye yapılmasına karar verildi. Hatta o yıl yapılan 19 Mayıs gösterilerinde gençler parti bayraklarıyla tur attı. Ancak 1936 yılındaki Berlin Olimpiyatları'na katılan Türk kafilesindeki sporcuların kıyafetlerinde ay-yıldızın yanında partinin 6 oklu simgesinin de yeralması Atatürk'ün dikkatinden kaçmadı. Onun emriyle 29 Haziran 1938'de TBMM'de yapılan toplantı sonrasında 'Spor devletin işidir. Onun için bu işi bütünüyle devlete veriyoruz' görüşü oy birliği ile kabul edildi. Ve 3530 sayılı Beden Terbiyesi Kanunu ile Türkiye'de spor partinin elinden alınarak devlete mal edildi".
Atabeyoğlu kitabında Atatürk'ün ölümünden sonra partinin yine sporu ele geçirmek için uğraş verdiğini anlatıyor "Demokrat Parti iktidara geldikten sonra spor CHP'nin elinde oyuncak olmaktan kurtuldu. Fakat herşeye rağmen siyasiler spordan elini ayağını tam olarak çekmedi. Bu işi uzmanlara bırakmadılar. Öyle adamlar genel müdür olarak geldi ki karşımıza, orada karşılaştıklarımı anlatmaya utanıyorum".
Sözkosunu kitabı geçmişte yaşananlar unutulmasın diye yazdığını dile getiren Atabeyoğlu, "Herşeyi dokümanlarıyla ortaya koydum. Belgelerin çoğu Resmi Gazete’den alınmadır. Kimse kitabımda en ufak bir yanlış bulamadı. Hatta Kemal Mutlu, 'Kelimeler üzerinde o kadar cambazlık yaptı ki ağzımızı açamadık' dedi."
Spor yazarlarının duayeni Cem Atabeyoğlu, 80. yaşına bastı. 41 kitabı çıktı ve hâlâ kitap yazmaya devam ediyor. Elinde özenle biriktirdiği Türk spor tarihinin arşivi mevcut. Arşivinizi kime bırakacaksınız sorumuza ise ‘Meydanda yakacağım’ diyerek cevap veriyor.
'Arşivimi bir meydanda yakacağım'
Aksiyon Sayı: 506 19 Ağustos 2004 Behram Kılıç
Kimileri ona ayaklı kütüphane diyor, kimileri ise yürüyen tarih. Spor yazarı Ahmet Çakır'ın ifadesiyle, 'bilgisini ve arşivini kıskanmadan paylaşabilen' bir gazeteci Cem Atabeyoğlu. Bugüne kadar tam 41 kitap yazdı. Hâlâ da yazmaya devam ediyor. Elinde Türk sporunun neredeyse tüm safhalarında neler olup bittiğini barındıran bir arşiv var. Olimpiyatlarda madalya alan ilk atletimiz Ruhi Sarıalp’ten tutun da, Lefter'in 47 yaşındayken F. Bahçe Genç takımı oyuncuları ile oynadığı karşılaşmadaki futbolunu anlatacak kadar olağanüstü bir hafızaya sahip. Onunla konuşurken adeta uçsuz buçaksız bir bilgi deryasının ortasına düşmüş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bir heykeltıraşın taşı oyması gibi siz de, spor tarihimize kalemiyle şahitlik etmiş, karşınızda duran bu büyük üstaddan bilgi yontmaya çalışıyorsunuz. O anlattıkça siz küçülüyorsunuz. Çünkü bilmediğinizi öğreniyorsunuz. Yanında saatlerce kaldık. 80. yaşına basan "arşiv adam"la spor tarihimizden ziyade kendi iç dünyasına seyahat ettik.
— 41 kitap yazan biri olarak oldukça zengin olmalısınız?
Çeşitli müesseselerle yaptığım kitaplar beni zarara sokmadı. Ama kendi hesabıma yaptıklarımın hepsinden zarar ettim. Artık kendi adıma kitap yazmıyorum. Ötekisinden hiç olmazsa biliyorum ki fasulye parası çıkıyor.
— Yaptıklarına pişman olmuş biri gibi konuşuyorsunuz?
Hiç pişman olmadım. Kimseden korkmadan herşeyi yazabildim. Mesela şu kitap. (Sporda Devlet mi, Devlette Spor mu? kitabını gösteriyor.) Bugüne kadar bu kitaba kimse birşey diyemedi.
— Büyük bir emek var ortada...
Yalnız emek değil. Ben profesyonel olarak mesleğe 15 Haziran 1942'de başladım. 62 senem bitti. Daha evvele gidersek, ortaokul sıralarından itibaren topladığım kupürler var. Ben yalnız emeğimi değil 60 senenin de tecrübesini koyuyorum bu işe. Bir bilgi birikimim var. Bir arşivim var. Hiç bir kitabımı Atatürk'ün bir sözünün ışığı dışında hareket etmeden yazmadım. Atatürk, "Tarih yazmak tarih yapmak kadar önemlidir. Yazar şayet yapana sadık kalmazsa o zaman hakikat, toplumu şaşırtıcı bir mahiyet alır” der. Ben bu ışığın altında yazdım. Tarihi yapana sadık kalarak yazdım.
— Siz tek başınıza o kadar kitap yazmışsınız ama Türkiye'de spor alanında ortaya konan eser sayısı çok fazla değil...
Bu beni de gerçekten çok üzüyor. Bugün Türkiye'nin en zengin kütüphanesi olan TMOK'daki kitapların yüzde 80'i yabancı yayınlardır. Cumhuriyetin 50. yılında İsmail Hakkı Celal genel müdürdü. Bana telefon etti. “Ne olur 50. yılda bir Türk spor bibliyografisi yaz' diye. 'Bak' dedim. Sevdiğim insansın. Vazgeç bu işten. Bırak kitap yazmayı 4 yaprak yazamazsın” dedim kendisine. Bugün kitap sayıları biraz arttı. Ama bakıyorsun pek çoğu yalan yanlış şeyler yazıyor. Ona da üzülüyorum.
— Arşivinizi nerede saklıyorsunuz?
Yüzde 80'i buradadır (kafasını gösteriyor). Geri kalan kısmı ise evde ve TMOK'ta.
— Arşivinizi ne yapmayı düşünüyorsunuz?
Bir meydanda toplayıp yakacağım. Çünkü bugün doğruya itibar gösteren yok. Bir yere bağış etmeyeceğim. Hiç bir zaman kıymet görmedi bunlar. Benim yazdıklarım kıymet görseydi eğer 80 yaşında hâlâ kitap yazmak zorunda kalmazdım. Bugün palavrayla geçinenler
- Allah ziyade etsin kimsenin parasında gözüm yok- çalıştıkları gazetelerde milyarlar alıyor. Ne veriyorlar: Sıfır. Bugün hangisi bir kitap yazdı: Hiçbiri. Benden sonra en çok kitap yazan 6 kitapla geliyor. Altısı da güreş kitabı.
— En çok yazarken zorlandığınız kitap hangisiydi?
Fotospor'a yaptığım 600 sayfalık Türk Spor Kronolojisi beni epeyce zorladı. Çok geceyi uykusuz geçirdim. Şu an elimde bir tane kaldı bu kitaptan. Oğluma mı bırakırım, kızıma mı bilmiyorum.
— Hâlâ kitap yazıyor musunuz?
400 küsür milyon emekli maaşıyla bu şehirde bir evin dönmesine imkan var mı? Neden yazıyorum biliyor musun? Bildiklerimi beraber götürmemek için yazıyorum. Eşim, çocuklarım bu sözüme alınıyor, ama çabam bu. Birisi çıkar belki, ‘Allah rahmet eylesin, bu adam birşey bıraktı' der. Dua makbul benim için.
Jüridekiler ya mason ya da parti mensubu
— Sizi hiç sporcu jurilerinde göremiyoruz...
Bir kaç tane şahıs görürsün ortada. Onlar da ya masondur, ya parti adamıdır, ya ahbap adamıdır. Yerleşmişler, her juride onlar var. Bukalemun gibi renk değiştirirler. Onlar muteberdir, sen de 40 kitap yazmış biri olarak bir kenara aforoz edilmişçesine, itilmişdir. Yakmakta haklıyım herhalde arşivi değil mi. Doğru söze bu memlekette kıymet yok. Acı da olsa benim yaşadığım bu.
— Şu an üzerinde çalıştığınız eser var mı?
Şimdi 10 ciltlik hayatımın en büyük eserinin peşindeyim. Onu yazmaktayım.
— Nedir bu eser?
Fenerbahçe'nin yüz yıllık tarihi. 1000 sayfa olacak.
Benim mirasım kitaplarım
— Bildiğim kadarıyla iki çocuğunuz var. Onlara miras olarak ne bırakıyorsunuz?
Kitaplarımı... Şu an 12 tane basılmamış kitabım var. 50'ye aşkın tefrikam var gazetelerde ama kitap haline getirilmemiş. İtibar görür mü görmez mi? Basılır mı bazılmaz mı bilemem.
— Bildiklerinizi söyleyebilirsiniz bize. Neler var bu kitaplarda?
Türk Futbolunda Hakemler, Türklerde Kayak Sporu ve Dağçılık, Türkiye'de Kürek Sporu. Türk Atletizmi gibi kitaplarım daha basılmadı.
— Mesleğe kendini bu kadar verecek kadar adayan adamın bu işe başlamasının da bir hikayesi vardır...
Babam da gazeteciydi (Selahattin Enis). Onun vefat etmesinden hemen sonra onun gazetesi olan Son Posta'da başladım. Sen spora meraklısın spordan anlıyorsun, gel çalış dediler. Onun öncesinde amatör olarak Kırmızı-Beyaz dergisinde çalışmıştım. Hatta o dergi için cumartesi amatör müsabakalarını takip ederdim. Patron bunun karşılığı olarak bize pazar günü Taksim Stadı'nda oynanacak bir maçın biletini hediye ederdi.
— O dönemde spor yazarlığına çok önem veriliyor muydu? Bugünkü kadar popüler bir meslek miydi?
Biz pazartesiden cumaya kadar polis ve adliye muhabirliği yapıyorduk. Cumartesi ve pazar günü ise spor muhabirliği. Hatta çok kere Şeref Stadı'ndaki maçlardan çıkıp, Ortaköy'deki yangına koştuğumu bilirim. Ondan sonra tekrar maça gelip ‘Ne oldu diye arkadaşlara’ sorardım. Ama şimdi branşlaşma şart bu işte.
— Spor yazarlığının kendi içinde branşlaşmasını mı kastediyorsunuz?
Türkiye'de spor yazarı yok ki branşlaşma olsun. Futbol yazarı çok, bir kaç tane de basketbol yazan var.
— Tüm spor dallarında birikime sahipsiniz. Mevcut dallar içerisinde en çok hangisini sevdiniz?
Benim üç branşta hakemliğim vardı. Atletizm, yüzme, basketbol. Ayrıca bütün talimatnameleri okumuşumdur. En çok sevdiğim ise hayatımın 40 yılından fazlasını verdiğim basketboldur. 1944’te Fenerbahçe Kulübü'nün çatısı altında bir arkadaşımla birlikte basketbol şubesini kurarak girdim bu spora. Antrenörlük dahil her branşta çalıştım basketbolda.
— Türk sporunun mevcut durumunu değerlendirir misiniz?
Türkiye'de spordan önce sporcu kurtulmuştur bence. Dün pantolununu yırttı diye çocuklarını döven anne babalar bugün ellerinden tutup spor okullarına gönderiyorlar. Biz lisede spor yaparken; tembel, haylaz, yaramaz damgası yerdik. Bugün öyle değil. Bir takım okullar burs vermeye bile başladı sporculara.
Süreyya bana Ruhi Sarıalp'i hatırlattı
— Olimpiyatları uzun yıllar yakından takip eden biri olarak bu yıl Türk sporcularının şansını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dünyanın 5 kıtasından gelen devlerin boğuştukları yerdir olimpiyatlar. Buradan tok kalkman kolay olmaz. Hepsi tecrübelidir. Seninkiler de acemi çaylaktır. En tecrübelimiz Naim bile sonunu getiremedi. Ama Atina'da madalya şansımızı yüksek görüyorum.
— Ya Süreyya Ayhan olayı... Atina'da olmamasının suçu kimde?
Rezalet. Bir insan bu kadar başı boş bırakılmaz. Dünya klasmanına girmiş bir atlet için iyi bir antrenöre ihtiyaç vardır. Kocasının antenörlük hayatı hakkında fazla bir bilgimiz yok ama meşhur bir atlet olmadığı da biliniyor. Ondan sonra sen kim oluyorsun da kapıyı kilitliyorsun. Hayretler içinde kaldım. Sanırım bu işi kazanç vesilesi yapmışlar. 1948'de Olimpiyat üçüncüsü olan Ruhi Sarıalp aklıma geliyor. Çok zor şartlar altında hazırlanmıştı. Fenerbahçe kulübünün verdiği bodrum katında günlerce kalmıştı. Süreyya Ayhan'a da öyle yapılsın demiyorum ama kontrol altında tutulmalıydı.
SPORCULARIMIZ OLİMPİYATTA AY–YILDIZIN YANINA ALTI OK TAKTI
Cem Atabeyoğlu'nun yazdığı 41 kitap içerisinde en çok tepki alanı 'Sporda Devlet mi, Devlette Spor mu' olmuş. Atabeyoğlu, bu kitapta tek parti döneminde Türkiye'de sporun hangi amaçlar için kullanıldığına ağırlıklı olarak yer veriyor. Başta dönemin Spordan Sorumlu Bakanı DSP'li Fikret Ünlü olmak üzere Gençlik ve Spor Genel Müdürü Kemal Mutlu da kitaptan dolayı Atabeyoğlu'na tepki göstermiş. Atabeyoğlu tepkinin nedenini şöyle anlatıyor; "Bilindiği gibi ilk 'Türkiye İdman Cemiyeti İttifakı' kurulmuştu. Bu ittifak 1924 Paris Olimpiyatları'na sporcu gönderecek maddi imkan bulamadığı için hükümetten yardım istedi. Atatürk'ün emri ile ittifakın kasasına 17 bin lira aktarıldı. Ve sporcular Paris'teki olimpiyatlara gitti. 1928 yılında Amsterdam'da yapılan Olimpiyat Oyunları için de devletin yardımı gerekiyordu.”
Bu durumun CHP saflarında 'Madem ki parayı biz veriyoruz, o halde sporun yönetimini de biz yapalım' gibi bir havanın oluşmasına sebep olduğunu kaydeden Atabeyoğlu, “Parti, Almanya'da Hitler'in spor politikalarını yöneten Carl Diem'le temasa geçti. Diem'in hazırladığı 'Türk Spor Kurumu' 18 Şubat 1936 yılında kabul edildi ve bağımsız olarak sporu yöneten Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı tarihe karıştı. Spor artık partinin eline geçmişti. Ardından Olimpiyat Cemiyeti de partiye bağlandı. 29 Ekim 1936'da alınan bir kararla ülkedeki tüm sporcuların partiye üye yapılmasına karar verildi. Hatta o yıl yapılan 19 Mayıs gösterilerinde gençler parti bayraklarıyla tur attı. Ancak 1936 yılındaki Berlin Olimpiyatları'na katılan Türk kafilesindeki sporcuların kıyafetlerinde ay-yıldızın yanında partinin 6 oklu simgesinin de yeralması Atatürk'ün dikkatinden kaçmadı. Onun emriyle 29 Haziran 1938'de TBMM'de yapılan toplantı sonrasında 'Spor devletin işidir. Onun için bu işi bütünüyle devlete veriyoruz' görüşü oy birliği ile kabul edildi. Ve 3530 sayılı Beden Terbiyesi Kanunu ile Türkiye'de spor partinin elinden alınarak devlete mal edildi".
Atabeyoğlu kitabında Atatürk'ün ölümünden sonra partinin yine sporu ele geçirmek için uğraş verdiğini anlatıyor "Demokrat Parti iktidara geldikten sonra spor CHP'nin elinde oyuncak olmaktan kurtuldu. Fakat herşeye rağmen siyasiler spordan elini ayağını tam olarak çekmedi. Bu işi uzmanlara bırakmadılar. Öyle adamlar genel müdür olarak geldi ki karşımıza, orada karşılaştıklarımı anlatmaya utanıyorum".
Sözkosunu kitabı geçmişte yaşananlar unutulmasın diye yazdığını dile getiren Atabeyoğlu, "Herşeyi dokümanlarıyla ortaya koydum. Belgelerin çoğu Resmi Gazete’den alınmadır. Kimse kitabımda en ufak bir yanlış bulamadı. Hatta Kemal Mutlu, 'Kelimeler üzerinde o kadar cambazlık yaptı ki ağzımızı açamadık' dedi."
Celal Esat Arseven ( 1885)- (13.11.1971)
Celal Esat Arseven ( 1885)- (13.11.1971) Profesör, yazar, sanat tarihçisi, ressam, milletvekili ve kıdemli yüzbaşıdır.1875 yılında İstanbul Beşiktaş'ta doğdu.Sadrazam Ahmed Esad Paşa'nın oğludur.40 günlük iken babası ölmüştü. 1888 yılında Galatasaray Lisesine girdi.Lisede okurken 1889 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi ve mezun oldu.Güzel Sanatlar Akademisinde de okurken II. Abdülhamid'in özel emri ile Harp Okulunun asiller sınıfına girdi.1894 yılında piyade subayı olarak mezun oldu. 1908 yılında kıdemli yüzbaşı (Kolağası) iken askerlik hayatından istifa ederek ayrıldı.1908 yılında arkadaşı Salah Cimcoz ile "Kalem" adlı mizah dergisini çıkardı. I. Dünya Savaşı sırasında Kadıköy Belediye Şube Müdürlüğü, sonra ressamlarımıza Avrupa'da sergi açmalarını tertipleme görevi yaptı.1921-1941 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Mimari Tarihi ve Şehircilik profesörlüğünde bulundu. 1923 yılından sonra Darülbedayi Müdürlüğü, 1924-1941 yılları arasında Ankara şehri imar müşavirliği, 1933-1937 yılları arasında Kadıköy Halkevi Başkanlığı, Türk Sanatı Tarihi Enstitüsü üyeliği, 1942-1950 yılları arasında İstanbul ve Giresun milletvekilliği yaptı.Üç kez evlendi. 1932 yılında I. Tarih Kongresine katıldı.Ankara, İstanbul ve Roma'da resim sergileri açtı.Pul, tiyatro, müzik ve gezi meraklısı idi. 13 Kasım 1971 tarihinde 96 yaşında iken İstanbul'da vefat etti. Mezarı Erenköy'de Sahrayı Cedid mezarlığındadır.
Eserlerinden bazıları:Türk Sanatı Tarihi 4 cilt, Sanat Ansiklopedisi 5 cilt, Mimari Tarihi, Kamusu Sanat, Türk Sanatı, Şehircilik, Eski İstanbul Abidat ve Mebanisi, Selimi Salis (Salah Cimcoz ile yazdı-tiyatro), Saatçı (operet), Şaban (Viyana’da temsil edilin ilk Türk operası)
Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak istanbul 1982 sf.50-52
Sanat ve Siyaset Hatıralarım
Celal Esad Arseven
Ekrem Işın
İletişim Yayınevi / Anı Dizisi
Celal Esad Arseven (1875-1971) resimden edebiyata, tiyatrodan sinemaya, mimari ve şehircilikten sanat tarihçiliğine geniş bir alanda ürünler vermiştir. Tanzimat döneminin devlet ricalinden, valilik ve sadrazamlık yapmış Ahmet Esad Paşa'nın oğlu Celal Esad, küçük yaştan itibaren tanık olduğu toplumsal hayatın hızlı değişimlerini, Batılılaşma çabalarını, imparatorluğun çöküş sürecini farklı ürünlerle değerlendirebilmiş ve çalışmalarını sistemleştirebilmiş ender aydınlarımızdandır. Osmanlı modernleşmesinin kültürel dayanaklarını açıklamada birikimi, yetenekleri, özgün söylemi ve sanatçı kimliği ile dikkat çeker. Arseven, düşüncelerini savunmada kullandığı ilginç yöntemlerle de tanınır. Şehircilik konusunda tartıştığı Şehremini Cemil Paşa'yı (Topuzlu) alt yapının gerekliliğine inandırmak için Paris lağımlarında sandalla dolaştırır. Kadıköy Belediye Dairesi Başkanlığı, Darülbedayi Müdürlüğü, İstanbul Eski Eserleri Koruma Encümeni üyeliği, iki dönem milletvekilliği, Eski Eserler ve Anıtlar Kurulu üyeliği, Sanayi-i Nefise Mektebi'nde hocalık yapan Celal Esad'ın eserleri arasında Türk Sanatı, Sanat Ansiklopedisi, Eski İstanbul, Eski Galata
ve Binaları vardır. Elinizdeki kitabı, Celal Esad Arseven'in Yeni İstanbul gazetesinde yayınlanan "Türk Resim Sanatında Yetmiş Yıllık Hayatım" adlı yazıları ile Dünya gazetesinde çıkan "Yıldız Sarayından Mütarekeye kadar Celal Esad Arseven'in Hatıraları" başlıklı yazılarını biraraya getirerek Ekrem Işın yayına hazırladı.
Eserlerinden bazıları:Türk Sanatı Tarihi 4 cilt, Sanat Ansiklopedisi 5 cilt, Mimari Tarihi, Kamusu Sanat, Türk Sanatı, Şehircilik, Eski İstanbul Abidat ve Mebanisi, Selimi Salis (Salah Cimcoz ile yazdı-tiyatro), Saatçı (operet), Şaban (Viyana’da temsil edilin ilk Türk operası)
Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak istanbul 1982 sf.50-52
Sanat ve Siyaset Hatıralarım
Celal Esad Arseven
Ekrem Işın
İletişim Yayınevi / Anı Dizisi
Celal Esad Arseven (1875-1971) resimden edebiyata, tiyatrodan sinemaya, mimari ve şehircilikten sanat tarihçiliğine geniş bir alanda ürünler vermiştir. Tanzimat döneminin devlet ricalinden, valilik ve sadrazamlık yapmış Ahmet Esad Paşa'nın oğlu Celal Esad, küçük yaştan itibaren tanık olduğu toplumsal hayatın hızlı değişimlerini, Batılılaşma çabalarını, imparatorluğun çöküş sürecini farklı ürünlerle değerlendirebilmiş ve çalışmalarını sistemleştirebilmiş ender aydınlarımızdandır. Osmanlı modernleşmesinin kültürel dayanaklarını açıklamada birikimi, yetenekleri, özgün söylemi ve sanatçı kimliği ile dikkat çeker. Arseven, düşüncelerini savunmada kullandığı ilginç yöntemlerle de tanınır. Şehircilik konusunda tartıştığı Şehremini Cemil Paşa'yı (Topuzlu) alt yapının gerekliliğine inandırmak için Paris lağımlarında sandalla dolaştırır. Kadıköy Belediye Dairesi Başkanlığı, Darülbedayi Müdürlüğü, İstanbul Eski Eserleri Koruma Encümeni üyeliği, iki dönem milletvekilliği, Eski Eserler ve Anıtlar Kurulu üyeliği, Sanayi-i Nefise Mektebi'nde hocalık yapan Celal Esad'ın eserleri arasında Türk Sanatı, Sanat Ansiklopedisi, Eski İstanbul, Eski Galata
ve Binaları vardır. Elinizdeki kitabı, Celal Esad Arseven'in Yeni İstanbul gazetesinde yayınlanan "Türk Resim Sanatında Yetmiş Yıllık Hayatım" adlı yazıları ile Dünya gazetesinde çıkan "Yıldız Sarayından Mütarekeye kadar Celal Esad Arseven'in Hatıraları" başlıklı yazılarını biraraya getirerek Ekrem Işın yayına hazırladı.
Cem Uzan
Cem Uzan 23.11.1992 Tarihinde Hasan Celal Güzel başkanlığında kurulan YDP 23 Ağustos 2002 tarihli kongresinde ; partinin adının "Genç Parti" olarak değiştirilmesi ve genel başkanlığına Cem UZAN'ın getirilmesi kararlaştırılmıştır. 3 Kasım 2002 seçimlerinde sürpriz bir çıkış yapan GP % 7,25 oy oranına sahip olmuştur.
Celal Saraç ( 1906)- (22.08.1988)
Celal Saraç ( 1906)- (22.08.1988) 1906 yılında Bağdat'da doğdu. İstanbul Yüksek Mühendis Mektebin'de okudu. 1932'de Fransa'da Dijon Üniversitesi Fen Fakültesi'nden yüksek lisans derecesi aldı. Aynı üniversitenin Edebiyat Fakültesi'nde Gaston Bachelard'ınbilim tarihi ve bilim felsefesi derslerine devam etti. Yurda döndükten sonra 1943'de profesör oldu. Fakülte dekanlığı, Ankara
Üniversitesi Senato üyeliği, Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi üyeliği ve Klasik Eserler Tercüme Bürosu üyeliği ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Müdürlüğü yaptı. 1962'de Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Genel Fizik Kürsüsü profesörlüğüne seçildi. 1963'de rektörü olduğu Ege Üniversitesi'nden 1976 yılında emekli oldu. 22 Ağustos 1998'de İstanbul'da vefat etti.
ESERLERİ
Salih Zeki Bey Hayatı ve Eserleri
Celal Saraç
Yayına Hazırlayan Yeşim Işıl Ülman
Kızılelma Yayıncılık İstanbul - Şubat 2001
"Doğulu matematikçilerin tam bir tarihinin yazılabilmesi için, o zamanın insan bilinci üzerindeki kültürel gelişmelerin etkilerini bütünüyle bilmek gerekir; aksi halde böylesine bir çalışma spekülasyonlardan ve şahsi yargılardan asla âri olamaz. Bununla birlikte kitabımda doğulu matematikçilerin eserleri hakkında bilgi vermeğe; Eski Yunan'dan, matematiğin batıya nakledilişine kadar geçen zaman içinde Doğu matematikçilerin eserleriyle matematik bilimine yaptıkları katkıları ele almağa çalıştım. Doğu halklarının milliyetçi duygularını okşayarak doğulu matematikçileri göklere çıkarmak gibi bir amacım yok. Asıl amacım, yüzyıllardır doğunun kütüphanelerinde unutulmağa terkedilmiş eserleri gün yüzüne çıkarmaktır. Kitabımı dört bölüme ayırdım ve ona, meşhur matematikçi ve filozof Ebu Reyhan el-Biruni'nin hatırasına ithafen Asâr-ı Bâkiye adını verdim."Salih Zeki Bey'in Asâr-ı Bâkiye için yazdığı önsözden.
Üniversitesi Senato üyeliği, Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi üyeliği ve Klasik Eserler Tercüme Bürosu üyeliği ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Müdürlüğü yaptı. 1962'de Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Genel Fizik Kürsüsü profesörlüğüne seçildi. 1963'de rektörü olduğu Ege Üniversitesi'nden 1976 yılında emekli oldu. 22 Ağustos 1998'de İstanbul'da vefat etti.
ESERLERİ
Salih Zeki Bey Hayatı ve Eserleri
Celal Saraç
Yayına Hazırlayan Yeşim Işıl Ülman
Kızılelma Yayıncılık İstanbul - Şubat 2001
"Doğulu matematikçilerin tam bir tarihinin yazılabilmesi için, o zamanın insan bilinci üzerindeki kültürel gelişmelerin etkilerini bütünüyle bilmek gerekir; aksi halde böylesine bir çalışma spekülasyonlardan ve şahsi yargılardan asla âri olamaz. Bununla birlikte kitabımda doğulu matematikçilerin eserleri hakkında bilgi vermeğe; Eski Yunan'dan, matematiğin batıya nakledilişine kadar geçen zaman içinde Doğu matematikçilerin eserleriyle matematik bilimine yaptıkları katkıları ele almağa çalıştım. Doğu halklarının milliyetçi duygularını okşayarak doğulu matematikçileri göklere çıkarmak gibi bir amacım yok. Asıl amacım, yüzyıllardır doğunun kütüphanelerinde unutulmağa terkedilmiş eserleri gün yüzüne çıkarmaktır. Kitabımı dört bölüme ayırdım ve ona, meşhur matematikçi ve filozof Ebu Reyhan el-Biruni'nin hatırasına ithafen Asâr-ı Bâkiye adını verdim."Salih Zeki Bey'in Asâr-ı Bâkiye için yazdığı önsözden.
Celal Perin ESERLERİ
Celal Perin ESERLERİ
1.Nevrekoplu Celal Bey'in Hatıraları
Batı Trakya'nın Bitmeyen Çilesi
Celal Perin
Arma Yayınları / Tarih-Anı Dizisi
Nevrekoplu Celal Bey ölene kadar bağlı kaldığı İttihat ve Terakki'ye genç yaşında katılmıştır. Teşkilat-ı Mahsusa'nın kuruluş toplantısında yer alan Nevrekoplu Celal Bey kendisine verilen gizli görev gereği Abidinof takma ismini alarak Bulgar Millet Meclisi Sobranya'ya milletvekili seçilmiştir. Sobranya'da Bulgaristan'ın 1.Dünya savaşına katılması oylamasında diğer 14 Türk milletvekili ile birlikte kilit rol oynamıştır. Bu oylarla Bulgaristan Osmanlı İmparatorluğunun yanında savaşa girmiştir. Sobranya'da Türk yanlısı tutumu nedeniyle Bulgar vatan haini olarak kabul edilerek bir çok tehditlere maruz kalmıştır.
1. Dünya savaşı sonrası kendisine verilen görevle Roma'da Trakya'nın Türkiye'ye bağlanması konusunda diplomatik girişimlerde bulunmuştur.
İlk kez yayınlanan hatıralarında Batı Trakya ile ilgili çok önemli bilgiler yer almaktadır
1.Nevrekoplu Celal Bey'in Hatıraları
Batı Trakya'nın Bitmeyen Çilesi
Celal Perin
Arma Yayınları / Tarih-Anı Dizisi
Nevrekoplu Celal Bey ölene kadar bağlı kaldığı İttihat ve Terakki'ye genç yaşında katılmıştır. Teşkilat-ı Mahsusa'nın kuruluş toplantısında yer alan Nevrekoplu Celal Bey kendisine verilen gizli görev gereği Abidinof takma ismini alarak Bulgar Millet Meclisi Sobranya'ya milletvekili seçilmiştir. Sobranya'da Bulgaristan'ın 1.Dünya savaşına katılması oylamasında diğer 14 Türk milletvekili ile birlikte kilit rol oynamıştır. Bu oylarla Bulgaristan Osmanlı İmparatorluğunun yanında savaşa girmiştir. Sobranya'da Türk yanlısı tutumu nedeniyle Bulgar vatan haini olarak kabul edilerek bir çok tehditlere maruz kalmıştır.
1. Dünya savaşı sonrası kendisine verilen görevle Roma'da Trakya'nın Türkiye'ye bağlanması konusunda diplomatik girişimlerde bulunmuştur.
İlk kez yayınlanan hatıralarında Batı Trakya ile ilgili çok önemli bilgiler yer almaktadır
CEBBAR AKİMOV
Cebbar Akimov CEBBAR AKİMOV :
"Halkıma gözün aydın diyemedim..."
Zera BEKİROVA
Onun mezar taşına dostları şu satırları yazdılar: "Dostlarım, ne yapayım, gözlerim yumuldu. Halkıma gözün aydın söyleyemedim." Bütün ömrünü milletinin bahtı için bağışlayan, Vatan'a dönmek için milli davada temel taşını koyanlardan biri olan Cebbar Ağa bugünkü kıvançlı günleri göremedi. Böylelikle Kırım’a dönemedi. Sürgün toprağında ölüp gitti. Ama Kırım Tatar halkının minnettar hatırasından onun adı hiçbir zaman silinmedi.
Cebbar Akimov 1909'da Kırım’ın Aluşta şehri civarındaki Tuvak köyünde dünyaya geldi. Anne ve babası kültürlü insanlar oldukları için oğullarına da ana dilimiz ve medeniyetimizle ilgili sevgi ve saygıyı küçük yaşta aşıladılar. Köy okulunu bitirdikten sonra Totayköy Pedagoji Teknik Okulu'nda okudu. Askerlik hizmetini bitirdikten sonra Yalta' da ki Çayırköy okulunda çalıştı. Bu okulda gelecekte Cebbar Ağanın dostu ve meslektaşı Bekir Osmanov tahsil almış, bütün ömrü boyunca da Cebbar Ağa'ya "Ho-cam" diye hitap etmiştir.
Cebbar Ağa hem Kırım Tatar ve hem de Rus Dili ve Edebiyatını mükemmel bilen bir hoca olarak büyük bir itibar kazanmıştır. 1936 yılında Kırım Devlet Neşriyatında çalışmağa başladı. Devam eden yıllarda bu teşkilatın müdürü seçildi. Dünyaca meşhur olan edebi eserleri Kırım Tatar diline çevirip, onları Kırım Tatar halkının okuması için yayınlandı.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Cebbar Akimov "Kızıl Kırım" gazetesinde gazeteci olarak çalıştı. Almanlara karşı Partizan Hareketine katıldı. Kırım Alman işgalinden kurtulduktan sonra Mayıs 1944'de Akimov "Kızıl Kırım" gazetesinde zaferle ilgili sayıyı hazırlıyordu. Ama bu sayıyı yayınlama fırsatını elde edemedi. Çünkü bir gaze-teci olarak çalışmış olduğu matbaaya gittiğinde Sovyet askerleri onu yoldan çevirdiler. Ona gazeteye çalışmaya değil, bütün Tatarların toplandığı yere gitmesi emredildi. Böylelikle Cebbar Akimov bütün halkıyla birlikte sürgün edildi.
Sürgün edilmiş olduğu Özbekistan'ın Bekabad şehrinde türlü çeşitli işlerde çalıştı, ama o hiçbir zaman Kırım’ı aklından çıkarmadı. Milletinin ezildiğini, azap çektiğini gördükçe yüreğinden yaralandı. Bu acı onu hiç rahat bırakmadı. 1950'li yıllarda önce gizli, sonra da açık olarak halk hareketine ilk katılanlardan biri oldu. Cebbar Ağayı tanıyanlar onun insanları birleştirme, herhangi bir insanla ortak dili bulabilme kabiliye-tini çok iyi biliyorlardı. Yeni bir fikir doğduğunda veya ortaya bir sorun çıktığında herkes Bekabad' a Cebbar Ağa'nın evine bilgi almaya giderlerdi. Onun hem evi, hem de gönlü daima açıktı. Elbette bu durum KGB' nin dikkatini çekiyordu. Cebbar Ağa devamlı olarak takip edilmekteydi. Sonunda 29 Ağustos 1972 tarihinde 63 yaşında iken Cebbar Akimov' u yakalayıp hapse attılar. 3 aydan fazla süren sorgusunda onu milli dava-dan vazgeçirmeye çalıştılar. O, yapılan bütün baskılara rağmen yapılan suçlamaları kabul etmedi. Mahkeme dört gün devam etti. Mahkeme süresince binlerce Kırım Tatar toplanıp Cebbar Ağa'nın mahkemede söylediklerini dikkatle dinlediler. Hatta mahkemede Cebbar Ağa'nın söylediklerini not alıp Kırım Tatar halkına dağıttılar. Milli hareketin en yüksek noktasına yükseltildiği 60'lý yıllarda KGB ciler Cebbar Akimov' u Milli Hareketçilerin Cumhuriyet görüşmelerinde elebaşlık yapmak, konuşmalarında Komünist Partisine ve Sovyet Hükümetine hakaret etmekle suçlayıp ona üç yıl ağır sürgün cezası verdiler. 63 yaşındaki bu insan hapis müddetini soğuk Sibirya kamplarında geçirdi.
Üç yıl sonra tekrar Bekabad' a dönen Cebbar Ağa rahatını hiç düşünmeyip, milli hareket içerisinde bulunmaya devam etti. şehirlerde yaşayan Kırım Tatar Milli Hareketçileri arasında alakanın ve birliğin zayıfladığını görüp herkesi birleşmeye çağırdı. O, "eğer biz Milli Hareketin eylemcilerini bir masa etrafında toplayıp birlikte çalışırsak, inşallah kısa zamanda amacımıza ulaşırız " dedi. Cebbar Ağa'nın da bulunmuş olduğu bu toplantıda söylenen bu sözden sonra Milli Hareketin eylemcileri daha derli toplu hareket etme kararı aldılar. Şehirlerde, kasabalarda ve köylerde nerede Kırım Tatar'ı yaşıyor ise orada Milli Hareket ile ilgili toplantılar yapıldı. Kütüphanelerde ve arşivlerde Kırım Tatarları ile ilgili bilgiler toplandı. Ve sonunda "Kassasyon Beyanatı" şekillendi. Beyanat çok sayfalı, tarihi olaylarla zengin olmanın yanında halkın taleplerini açıkça gösteriyordu. Bu beyanata 12.820 Kırım Tatar'ı imza attı. Belge parti ve hükümet başkanlarına teslim edildi.
1980'li yıllarda artık iyice yaşlanan bu büyük savaşı görmüş, sürgünlüğü yaşamış, kamp azaplarını çekmiş olan Cebbar Ağa her zaman olduğu gibi umumi halk hareketinin merkezinde bulunuyordu. Bütün hareketçilerle sıkı temas halindeydi. Ama ardında kalan ağır yıllar onun vücudunda tesirini göstermişti. Günlerinin büyük kısmı artık hastahanelerde geçmekte idi. O, Milli Hareket ile ilgili bilgileri mektuplar vasıtası ile öğrenebiliyordu.
Son günlerini yaşamakta olduğunu anlayan Cebbar Ağa Milli Hareketimizin gerçek tarihinin gelecek nesle gerekli olacağını bilerek "Halk Hareketimizin başındaki şahıslar" diye bir cetvel hazırlayıp, hareketin en önemli olayları hakkında bilgileri hazırlayıp kaydetti.
Cebbar Ağa sevdiği halkına " Gözün Aydın" sözlerini söylemeye ömrü yetişmedi. Fakat o bütün ömrünü bu "Gözün Aydını “ yakınlaştırmak için feda etti. Halk bunu hiç unutmaz. Kırım Tatar halkı arasında onu tanımayan, ona hürmet göstermeyen yoktur. Vatana yeniden dönüldükten sonra yeni kurulan birçok yerleşim yerinde onun adına birçok caddeye ismi verildi. O, daima Kırım Tatar halkının yolbaşçısı olarak akıllardan hiçbir zaman çıkmayacak.
Yazarın Adı: Zera BEKİROVA - KIRIM
KALGAY Dergisi Yıl : 4 Nisan – Mayıs – Haziran 2000, Sayı:16, Sahife 12–13 ten alınmıştır.
"Halkıma gözün aydın diyemedim..."
Zera BEKİROVA
Onun mezar taşına dostları şu satırları yazdılar: "Dostlarım, ne yapayım, gözlerim yumuldu. Halkıma gözün aydın söyleyemedim." Bütün ömrünü milletinin bahtı için bağışlayan, Vatan'a dönmek için milli davada temel taşını koyanlardan biri olan Cebbar Ağa bugünkü kıvançlı günleri göremedi. Böylelikle Kırım’a dönemedi. Sürgün toprağında ölüp gitti. Ama Kırım Tatar halkının minnettar hatırasından onun adı hiçbir zaman silinmedi.
Cebbar Akimov 1909'da Kırım’ın Aluşta şehri civarındaki Tuvak köyünde dünyaya geldi. Anne ve babası kültürlü insanlar oldukları için oğullarına da ana dilimiz ve medeniyetimizle ilgili sevgi ve saygıyı küçük yaşta aşıladılar. Köy okulunu bitirdikten sonra Totayköy Pedagoji Teknik Okulu'nda okudu. Askerlik hizmetini bitirdikten sonra Yalta' da ki Çayırköy okulunda çalıştı. Bu okulda gelecekte Cebbar Ağanın dostu ve meslektaşı Bekir Osmanov tahsil almış, bütün ömrü boyunca da Cebbar Ağa'ya "Ho-cam" diye hitap etmiştir.
Cebbar Ağa hem Kırım Tatar ve hem de Rus Dili ve Edebiyatını mükemmel bilen bir hoca olarak büyük bir itibar kazanmıştır. 1936 yılında Kırım Devlet Neşriyatında çalışmağa başladı. Devam eden yıllarda bu teşkilatın müdürü seçildi. Dünyaca meşhur olan edebi eserleri Kırım Tatar diline çevirip, onları Kırım Tatar halkının okuması için yayınlandı.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Cebbar Akimov "Kızıl Kırım" gazetesinde gazeteci olarak çalıştı. Almanlara karşı Partizan Hareketine katıldı. Kırım Alman işgalinden kurtulduktan sonra Mayıs 1944'de Akimov "Kızıl Kırım" gazetesinde zaferle ilgili sayıyı hazırlıyordu. Ama bu sayıyı yayınlama fırsatını elde edemedi. Çünkü bir gaze-teci olarak çalışmış olduğu matbaaya gittiğinde Sovyet askerleri onu yoldan çevirdiler. Ona gazeteye çalışmaya değil, bütün Tatarların toplandığı yere gitmesi emredildi. Böylelikle Cebbar Akimov bütün halkıyla birlikte sürgün edildi.
Sürgün edilmiş olduğu Özbekistan'ın Bekabad şehrinde türlü çeşitli işlerde çalıştı, ama o hiçbir zaman Kırım’ı aklından çıkarmadı. Milletinin ezildiğini, azap çektiğini gördükçe yüreğinden yaralandı. Bu acı onu hiç rahat bırakmadı. 1950'li yıllarda önce gizli, sonra da açık olarak halk hareketine ilk katılanlardan biri oldu. Cebbar Ağayı tanıyanlar onun insanları birleştirme, herhangi bir insanla ortak dili bulabilme kabiliye-tini çok iyi biliyorlardı. Yeni bir fikir doğduğunda veya ortaya bir sorun çıktığında herkes Bekabad' a Cebbar Ağa'nın evine bilgi almaya giderlerdi. Onun hem evi, hem de gönlü daima açıktı. Elbette bu durum KGB' nin dikkatini çekiyordu. Cebbar Ağa devamlı olarak takip edilmekteydi. Sonunda 29 Ağustos 1972 tarihinde 63 yaşında iken Cebbar Akimov' u yakalayıp hapse attılar. 3 aydan fazla süren sorgusunda onu milli dava-dan vazgeçirmeye çalıştılar. O, yapılan bütün baskılara rağmen yapılan suçlamaları kabul etmedi. Mahkeme dört gün devam etti. Mahkeme süresince binlerce Kırım Tatar toplanıp Cebbar Ağa'nın mahkemede söylediklerini dikkatle dinlediler. Hatta mahkemede Cebbar Ağa'nın söylediklerini not alıp Kırım Tatar halkına dağıttılar. Milli hareketin en yüksek noktasına yükseltildiği 60'lý yıllarda KGB ciler Cebbar Akimov' u Milli Hareketçilerin Cumhuriyet görüşmelerinde elebaşlık yapmak, konuşmalarında Komünist Partisine ve Sovyet Hükümetine hakaret etmekle suçlayıp ona üç yıl ağır sürgün cezası verdiler. 63 yaşındaki bu insan hapis müddetini soğuk Sibirya kamplarında geçirdi.
Üç yıl sonra tekrar Bekabad' a dönen Cebbar Ağa rahatını hiç düşünmeyip, milli hareket içerisinde bulunmaya devam etti. şehirlerde yaşayan Kırım Tatar Milli Hareketçileri arasında alakanın ve birliğin zayıfladığını görüp herkesi birleşmeye çağırdı. O, "eğer biz Milli Hareketin eylemcilerini bir masa etrafında toplayıp birlikte çalışırsak, inşallah kısa zamanda amacımıza ulaşırız " dedi. Cebbar Ağa'nın da bulunmuş olduğu bu toplantıda söylenen bu sözden sonra Milli Hareketin eylemcileri daha derli toplu hareket etme kararı aldılar. Şehirlerde, kasabalarda ve köylerde nerede Kırım Tatar'ı yaşıyor ise orada Milli Hareket ile ilgili toplantılar yapıldı. Kütüphanelerde ve arşivlerde Kırım Tatarları ile ilgili bilgiler toplandı. Ve sonunda "Kassasyon Beyanatı" şekillendi. Beyanat çok sayfalı, tarihi olaylarla zengin olmanın yanında halkın taleplerini açıkça gösteriyordu. Bu beyanata 12.820 Kırım Tatar'ı imza attı. Belge parti ve hükümet başkanlarına teslim edildi.
1980'li yıllarda artık iyice yaşlanan bu büyük savaşı görmüş, sürgünlüğü yaşamış, kamp azaplarını çekmiş olan Cebbar Ağa her zaman olduğu gibi umumi halk hareketinin merkezinde bulunuyordu. Bütün hareketçilerle sıkı temas halindeydi. Ama ardında kalan ağır yıllar onun vücudunda tesirini göstermişti. Günlerinin büyük kısmı artık hastahanelerde geçmekte idi. O, Milli Hareket ile ilgili bilgileri mektuplar vasıtası ile öğrenebiliyordu.
Son günlerini yaşamakta olduğunu anlayan Cebbar Ağa Milli Hareketimizin gerçek tarihinin gelecek nesle gerekli olacağını bilerek "Halk Hareketimizin başındaki şahıslar" diye bir cetvel hazırlayıp, hareketin en önemli olayları hakkında bilgileri hazırlayıp kaydetti.
Cebbar Ağa sevdiği halkına " Gözün Aydın" sözlerini söylemeye ömrü yetişmedi. Fakat o bütün ömrünü bu "Gözün Aydını “ yakınlaştırmak için feda etti. Halk bunu hiç unutmaz. Kırım Tatar halkı arasında onu tanımayan, ona hürmet göstermeyen yoktur. Vatana yeniden dönüldükten sonra yeni kurulan birçok yerleşim yerinde onun adına birçok caddeye ismi verildi. O, daima Kırım Tatar halkının yolbaşçısı olarak akıllardan hiçbir zaman çıkmayacak.
Yazarın Adı: Zera BEKİROVA - KIRIM
KALGAY Dergisi Yıl : 4 Nisan – Mayıs – Haziran 2000, Sayı:16, Sahife 12–13 ten alınmıştır.
Cavit Kavak ( 1949) İstanbul Milletvekili-ANAP
Cavit Kavak ( 1949) İstanbul Milletvekili-ANAP
Mehmet Cavit Kavak İSTANBUL - 1949, Mustafa, Dehlâ - İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Ealing Technical College, Kingsway Princeton College, Minnesota Üniversitesi - İngilizce, Arapça - Avukat, İşletmeci, Bankacı - Avrupa Demokratlar Birliği Daimi Komitesi Üyesi, (NATO) Kuzey Atlantik Asamblesi Türk Grubu Eski Başkanı, IPU Parlamentolararası Birlik Türk Grubu Başkanı - Anavatan Partisi Kurucu Üyesi - XVIII, XIX, XX nci Dönem İstanbul Milletvekili - Devlet Eski Bakanı - Evli, 2 Çocuk.
Portre / Cavit Kavak Yılmaz’ın sırdaşı Dev - Genç’li
1949’da Mardin’de doğan Cavit Kavak, 1968 kuşağından. İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okurken Dev - Genç’li olan Kavak, Deniz Gezmiş’in de arkadaşları arasında yer aldı. Üniversitede öğrenci temsilciliği yaptı, rektör odasının işgali gibi eylemlere adı karıştı. 1983’te ANAP’a katıldı. 1997 seçimlerinde İstanbul Milletvekili oldu, Özal’ın danışmanlığını yaptı. Devlet Bakanı olarak hükümete girdi. ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ın en yakınındaki isimlerden birisi oldu. Macaristan’da yumruklandığında da yanında bulunduğu Yılmaz’ın Nenehatun Caddesi’ndeki özel konutuna giren az sayıdaki isim arasında. "Yılmaz’ın sırdaşı" olarak bilinen Kavak, evli ve iki çocuk babası.
HAKKINDA YAZILANLAR
‘JANDARMA’nın kulağı’ Meclis’te uzandı
Milliyet 9 Mayıs 2001
Beyaz Enerji Operasyonu’nu yürüten jandarma makamlarının ANAP Milletvekili Kavak’ı da dinlemek için DGM’ye başvurduğu ortaya çıktı
Cumhur Ersümer’in Enerji Bakanlığı’ndan istifasıyla gündemi değiştiren Beyaz Enerji operasyonunda ortaya çıkan bir mahkeme kararı, büyük bir skandallar zincirini gözler önüne serdi. Operasyonu yürüten jandarma makamlarının "gizli dinleme" ve "gözetleme" listesinde Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz’a en yakın isim olarak bilinen ANAP İstanbul Milletvekili Cavit Kavak’ın da bulunduğu belgelendi. Ankara DGM, Jandarma’nın izin için başvuruda bulunduğu listedeki isimleri daha önce de "dinlediğinin" ve "gözetlediğinin" anlaşıldığını kararına geçirdi.
Ankara 2 No’lu DGM’nin kararıyla ortaya çıkan olaylar, Jandarma Genel Komutanlığı Harekat Başkanı Tümgeneral Osman Özbek’in 2 Kasım 2000’de gizli dinleme için Ankara DGM Başsavcılığı’na yazılı olarak başvurmasıyla başladı. Ankara İl Jandarma Komutanlığı’nın Beyaz Enerji operasyonunu başlattığının kamuoyuna yansıdığı günlerde yapılan başvuruda şöyle dendi: "Ankara ilinde bir ihale yolsuzluğu ile ilgili olarak organize şebeke oluşturdukları değerlendirilen aşağıda isim ve telefonları yazılı şahısların telefonlarının dinlenmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Gereğinin yapılmasını arz ederim."
"Komutan namına"
Özbek’in "Jandarma Genel Komutanı namına" ibaresini taşıyan yazısının "Şahıs isimleri ve telefonları" başlığını taşıyan bölümünde, dinlemeye alınacak isimlerle takip edilecek sabit telefonlar ile cep telefonu numaralarına yer verildi.
"Kişiye özel" damgası da vurulan yazıda, Mustafa Mendilcioğlu (Eski Enerji Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı - tutuklu), Muzaffer Selvi (Eski TEAŞ Genel Müdür Yardımcısı - tutuklu), Ünal Peker (Eski TEAŞ Genel Müdür Yardımcısı - tutuklu), Birsel Sönmez (Eski Devlet Bakanı ve TEAŞ Yönetim Kurulu üyesi - tutuklu), Hüseyin Arabul ve Saba Soytekin’in gizli dinlemeye alınacağı belirtildi.
Özbek’in başvurusunu, bir hafta sonra, bu kez Jandarma Genel Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi Başkanı Kurmay Albay Aziz Ergen’in yazısı izledi. DGM Başsavcılığı’na 9 Kasım 2000’de gönderilen yazıda aynen şöyle dendi:"Ankara ilinde yapılan bir ihale yolsuzluğu ile ilgili şebeke oluşturdukları değerlendirilen aşağıda isimleri yazılı şahıslar hakkında GİZLİ İZLEME kararı verilmesi hususunda gereğinin yapılmasını arz ederim."
Ergen’in yazısında gizli dinlemeye alınacak isimlerin Cavit Kavak, Mustafa Mendilcioğlu ve Yasin Erdinç olduğu bildirildi.
DGM: Daha önce de dinlemişler
Ankara 2 No’lu DGM, Jandarmanın yazısından bir gün sonra gizli dinleme istemini karara bağladı. Kararda, gizli dinleme istemine olumlu yanıt verildi. Ancak, izin istenen gizli dinleme ve gözetlemenin "daha önceden başladığı" da vurgulanan kararda şöyle dendi: "Ankara ilinde yapılan bir ihale yolsuzluğu ile ilgili şebeke oluşturdukları yolunda kuvvetli şüphe bulunan Musafa Mendilcioğlu, Cavit Kavak ve Yasin Erdinç’in 4422 sayılı yasanın 3. maddesi uyarınca gizli olarak izlenmesi ve gözetlenmesine dair bir karar verilmesi istenmiş olup; Mahkememiz yedek hakimliğine gönderilen evrak içeriğine göre, bu şahısların uzun süredir takip edildiği, telefonlarının izlenip dinlendiği, ancak yeterli kanıtlara ulaşılamadığı anlaşılmakla, suç işledikleri ve organize suç örgütü kurdukları yönünde kuvvetli şüphe bulunan ve haklarında soruşturma yürütülen şahıslar Cavit Kavak, Mustafa Mendilcioğlu ve Yasin Erdinç’in 4422 sayılı yasanın 3 ve 8. maddeleri uyarınca mesken, ikametgah, işyeri veya kamuya açık yerlerdeki her türlü faaliyetlerinin teknik araçlarla gizli olarak gözetlenmesine ve izlenmesine, karar ve eklerinin DGM C. Başsavcılığı’na gönderilmesine, itiraz yolu açık olmak üzere evrak üzerinde karar verildi."
Mehmet Cavit Kavak İSTANBUL - 1949, Mustafa, Dehlâ - İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Ealing Technical College, Kingsway Princeton College, Minnesota Üniversitesi - İngilizce, Arapça - Avukat, İşletmeci, Bankacı - Avrupa Demokratlar Birliği Daimi Komitesi Üyesi, (NATO) Kuzey Atlantik Asamblesi Türk Grubu Eski Başkanı, IPU Parlamentolararası Birlik Türk Grubu Başkanı - Anavatan Partisi Kurucu Üyesi - XVIII, XIX, XX nci Dönem İstanbul Milletvekili - Devlet Eski Bakanı - Evli, 2 Çocuk.
Portre / Cavit Kavak Yılmaz’ın sırdaşı Dev - Genç’li
1949’da Mardin’de doğan Cavit Kavak, 1968 kuşağından. İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okurken Dev - Genç’li olan Kavak, Deniz Gezmiş’in de arkadaşları arasında yer aldı. Üniversitede öğrenci temsilciliği yaptı, rektör odasının işgali gibi eylemlere adı karıştı. 1983’te ANAP’a katıldı. 1997 seçimlerinde İstanbul Milletvekili oldu, Özal’ın danışmanlığını yaptı. Devlet Bakanı olarak hükümete girdi. ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ın en yakınındaki isimlerden birisi oldu. Macaristan’da yumruklandığında da yanında bulunduğu Yılmaz’ın Nenehatun Caddesi’ndeki özel konutuna giren az sayıdaki isim arasında. "Yılmaz’ın sırdaşı" olarak bilinen Kavak, evli ve iki çocuk babası.
HAKKINDA YAZILANLAR
‘JANDARMA’nın kulağı’ Meclis’te uzandı
Milliyet 9 Mayıs 2001
Beyaz Enerji Operasyonu’nu yürüten jandarma makamlarının ANAP Milletvekili Kavak’ı da dinlemek için DGM’ye başvurduğu ortaya çıktı
Cumhur Ersümer’in Enerji Bakanlığı’ndan istifasıyla gündemi değiştiren Beyaz Enerji operasyonunda ortaya çıkan bir mahkeme kararı, büyük bir skandallar zincirini gözler önüne serdi. Operasyonu yürüten jandarma makamlarının "gizli dinleme" ve "gözetleme" listesinde Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz’a en yakın isim olarak bilinen ANAP İstanbul Milletvekili Cavit Kavak’ın da bulunduğu belgelendi. Ankara DGM, Jandarma’nın izin için başvuruda bulunduğu listedeki isimleri daha önce de "dinlediğinin" ve "gözetlediğinin" anlaşıldığını kararına geçirdi.
Ankara 2 No’lu DGM’nin kararıyla ortaya çıkan olaylar, Jandarma Genel Komutanlığı Harekat Başkanı Tümgeneral Osman Özbek’in 2 Kasım 2000’de gizli dinleme için Ankara DGM Başsavcılığı’na yazılı olarak başvurmasıyla başladı. Ankara İl Jandarma Komutanlığı’nın Beyaz Enerji operasyonunu başlattığının kamuoyuna yansıdığı günlerde yapılan başvuruda şöyle dendi: "Ankara ilinde bir ihale yolsuzluğu ile ilgili olarak organize şebeke oluşturdukları değerlendirilen aşağıda isim ve telefonları yazılı şahısların telefonlarının dinlenmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Gereğinin yapılmasını arz ederim."
"Komutan namına"
Özbek’in "Jandarma Genel Komutanı namına" ibaresini taşıyan yazısının "Şahıs isimleri ve telefonları" başlığını taşıyan bölümünde, dinlemeye alınacak isimlerle takip edilecek sabit telefonlar ile cep telefonu numaralarına yer verildi.
"Kişiye özel" damgası da vurulan yazıda, Mustafa Mendilcioğlu (Eski Enerji Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı - tutuklu), Muzaffer Selvi (Eski TEAŞ Genel Müdür Yardımcısı - tutuklu), Ünal Peker (Eski TEAŞ Genel Müdür Yardımcısı - tutuklu), Birsel Sönmez (Eski Devlet Bakanı ve TEAŞ Yönetim Kurulu üyesi - tutuklu), Hüseyin Arabul ve Saba Soytekin’in gizli dinlemeye alınacağı belirtildi.
Özbek’in başvurusunu, bir hafta sonra, bu kez Jandarma Genel Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi Başkanı Kurmay Albay Aziz Ergen’in yazısı izledi. DGM Başsavcılığı’na 9 Kasım 2000’de gönderilen yazıda aynen şöyle dendi:"Ankara ilinde yapılan bir ihale yolsuzluğu ile ilgili şebeke oluşturdukları değerlendirilen aşağıda isimleri yazılı şahıslar hakkında GİZLİ İZLEME kararı verilmesi hususunda gereğinin yapılmasını arz ederim."
Ergen’in yazısında gizli dinlemeye alınacak isimlerin Cavit Kavak, Mustafa Mendilcioğlu ve Yasin Erdinç olduğu bildirildi.
DGM: Daha önce de dinlemişler
Ankara 2 No’lu DGM, Jandarmanın yazısından bir gün sonra gizli dinleme istemini karara bağladı. Kararda, gizli dinleme istemine olumlu yanıt verildi. Ancak, izin istenen gizli dinleme ve gözetlemenin "daha önceden başladığı" da vurgulanan kararda şöyle dendi: "Ankara ilinde yapılan bir ihale yolsuzluğu ile ilgili şebeke oluşturdukları yolunda kuvvetli şüphe bulunan Musafa Mendilcioğlu, Cavit Kavak ve Yasin Erdinç’in 4422 sayılı yasanın 3. maddesi uyarınca gizli olarak izlenmesi ve gözetlenmesine dair bir karar verilmesi istenmiş olup; Mahkememiz yedek hakimliğine gönderilen evrak içeriğine göre, bu şahısların uzun süredir takip edildiği, telefonlarının izlenip dinlendiği, ancak yeterli kanıtlara ulaşılamadığı anlaşılmakla, suç işledikleri ve organize suç örgütü kurdukları yönünde kuvvetli şüphe bulunan ve haklarında soruşturma yürütülen şahıslar Cavit Kavak, Mustafa Mendilcioğlu ve Yasin Erdinç’in 4422 sayılı yasanın 3 ve 8. maddeleri uyarınca mesken, ikametgah, işyeri veya kamuya açık yerlerdeki her türlü faaliyetlerinin teknik araçlarla gizli olarak gözetlenmesine ve izlenmesine, karar ve eklerinin DGM C. Başsavcılığı’na gönderilmesine, itiraz yolu açık olmak üzere evrak üzerinde karar verildi."
Can Kozanoğlu ( 1963)
Can Kozanoğlu ( 1963) 1963 yılında Adana’da doğdu.Anafartalar İlkokulu, Alman Lisesi, Nilüfer Hatun İlkokulu, Robert kolej, İ.Ü. SBF ve B.Ü.Sosoyoloji Bölümü’nde okudu.Değişik dergilerde çalıştı
ESERLERİ
Türkiye’de Futbol /Bu Maçı Alıcaz
Can Kozanoğlu
Kıyı Y. İstanbul 1990
İkinci Baskı İletişim Y. İstanbul 1996
Transfer hikayelerinden sürgünle sonuçlanan mağlubiyetlere, çocukluk umutlarından emeklilik yıllarına, futbolcu kimdir, hoca kimdir? Bir insan niçin hakem olur? Sonra tribünler, taraftar kimliği, alaturka hooliganlar Talat Paşa'dan bugüne devlet-kulüp ilişkileri, iktidar-fotbol ilişkileri asker -sivil futbol darbeleri, militarist futboldan polis devleti futboluna geçiş ve tabii ki anlı şanlı tezahüret tarihimiz. Sahaya ilk kez 1990'da çıkan "Bu Maçı Alıcaz"ın notlandırılmış yeni baskısı.
Pop Çağı Ateşi
Can Kozanoğlu
İletişim Y. İstanbul 1995
Ateşi hangi anlamıyla alırsanız alın, pop çağının ateşi altınydayız. Her şey pop artık müzik, şiddet, sevgi, islam, millliyetçilik, Linç hukukundan reality şovlara, Tarkan'dan Çiller'e kara kafa diye dışlananlardan site hayatına, Halk Ekmek büfelerinin önündeki kuyruklardan döviz büfesi kuyruklarına, ülkücü hareketin yükselişinden kimlik aç gözlülülğüne, pop çağı hayatı üzerine bir araştırma . Niçin Ayy inanmıyoruz ki?
İnternet Dolunay Cemaat
Can Kozanoğlu
İletişim Y İstanbul 1997
Modernizmin uzantısında hem toplumsallaşan hem kitleselleşen new-age yeni çağ kültürü usulca büyüyen hızla güçlenen Fethullah Gülen cemaati.. İnsanlığın önünde büyük bir fırsat ve ihmale gelmez bir tehlike halinde duran internet internet, Dolunay, Cemaat bu üç simgesel olgu üzerinden bir dünya parçası olarak Türkiyenin bugününe ve geleceğine bakmaya çalışıyor, kritik bir çağ dönümünün ipuçlarını gündelik söylemler içinden çıkarmaya çalışıyor.
Cilalı İmaj Devri
1980’lerden 90’lara Türkiye ve starları
Can Kozanoğlu
İletişim Y. İstanbul 2000
Yeni düzen, imajlar yarattı, İmajlar, yeni düzeni parlattı, Bir tek şey değişmedi: Hala birileri hayatı bizin adımıza seslendiriyor. İstikball, Future 2001 İnsansız Bankacılık, Özal'ın en sevdiği reklamlardan biri olmalı. Bi ingilizce bi bilgisayar, biraz korku, biraz hayal. Devlet şirketleşti, finans kesimi güçlendi, medya her şeye kadir ve belki de Mesut Yılmaz diye bir politikacı yol aslında. Arabesk çeşitlendi, ibrahim Tatlıses her yola geliyor. İyi de, komedyenler niçin hep Kürt taklidi yapıyor? Gecekondu mahalleleri kuşak kuşak. Özgün müzik, islamcılar da devrimciler de çalsa aynı müzik. Kentlerde yoksullar var, Ahmet Kaya mucit değil kaşif. Popüler sinema hasta, yerine Sezen Aksu bakıyor. Eller ya ama biz yay değil, Avrupa'ya Mustafa Denizli Kapıkule'nin ötesinden bildiriyor.
Yeni Şehir Notları
Can Kozanoğlu
İletişim Y.
İstanbul 2001
Şehrin, şehirdeki yeni hayatın karıştırdığı bir kitap işte: Renk, ses, seks, cinayet... Bambaşka bir cinayet ve intihar potansiyeli, belki. "Canısı'yla tuğla kırmızısına dönen son briketler ve ince neon kırmızısı, parliament mavisi. Amerikan ambiyansı... Yeni orta sınıf: Gerilen ama kopmayan çağ lastiği. Otopark zaferleri, otopark hezimetleri ve alışveriş merkezleri...
Edebiyat fantastikle çıkıyor, "küçük adam" mizaha sığındı; stand-up'ın tam zamanı, "iyi mahalle" dizilerinin de, "kirli dünya" dizilerinin de, vasatı tatmin eden starların da...
Polis toplumunun resmi kahramanları, özel güvenlikçiler, korumalar, duvar gibi "bodyguard", koç gibi faşizan neo-karizma...
Yüzler, ifadeler, ifadenin sıfırlandığı an, merkez sağ erkek dudağı, gecikmiş şaşkınlık, sahte deli terörü, iç ses okuyabilmenin gerilimi... Aşk trendi, anti-mesaj trendi, "alışkanlığa dönüşmüştü" trendi, paranoya trendi... Gerçek oyuncu, geçici ölememe oyunu, Şeyh ile Mürid oyunu ve şööyle bir zafer yumruğu...
(Arka Kapak)
ESERLERİ
Türkiye’de Futbol /Bu Maçı Alıcaz
Can Kozanoğlu
Kıyı Y. İstanbul 1990
İkinci Baskı İletişim Y. İstanbul 1996
Transfer hikayelerinden sürgünle sonuçlanan mağlubiyetlere, çocukluk umutlarından emeklilik yıllarına, futbolcu kimdir, hoca kimdir? Bir insan niçin hakem olur? Sonra tribünler, taraftar kimliği, alaturka hooliganlar Talat Paşa'dan bugüne devlet-kulüp ilişkileri, iktidar-fotbol ilişkileri asker -sivil futbol darbeleri, militarist futboldan polis devleti futboluna geçiş ve tabii ki anlı şanlı tezahüret tarihimiz. Sahaya ilk kez 1990'da çıkan "Bu Maçı Alıcaz"ın notlandırılmış yeni baskısı.
Pop Çağı Ateşi
Can Kozanoğlu
İletişim Y. İstanbul 1995
Ateşi hangi anlamıyla alırsanız alın, pop çağının ateşi altınydayız. Her şey pop artık müzik, şiddet, sevgi, islam, millliyetçilik, Linç hukukundan reality şovlara, Tarkan'dan Çiller'e kara kafa diye dışlananlardan site hayatına, Halk Ekmek büfelerinin önündeki kuyruklardan döviz büfesi kuyruklarına, ülkücü hareketin yükselişinden kimlik aç gözlülülğüne, pop çağı hayatı üzerine bir araştırma . Niçin Ayy inanmıyoruz ki?
İnternet Dolunay Cemaat
Can Kozanoğlu
İletişim Y İstanbul 1997
Modernizmin uzantısında hem toplumsallaşan hem kitleselleşen new-age yeni çağ kültürü usulca büyüyen hızla güçlenen Fethullah Gülen cemaati.. İnsanlığın önünde büyük bir fırsat ve ihmale gelmez bir tehlike halinde duran internet internet, Dolunay, Cemaat bu üç simgesel olgu üzerinden bir dünya parçası olarak Türkiyenin bugününe ve geleceğine bakmaya çalışıyor, kritik bir çağ dönümünün ipuçlarını gündelik söylemler içinden çıkarmaya çalışıyor.
Cilalı İmaj Devri
1980’lerden 90’lara Türkiye ve starları
Can Kozanoğlu
İletişim Y. İstanbul 2000
Yeni düzen, imajlar yarattı, İmajlar, yeni düzeni parlattı, Bir tek şey değişmedi: Hala birileri hayatı bizin adımıza seslendiriyor. İstikball, Future 2001 İnsansız Bankacılık, Özal'ın en sevdiği reklamlardan biri olmalı. Bi ingilizce bi bilgisayar, biraz korku, biraz hayal. Devlet şirketleşti, finans kesimi güçlendi, medya her şeye kadir ve belki de Mesut Yılmaz diye bir politikacı yol aslında. Arabesk çeşitlendi, ibrahim Tatlıses her yola geliyor. İyi de, komedyenler niçin hep Kürt taklidi yapıyor? Gecekondu mahalleleri kuşak kuşak. Özgün müzik, islamcılar da devrimciler de çalsa aynı müzik. Kentlerde yoksullar var, Ahmet Kaya mucit değil kaşif. Popüler sinema hasta, yerine Sezen Aksu bakıyor. Eller ya ama biz yay değil, Avrupa'ya Mustafa Denizli Kapıkule'nin ötesinden bildiriyor.
Yeni Şehir Notları
Can Kozanoğlu
İletişim Y.
İstanbul 2001
Şehrin, şehirdeki yeni hayatın karıştırdığı bir kitap işte: Renk, ses, seks, cinayet... Bambaşka bir cinayet ve intihar potansiyeli, belki. "Canısı'yla tuğla kırmızısına dönen son briketler ve ince neon kırmızısı, parliament mavisi. Amerikan ambiyansı... Yeni orta sınıf: Gerilen ama kopmayan çağ lastiği. Otopark zaferleri, otopark hezimetleri ve alışveriş merkezleri...
Edebiyat fantastikle çıkıyor, "küçük adam" mizaha sığındı; stand-up'ın tam zamanı, "iyi mahalle" dizilerinin de, "kirli dünya" dizilerinin de, vasatı tatmin eden starların da...
Polis toplumunun resmi kahramanları, özel güvenlikçiler, korumalar, duvar gibi "bodyguard", koç gibi faşizan neo-karizma...
Yüzler, ifadeler, ifadenin sıfırlandığı an, merkez sağ erkek dudağı, gecikmiş şaşkınlık, sahte deli terörü, iç ses okuyabilmenin gerilimi... Aşk trendi, anti-mesaj trendi, "alışkanlığa dönüşmüştü" trendi, paranoya trendi... Gerçek oyuncu, geçici ölememe oyunu, Şeyh ile Mürid oyunu ve şööyle bir zafer yumruğu...
(Arka Kapak)
Cahit Uçuk ( 17.08.1909)
Cahit Uçuk ( 17.08.1909) 17 Ağustos 1909'da, hikâye ve roman yazarı, Siverek Milletvekili ve Kaymakam İbrahim Vehbi Uçuk'un kızı olarak Selanik'te dünyaya gelen Cahit Uçuk, sanat hayatına şiir yazarak başladı, daha sonra hikâye ve romana yöneldi. Uçuk, eserlerinde genellikle kadın hakları, kadının toplumdaki yeri, analık duygusu ve zaman zaman mistik temaları işledi, Anadolu kadınını ve Anadolu'nun çeşitli sorunlarını dile getirdi. Sıcak ve içten anlatımıyla bir dönem çok okunan yazarlar arasında yer alan Uçuk, sayıları her yıl artan roman ve öykü kitaplarından başka çok sevdiği çocuklar için de romanlar, öyküler, masallar ve manzum masallar yazdı.
Cumhuriyet dönemine başından itibaren tanıklık eden Uçuk, anılarını "Erkekler Dünyasında Bir Kadın Yazar - Silsilname I", "Yıllar Sadece Sayı - Silsilname II" ve ""Bir İmparatorluk Çökerken" adlı kitaplarında topladı. Uçuk'un çok sayıda roman, şiir ve macera kitabı da bulunuyor.
HAKKINDA YAZILANLAR
Cahit Uçuk'u kaybettik
Milliyet 8 Kasım 2004
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kadın yazarlarından Cahit Uçuk, 95 yaşında hayata gözlerini yumdu. Kadın yazar Cahit Uçuk, 95 yaşında hayata gözlerini yumdu.
X
Ünlü yazara ‘sır’ cenaze
Süleyman Arat
Hürriyet 08.11.2004
Cumhuriyet döneminin ilk kadın yazarlarından Cahit Uçuk, gazetelere bile ilan verilmeden öldüğü gecenin sabahında toprağa verildi.
TÜRK edebiyatından bir yıldız daha kaydı. Önceki gece yarısı Bebek’teki çok sevdiği evinde 95 yaşında ölen Cumhuriyet döneminin ilk kadın yazarlarından Cahit Uçuk, görkemli hayatına tezat oluşturacak şekilde, aynı gün yalnızca 38 kişinin katıldığı buruk bir cenaze töreniyle toprağa verildi. Adı nedeniyle toplumun geniş kesiminde ‘erkek’ olarak bilinen Cahit Uçuk, gerçek soyadı olan Üçok’u mahkeme kararıyla değiştirerek kitaplarında kullandığı soyadını almıştı.
SORU İŞARETLERİ
Erkek kardeşi ve iki yeğeninin isteği üzerine öldüğü gecenin ertesinde, gazetelere bile ilan verilmeden defnedilen ünlü yazarın, Zincirlikuyu mezarlığındaki camide yapılan cenaze törenine, telefon trafiğiyle öğrenen az sayıda seveni katılabildi. Uçuk’un ölüm haberi, kendi internet sitesi olan www.cahitucuk.com’a dahi girilemedi. Cenaze için bu kadar acele edilmesi, soru işaretleri yaratırken, aile içi bir ihtilaf olabileceği de iddia edildi.
Ailesi: Morgda kalmayı istemezdi
ÜNLÜ yazar için yeğeni Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Başhekimi Doç. Dr. Cahit Üçok, ‘Neden hızlı olsun ki. Tüm dini vecibeleri yerine getirilerek, bekletilmeden toprağa verildi. Ayrıca salı günü yurtdışına gidecek olan diğer yeğeni, Prof.Dr. Alp Üçok da törene katılabilsin istedik’ dedi. Ünlü yazarın hayattaki tek kardeşi Yılmaz Üçok ise ‘Maalesef çok tepki aldık. Ancak kendisi morgda olmayı istemezdi, bunu düşünerek cenazeyi bekletmeyi uygun bulmadık’ diye konuştu.
ARKADAŞLARI: EVİNDE BEKLETSEYDİLER
Cenazeye katılan Cahit Uçuk’un arkadaşları ise ‘Topluma mal olmuş büyük bir yazardı. Böyle 20-30 kişiyle onu uğurlamak yüreğimizi burktu. Kendisi görkemli bir kişiydi. Tanıdığımız kadarıyla böyle apar topar defnedilmeyi asla istemezdi. Madem morg istemezdi deniliyor, o zaman evinde uygun koşullarda bir gün bekletilebilirdi’ dediler. Törene aynı zamanda editörü olan yeğeni Ayşe Üçok da katıldı. Ünlü yazar bir süre önce suikast sonucu ölen Bahriye Üçok’un ve Türk siyasetinin unutulmaz simalarından Turhan Feyzioğlu’nun da akrabasıydı.
İmam hariç, 38 kişi
Yazarın erkek kardeşi ve yeğenlerinin kararıyla, öldüğü geceyle aynı günün ikindi vaktinde toprağa verilen Cahit Uçuk’un birçok seveni, haberleri olmadığı için cenazeye gelemedi. Yazarın Zincirlikuyu Mezarlığı Camisi’nde kılınan cenaze namazına imam hariç, cami görevlileri, cenaze aracı şoförü, kazı ekibi dahil 38 kişi katıldı.
Çocuk kitabı Japonca’ya bile çevrildi
DAHA çok çocuk romanlarıyla, özgün masallarla tanınan Cahit Uçuk, 1909 yılında Selanik’te doğdu. Ailesiyle Anadolu ilçelerinde dolaşırken öğrenimini, evinde özel olarak tamamladı. Yazarlık yaşamına 1935 yılında başladı. ‘Türk İkizleri’ adlı çocuk kitabı İngilizce’den Japonca’ya kadar birçok dile çevrildi, 1958’de Uluslararası Çocuk Kitapları Birliği’nin Hans Christian Andersen Yarışması’nda Şeref Armağanı’nı kazandı. ‘Bir İmparatorluk Çökerken’ kitabında; yakın tarihimizin birinci elden tanıklığını aktardı. ‘Erkekler Dünyasında Bir Kadın Yazar-Silsilename I’de erkekler ortamında güzel bir kadın yazarın meslek yaşamından, bireysel yaşantısından kesitleri anlattı, ‘Yıllar Sadece Sayı-Silsilename II’de Babıáli’nin ünlü simaları, onlarla münasebetleri dile getirildi. Uçuk, eserlerinde Anadolu kadını ve Anadolu’nun meselelerini sıcak bir anlatımla okurlarıyla paylaşmıştı. Uzun süre en çok okunan yazarlar arasında yeralan Cahit Uçuk, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından da çocuk edebiyatı ve hatıra türündeki çalışmalarından dolayı 2001 yılında ‘Üstün Hizmet Ödülü’ almıştı.
ESERLERİ
Bir İmparatorluk Çökerken..
-Anılar-
Cahit Uçuk
Yapı Kredi Yayınları / Edebiyat Dizisi
Cahit Uçuk, anılarında, Selanik ve İstanbul'un ahşap konaklarındaki görkemli yaşamı, işgal yıllarını, ülkeyi kaplayan kara bulutların arasından yeni bir devlet kurmaya çalışan idealist insanların çabalarını ve unutulmuşluğu anlatıyor. Artık çarpıtılmaya yüz tutan yakın tarihimizin birinci elden tanıklığı.
Cumhuriyet Türkiyesi'nin ilk kadın yazarlarından biri olan ve 60. yazı yılını kutlayan, Cahit Uçuk'un anılarında anlattığı sadece onun değil, hepimizin geçmişi…
Cumhuriyet dönemine başından itibaren tanıklık eden Uçuk, anılarını "Erkekler Dünyasında Bir Kadın Yazar - Silsilname I", "Yıllar Sadece Sayı - Silsilname II" ve ""Bir İmparatorluk Çökerken" adlı kitaplarında topladı. Uçuk'un çok sayıda roman, şiir ve macera kitabı da bulunuyor.
HAKKINDA YAZILANLAR
Cahit Uçuk'u kaybettik
Milliyet 8 Kasım 2004
Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kadın yazarlarından Cahit Uçuk, 95 yaşında hayata gözlerini yumdu. Kadın yazar Cahit Uçuk, 95 yaşında hayata gözlerini yumdu.
X
Ünlü yazara ‘sır’ cenaze
Süleyman Arat
Hürriyet 08.11.2004
Cumhuriyet döneminin ilk kadın yazarlarından Cahit Uçuk, gazetelere bile ilan verilmeden öldüğü gecenin sabahında toprağa verildi.
TÜRK edebiyatından bir yıldız daha kaydı. Önceki gece yarısı Bebek’teki çok sevdiği evinde 95 yaşında ölen Cumhuriyet döneminin ilk kadın yazarlarından Cahit Uçuk, görkemli hayatına tezat oluşturacak şekilde, aynı gün yalnızca 38 kişinin katıldığı buruk bir cenaze töreniyle toprağa verildi. Adı nedeniyle toplumun geniş kesiminde ‘erkek’ olarak bilinen Cahit Uçuk, gerçek soyadı olan Üçok’u mahkeme kararıyla değiştirerek kitaplarında kullandığı soyadını almıştı.
SORU İŞARETLERİ
Erkek kardeşi ve iki yeğeninin isteği üzerine öldüğü gecenin ertesinde, gazetelere bile ilan verilmeden defnedilen ünlü yazarın, Zincirlikuyu mezarlığındaki camide yapılan cenaze törenine, telefon trafiğiyle öğrenen az sayıda seveni katılabildi. Uçuk’un ölüm haberi, kendi internet sitesi olan www.cahitucuk.com’a dahi girilemedi. Cenaze için bu kadar acele edilmesi, soru işaretleri yaratırken, aile içi bir ihtilaf olabileceği de iddia edildi.
Ailesi: Morgda kalmayı istemezdi
ÜNLÜ yazar için yeğeni Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Başhekimi Doç. Dr. Cahit Üçok, ‘Neden hızlı olsun ki. Tüm dini vecibeleri yerine getirilerek, bekletilmeden toprağa verildi. Ayrıca salı günü yurtdışına gidecek olan diğer yeğeni, Prof.Dr. Alp Üçok da törene katılabilsin istedik’ dedi. Ünlü yazarın hayattaki tek kardeşi Yılmaz Üçok ise ‘Maalesef çok tepki aldık. Ancak kendisi morgda olmayı istemezdi, bunu düşünerek cenazeyi bekletmeyi uygun bulmadık’ diye konuştu.
ARKADAŞLARI: EVİNDE BEKLETSEYDİLER
Cenazeye katılan Cahit Uçuk’un arkadaşları ise ‘Topluma mal olmuş büyük bir yazardı. Böyle 20-30 kişiyle onu uğurlamak yüreğimizi burktu. Kendisi görkemli bir kişiydi. Tanıdığımız kadarıyla böyle apar topar defnedilmeyi asla istemezdi. Madem morg istemezdi deniliyor, o zaman evinde uygun koşullarda bir gün bekletilebilirdi’ dediler. Törene aynı zamanda editörü olan yeğeni Ayşe Üçok da katıldı. Ünlü yazar bir süre önce suikast sonucu ölen Bahriye Üçok’un ve Türk siyasetinin unutulmaz simalarından Turhan Feyzioğlu’nun da akrabasıydı.
İmam hariç, 38 kişi
Yazarın erkek kardeşi ve yeğenlerinin kararıyla, öldüğü geceyle aynı günün ikindi vaktinde toprağa verilen Cahit Uçuk’un birçok seveni, haberleri olmadığı için cenazeye gelemedi. Yazarın Zincirlikuyu Mezarlığı Camisi’nde kılınan cenaze namazına imam hariç, cami görevlileri, cenaze aracı şoförü, kazı ekibi dahil 38 kişi katıldı.
Çocuk kitabı Japonca’ya bile çevrildi
DAHA çok çocuk romanlarıyla, özgün masallarla tanınan Cahit Uçuk, 1909 yılında Selanik’te doğdu. Ailesiyle Anadolu ilçelerinde dolaşırken öğrenimini, evinde özel olarak tamamladı. Yazarlık yaşamına 1935 yılında başladı. ‘Türk İkizleri’ adlı çocuk kitabı İngilizce’den Japonca’ya kadar birçok dile çevrildi, 1958’de Uluslararası Çocuk Kitapları Birliği’nin Hans Christian Andersen Yarışması’nda Şeref Armağanı’nı kazandı. ‘Bir İmparatorluk Çökerken’ kitabında; yakın tarihimizin birinci elden tanıklığını aktardı. ‘Erkekler Dünyasında Bir Kadın Yazar-Silsilename I’de erkekler ortamında güzel bir kadın yazarın meslek yaşamından, bireysel yaşantısından kesitleri anlattı, ‘Yıllar Sadece Sayı-Silsilename II’de Babıáli’nin ünlü simaları, onlarla münasebetleri dile getirildi. Uçuk, eserlerinde Anadolu kadını ve Anadolu’nun meselelerini sıcak bir anlatımla okurlarıyla paylaşmıştı. Uzun süre en çok okunan yazarlar arasında yeralan Cahit Uçuk, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından da çocuk edebiyatı ve hatıra türündeki çalışmalarından dolayı 2001 yılında ‘Üstün Hizmet Ödülü’ almıştı.
ESERLERİ
Bir İmparatorluk Çökerken..
-Anılar-
Cahit Uçuk
Yapı Kredi Yayınları / Edebiyat Dizisi
Cahit Uçuk, anılarında, Selanik ve İstanbul'un ahşap konaklarındaki görkemli yaşamı, işgal yıllarını, ülkeyi kaplayan kara bulutların arasından yeni bir devlet kurmaya çalışan idealist insanların çabalarını ve unutulmuşluğu anlatıyor. Artık çarpıtılmaya yüz tutan yakın tarihimizin birinci elden tanıklığı.
Cumhuriyet Türkiyesi'nin ilk kadın yazarlarından biri olan ve 60. yazı yılını kutlayan, Cahit Uçuk'un anılarında anlattığı sadece onun değil, hepimizin geçmişi…
Cahit Külebi ( 1917)- (1997)
Cahit Külebi ( 1917)- (1997) 1917 yılında Tokat-Zile'de doğdu. Sivas Lisesi'ni, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu'nu bitirdi. Antalya ve Ankara'da edebiyat öğretmenliği ve Milli Eğitim Müfettişliği görevlerinde bulundu. Kültür Ateşesi olarak İsviçre'de görev yaptı. Kültür Müsteşar Yardımcılığı'nda bulundu. Türk Dil Kurumu genel yazmanı olarak çalıştı. 1997 yılında öldü.
ESERLERİ
Şiir:
Adamın Biri (1946), Rüzgâr (1949), Atatürk Kurtuluş Savaşında (1952), Yeşeren Otlar (1954), Süt (1954), Türk Mavisi (1973-Seçmelerle birlikte), Yangın (1980).
Toplu Basımlar:
Şiirler (1969), Sıkıntı ve Umut (1977), Bütün Şiirleri (1982).
Düz Yazıları:
Şiir Her Zaman (1985), İçi Sevda Yolculuk (1986).
ESERLERİ
Şiir:
Adamın Biri (1946), Rüzgâr (1949), Atatürk Kurtuluş Savaşında (1952), Yeşeren Otlar (1954), Süt (1954), Türk Mavisi (1973-Seçmelerle birlikte), Yangın (1980).
Toplu Basımlar:
Şiirler (1969), Sıkıntı ve Umut (1977), Bütün Şiirleri (1982).
Düz Yazıları:
Şiir Her Zaman (1985), İçi Sevda Yolculuk (1986).
Cahit Atasoy ( 01.03.1927)
Cahit Atasoy ( 01.03.1927) İlk Türk Musikisi Konservatuarı'nın Kurucularından Doç. M. CAHİT ATASOY 3 Nisan 2002 çarşamba günü vefat etti.
1 Mart 1927'de Trabzon'da doğdu.İstanbul Erkek Lisesi'nde orta ve liseyi bitirdi. İktisat Fakültesi'nden mezun oldu. İstanbul Konservatuarı'na girdi. Orada Batı Müziği okudu.1947'den başlayarak önce Haydar Sanal'ın, sonra Hüseyin Saadettin
Arel'in talebesi oldu. 1949'dan itibaren Arel'den özel dersler de almaya başladı. Annoniden sonra kontrpuan, füg, enstrümantasyon ve yüksek solfej öğrendi. Arel'in hocası Edgar Manas'a devam etti. Dr. Suphi Ezgi ile bir müddet klasik Türk Musikisi üzerindede çalıştı.Chant ve yüksek chant dersleri aldı . İstanbul Opera Stüdyosu'nda opera derslerine devam
etti. Keman dersleri aldı. Daha önce tanbur dersi de almıştı. Bariton ve hânende olarak çalıştı. Üniversite Korosu'nda Ercümend
Berker'in de talebesi oldu. İleri Türk Musikisi Cemiyeti'nde nazariyat, solfej ve armoni okuttu. Başta yeni İstanbul olmak üzere gazete ve dergilere yüzlerce Batı ve Türk Musikisi kritiği, makalesi yazdı. Film müziği de yapmıştı.Atasoy, Arel ekolünün önemli bir bestekârı kabul edilir. Türk Musikisi nazariyatını Arel'den ilk öğrenenlerden biriydi.
İTÜ TMDK'nın kurucularından olan ATASOY İTÜ TMDK'da lisans ve yüksek lisansta Türk Musikisi Solfej ve Nazariyat, Terminoloji dersleri verdi.03-Nisan 2002 tarihinde Hakkın rahmetine kavuştu.
05 Nisan 2002 Tarihinde İ.T.Ü. Taşkışla Binasında Saat 10:30'da tören yapıldı. Öğle Namazını mütakip Fatih Camii'nde Cenaze Namazı kılındı ve Edirnekapı Şehitliğine defnedildi.
1 Mart 1927'de Trabzon'da doğdu.İstanbul Erkek Lisesi'nde orta ve liseyi bitirdi. İktisat Fakültesi'nden mezun oldu. İstanbul Konservatuarı'na girdi. Orada Batı Müziği okudu.1947'den başlayarak önce Haydar Sanal'ın, sonra Hüseyin Saadettin
Arel'in talebesi oldu. 1949'dan itibaren Arel'den özel dersler de almaya başladı. Annoniden sonra kontrpuan, füg, enstrümantasyon ve yüksek solfej öğrendi. Arel'in hocası Edgar Manas'a devam etti. Dr. Suphi Ezgi ile bir müddet klasik Türk Musikisi üzerindede çalıştı.Chant ve yüksek chant dersleri aldı . İstanbul Opera Stüdyosu'nda opera derslerine devam
etti. Keman dersleri aldı. Daha önce tanbur dersi de almıştı. Bariton ve hânende olarak çalıştı. Üniversite Korosu'nda Ercümend
Berker'in de talebesi oldu. İleri Türk Musikisi Cemiyeti'nde nazariyat, solfej ve armoni okuttu. Başta yeni İstanbul olmak üzere gazete ve dergilere yüzlerce Batı ve Türk Musikisi kritiği, makalesi yazdı. Film müziği de yapmıştı.Atasoy, Arel ekolünün önemli bir bestekârı kabul edilir. Türk Musikisi nazariyatını Arel'den ilk öğrenenlerden biriydi.
İTÜ TMDK'nın kurucularından olan ATASOY İTÜ TMDK'da lisans ve yüksek lisansta Türk Musikisi Solfej ve Nazariyat, Terminoloji dersleri verdi.03-Nisan 2002 tarihinde Hakkın rahmetine kavuştu.
05 Nisan 2002 Tarihinde İ.T.Ü. Taşkışla Binasında Saat 10:30'da tören yapıldı. Öğle Namazını mütakip Fatih Camii'nde Cenaze Namazı kılındı ve Edirnekapı Şehitliğine defnedildi.
Cahar Dudayev ( 1944)- (21.04.1996)
Cahar Dudayev ( 1944)- (21.04.1996) Çeçenistan'ı özgürlüğü kavuşturan Cahar Dudayev, 1944 yılının Şubat ayında Çeçenistan'ın Yalho köyünde doğdu. Hayata gözlerini açar açmaz Rus baskısı ile tanıştı. 23 Şubat 1944'te Sibirya'ya sürgün edilenlerin arasına katıldığında daha annesinin kucağında 15 günlük bir bebekti. Çocukluk yılları Sibirya bozkırlarında çok güç şartlar altında geçti. Orta öğrenimini burada tamamladı. 1962 yılında Tambov Askeri Pilot Yüksek Okulu'ndan, 1966 yılında da Uzak Mesafe Uçakları Pilot ve Mühendis Yetiştirme Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. 1974 yılında Gagarin Hava Harp Akademisi'ni de bitiren Dudayev, 1. Sınıf pilot ve mühendis ünvanını kazandı. S.S.C.B. hükümeti tarafından kendisine 12 madalya verildi. Tümgeneralliğe yükseldi. Sovyet tarihinde Stratejik Hava Kuvvetleri'nde Tümen Komutanı olmayı başaran ilk Müslüman olarak adından bahsettirdi.
Çeçenistan Devlet Başkanı olmadan önce Baltık Cumhuriyetlerinde yaşanan bağımsızlık hareketlerini bastırmadığı için adı isyancı generale çıktı. 1989'da Estonya'da Stratejik Hava Kuvvetleri Filoları Komutanlığı'nda görev yaparken Baltık ülkelerinde başlayan bağımsızlık hareketlerinin kuvvet kullanılarak bastırılması için Moskova'dan emir aldı. Ancak bu emri "yurdunun bağımsızlığı için mücadele eden bir halkın üstüne bomba atmam" diyerek yerine getirmedi. Moskova bu itaatsizliği hazmedemedi ve Dudayev'e ceza olarak askeri birliği ile birlikte Grozni'ye sürgüne gönderildi. 1990 yılının Mayıs ayında görevinden istifa etti. Rusya bu "isyancı" komutanın önderlik edeceği birçok olaya gebeydi.
Kasım 1990'da toplanan Çeçen Halkının Kurultayı'na davet edildi ve sonradan "Çeçen Ulusal Kongresi" adını alan bu halk meclisinin icra kurulu başkanlığına seçildi.
19-21 Ağustos 1991'de Gorbaçov'a karşı girişilen başarısız darbe teşebbüsü sırasında darbecilerin karşısında yer aldı. Akabinde, darbecilerle işbirliği yapan Çeçen-İnguş Cumhuriyeti Hükümeti'ni düşürmek için başlatılan halk hareketinin başına geçti. Demokratik güçler, aydınlar ve tüm Çeçen halkı kendisini destekledi. 27 Ekim 1991'de yapılan seçimlerde %85 oranında aldığı oyla Çeçenistan Cumhurbaşkanlığı'na seçildi.Rusya'nın 11 Aralık 1994 tarihinde Çeçenistan'a karşı başlattığı işgal ve soykırım hareketine karşı Cahar Dudayev, "Son Çeçen canını vermeden Ruslar ülkemize hakim olamaz" diyerek, halkına "Cihad" emrini verdi.Dudayev'in önderliğindeki Çeçen halkı, iki yıla yakın bir süre devam eden şanlı bir istiklal mücadelesi verdi. Sonunda Mayıs 1996'da Çeçenistan Ruslardan temizlenerek, Kafkas tarihine yeni bir altın sayfa eklendi.Bu özgürlük lideri, 21 Nisan 1996'da bir suikast sonucu şehid edildi.
Çeçenistan Devlet Başkanı olmadan önce Baltık Cumhuriyetlerinde yaşanan bağımsızlık hareketlerini bastırmadığı için adı isyancı generale çıktı. 1989'da Estonya'da Stratejik Hava Kuvvetleri Filoları Komutanlığı'nda görev yaparken Baltık ülkelerinde başlayan bağımsızlık hareketlerinin kuvvet kullanılarak bastırılması için Moskova'dan emir aldı. Ancak bu emri "yurdunun bağımsızlığı için mücadele eden bir halkın üstüne bomba atmam" diyerek yerine getirmedi. Moskova bu itaatsizliği hazmedemedi ve Dudayev'e ceza olarak askeri birliği ile birlikte Grozni'ye sürgüne gönderildi. 1990 yılının Mayıs ayında görevinden istifa etti. Rusya bu "isyancı" komutanın önderlik edeceği birçok olaya gebeydi.
Kasım 1990'da toplanan Çeçen Halkının Kurultayı'na davet edildi ve sonradan "Çeçen Ulusal Kongresi" adını alan bu halk meclisinin icra kurulu başkanlığına seçildi.
19-21 Ağustos 1991'de Gorbaçov'a karşı girişilen başarısız darbe teşebbüsü sırasında darbecilerin karşısında yer aldı. Akabinde, darbecilerle işbirliği yapan Çeçen-İnguş Cumhuriyeti Hükümeti'ni düşürmek için başlatılan halk hareketinin başına geçti. Demokratik güçler, aydınlar ve tüm Çeçen halkı kendisini destekledi. 27 Ekim 1991'de yapılan seçimlerde %85 oranında aldığı oyla Çeçenistan Cumhurbaşkanlığı'na seçildi.Rusya'nın 11 Aralık 1994 tarihinde Çeçenistan'a karşı başlattığı işgal ve soykırım hareketine karşı Cahar Dudayev, "Son Çeçen canını vermeden Ruslar ülkemize hakim olamaz" diyerek, halkına "Cihad" emrini verdi.Dudayev'in önderliğindeki Çeçen halkı, iki yıla yakın bir süre devam eden şanlı bir istiklal mücadelesi verdi. Sonunda Mayıs 1996'da Çeçenistan Ruslardan temizlenerek, Kafkas tarihine yeni bir altın sayfa eklendi.Bu özgürlük lideri, 21 Nisan 1996'da bir suikast sonucu şehid edildi.
Cabir b. Abdullah
Cabir b. Abdullah Ensâr-ı kirâmın büyüklerindendir. İkinci Akabe anlaşmasında babası ile idi "radıyallahü teâlâ anhümâ". Bedr ve Uhudda küçük idi. Diğer onsekiz gazâda bulundu. Ömrü sonunda gözlerine perde geldi. Yezîdin kumandasındaki ordu ile İstanbul muhâsarasında bulundu. 77 yılında 95 yaşında vefât etdi. Medînede medfûn olduğu (Mevdu'âtül-ulûm) 648. ci sahîfede yazılıdır. Koca Mustafâ pâşanın yapdırdığı câmi' ve türbe, başka Câbir için olsa gerekdir.
23 Kasım 2008 Pazar
Biruni ( 25.06.972)- (14.07.1050)
Biruni ( 25.06.972)- (14.07.1050) Biruni hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir. Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Coğrafya konularında bile o konuyla ilgili bir âyet zikretmiş, âyette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgilere daha iyi nüfuz edileceğini söylemiş, ilim öğrenmekten kastın hakkı ve hakikatı bulmak olduğunu dile getirmiş ve "Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar varsa Allah'a tevbe ederim. Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda Allah'tan yardım dilerim. Bâtıl Şeylerden korunmak için de Allah'tan hidayet isterim. İyilik O'nun elindedir!" demiştir.
Hayatı
Yaşadığı çağa damgasını vurup " Biruni Asrı" denmesine sebepolan zekâ harikası bilginimiz.973 yılında Harizm'in merkezi Kâs'ta doğdu. Esas adı Ebû Reyhan b. Mu-hammed'dir. Küçük yaşta babasını kay-betti. Annesi onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaştaaraştırmacı bir ruha sahipti. Birçok ko-nuyu öğrenmek için çılgınca hırs göste-riyordu. Tahsil çağına girdiğinde Hâ-rizmşahların himayesine alındı ve saray terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur, Bîrû-nî'nin en iyi bir eğitim alması için herimkânı sağladı.(1)Bu arada İbn-i Irak ve Abdüssamed b. Hakîm'den de dersler alan bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini yetiştirdi.Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sön-meyen azmiyle birleşince 17 yaşındaeser vermeye başladı.Fakat Me'mûnîlerin Kâs'ı alıp Hârizmşahları tarihten silmeleriyle Bîrûnî'nin huzuru kaçtı, sıkıntılar başladı veKâs'ı terketmek zorunda kaldı. (2) An-cak iki yıl sonra tekrar döndüğünde ün-lü bilgin Ebü'l-Vefâ ile buluşup rasat ça-lışmaları yaptı.Daha sonra hükümdar Ebü'l-Abbas,sarayında Bîrûnî'ye bir daire tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlen-dirdi. Bu durum, hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi,bilginimizin de devlet başkanları yanın-daki yüksek itibarının belgesiydi. (3)
Gazneli Mahmud Hindistan'ı alınca hocalarıyla Bîrûnî'yi de oraya götürdü.Zira onun yanında da itibarı çok yük-sekti. " Bîrûnî, sarayımızın en değerli hazinesidir' derdi. (4) Bu yüzden ted-birli hünkâr, liyakatını bildiği Bîrûnî'yiHazine Genel Müdürlüğü'ne tayin etti.O da orada Hint dil ve kültürünü bütü-nüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sü-rede Hintli bilginler üzerinde şaşkınlıkve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağ-lanan siyasî ve ilmî araştırmalarına de-vam etti. Bir devre adını veren, çağınıaşan ilmî hayatının zirvesine erişti. Sul-tan Mes'ud, kendisine ithaf ettiği Ka-nun-u Mes'ûdî adlı eseri için Bîrûnî'yebir fil yükü gümüş para vermişse de o,bu hediyeyi almadı. (5) Son eseri olanKitabü's-Saydele fi't Tıb'bı yazdığında80 yaşını geçmişti. Üstad diye saygıylayâd edilen yalnız İslâm âleminin değil,tüm dünyada çağının en büyük bilginiolan Bîrûnî, 1051 yılında Gazne'de hayata gözlerini yumdu. Ruhu şâd, ma-kamı cennet olsun. Âmin.
ŞAHSİYETİ:Bîrûnî, " Elinden kalemdüşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan,iman dolu kalbi tefekkürden dûr olma-yan, benzeri her asırda görülmeyen bil-ginler bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunan-ca ve Çinçe gibi daha birçok lisan bili-yordu. Matematik, Astronomi Geomet-ri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, TarihCoğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Din-ler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadarilim dalında çalışmalar yaptı, eserlerverdi. (4) Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgi-lenmesi, Allah'ın kevnî âyetlerini anla-mak, kâinatın yapı ve düzeninden Al-lah'a ulaşmak, O'nu yüceltmek gâyesi-ne yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur ân âyetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasınıamaçlardı. Kurân'ın belâğat ve i'cazı-na olan hayranlığını her vesileyle dilegetirdi.İlmî kaynaklara dayanma, deney vetecrübeyle ispat etme şartını ilk defa oileri sürdü. İbn-i Sinâ'yla yaptığı karşı- ;lıklı yazışmalarındaki ilmî metod ve yo-rumları, günümüzde yazılmış gibi taze-liğini halen korumaktadır.Tahkîk ve Kanûn-ı Mes'ûdî adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünküilmî seviyeye tâ o günden,ulaştıgı açık-ça görülür. Bu eser astronomi alanındazengin ve ciddî bir araştırma âbidesiolarak tarihe mal olmuştur. İlmiyle dinehizmetten mutluluk duymaktadır. Gaz-ne'de kıbleyi tam olarak tespit etmesive kıblenin tayini için geliştirdiği mate-matik yöntemi dolayısıyla kıyamet günüRabb'inden sevap ummaktadır.Ayın, güneşin ve dünyanın hareketle-ri, güneş tutulması anında ulaşan hadi-seler üzerine verdiği bilgi ve yaptığı ra-satlarda, çağdaş tespitlere uygun neti-celer elde etti. Bu çalışmalarıyla yer öl-çüsü ilminin temellerini sekiz asır önceattı. Israrlı çabaları sonunda yerin çapı-nı ölçmeyi başardı. Dünyanın çapınınölçülmesiyle ilgili görüşü, günümüz ma-tematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır.Avrupa'da buna BÎRÛNI KURALI den-mektedir.Newton ve Fransız Piscard yaptıklarıhesaplama sonucu ekvatoru 25.000 mil olarak bulmuşlardır. Halbuki bu öl-çüyü Bîrûnî, onlardan tam 700 yıl öncePakistan'da bulmuştu. O çağda Batılı-lardan ne kadar da ilerideymişiz.(6)Biruni, hastalıkları tedavi konusundadeğerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözü-nü tedavi etmişti. Otların hangisininhangi derde deva ve şifa olduğunu çokiyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınır-larını çizmiş, ilaçların yan etkilerindenbahsetmiştir.Daha o çağda Ümit Burnu'nun varlı-ğından söz etmiş, Kuzey Asya ve Ku-zey Avrupa'dan geniş bilgiler vermişti.Christof Coloumb'dan beş asır önce Amerika kıtasından, Japonya'nın varlı-ğından ilk defa sözeden O'dur. Dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu,yerçekimin varlığını Newton'dan asır-larca önce ortaya koydu.Henüz çağımızda sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5asır önce dile getirdi. Botanikle ilgilendi, geometriyi botaniğe uyguladı. Bitki ve hayvanlarda üreme konularına eğil-di. Kuşlarla ilgili çok orjinal tespitler yaptı. Tarihle ilgilendi. Gazneli Mah-mud, Sebüktekin ve Harzem'in tarihleri-ni yazdı.Bîrûnî, ayrıca dinler tarihi konusunaeğildi, ona birçok yenilik getirdi. Çağından dokuz asır sonra ancak ayrı birilim haline;gelebilen Mukayeseli DinlerTarihi, kurucusu sayılan Bîrûnî'ye çokşey borçludur.
Bîrûnî, felsefeyle de ilgilendi. Ama felsefenin dumanlı havasında boğulupkalmadı. Meseleleri doğrudan Allah'a dayandırdı. Tabiat olaylarından söze-derken, onlardaki hikmetin sahibinigösterdi. Eşyaya ve cisimlere takılıpkalmadı.Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Cografyakonularında bile o konuyla ilgili birâyet zikretmiş, âyette bahsi geçen ko-nunun yorumlarını yapmış, ilimle dinibirleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgileredaha iyi nüfuz edileceğini söylemiş,ilim öğrenmekten kastın hakkı ve haki-katı bulmak olduğunu dile getirmiş ve"Anlattıklarım arasında gerçekdışı olanlar varsa Allah'a tevbeederim. Razı olacağı şeylere sa-rılmak hususunda Allah'tan yar-dım dilerim. Bâtıl şeylerden ko-runmak için,de Allah'tan hida-yet isterim. İyilik O'nun elinde-dir!" demiştir.
Eserleri halen Batı bilim dünyasındakaynak eser olarak kullanılmaktadır.Türk Tarih Kurumu 68. sayısını Bîrû-nî'ye Armağan adıyla bilginimize tah-sis etti.Dünyanın çeşitli ülkelerinde Bîrûnî'yianmak için sempozyumlar, kongrelerdüzenlendi, pullar bastırıldı. UNESCO'nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî'ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına,"1000 yıl önce Orta Asya'da yaşayanevrensel dehâ Bîrûnî; Asrtonom, Tarih-çi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog,Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğraf-yacı ve Hümanist" diye yazılarak tanı-tıldı.Eserleri;Biruni, toplam 180 kadar Eser kaleme aldı. En meşhurları şunlardır:
1. EI-Asâr'il-Bâkiye an'il-Kurûni'I-Hâli-ye: (Boş geçen asırlardan kalan eser-ler.)
2. EI-Kanûn'ül-Mes'ûdî; En büyük ese-ridir. Astronomiden coğrafyaya kadarbirçok konuda yenilik, keşif ve buluşları içine alır.
3. Kitab'üt-Tahkîk Mâ li'I-Hind: HindTarihi, dini, ilmi ve coğrafyası hakkın=da geniş bilgi verir.
4. Tahdîd'ü Nihâyeti'l-Emâkin li Tas-hîh-i Mesâfet'il-Mesâkin: Meskenler ara-sındaki mesafeyi düzeltmek için mekân-ların sonunu sınırlama. Bu eseriyle Bîrû-nî, yepyeni bir ilim dalı olan Jeodezi'nintemelini atmış, ilk harcını koymuştu.
5. Kitabü'I-Cemâhir fî Ma'rifet-i Cevâ-hir: Cevherlerin bilinmesine dair kitap.
6. Kitabü't-Tefhim fî Evâili Sıbaâti't-Tencim: Yıldızlar İlmine Giriş.
7: Kitâbü's-Saydele fî Tıp: EczacılıkKitabı. İlaçların, şifalı otların adlarınıaltı dildeki karşılıklarıyla yazmış.Bu yazı Eğitim Bilim Dergisi Ocak 2000sayısından alınmıştır.
KAYNAKLAR1. Zeki Velidi Togan, İbn-i Fadlan,s.10/TDV Ansiklopedisi, c.6, s.207-2082. şifat eI-Mâ'mure alel Bîrûnî, s.593 İslâm Alimleri Ansiklopedisi. c.4,, s.594. Şaban Döğen, Müslüman İÎim Oncüleri,s.50-535. Şaban Dögen, a.g.e./s.49.6. Islâm Ansiklopedisi, c.2, s.635
Hayatı
Yaşadığı çağa damgasını vurup " Biruni Asrı" denmesine sebepolan zekâ harikası bilginimiz.973 yılında Harizm'in merkezi Kâs'ta doğdu. Esas adı Ebû Reyhan b. Mu-hammed'dir. Küçük yaşta babasını kay-betti. Annesi onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaştaaraştırmacı bir ruha sahipti. Birçok ko-nuyu öğrenmek için çılgınca hırs göste-riyordu. Tahsil çağına girdiğinde Hâ-rizmşahların himayesine alındı ve saray terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur, Bîrû-nî'nin en iyi bir eğitim alması için herimkânı sağladı.(1)Bu arada İbn-i Irak ve Abdüssamed b. Hakîm'den de dersler alan bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini yetiştirdi.Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sön-meyen azmiyle birleşince 17 yaşındaeser vermeye başladı.Fakat Me'mûnîlerin Kâs'ı alıp Hârizmşahları tarihten silmeleriyle Bîrûnî'nin huzuru kaçtı, sıkıntılar başladı veKâs'ı terketmek zorunda kaldı. (2) An-cak iki yıl sonra tekrar döndüğünde ün-lü bilgin Ebü'l-Vefâ ile buluşup rasat ça-lışmaları yaptı.Daha sonra hükümdar Ebü'l-Abbas,sarayında Bîrûnî'ye bir daire tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlen-dirdi. Bu durum, hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi,bilginimizin de devlet başkanları yanın-daki yüksek itibarının belgesiydi. (3)
Gazneli Mahmud Hindistan'ı alınca hocalarıyla Bîrûnî'yi de oraya götürdü.Zira onun yanında da itibarı çok yük-sekti. " Bîrûnî, sarayımızın en değerli hazinesidir' derdi. (4) Bu yüzden ted-birli hünkâr, liyakatını bildiği Bîrûnî'yiHazine Genel Müdürlüğü'ne tayin etti.O da orada Hint dil ve kültürünü bütü-nüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sü-rede Hintli bilginler üzerinde şaşkınlıkve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağ-lanan siyasî ve ilmî araştırmalarına de-vam etti. Bir devre adını veren, çağınıaşan ilmî hayatının zirvesine erişti. Sul-tan Mes'ud, kendisine ithaf ettiği Ka-nun-u Mes'ûdî adlı eseri için Bîrûnî'yebir fil yükü gümüş para vermişse de o,bu hediyeyi almadı. (5) Son eseri olanKitabü's-Saydele fi't Tıb'bı yazdığında80 yaşını geçmişti. Üstad diye saygıylayâd edilen yalnız İslâm âleminin değil,tüm dünyada çağının en büyük bilginiolan Bîrûnî, 1051 yılında Gazne'de hayata gözlerini yumdu. Ruhu şâd, ma-kamı cennet olsun. Âmin.
ŞAHSİYETİ:Bîrûnî, " Elinden kalemdüşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan,iman dolu kalbi tefekkürden dûr olma-yan, benzeri her asırda görülmeyen bil-ginler bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunan-ca ve Çinçe gibi daha birçok lisan bili-yordu. Matematik, Astronomi Geomet-ri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, TarihCoğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Din-ler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadarilim dalında çalışmalar yaptı, eserlerverdi. (4) Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgi-lenmesi, Allah'ın kevnî âyetlerini anla-mak, kâinatın yapı ve düzeninden Al-lah'a ulaşmak, O'nu yüceltmek gâyesi-ne yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur ân âyetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasınıamaçlardı. Kurân'ın belâğat ve i'cazı-na olan hayranlığını her vesileyle dilegetirdi.İlmî kaynaklara dayanma, deney vetecrübeyle ispat etme şartını ilk defa oileri sürdü. İbn-i Sinâ'yla yaptığı karşı- ;lıklı yazışmalarındaki ilmî metod ve yo-rumları, günümüzde yazılmış gibi taze-liğini halen korumaktadır.Tahkîk ve Kanûn-ı Mes'ûdî adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünküilmî seviyeye tâ o günden,ulaştıgı açık-ça görülür. Bu eser astronomi alanındazengin ve ciddî bir araştırma âbidesiolarak tarihe mal olmuştur. İlmiyle dinehizmetten mutluluk duymaktadır. Gaz-ne'de kıbleyi tam olarak tespit etmesive kıblenin tayini için geliştirdiği mate-matik yöntemi dolayısıyla kıyamet günüRabb'inden sevap ummaktadır.Ayın, güneşin ve dünyanın hareketle-ri, güneş tutulması anında ulaşan hadi-seler üzerine verdiği bilgi ve yaptığı ra-satlarda, çağdaş tespitlere uygun neti-celer elde etti. Bu çalışmalarıyla yer öl-çüsü ilminin temellerini sekiz asır önceattı. Israrlı çabaları sonunda yerin çapı-nı ölçmeyi başardı. Dünyanın çapınınölçülmesiyle ilgili görüşü, günümüz ma-tematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır.Avrupa'da buna BÎRÛNI KURALI den-mektedir.Newton ve Fransız Piscard yaptıklarıhesaplama sonucu ekvatoru 25.000 mil olarak bulmuşlardır. Halbuki bu öl-çüyü Bîrûnî, onlardan tam 700 yıl öncePakistan'da bulmuştu. O çağda Batılı-lardan ne kadar da ilerideymişiz.(6)Biruni, hastalıkları tedavi konusundadeğerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözü-nü tedavi etmişti. Otların hangisininhangi derde deva ve şifa olduğunu çokiyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınır-larını çizmiş, ilaçların yan etkilerindenbahsetmiştir.Daha o çağda Ümit Burnu'nun varlı-ğından söz etmiş, Kuzey Asya ve Ku-zey Avrupa'dan geniş bilgiler vermişti.Christof Coloumb'dan beş asır önce Amerika kıtasından, Japonya'nın varlı-ğından ilk defa sözeden O'dur. Dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu,yerçekimin varlığını Newton'dan asır-larca önce ortaya koydu.Henüz çağımızda sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5asır önce dile getirdi. Botanikle ilgilendi, geometriyi botaniğe uyguladı. Bitki ve hayvanlarda üreme konularına eğil-di. Kuşlarla ilgili çok orjinal tespitler yaptı. Tarihle ilgilendi. Gazneli Mah-mud, Sebüktekin ve Harzem'in tarihleri-ni yazdı.Bîrûnî, ayrıca dinler tarihi konusunaeğildi, ona birçok yenilik getirdi. Çağından dokuz asır sonra ancak ayrı birilim haline;gelebilen Mukayeseli DinlerTarihi, kurucusu sayılan Bîrûnî'ye çokşey borçludur.
Bîrûnî, felsefeyle de ilgilendi. Ama felsefenin dumanlı havasında boğulupkalmadı. Meseleleri doğrudan Allah'a dayandırdı. Tabiat olaylarından söze-derken, onlardaki hikmetin sahibinigösterdi. Eşyaya ve cisimlere takılıpkalmadı.Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Cografyakonularında bile o konuyla ilgili birâyet zikretmiş, âyette bahsi geçen ko-nunun yorumlarını yapmış, ilimle dinibirleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgileredaha iyi nüfuz edileceğini söylemiş,ilim öğrenmekten kastın hakkı ve haki-katı bulmak olduğunu dile getirmiş ve"Anlattıklarım arasında gerçekdışı olanlar varsa Allah'a tevbeederim. Razı olacağı şeylere sa-rılmak hususunda Allah'tan yar-dım dilerim. Bâtıl şeylerden ko-runmak için,de Allah'tan hida-yet isterim. İyilik O'nun elinde-dir!" demiştir.
Eserleri halen Batı bilim dünyasındakaynak eser olarak kullanılmaktadır.Türk Tarih Kurumu 68. sayısını Bîrû-nî'ye Armağan adıyla bilginimize tah-sis etti.Dünyanın çeşitli ülkelerinde Bîrûnî'yianmak için sempozyumlar, kongrelerdüzenlendi, pullar bastırıldı. UNESCO'nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî'ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına,"1000 yıl önce Orta Asya'da yaşayanevrensel dehâ Bîrûnî; Asrtonom, Tarih-çi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog,Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğraf-yacı ve Hümanist" diye yazılarak tanı-tıldı.Eserleri;Biruni, toplam 180 kadar Eser kaleme aldı. En meşhurları şunlardır:
1. EI-Asâr'il-Bâkiye an'il-Kurûni'I-Hâli-ye: (Boş geçen asırlardan kalan eser-ler.)
2. EI-Kanûn'ül-Mes'ûdî; En büyük ese-ridir. Astronomiden coğrafyaya kadarbirçok konuda yenilik, keşif ve buluşları içine alır.
3. Kitab'üt-Tahkîk Mâ li'I-Hind: HindTarihi, dini, ilmi ve coğrafyası hakkın=da geniş bilgi verir.
4. Tahdîd'ü Nihâyeti'l-Emâkin li Tas-hîh-i Mesâfet'il-Mesâkin: Meskenler ara-sındaki mesafeyi düzeltmek için mekân-ların sonunu sınırlama. Bu eseriyle Bîrû-nî, yepyeni bir ilim dalı olan Jeodezi'nintemelini atmış, ilk harcını koymuştu.
5. Kitabü'I-Cemâhir fî Ma'rifet-i Cevâ-hir: Cevherlerin bilinmesine dair kitap.
6. Kitabü't-Tefhim fî Evâili Sıbaâti't-Tencim: Yıldızlar İlmine Giriş.
7: Kitâbü's-Saydele fî Tıp: EczacılıkKitabı. İlaçların, şifalı otların adlarınıaltı dildeki karşılıklarıyla yazmış.Bu yazı Eğitim Bilim Dergisi Ocak 2000sayısından alınmıştır.
KAYNAKLAR1. Zeki Velidi Togan, İbn-i Fadlan,s.10/TDV Ansiklopedisi, c.6, s.207-2082. şifat eI-Mâ'mure alel Bîrûnî, s.593 İslâm Alimleri Ansiklopedisi. c.4,, s.594. Şaban Döğen, Müslüman İÎim Oncüleri,s.50-535. Şaban Dögen, a.g.e./s.49.6. Islâm Ansiklopedisi, c.2, s.635
Bilge Karasu
Bilge Karasu 1930’da İstanbul’da doğdu. 13 Temmuz 1995 tarihinde öldü.İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okudu.Çevirmenlik yaptı.
ESERLERİ
D.H. Lawrence’den çevirdiği Ölen Adam adlı eserle Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü’nü kazandı (1963). Kendi hikâyelerini toplayan ilk kitabı 1963’de çıktı: Troya’da Ölüm Vardı. İkinci kitabı Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı (1970) ile Sait Faik Hik-âye Armağanı’nı ve Gece ile 1991 Pegasus Ödülü’nü aldı. Öbür kitapları: Göçmüş Kediler Bahçesi
(1980), Kısmet Büfesi (1982), Gece (1985), Kılavuz (1990). Deneme kitapları: Ne Kitapsız Ne Kedisiz (1994- 1994 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü), Narla İncire Gazel (1995).
ESERLERİ
D.H. Lawrence’den çevirdiği Ölen Adam adlı eserle Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü’nü kazandı (1963). Kendi hikâyelerini toplayan ilk kitabı 1963’de çıktı: Troya’da Ölüm Vardı. İkinci kitabı Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı (1970) ile Sait Faik Hik-âye Armağanı’nı ve Gece ile 1991 Pegasus Ödülü’nü aldı. Öbür kitapları: Göçmüş Kediler Bahçesi
(1980), Kısmet Büfesi (1982), Gece (1985), Kılavuz (1990). Deneme kitapları: Ne Kitapsız Ne Kedisiz (1994- 1994 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü), Narla İncire Gazel (1995).
Beyza Güdücü ( 04.12.1973)
Beyza Güdücü ( 04.12.1973) 4 Aralık 1973, Edirne doğumlu olan Beyza Güdücü, 1991 yılında Özel Ortadoğu Lisesi'nden mezun oldu. Hacettepe Üniversitesi Mütercim-Tercümanlık Bölümü'nün ardından, halen İstanbul Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı lisans öğrencisidir.Ekim 1991- Haziran 1992 tarihleri arasında, Viki- Promay Ltd.Şti., Ankara 'da, özel televizyon kanalları için çeviri ve dublaj yaptı. Haziran 1992- Haziran 1995 döneminde, Ankara TRT'de, Seynan Levent' in hazırlayıp sunduğu 'Akşama Doğru' programında yapım yardımcılığı ve çevirmenlik; 'Yaşasın Sanat' programında yapım yardımcılığı; 'Nüans' müzik-magazin programında ve 'Mavi Kuşak' adlı belgeselde sunuculuk ve metin yazarlığı yaptı. Eylül 1995- Ekim 1996 sürecinde, İnterstar Haber Merkezi, İstanbul'da, ana haber ve gece haberleri sunumunu üstlendi. Ana haber spikerliğinin ardından, Manço Sanat Eserleri Üretim ve Pazarlama Tic.Ltd.Şti., İstanbul'da, Barış Manço' nun hazırlayıp sunduğu 'Dönence' adlı programda, haber araştırma, metin yazarlığı, seslendirme ve sunuculuk görevlerini üstlendi. Özel haberler hazırladı. Şubat 1997- Şubat 1999 yıllarında, TGRT Haber Merkezi, İstanbul'da gece haberleri sunumunu aralıksız yürüttü. Haftasonları ana haber sunumunu üstlendi. Bu süre zarfında, ana haber bülteni için özel haber dosyaları hazırladı. Kosova' da savaşın son döneminde muhabirlik yaptı. Mart 1999 itibariyle, kendi yapım şirketi ARK Film Ltd. aracılığıyla, Nar-ı Beyza adlı uluslararası haber-belgeselin yapım-yönetim ve sunumunu yürütmektedir. Program TGRT' de 13, SHOW Tv' de 26, toplam 39 bölüm olarak yayınlanmıştır. Nar-ı Beyza çekimleri kapsamında, 50 ülke ve 250 civarında bölgede çalışılmıştır. Programda, Sibirya'dan Gana'ya, Nepal'den Fas'a dek dünya uluslarının farklı yaşam biçimleri ekrana taşınmaktadır. Nar-ı Beyza farklı kurumlarca ödüllendirilmiş, 2000 Türk Dünyasına Hizmet Ödülü'ne layık görülmüştür.
Beyza Güdücü, 1997- 1998 yıllarında Milliyet Dergi Grubu' na bağlı 'Yaşasın Edebiyat' dergisinin yazı kurulunda yer almış; aynı dergide edebi söyleşileri, öykü ve şiirleri yayımlanmıştır.
1998- 1999 yıllarında Tolstoy' un 'Calendar of Wisdom' adlı son yapıtını Türkçe' ye kazandırmıştır. 'Bilgelik Takvimi' adlı kitabın ikinci dünya dili çevirisi böylece Türkçe olmuştur. "Aşkın Bir Rengi Varsa Narçiçeği Olmalı" adlı ilk kitabı, Ocak 2003'te yayınlanmıştır. Yayına hazırlanan gezi kitapları mevcuttur.
Beyza Güdücü, çok iyi düzeyde İngilizce, Almanca, biraz Arapça ve anlaşabilecek düzeyde farklı dünya dilleri eğitim ve bilgisine sahiptir.
Beyza Güdücü, 1997- 1998 yıllarında Milliyet Dergi Grubu' na bağlı 'Yaşasın Edebiyat' dergisinin yazı kurulunda yer almış; aynı dergide edebi söyleşileri, öykü ve şiirleri yayımlanmıştır.
1998- 1999 yıllarında Tolstoy' un 'Calendar of Wisdom' adlı son yapıtını Türkçe' ye kazandırmıştır. 'Bilgelik Takvimi' adlı kitabın ikinci dünya dili çevirisi böylece Türkçe olmuştur. "Aşkın Bir Rengi Varsa Narçiçeği Olmalı" adlı ilk kitabı, Ocak 2003'te yayınlanmıştır. Yayına hazırlanan gezi kitapları mevcuttur.
Beyza Güdücü, çok iyi düzeyde İngilizce, Almanca, biraz Arapça ve anlaşabilecek düzeyde farklı dünya dilleri eğitim ve bilgisine sahiptir.
Beşir Fuad ( 1852)- (06.02.1887)
Beşir Fuad ( 1852)- (06.02.1887) Beşir Fuad, (1852-6 Şubat 1887). Ailesi hakkında fazla bilgi yoktur. Bilinen en eski aile üyesi, baba tarafından akrabası olan Abdülhamid'in başmabeyncisi Gürcü asıllı Hamdi Mahmud Paşa'dır. Babası Hurşit Paşa Adana'da mutasarrıflık yapmıştır. Annesi hakkındaki tek bilgi ise 1886 Mart'ında "délire de persécution"dan (hezeyan-ı tazallümî) öldüğüdür. Maddi açıdan varlıklı bir ailesi olan Beşir Fuad öğrenimine Fatih Rüştiyesi'nde başlar. Ailesinin Suriye'ye geçmesiyle öğrenimini buradaki Cizvit okulunda sürdürür. 1867-1870 yılları arasında İstanbul'da Askeri İdadî'de okur. 1871'de girdiği Mekteb-i Harbiye'yi bitirince yaver olarak Abdülaziz'in sarayında görev yapmaya başlar. 1875-1876 Sırp savaşlarına katılır. Yaverliği 1876 yılına kadar süren Beşir Fuad gönüllü olarak 1877-1878 Rus savaşı ve Girit isyanlarında da görev yapar. Beş yıl kadar Girit'te kalır. Bu süre zarfında Almanca ve İngilizce öğrenir. İstanbul'a döner ve 1881-1884 yılları arasında kolağası olarak çeşitli görevlerle askerlik sahasında çalışmayı sürdürür. 1884 Beşir Fuad'ın yazı hayatında önemli bir tarihtir. Bilinen ilk yazısı 1883 tarihini taşımakla birlikte Beşir Fuad'ın asıl yoğun yazı hayatı 1884'te başlar; çeviri kitaplar yayımlar, çeşitli dergilerde fen konularında yazılar yazar ve iki dergi çıkarır. Bunların ilki karışık bir kadroyla kurulan ve daha dördüncü sayısında yazarlar arasındaki görüş farkları yüzünden kapanan Hâver, diğeri daha uyumlu bir kadro ile fen ağırlıklı olarak yayımlanan Güneş'tir. Ancak bu da 12. sayısında maddi sorunlar yüzünden kapatılır. Bu yoğun yazı hayatı yüzünden 1884'te askerlikten ayrılan Beşir Fuad aynı yıl Ceride-i Havadis gazetesinin başyazarı olur. Gazetenin birbuçuk ay sonra bir ihbar yüzünden kapatılması üzerine dönemin önde gelen gazetelerinden Tercüman-ı Hakikat ve Saadet'te yazmayı sürdürür. Beşir Fuad'ın 1883-1884 yılları arasındaki ilk yazıları çeviri ağırlıklıdır. Zamanla telif yazıları öne geçmeye başlar. Bu yazılar felsefe, fen, fizyoloji ve askerlik konularında yoğunlaşır. Dil, özellikle yabancı dillerin öğretimi de Beşir Fuad'ın çeviri kitap ve makalelerinde sık sık ele aldığı konulardandır. Bunun yanı sıra çok sevdiği tiyatro üzerine değerlendirme yazıları da kaleme alır. 1885'te Victor Hugo'nun yayımlanmasıyla girdiği polemiklerde dönemin çeşitli edebiyat meselelerini, iki yıl sonra çıkan Voltaire biyografisinde ise daha ziyade dinî ve felsefî konuları tartışan Beşir Fuad, intihar edeceği tarihe kadar yoğun bir yazı hayatının içindedir. Basılmış on beş kitabı ve iki yüzden fazla makalesi olan Beşir Fuad'ın kitapları yayın tarihi sırasıyla şunlardır: İki Bebek (Victor Bernard-Eugène Granger'den çeviri, bir perdelik komedi) 1884; Binbaşıyı Davet (K. F. Mor'dan çeviri, bir perdelik komedi) 1884; Birinci Kat (James Cobb'dan çeviri, iki perdelik komedi) 1884; Bedreka-i Fransevî (sarf kısmı, Emile Otto'dan çeviri) 1884; Bedreka-i Fransevî (nahiv kısmı, Emile Otto'dan çeviri) 1884; Miftah-ı Bedreka-i Lisan-i Fransevî 1885; Cinayetin Tesiri (Emile Zola'dan çeviri, roman) 1885; Victor Hugo 1885; Almanca Muallimi (Emil Otto'dan çeviri) 1886; İngilizce Muallimi (Emile Otto'dan çeviri) 1886; Usûl-i Talim (Emile Otto'dan çeviri) 1886; Beşer 1. Kısım 1886; Voltaire 1887; İntikad (Muallim Naci ile) 1887; Mektûbât (Fazlı Necib ile) 1889; Miftah-ı Usûl-i Talim, 1304. (Kaynak: Orhan Okay, İlk Türk Pozitivist ve Natüralisti Beşir Fuad, İstanbul 1969). Bütün yazıları YKY'den çıktı.
Hakkında en önemli incelemeyi Prof. Dr.Orhan Okay yaptı: Beşir Fuat, Hareket Yayınları
Hakkında en önemli incelemeyi Prof. Dr.Orhan Okay yaptı: Beşir Fuat, Hareket Yayınları
Bayram Bilge Tokel ( 1956)
Bayram Bilge Tokel ( 1956) 1956 yılında Yozgat-Boğazlıyan'da doğdu. G.Ü. Teknik Eğitim Fakültesi'ni bitirdi. Milli Eğitim Bakanlığı ve TRT'de çalıştı. Halen Kültür Bakanlığı Ankara Devlet Halk Müziği Topluluğu'nda sanatçı olarak çalışmaktadır. Şiirleri çeşitli dergilerde yayımlandı. Türkü derlemeleri yaptı. CD ve kaset çalışmaları yaptı.
ESERLERİ
Müzik çalışmaları devam eden şairin Bir Yer Üşür adlı bir şiir kitabı bulunmaktadır.
ESERLERİ
Müzik çalışmaları devam eden şairin Bir Yer Üşür adlı bir şiir kitabı bulunmaktadır.
Beşir Ayvazoğlu ( 11.02.1953)
Beşir Ayvazoğlu ( 11.02.1953) 11 Şubat 1953 tarihinde Sivas'ın Zara ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas'ta, yüksek öğrenimini Bursa'da tamamladı. Çeşitli liselerde Türkçe ve edebiyat öğretmeni olarak, TRT'de de uzman olarak çalıştı. Mahalli gazetelerde başladığı gazetecilik hayatını Hergün, Tercüman, Türkiye, Yeni Ufuk ve Zaman gazeteleriyle, haftalık Aksiyon dergisinde yönetici ve köşe yazarı olarak sürdürdü. Hisar, Türk Edebiyatı, Hareket, Dergâh, Kubbealtı Akademi, Türkiye Günlüğü, Yeni Türkiye, İzlenim vb. gibi dergilerde çok sayıda makale ve denemesi yayımlandı. Halen TDV İslam Ansiklopedisi Türk Dili ve Edebiyatı Merkez İlim ve Redaksiyon Kurulu Üyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda da repertuvar kurulu üyesidir.
ESERLERi:
GÜLLER KiTABI
Beşir Ayvazoğlu'nun Türk zevk tarihinin çiçeklerle ilgili tarhlarında dolaştığı ve okuyucuyu dolaştırdığı şahane bir eserdir.
AŞK ESTETiĞi
Türk-İslam sanatlarının ardındaki dünya görüşünü anlama çabasından doğan Aşk Estetiği, kendi estetik dünyamıza kendi gözümüzle bakma denemesidir.
YAHYA KEMAL (EVE DÖNEN ADAM)
Yazar bu kitapta, büyük şairin "eve nasıl döndüğünü" ve "evin şiirini" nasıl yazdığını anlatıyor.
TARIK BUĞRA (GÜNEŞ RENGi BiR YIĞIN YAPRAK)
Sanat anlayışının, dilinin ve üslûbunun farklılığı dolayısıyla ister istemez kendi neslinden koparak modaların dışında bir yazarlık macerası yaşayan Tarık Buğra, aslında yalnız bir adamdı, fakat yalnızlığını bereketli bir kaynak haline getirebilmişti. Beşir Ayvazoğlu, elinizdeki kitapta onun bu yazarlık ve yalnızlık macerasını anlatıyor.
GELENEĞiN DiRENiŞi
Bu kitapta, gelenek kavramı, bir kültürün kendisini devam ettirme, değişirken bile kendisi olarak kalma refleksi olarak yorumlanmış ve Türkiye'de, iki yüz yıllık Batılılaşma döneminde, varlığını korumaya çalışırken yaşadığı heyecan verici maceralar anlatılmıştır.
ŞiiRLER
Ayvazoğlu, şiiri, bir davayı anlatma aracı olarak değil, dilin asırlar içinde biriktirerek bünyesinde gizlediği zenginlikleri ve beşeriyi keşfetme çabası olarak görüyor. Yazar diğer şiir kitaplarında yer alan şiirlerin büyük bir kısmını bu kitaplara girmeyen şiirlerle buluşturdu.
DEFTERiMDE 40 SURET
Eskiden, insan için âlem-i sugra, yani küçük âlem derlermiş, ne kadar doğru. Bana sorarsanız, her insan ayrı bir âleme açılan bir kapı; o kapıdan içeri girdikten sonra, labirentlerinde kaybolmak işten bile değil, Freud'ların mroydların başlarına gelen nedir? Sıradan zannettiğimiz insanların bile uçsuz bucaksız iç dünyaları varsa, bilim, sanat ve hareket adamlarının dünyalarının büyüklüğünü varın siz hesap edin. Doğru söylüyorum, onları derinliğine anlamaya çalışmak, galaksiler arası yolculuğa çıkmak gibi bir şey olmalı.
ŞEHiR FOTOĞRAFLARI
Eski şehir fotoğraflarına bakarken, ucundan kıyısından yaşadığımız, fakat anlamaya fırsat bulamadan kaybettiğimiz hayatın dimağımda kalan tadını yeniden yaşıyorum. Bize gelinceye kadar yavaş yavaş incelen ip birdenbire kopmuş, kendimizi alabildiğine farklı bir dünyada buluvermiştik. Asıl kopuşu benim de mensup olduğum neslin yaşadığını söylemek istiyorum. Eskiden usul usul ve kendiliğinden yok olan evlerin buldozorlerle yıkılıp yerlerine bilmem kaçar katlı apartmanların dikildiğini gördük. Radyonun bile lüks sayıldığı evlerden çıkıp borç harç renkli televizyonlar, videolar, bilgisayarlar edinen garip bir nesiliz. Kaçınılmaz bir şeydi bu. Dünya kaç bucakmış öğrendik. Şimdi içinden çıkıp geldiğimiz hayata o kadar uzaklardan bakıyoruz ki! Başka hiç bir nesil bizim yaşadığımız âni değişmeyi yaşamamıştır. Bu, büyük bir şok olduğu kadar, şüphesiz, bulunmaz bir tecrübedir de.
ESERLERi:
GÜLLER KiTABI
Beşir Ayvazoğlu'nun Türk zevk tarihinin çiçeklerle ilgili tarhlarında dolaştığı ve okuyucuyu dolaştırdığı şahane bir eserdir.
AŞK ESTETiĞi
Türk-İslam sanatlarının ardındaki dünya görüşünü anlama çabasından doğan Aşk Estetiği, kendi estetik dünyamıza kendi gözümüzle bakma denemesidir.
YAHYA KEMAL (EVE DÖNEN ADAM)
Yazar bu kitapta, büyük şairin "eve nasıl döndüğünü" ve "evin şiirini" nasıl yazdığını anlatıyor.
TARIK BUĞRA (GÜNEŞ RENGi BiR YIĞIN YAPRAK)
Sanat anlayışının, dilinin ve üslûbunun farklılığı dolayısıyla ister istemez kendi neslinden koparak modaların dışında bir yazarlık macerası yaşayan Tarık Buğra, aslında yalnız bir adamdı, fakat yalnızlığını bereketli bir kaynak haline getirebilmişti. Beşir Ayvazoğlu, elinizdeki kitapta onun bu yazarlık ve yalnızlık macerasını anlatıyor.
GELENEĞiN DiRENiŞi
Bu kitapta, gelenek kavramı, bir kültürün kendisini devam ettirme, değişirken bile kendisi olarak kalma refleksi olarak yorumlanmış ve Türkiye'de, iki yüz yıllık Batılılaşma döneminde, varlığını korumaya çalışırken yaşadığı heyecan verici maceralar anlatılmıştır.
ŞiiRLER
Ayvazoğlu, şiiri, bir davayı anlatma aracı olarak değil, dilin asırlar içinde biriktirerek bünyesinde gizlediği zenginlikleri ve beşeriyi keşfetme çabası olarak görüyor. Yazar diğer şiir kitaplarında yer alan şiirlerin büyük bir kısmını bu kitaplara girmeyen şiirlerle buluşturdu.
DEFTERiMDE 40 SURET
Eskiden, insan için âlem-i sugra, yani küçük âlem derlermiş, ne kadar doğru. Bana sorarsanız, her insan ayrı bir âleme açılan bir kapı; o kapıdan içeri girdikten sonra, labirentlerinde kaybolmak işten bile değil, Freud'ların mroydların başlarına gelen nedir? Sıradan zannettiğimiz insanların bile uçsuz bucaksız iç dünyaları varsa, bilim, sanat ve hareket adamlarının dünyalarının büyüklüğünü varın siz hesap edin. Doğru söylüyorum, onları derinliğine anlamaya çalışmak, galaksiler arası yolculuğa çıkmak gibi bir şey olmalı.
ŞEHiR FOTOĞRAFLARI
Eski şehir fotoğraflarına bakarken, ucundan kıyısından yaşadığımız, fakat anlamaya fırsat bulamadan kaybettiğimiz hayatın dimağımda kalan tadını yeniden yaşıyorum. Bize gelinceye kadar yavaş yavaş incelen ip birdenbire kopmuş, kendimizi alabildiğine farklı bir dünyada buluvermiştik. Asıl kopuşu benim de mensup olduğum neslin yaşadığını söylemek istiyorum. Eskiden usul usul ve kendiliğinden yok olan evlerin buldozorlerle yıkılıp yerlerine bilmem kaçar katlı apartmanların dikildiğini gördük. Radyonun bile lüks sayıldığı evlerden çıkıp borç harç renkli televizyonlar, videolar, bilgisayarlar edinen garip bir nesiliz. Kaçınılmaz bir şeydi bu. Dünya kaç bucakmış öğrendik. Şimdi içinden çıkıp geldiğimiz hayata o kadar uzaklardan bakıyoruz ki! Başka hiç bir nesil bizim yaşadığımız âni değişmeyi yaşamamıştır. Bu, büyük bir şok olduğu kadar, şüphesiz, bulunmaz bir tecrübedir de.
Fatma Aliye
Fatma Aliye . Türk Büyükleri yeni paralarda
Fatma Aliye Kimdir?
Fatma Aliye, Türk Edebiyatı’nın ilk kadın romancısı.
9 Ekim 1862'de İstanbul'da doğdu. Tarihçi Ahmet Cevdet Paşa'nın kızıdır. Fransızca ve Arapça dersleri aldı; matematik, hukuk, Arap tarihi ve felsefesi okudu. 1879'da Faik Paşa ile evlendi. Edebi yaşantısına 1889'da George Ohnet'in ‘Volonte’ adlı romanını ‘Meram’ adıyla çevirerek başladı. Bu romanı "Bir Hanım" imzasıyla çevirmiştir. Fatma Aliye'nin bu çabası Ahmet Mithat tarafından Tercüman-ı Hakikat gazetesinde övüldü. Daha sonra "Mütercime-i Meram" takma adını kullandı. 1892 yılında ilk romanı olan Muhadarat'ı yazdı. Bu romanında, bir kadının ilk aşkını unutamayacağı inancını, çürütmeye çalışır. Romanlarında çoğunlukla duygusal aşk temalarını işler. 1914 yılında yazdığı ‘Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı’ son eseridir. Bu eserinde, Meşrutiyet sonrası siyasi hayatı işlemeye çalışmıştır. Fatma Aliye, 13 Temmuz 1936 tarihinde İstanbul'da vefat etmiştir.
ESERLERİ
Roman: Muhadarat (1892), Ref'et (1898), Udi (1899), Enin (1910).
İnceleme: Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı, Namdaran-ı Zenan-ı İslamıyan (Ünlü İslam Kadınları) (1892), Teracüm-i Ahval-ı Felasife (Felsefecilerin Hayat Hikayeleri) (1900).
HAKKINDA YAZILANLAR
Fatma Aliye üzerine Ahmet Mithat'ın Fatma Aliye Hanım yahud Bir Muharrire-i Osmaniye'nin Neşeti (1893) adlı bir incelemesi vardır.
1 Ocak 2009 itibariyle tedavüle girecek olan yeni Türk liraları tanıtıldı. Toplantıda ilk olarak Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz söz alırken, arkasından tanıtım filminin gösterimi yapıldı.
yeni paranın özellikleri...
En düşük banknot 5 TL, en büyük banknot 200 TL olacak. Paralarda üç farklı Atatürk portresi bulunuyor. Paralar, Atatürk'ün gülümsediği fotoğraflardan oluşuyor. Yeni banknotların ön yüzlerinde Atatürk resimleri yer alırken arka yüzlerinde şu isimlerin resimleri yer alıyor:
5 TL: Ordinaryüs Prof. Aydın Sayılı
10 TL: Ord. Prof. Cahit Arf
20 TL: Mimar Kemaleddin
50 TL: İlk kadın romancılardan Fatma Aliye Hanım
100 TL: Buhurizade Mustafa Efendi ( Klasik Türk Müziğinin kurucusu)
200 TL: Yunus Emre
Fatma Aliye Kimdir?
Fatma Aliye, Türk Edebiyatı’nın ilk kadın romancısı.
9 Ekim 1862'de İstanbul'da doğdu. Tarihçi Ahmet Cevdet Paşa'nın kızıdır. Fransızca ve Arapça dersleri aldı; matematik, hukuk, Arap tarihi ve felsefesi okudu. 1879'da Faik Paşa ile evlendi. Edebi yaşantısına 1889'da George Ohnet'in ‘Volonte’ adlı romanını ‘Meram’ adıyla çevirerek başladı. Bu romanı "Bir Hanım" imzasıyla çevirmiştir. Fatma Aliye'nin bu çabası Ahmet Mithat tarafından Tercüman-ı Hakikat gazetesinde övüldü. Daha sonra "Mütercime-i Meram" takma adını kullandı. 1892 yılında ilk romanı olan Muhadarat'ı yazdı. Bu romanında, bir kadının ilk aşkını unutamayacağı inancını, çürütmeye çalışır. Romanlarında çoğunlukla duygusal aşk temalarını işler. 1914 yılında yazdığı ‘Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı’ son eseridir. Bu eserinde, Meşrutiyet sonrası siyasi hayatı işlemeye çalışmıştır. Fatma Aliye, 13 Temmuz 1936 tarihinde İstanbul'da vefat etmiştir.
ESERLERİ
Roman: Muhadarat (1892), Ref'et (1898), Udi (1899), Enin (1910).
İnceleme: Ahmet Cevdet Paşa ve Zamanı, Namdaran-ı Zenan-ı İslamıyan (Ünlü İslam Kadınları) (1892), Teracüm-i Ahval-ı Felasife (Felsefecilerin Hayat Hikayeleri) (1900).
HAKKINDA YAZILANLAR
Fatma Aliye üzerine Ahmet Mithat'ın Fatma Aliye Hanım yahud Bir Muharrire-i Osmaniye'nin Neşeti (1893) adlı bir incelemesi vardır.
1 Ocak 2009 itibariyle tedavüle girecek olan yeni Türk liraları tanıtıldı. Toplantıda ilk olarak Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz söz alırken, arkasından tanıtım filminin gösterimi yapıldı.
yeni paranın özellikleri...
En düşük banknot 5 TL, en büyük banknot 200 TL olacak. Paralarda üç farklı Atatürk portresi bulunuyor. Paralar, Atatürk'ün gülümsediği fotoğraflardan oluşuyor. Yeni banknotların ön yüzlerinde Atatürk resimleri yer alırken arka yüzlerinde şu isimlerin resimleri yer alıyor:
5 TL: Ordinaryüs Prof. Aydın Sayılı
10 TL: Ord. Prof. Cahit Arf
20 TL: Mimar Kemaleddin
50 TL: İlk kadın romancılardan Fatma Aliye Hanım
100 TL: Buhurizade Mustafa Efendi ( Klasik Türk Müziğinin kurucusu)
200 TL: Yunus Emre
Barış Manço 1943-1999
Barış Manço 2 ocak 1943 tarihinde saatler 02.00 civarını göstermekte iken Bağlarbaşı-Üsküdar semtindeki Zeynep-Kamil hastenesinde dünyaya gözlerini açar.
İsmail Hakkı Bey ile Rikkat Uyanık Hanım'ın ikinci oğululları olarak, ekmeğin karneyle dağıtıldığı ve ikinci dünya savaşının en kızgın oldugu zamanda dünyaya gelen Manço, 2 yıl önce dünyaya gelen abisinin "Savaş" ismini almasından sonra, ailesinin "artık dünyaya Barış gelsin" diye düşünmesinden dolayı barış adını almıştı.
Türkiye'de Barış adını ilk alan kişinin kendisi olduğunu yıllar sonra TRT için hazırladığı '7 den 77 ye' adlı programı aracılığıyla, öğrenecekti.
Bit salgınının ortalığı kırıp geçirdiği bir dönemde ilkokula başlayan Manço, gezginliğe bu dönemlerde başlar. Gezginliğinin ilk durakları okullardır. Zira bu dönemlerde birsürü okul değiştirmek zorunda kalıyordu.
İlkokula Kadıköy Yeldeğirmeni Mustafa Kemal Paşa İlkokulunda başlayan Barış, 4. Sınıfı Ankara Maarif Koleji İlkokulu nda, 5.Sınıfıda yine Kadıköy Yeldeğirmeni Mustafa Kemal Paşa İlkokulunda okuyordu. İlkokul'u bitirdikten sonra Galatasaray Lisesi yılları başlıyordu.
Galatasaray Lisesi'nde okuyan abisi Savaş Manço'nun okuldaki lakabı 'Ayı' idi. Barış'ında Galatasaray Lisesi'ne gelmesinden sonra lakapları 'Büyük Ayı ve 'Küçük Ayı' olarak değişiyordu. 1957 yılı Şeker Bayramında çok sevdiği Babaannesi Nimet Hanım'ı yitirir. Manço, yıllar sonra bir şarkı yazacaktır onun adına (Gülpembe) çok beğeni kazanacak olan bu şarkı aynı zamanda dinleyenleri üzerinde büyük merak uyandıracaktır kim bu Gül Pembe?
Müzikle daha küçük yaşlarında tanışmıştı. Annesinin bir ses sanatçısı olması, O'nun müziğe pek yabancılık çekmemesini sağladı. İlk olarak 14 yaşında sınıf arkadaşlarıyla birlikte Galatasaray Lisesinde Kafadarlar adlı grubu kurdu. Bugünün ünlü ekonomistlerinden "Asaf Savaş Akad" bu grubun saksofoncusuydu. İkinci grubu olan Haramiler'de yine Galatasaray Lisesindeki arkadaşlarıyla birlikte çalıştı. Haramiler'le birlikte dönemin popüler müziklerini yorumladı.
1958 yılında ilk defa sahneye çıkıyordu. 1958 in Mart ayında yeğeni Aysel'in evlendiği akşam, Moda Düğün Salonunda Elvis Presley' den iki şarkı söyleyen (bunlardan biri 'Jailhouse Rock'dı) Manço, o gün abisi Savaş Manço'ya belkide hayatındaki yapacağı en önemli şeyi söylüyordu: "Ben çocuklara şarkı söyleyeceğim".
1959 yılının Nisan başında Galatasaray Lisesi konferans salonunda ilk resmi konserini veren manço, 4 Mayıs 1959 da babası İsmail Hakkı Bey'in ani ölümüyle ruhen yıkılıyordu.
1960'lı yıllarda Türkiye'de Hafif Batı Müziğinde Erol Büyükburç, Metin Ersoy fırtınası esiyordu. Barış'da aklına koymuştu bu müzik dünyasının içinde yer alacaktı. Henüz 14 yaşında iken Galatasaray Lise'sindeki arkadaşlarıyla kurduğu grubu Kafadarlar'la "Barış Manço ve Kafadarları" ismiyle sahne alıyordu. Bu dönemlerde daha çok o sıralarda tutulan parçaları seslendiren Barış ve Arkadaşları, Okul bitince dağılıyorlardı.
1962 yılına gelindiğinde Galatasaray Lisesinde 11. sınıfı geçemeyen Barış, bir an evvel Paris'e gidip, Güzel Sanatlar Akademisinde okuma istediğinden Özel Şişli Kolejine gider ve 1963 yılında bu okuldan lise diplomasını alır. Yine 1962 yılında Barış Manço ilk 45'liği Twistin Usa / The Jet'i Harmoniler 'le kaydediyor ve Grafson plak'tan satışa sunuyordu. "Neden Türkçe değil" mantığıylada o yıllarda Çıt Çıt Çedene, Urfa nın Etrafı Dumanlı Dağlar ve Kızılcıklar Oldu mu? (Barış'ın annesi Rikkat Uyanık Hanım'ın derlediği bir türkü) isimli türkülerini kaydediyordu.
1963 yılında Salyangoz yüklü bir kamyonun tercüman-şöför yardımcısı olarak İstanbul'dan Lion'a oradan da otostopla Paris'e giden Manço, burada Güzel Sanatlar Akademisinde okumak istiyordu. Daha sonraları maddi sıkıntılar ve Belçika da yaşamakta olan abisi Savaş'ın yanında kalmak için Liege şehrine gider.
Burada bazen Türk işçilerine tercümanlık yaparak, bazen garsonluk yaparak veya Türkiye den getirttikleri filmleri orada yaşamakta olan Türk işçilerine göstererek geçimlerini sağlarlar. Tüm aksiliklere rağmen müzikten uzaklaşmaz. Arada bir Paris'e giderek plak şirketleriyle görüşen Barış, ünlü fransız komedyen Henri Salvador'un şirketinden 1964 yılının sonbaharında 4 parçadan (Baby Sitter, Jenny Jenny, Quelle Peste ve Un Amour Que Toi) oluşan bir EP çıkarır.
1964 yılında Fransa'da 4 parçadan oluşan EP'yi çıkardığında, o zamanlar radyoda program yapan Engin Arman Paris'den gelen Plağın üstünde koskoca "Barısh Mancho" yazısına rağmen, plağı, "Fransa'da müzik yapan genç şarkıcı Bari Manso" olarak sunar.
Programı dinlemekde olan Barış Manço nun annesi 'Rikkat Hanım' ayağında terliklerle evinden fırlar ve İstanbul radyosuna giderek, 'yaa, benim oğlumdan bahsediyorsunuz, onun adı Barış Manço'dur' der.
Fransa'daki bu maceradan sonra, Belçika da bulunduğu yıllarda Les Mistigris (Mistigris Siyam'da bir vahşi kedi türü anlamına geliyor) isimli, Belçika'lı ve Martinik'li müzisyenlerden oluşan gruba katılır. Bu grupla 1967 nin başına kadar beraber çalışır. ve Aman Avcı Vurma Beni ve Bizim Gibi (Kol Düğmeleri isimli parçanın bir önceki hali) adlı parçaları kaydeder. Bu grupla Almanya, Belçika, Fransa gibi ülkelerin dışında Türkiye'de de konserler verdi. Fakat grup üyelerinin ülkeye girip çıkmasında ve kalmasındaki problemlerden dolayı "yerli" bir grupla çalışmayı tercih eder.
1965 yılının Ocak ayında, Adamo ve France Gall'inde katıldıkları bir programda, Paris'in meşhur "Olympia" müzikholünde arkasında Franck Pourcel orkestrası ve Swingle Singers ile beraber plağından iki şarkı seslendirir: "Babysitter ve Jenny Jenny".
Fakat bu konser sonrasında, kendi olağanüstü yeteneği ve annesi Rikkat Uyanık Hanımın dışında müzisyenlik hayatını etkileyen biri çıkar karşısına: O gün Barış'ı izleyen Europe-1 radyosunun sahibi 'Daniel Filipacchi', Barış'ın aksanını beğenmediğini ifade ederek plağın radyosunda yayınlanmasını yasaklar. Barış bu işe çok kızar ve "bundan böyle sadece Türk şarkıcısı olacağım" kararını alır.
1967 yılında Hollanda da büyük bir trafik kazası geçirir. Bu kazanın kendisine hatırası ise, bıyığının altındaki kesik izidir. Bu kesiği kapatmak için bıyık bırakmaya başlar. sadece bıyığını uzatacak değildir ya saçlarınıda uzatır Manço.
1967 yılından itibaren 1969 yılına kadar sürecek Kaygısızlar dönemi başlar. Bu grubun üyeleri arasında, günümüzde MFÖ olarak tanınan gruptan "Mazhar Alanson ve Fuat Güner" de vardır. Bu grupla kendi müzikal çizgisini bulma yolunda ilerleyen Barış, "Kol Dügmeleri, Unutamıyorum" gibi kendi bestelerinin dışında, 'Bebek, Derule, Kağızman' gibi türküleride kaydetti, Karanlıklar İçinde ve Keep Lookin parcaların da da yabancı bestecilerin şarkılarından yararlandı. Yine bu grupla yurt dışına açılma konusunda faaliyetler gösterdi ve Fransa da 1968 yılında ilk defa kaydettikleri "Trip" ve "Susanna" isimli parçayı single olarak çıkartmaya çalıştı.
Özellikle Trip adlı parçayı mükemmel bir şekilde yeniden kaydeden grup elemanlarının "biz yurt dışında yapamayacağız" demeleri üzerine Barış ve Kaygısızların yolları bir süre sonra ayrıldı. Kaygısızlar grup olarak dağıldı ama Barış Manço'nun plaklarında Onu yanlız bırakmamak için stüdyoda biraraya geldiler. Kaygısızların Avrupa'da kariyer yapmaya yanaşmayışları Barış'ı yeni baştan Avrupa'da yabancı bir grupla çalışmaya iter.
Londra Hyde park'ta tanıştığı İngiliz "Jonathan Glemser" (Yardbirds' İn ilk gitaristi), Amerikalı müzikolog "Jonathan", Tunuslu davulcu "Mounir" ve Kafkasyalı basgitarist "Onkan" dan oluşan Barış Manço Ve adını verdiği grup böylece kurulmuş oldu.
4 ayrı ülkenin kültüründen gelen müzisyenler, 4 ayrı müzik anlayışı ve icrası içinde bir çok yeni seyler ögrendi Barış. Bunun bir ürünü olarak bugün 7 den 77 ye herkesin ezbere bildiği Dağlar Dağlar isimli parçasını bu grup döneminde kaydetti. Bir çok yayın organında belirtildiği gibi bu parça Keban'dan gelirken bestelenmemiştir. Barış'ın Keban'a gitmesi daha sonraki yıllarda olacaktır. Barış bu parçayı kısa bir süre evli kaldığı Marie Cloud için ve annesine "senin oğlun alaturka söyleyemez" diyen Müzeyyen Senar gibi müzisyen dostlarına cevap olsun diye besteler. Kol Dügmeleri, Bebek, Kağızman gibi parçalarla ismini duyuran Barış Dağlar Dağlar'ın çıkış tarihinden dört ay sonra bu 45'liğin 700 bin satması üzerine müzik dünyasındaki o dönemin büyükleri olan, Cem Karaca, Erkin Koray ve Moğollar 'ın arasında yer alır. Altın Plak aldığı "Dağlar Dağlar" 45'liği Barış'ın hayatının dönüm noktası olmuştur.
Eğitimini tamamlayan Barış'ın amacı grubuyla birlikte Türkiye'ye dönüş yapmaktır. Fakat Türkiye'ye yalnız olarak döner.
Barış'ın Türkiye'ye döndüğü yıllarda , 1970'lerin başında , Türkiye'de aranjman modasına karşı tepkiler başlamıştır. Aranjman modasına olan bu tepki başka bir akımın doğmasına sebep olmuştur. Bu yeni oluşan müzik türü Anadolu pop'tur. bunun üzerine Barış; Fuat Güner ve Mazhar Alanson'la (bugünkü MFÖ'nün elemanları) birlikte Kaygısızlar kurar.
Barış Manço artık yavaş yavaş müzik piyasasında yükseliyordu. İşte tam bu dönemlerde beklenen bombayı patlatır. Barış Manço Ve.. grubu ile 70'lerin başında çıkarttığı "Dağlar Dağlar" 45'liği , çıkışından 4-5 ay sonra 700 bin satar.
Yabancı gruplarla yaşadığı sorunlar sebebiyle bir çok gruptan ayrılmak zorunda kalır. Fakat 1971 yılında bu sorunu çözer. Avrupa da da kariyer yapmaya meraklı olan, Anadolu Pop müziğinin öncüsü olarak kabul edilen Moğollar la beraber Fransa da çalışmaya başladı.
Bu grupla İşte Hendek İşte Deve, Katip Arzuhalim ve Binboğanın Kızı isimli parçaları kaydeden Barış, Moğollar'ın tek başlarına kaydettikleri "Danses et Rythmes de la Turquie D'hier A'Aujourd'hui" (Bu LP Türkiye'de piyasaya Anadolu Pop adı altında çıktı) isimli albümle başarılı olmaları ve hatta bir önceki yıl Jimi Hendrix in, bir sonraki yıl Pink Floyd un kazandığı "Academie Charles Cross Grand Prix Du Disque" isimli ödülü kazanmaları ve tamamen yurt dışında çalışmak istemeleri sonucunda, ayrılma kararı alırlar.
Moğollar'dan Engin Yörükoğlu ile beraber yurda dönen Barış, Celal Güven, Ohannes Kemer, Özkan Ugur ve Fuat Güner gibi müzisyenlerle beraber ölümüne dek kendisinden ayrılmayan Kurtalan Ekspres isimli grubunu kurdu. Bir kaç değişimden sonra ideal kadrosuna ulaşan Kurtalan Ekspres ve Barış Manço birlikte bir çok başarıya imza atar.
1972'de Kurtalan Ekspres le ilk 45 liği, Ölüm Allah'ın Emri / Gamzedeyim Deva Bulmam piyasaya sunulduktan sonra 20 aya yakın bir süre, askerlik sebebiyle müzik'ten ayrı kaldı. Bu süre zarfında daha önceden hazırlanmış olan Lambaya Püf De / Kalk Gidelim Küheylan 45 liği piyasaya sürüldü. Askerden döner dönmezde Gönül Dağı / Hey koca Topcu Genç Osman yayınlandı.
Vatani görevine 1972'de yedek subay olarak Edremit'te başlayan Barış, bir takım pürüzler nedeniyle 19 ay 26 gün askerlik yapmak mecburiyetinde kalıyordu. Askerden tezkere aldığının ikinci günü 2 Aralık 1973'te ilk video klibini Hey Koca Topcu-Genç Osman adlı şarkıya çeker. Bu şarkıyı Polatlı'da geçen topçu asteğmen günlerinin etkisiyle, bir anı olarak yapmıştır.
1975 yılında Barış Manço ilk Long Play ini hazırlar. Barış Manço bu albüm icin özel olarak stüdyoya girmedi. Ellerindeki birikmis parçaları 45 lik olarak çıkartmanın zor olacağını düşünerek albüm yapmaya karar verilir. Daha önce yayınlanan Dünden Bugüne isimli albüm Barış Manço' nun Sayan Plak döneminde çıkardığı 45' liklerden toplama olan bir albümdü. Böylelikle 1975 yılında Türkiye' nin sayılı senfonik rock albümlerinden "2023" piyasaya çıktı. Albümde yine Türkiye nin sayılı Rock Operalarından "Baykoca Destanı", Türkiye Cumhuriyetinin 100. yılını konu alan 2023 gibi parçalar yer aldı.
1976 yılında yine Avrupa'da kariyer yapma ümidiyle çalışmalarına başladı. Hemen hemen bütün bir yılı Belçika'da geçiren Barış, bir Amerikan firmasi olan CBS ile anlaşma imzalar. Büyük bir bölümü George Hayes Orchestra'sıyla kaydedilen Barish Mancho (Aynı yıl Türkiye de Nick The Chopper olarak piyasa çıkar) isimli albüm 1976 yılında, ilk önce Belçika ve Hollanda da, daha sonra Fransa, Fas, Fildişi Sahilleri gibi ülkelerde piyasaya cıktı.
Barış bu albümüyle, beklediği başarıyı elde edemez ama beklemediği başarılarda elde etti. Örneğin Fas, Romanya gibi ülkelerde albüm, içerdiği doğu karakterinden dolayı, liste başı oldu. Sonuçta İngiltere deki Rainbow konserine ve diğer promosyon konserleri sırasında Barış'ın hasta olması gibi sebeplerden dolayı, albüm yaklaşık olarak 17-18 ülkede dinlenmesine rağmen, Barış'ın Avrupa da kariyer yapma hayalini sona erdirdi.
Barış Manço, ilk evliliğini Belçika'da bulunduğu yıllarda yaptı. Bir giysi mağazasında tezgahtar olarak çalışan Marie-Claude adlı bir kızla tanıştı ve tam 6 yıl beraber yaşadılar. Arkasından 31 Ocak 1970 günü Liêge'de evlendiler ama 6 ay kadar sonra, 16 Temmuz 1970 günü ayrıldılar. Barış'ın okul hayatında ve geçimini sağlamasında Maria Claude'un rolü büyüktür.
Gerçek hayat arkadaşını, "benim her şeyim" dediği Lale Manço'yu, 1975 yılında tanır. İlginç bir tanışmaları vardır Lale ve Barış'ın. Çiftin tanışması bozuk bir telefon sayesinde olur. Ablasına misafirliğe gelen Lale, telefon bozulunca eniştesinin arkadaşı olan üst kat komşusuna telefon etmeye çıkar. Kapıyı açan Barış Manço'ya "Telefon edebilir miyim?" diye sorar Lale. Aldığı yanıt ise "Benimle evlenirsen edebilirsin" olur. "Neden olmasın" diyen Lale , içeriye girerek telefonunu eder ve parasını ödemeye kalkınca aldığı yanıt karşısında şaşkına döner. "Nasıl olsa evleneceğiz ne parası".
Ve 1978 yılında bir nikah töreniyle resmen yaşamlarını birleştirirler. Şakayı çok seven Barış düğünde Nikah Şekeri niyetine Lale'yle beraber doldurduğu bir plağı dağıtır. Plağın A yüzünde birbirlerini seven bir çiftin aşklarını dile getirdikten sonra kavga ettikleri bir konuşma vardır. İkinci yüzünde ise Barış kendi deyimiyle "kendi mutluluk öykülerini anlatacakları" bir parça hazırlamıştır. 19 Mayıs 1981'de Doğukan Hazar, 24 Temmuz 1984'te de Batıkan Zorbey dünyaya gelir.
Yaşamındaki ikinci evliligini 1978 de Lale Cağlar ile yapan Barış, 1979 yılında müzik dünyasına geri döndü. Cok sevdiği Kurtalan Eskpres'iyle Yeni bir Gün isimli albümünü çıkaran Barış, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, Gesi Bağları, Aynalı Kemer İnce Bele gibi parçaları ile büyük dikkat çekti. Bu albümle başlayan hiç dinmeyen başarı süreci, 1980 yılındakı Hal hal / Eğri Eğri Doğru Doğru Eğri Büğru Ama Yine De Doğru 45 liği ile, 1981 yılında Sözum Meclisten Dışarı albümüyle, 1983 yılında Estağfurullah...Ne Haddimize! albümüyle sürüp gitti.
Büyük birikiminden her yaş kuşağının yararlanmasını istediğinden, biraz da seyyah olup, dünyayı gezmek istediğinden dolayı, 1988 yılında TRT 1 televizyonuna bir teklifte bulundu.
"Çocuk ve aileye yönelik eğitici ve eğlendirici bir dünya belgeseli"dir düşündüğü. Yayına girdigi ilk gün milyonlarca izleyiciyi ekran başına toplayan "Barış Manço ile 7'den 77'ye", böylelikle onun bir başka yavrusu oldu, ölümünden birkaç zaman öncesine kadar. Program çekimleri için oluşturulan TV ekibi, Ekvator'dan Kutuplar'a kadar yerküre üzerinde 150 değişik ülkeye giderek 500 bin km.'den fazla yol katetti. Bir başka deyişle, Barış Manço dünyanın çevresini 12 kez dolaşmış oldu. Devlet başkanları, dünyaca ünlü şair, düşünür ve yazarlar, astronotlar, sporcular, süperstarlar da konuk oldular Barış'a. Bu program Türk Televizyonculuğunda ulaşılamamış pek çok rekoru da elde ederek ayrı bir başarıya ulaştı.
Yüreğindeki çocuk sevgisi, kendi çocuklarıyla sınırlı kalmayıp dünyanın tüm çocuklarını sarmaya, sorunlarını, dertlerini dinlemeye itti Barış Manço'yu... Ak saçlarının örttüğü bedenindeki yüreği çocukların gülümseyen yüzlerinde hayat buldu...
Toplumdaki bozulmaya kayıtsız kalmamak, kendince birseyler yapmak için politikaya da soyundu. 30 yıldır yapmak istediği ve uygulamak için fırsatını kolladığı projelerini DYP'den yapılan teklifle birlikte "Hayata geçiririm" umudu başladı. "Neden siyaset, üstelik bu Barış Manço'ysa, mutlaka başkalarının yapamayacağı bir şeyleri yapabileceğine inandığı için olmuştur" düşüncesi ona şu yorumu yaptırmıştı. "DYP'den Kadıköy başkan adayı oldum. Belediyelerin sorunları belli zaten. Farklı bir renk vardır, farklı bir yaklaşım vardır. Çocuğun sağlığı diye bir olay var. Zaman zaman ana çocuk sağlığı gündeme gelir. Hastane olabilir, gençlik merkezleri olabilir. Bunlar benim hep düşündüğüm şeyler" diyerek müziği asla bırakmayacağını ve çalışmalarını durdurmayacağını ısrarla vurguluyordu o günlerde. Hatta siyasete soyunmasıyla ilgili olarak aldığı eleştirilere "Ben bir şarkıcı olarak gelmedim bu dünyaya, düşüncelerimi aktarmak üzere geldim. Gün geldi şarkı söylemekle oldu, gün geldi bir televizyon programında bir çocuğun saçlarını okşamakla oldu. Gün geldi, Güney Kutbu'nda penguenlerle konuşmakla oldu, gün geldi Ekvator'da suyun nasıl döndüğünü aramakla oldu. Şimdi insan en iyi kendini bilir herkesten önce. Ben de bildiğim kadarıyla kendimi anlatmaya çalıştım. Kendimin doğru olduğuna inandığım şeyleri aktarmaya çalışacağım insanlara" sözleriyle mesajını iletiyordu. Fakat kalbi ona siyaset yapması için izin vermiyordu. Aynı dönemlerde geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle doktorların tavsiyesini dinleyerek siyaset hayatına başlayamadan son verdiğini açıkladı.
Türkiye'nin kültür sanat ortamını kötü bulduğunu söyleyen Barış Manço, "Manzara tek kelime ile kötü ama beni bu denli karamsarlığa iten nokta herşeyin daha da kötü olacağını düşünüyor olmamdır. Çanak çömleklerle tüketilen gazetelerin olduğu, bin-iki bin kitabın ancak okunduğu bir memlekette güzel şeylerden bahsetmek oldukça zor" diyor ve ilave ediyordu: "Ben bunu kültüre karşı bir direniş olarak görüyorum.
Direkt olarak da halkı suçlu buluyorum. Benim açımdan bir problem yok aslında. Programlarım seyrediliyor ve bu camiada kırk yılı doldurmuş bir sanatçıyım. Hiçbir şeye ihtiyacım yok." Türkiye'de bazı gerçeklerin bilinmesi gerektiğini ancak bu gerçekleri ortaya koyacak zekaların cesaret edip konuşamadığını söyleyen Barış Manço, her şeyin popüler zihniyetle ve basit bir mantıkla işlendiğini, derinlikli olmayan fikirlerin daha çok rağbet gördüğünü belirterek, "Türkiye'nin önü açık. Kültürümüz bütün çağdaş değerlerin üstünde. Bu değeri işlemek gerekiyor. Benim seyahatlerim, çocuk programlarım, röportajlarım bu güzellikleri ortaya koymak ve evrensel düzeyde tanınmasını sağlamak üzerine kuruludur. Ben kendi adıma önemli şeyler yaptığıma inaniyorum ve herkesin aynı oranda çalışması gerektigini savunuyorum" diyerek sözlerini bitiriyordu.
1991 yılında Devlet sanatçısı olan Barış, 1990 yılında, ölümüne dek sürecek Japonya macerasına başlayacaktı. İçindeki büyük sevgiyi Japon halkıylada paylaşmasını bilen Barış, oradada süperstar sıfatını elde ediyordu.
1990 yılında, Ertuğrul Gemisinin Japonya'yı ziyareti ve Japonya açıklarında batmasının 100. yılı sebebiyle Tokyo Emperial Hotel, Japonya veliaht presinin de izlediği bir konser verir ve Japon halkı tarafından, sebzelerden şarkı yapan adam lakabını alır (Domates, Biber, Patlıcan, Nane Limon Kabuğu). Bunu 1991 deki bir konser, 1995 yılında Japonya' nın 16 şehrini kapsayan bir turne ve 2 tane albüm takip eder.
1982 yılında onu ilk defa yoklayan kalbi, 1999 yılında aramızdan ayrılmasına sebep oldu. 31 ocak 1999 akşamı saat 23.30 da hastaneye getirildiğinde 1 saat öncesinde yaşama gözlerini yummuştur.
200'ün üzerinde şarkısı, bunların kazandırdığı bir o kadar ödül O'nun nasıl bir müzisyen olduğunu anlatmaya yetiyordu. Öyle ki bazı şarkıları Rumca, İbranice, Bulgarca, Arapça, Farsça, Japonca, Flemenkçe, Fransızca ve İngilizce dillerinde söylendi.
Türkiye'nin müzik tarihinin kilometre taşlarından biri olan Barış Manço, el attığı her işte başarılı olmayı bildi. Televizyonuculukta bunlardan birisiydi. 1988 yılının Ekim ayında TRT'de başlayan "7'den 77'ye" programı O'nun başyapıtlarındandı. Barış ve Ekibi bu program için 10 yıl içinde Ekvatordan kutuplara , 5 kıtada 100'den fazla yöreye, ülkeye giderek kırılması güç bir rekora daha imza atmış oldu. Bir nesil O'nun çocuklar için yaptığı "Adam Olacak Çocuk" programını seyrederek büyüdü.
Son olarak büyük bir projeye daha imza atacaktı. Çok kapsamlı bir tarih belgeseli hazırlayacaktı. Fakat buna ömrü yetmedi. 1 Şubat 1999 günü aramızdan ayrıldı.
Türk Müziğine damgasını vurmuş Barış Manço artık aramızda değil. Kısa ama dolu dolu bir hayattan sonra bize birçok şey öğretti. Belki müzik adına yapacağı pek bişey kalmamıştı (özellikle geçen 10-12 yılı göz önüne alırsak) ama başka alanlarda birçok büyük projeye imza atabilirdi.
Adam olacak çocukların artık kendi ayakları üzerinde durabiliyorlar. "Arkadaşım Eşşek" şarkısıyla büyüyen bir nesil şimdilerde "Ölüm Allahın Emri Ayrılık olmasaydı" şarkını söylüyor.
Yüksek öğrenimini Belçika'da "Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi"nde tamamlayan, evli, iki çocuk babası ve çok iyi derecede İngilizce ve Fransızca konuşan Barış Manço, 40. yılına ulaşan sanat yaşamında kendisine layık görülen 300'ün üzerindeki ödülün dışında, aşağıdaki ünvanlara'da sahiptir:
Türkiye Cumhuriyeti: Devlet Sanatçısı Ankara (1991)
Hacettepe Üniversitesi: Onursal Doktora Ankara (1991)
Soka Üniversitesi: Uluslararası Kültür ve Barış Ödülü Tokyo, Japonya (1991)
Belçika Krallığı: Leopold II Şövalyesi nişanı Brüksel, Belçika (1992)
Fransa Devleti: Edebiyat ve Sanat Şövalyesi nişanı Paris, Fransa (1992)
Pamukkale Üniversitesi: Onursal Doktora Denizli (1995)
Min-On Sanat Vakfı: Yüksek Şeref Madalyası Tokyo, Japonya (1995)
Liege Prensliği: Onursal Hemşehrilik Beratı Liege, Belçika (1997)
İsmail Hakkı Bey ile Rikkat Uyanık Hanım'ın ikinci oğululları olarak, ekmeğin karneyle dağıtıldığı ve ikinci dünya savaşının en kızgın oldugu zamanda dünyaya gelen Manço, 2 yıl önce dünyaya gelen abisinin "Savaş" ismini almasından sonra, ailesinin "artık dünyaya Barış gelsin" diye düşünmesinden dolayı barış adını almıştı.
Türkiye'de Barış adını ilk alan kişinin kendisi olduğunu yıllar sonra TRT için hazırladığı '7 den 77 ye' adlı programı aracılığıyla, öğrenecekti.
Bit salgınının ortalığı kırıp geçirdiği bir dönemde ilkokula başlayan Manço, gezginliğe bu dönemlerde başlar. Gezginliğinin ilk durakları okullardır. Zira bu dönemlerde birsürü okul değiştirmek zorunda kalıyordu.
İlkokula Kadıköy Yeldeğirmeni Mustafa Kemal Paşa İlkokulunda başlayan Barış, 4. Sınıfı Ankara Maarif Koleji İlkokulu nda, 5.Sınıfıda yine Kadıköy Yeldeğirmeni Mustafa Kemal Paşa İlkokulunda okuyordu. İlkokul'u bitirdikten sonra Galatasaray Lisesi yılları başlıyordu.
Galatasaray Lisesi'nde okuyan abisi Savaş Manço'nun okuldaki lakabı 'Ayı' idi. Barış'ında Galatasaray Lisesi'ne gelmesinden sonra lakapları 'Büyük Ayı ve 'Küçük Ayı' olarak değişiyordu. 1957 yılı Şeker Bayramında çok sevdiği Babaannesi Nimet Hanım'ı yitirir. Manço, yıllar sonra bir şarkı yazacaktır onun adına (Gülpembe) çok beğeni kazanacak olan bu şarkı aynı zamanda dinleyenleri üzerinde büyük merak uyandıracaktır kim bu Gül Pembe?
Müzikle daha küçük yaşlarında tanışmıştı. Annesinin bir ses sanatçısı olması, O'nun müziğe pek yabancılık çekmemesini sağladı. İlk olarak 14 yaşında sınıf arkadaşlarıyla birlikte Galatasaray Lisesinde Kafadarlar adlı grubu kurdu. Bugünün ünlü ekonomistlerinden "Asaf Savaş Akad" bu grubun saksofoncusuydu. İkinci grubu olan Haramiler'de yine Galatasaray Lisesindeki arkadaşlarıyla birlikte çalıştı. Haramiler'le birlikte dönemin popüler müziklerini yorumladı.
1958 yılında ilk defa sahneye çıkıyordu. 1958 in Mart ayında yeğeni Aysel'in evlendiği akşam, Moda Düğün Salonunda Elvis Presley' den iki şarkı söyleyen (bunlardan biri 'Jailhouse Rock'dı) Manço, o gün abisi Savaş Manço'ya belkide hayatındaki yapacağı en önemli şeyi söylüyordu: "Ben çocuklara şarkı söyleyeceğim".
1959 yılının Nisan başında Galatasaray Lisesi konferans salonunda ilk resmi konserini veren manço, 4 Mayıs 1959 da babası İsmail Hakkı Bey'in ani ölümüyle ruhen yıkılıyordu.
1960'lı yıllarda Türkiye'de Hafif Batı Müziğinde Erol Büyükburç, Metin Ersoy fırtınası esiyordu. Barış'da aklına koymuştu bu müzik dünyasının içinde yer alacaktı. Henüz 14 yaşında iken Galatasaray Lise'sindeki arkadaşlarıyla kurduğu grubu Kafadarlar'la "Barış Manço ve Kafadarları" ismiyle sahne alıyordu. Bu dönemlerde daha çok o sıralarda tutulan parçaları seslendiren Barış ve Arkadaşları, Okul bitince dağılıyorlardı.
1962 yılına gelindiğinde Galatasaray Lisesinde 11. sınıfı geçemeyen Barış, bir an evvel Paris'e gidip, Güzel Sanatlar Akademisinde okuma istediğinden Özel Şişli Kolejine gider ve 1963 yılında bu okuldan lise diplomasını alır. Yine 1962 yılında Barış Manço ilk 45'liği Twistin Usa / The Jet'i Harmoniler 'le kaydediyor ve Grafson plak'tan satışa sunuyordu. "Neden Türkçe değil" mantığıylada o yıllarda Çıt Çıt Çedene, Urfa nın Etrafı Dumanlı Dağlar ve Kızılcıklar Oldu mu? (Barış'ın annesi Rikkat Uyanık Hanım'ın derlediği bir türkü) isimli türkülerini kaydediyordu.
1963 yılında Salyangoz yüklü bir kamyonun tercüman-şöför yardımcısı olarak İstanbul'dan Lion'a oradan da otostopla Paris'e giden Manço, burada Güzel Sanatlar Akademisinde okumak istiyordu. Daha sonraları maddi sıkıntılar ve Belçika da yaşamakta olan abisi Savaş'ın yanında kalmak için Liege şehrine gider.
Burada bazen Türk işçilerine tercümanlık yaparak, bazen garsonluk yaparak veya Türkiye den getirttikleri filmleri orada yaşamakta olan Türk işçilerine göstererek geçimlerini sağlarlar. Tüm aksiliklere rağmen müzikten uzaklaşmaz. Arada bir Paris'e giderek plak şirketleriyle görüşen Barış, ünlü fransız komedyen Henri Salvador'un şirketinden 1964 yılının sonbaharında 4 parçadan (Baby Sitter, Jenny Jenny, Quelle Peste ve Un Amour Que Toi) oluşan bir EP çıkarır.
1964 yılında Fransa'da 4 parçadan oluşan EP'yi çıkardığında, o zamanlar radyoda program yapan Engin Arman Paris'den gelen Plağın üstünde koskoca "Barısh Mancho" yazısına rağmen, plağı, "Fransa'da müzik yapan genç şarkıcı Bari Manso" olarak sunar.
Programı dinlemekde olan Barış Manço nun annesi 'Rikkat Hanım' ayağında terliklerle evinden fırlar ve İstanbul radyosuna giderek, 'yaa, benim oğlumdan bahsediyorsunuz, onun adı Barış Manço'dur' der.
Fransa'daki bu maceradan sonra, Belçika da bulunduğu yıllarda Les Mistigris (Mistigris Siyam'da bir vahşi kedi türü anlamına geliyor) isimli, Belçika'lı ve Martinik'li müzisyenlerden oluşan gruba katılır. Bu grupla 1967 nin başına kadar beraber çalışır. ve Aman Avcı Vurma Beni ve Bizim Gibi (Kol Düğmeleri isimli parçanın bir önceki hali) adlı parçaları kaydeder. Bu grupla Almanya, Belçika, Fransa gibi ülkelerin dışında Türkiye'de de konserler verdi. Fakat grup üyelerinin ülkeye girip çıkmasında ve kalmasındaki problemlerden dolayı "yerli" bir grupla çalışmayı tercih eder.
1965 yılının Ocak ayında, Adamo ve France Gall'inde katıldıkları bir programda, Paris'in meşhur "Olympia" müzikholünde arkasında Franck Pourcel orkestrası ve Swingle Singers ile beraber plağından iki şarkı seslendirir: "Babysitter ve Jenny Jenny".
Fakat bu konser sonrasında, kendi olağanüstü yeteneği ve annesi Rikkat Uyanık Hanımın dışında müzisyenlik hayatını etkileyen biri çıkar karşısına: O gün Barış'ı izleyen Europe-1 radyosunun sahibi 'Daniel Filipacchi', Barış'ın aksanını beğenmediğini ifade ederek plağın radyosunda yayınlanmasını yasaklar. Barış bu işe çok kızar ve "bundan böyle sadece Türk şarkıcısı olacağım" kararını alır.
1967 yılında Hollanda da büyük bir trafik kazası geçirir. Bu kazanın kendisine hatırası ise, bıyığının altındaki kesik izidir. Bu kesiği kapatmak için bıyık bırakmaya başlar. sadece bıyığını uzatacak değildir ya saçlarınıda uzatır Manço.
1967 yılından itibaren 1969 yılına kadar sürecek Kaygısızlar dönemi başlar. Bu grubun üyeleri arasında, günümüzde MFÖ olarak tanınan gruptan "Mazhar Alanson ve Fuat Güner" de vardır. Bu grupla kendi müzikal çizgisini bulma yolunda ilerleyen Barış, "Kol Dügmeleri, Unutamıyorum" gibi kendi bestelerinin dışında, 'Bebek, Derule, Kağızman' gibi türküleride kaydetti, Karanlıklar İçinde ve Keep Lookin parcaların da da yabancı bestecilerin şarkılarından yararlandı. Yine bu grupla yurt dışına açılma konusunda faaliyetler gösterdi ve Fransa da 1968 yılında ilk defa kaydettikleri "Trip" ve "Susanna" isimli parçayı single olarak çıkartmaya çalıştı.
Özellikle Trip adlı parçayı mükemmel bir şekilde yeniden kaydeden grup elemanlarının "biz yurt dışında yapamayacağız" demeleri üzerine Barış ve Kaygısızların yolları bir süre sonra ayrıldı. Kaygısızlar grup olarak dağıldı ama Barış Manço'nun plaklarında Onu yanlız bırakmamak için stüdyoda biraraya geldiler. Kaygısızların Avrupa'da kariyer yapmaya yanaşmayışları Barış'ı yeni baştan Avrupa'da yabancı bir grupla çalışmaya iter.
Londra Hyde park'ta tanıştığı İngiliz "Jonathan Glemser" (Yardbirds' İn ilk gitaristi), Amerikalı müzikolog "Jonathan", Tunuslu davulcu "Mounir" ve Kafkasyalı basgitarist "Onkan" dan oluşan Barış Manço Ve adını verdiği grup böylece kurulmuş oldu.
4 ayrı ülkenin kültüründen gelen müzisyenler, 4 ayrı müzik anlayışı ve icrası içinde bir çok yeni seyler ögrendi Barış. Bunun bir ürünü olarak bugün 7 den 77 ye herkesin ezbere bildiği Dağlar Dağlar isimli parçasını bu grup döneminde kaydetti. Bir çok yayın organında belirtildiği gibi bu parça Keban'dan gelirken bestelenmemiştir. Barış'ın Keban'a gitmesi daha sonraki yıllarda olacaktır. Barış bu parçayı kısa bir süre evli kaldığı Marie Cloud için ve annesine "senin oğlun alaturka söyleyemez" diyen Müzeyyen Senar gibi müzisyen dostlarına cevap olsun diye besteler. Kol Dügmeleri, Bebek, Kağızman gibi parçalarla ismini duyuran Barış Dağlar Dağlar'ın çıkış tarihinden dört ay sonra bu 45'liğin 700 bin satması üzerine müzik dünyasındaki o dönemin büyükleri olan, Cem Karaca, Erkin Koray ve Moğollar 'ın arasında yer alır. Altın Plak aldığı "Dağlar Dağlar" 45'liği Barış'ın hayatının dönüm noktası olmuştur.
Eğitimini tamamlayan Barış'ın amacı grubuyla birlikte Türkiye'ye dönüş yapmaktır. Fakat Türkiye'ye yalnız olarak döner.
Barış'ın Türkiye'ye döndüğü yıllarda , 1970'lerin başında , Türkiye'de aranjman modasına karşı tepkiler başlamıştır. Aranjman modasına olan bu tepki başka bir akımın doğmasına sebep olmuştur. Bu yeni oluşan müzik türü Anadolu pop'tur. bunun üzerine Barış; Fuat Güner ve Mazhar Alanson'la (bugünkü MFÖ'nün elemanları) birlikte Kaygısızlar kurar.
Barış Manço artık yavaş yavaş müzik piyasasında yükseliyordu. İşte tam bu dönemlerde beklenen bombayı patlatır. Barış Manço Ve.. grubu ile 70'lerin başında çıkarttığı "Dağlar Dağlar" 45'liği , çıkışından 4-5 ay sonra 700 bin satar.
Yabancı gruplarla yaşadığı sorunlar sebebiyle bir çok gruptan ayrılmak zorunda kalır. Fakat 1971 yılında bu sorunu çözer. Avrupa da da kariyer yapmaya meraklı olan, Anadolu Pop müziğinin öncüsü olarak kabul edilen Moğollar la beraber Fransa da çalışmaya başladı.
Bu grupla İşte Hendek İşte Deve, Katip Arzuhalim ve Binboğanın Kızı isimli parçaları kaydeden Barış, Moğollar'ın tek başlarına kaydettikleri "Danses et Rythmes de la Turquie D'hier A'Aujourd'hui" (Bu LP Türkiye'de piyasaya Anadolu Pop adı altında çıktı) isimli albümle başarılı olmaları ve hatta bir önceki yıl Jimi Hendrix in, bir sonraki yıl Pink Floyd un kazandığı "Academie Charles Cross Grand Prix Du Disque" isimli ödülü kazanmaları ve tamamen yurt dışında çalışmak istemeleri sonucunda, ayrılma kararı alırlar.
Moğollar'dan Engin Yörükoğlu ile beraber yurda dönen Barış, Celal Güven, Ohannes Kemer, Özkan Ugur ve Fuat Güner gibi müzisyenlerle beraber ölümüne dek kendisinden ayrılmayan Kurtalan Ekspres isimli grubunu kurdu. Bir kaç değişimden sonra ideal kadrosuna ulaşan Kurtalan Ekspres ve Barış Manço birlikte bir çok başarıya imza atar.
1972'de Kurtalan Ekspres le ilk 45 liği, Ölüm Allah'ın Emri / Gamzedeyim Deva Bulmam piyasaya sunulduktan sonra 20 aya yakın bir süre, askerlik sebebiyle müzik'ten ayrı kaldı. Bu süre zarfında daha önceden hazırlanmış olan Lambaya Püf De / Kalk Gidelim Küheylan 45 liği piyasaya sürüldü. Askerden döner dönmezde Gönül Dağı / Hey koca Topcu Genç Osman yayınlandı.
Vatani görevine 1972'de yedek subay olarak Edremit'te başlayan Barış, bir takım pürüzler nedeniyle 19 ay 26 gün askerlik yapmak mecburiyetinde kalıyordu. Askerden tezkere aldığının ikinci günü 2 Aralık 1973'te ilk video klibini Hey Koca Topcu-Genç Osman adlı şarkıya çeker. Bu şarkıyı Polatlı'da geçen topçu asteğmen günlerinin etkisiyle, bir anı olarak yapmıştır.
1975 yılında Barış Manço ilk Long Play ini hazırlar. Barış Manço bu albüm icin özel olarak stüdyoya girmedi. Ellerindeki birikmis parçaları 45 lik olarak çıkartmanın zor olacağını düşünerek albüm yapmaya karar verilir. Daha önce yayınlanan Dünden Bugüne isimli albüm Barış Manço' nun Sayan Plak döneminde çıkardığı 45' liklerden toplama olan bir albümdü. Böylelikle 1975 yılında Türkiye' nin sayılı senfonik rock albümlerinden "2023" piyasaya çıktı. Albümde yine Türkiye nin sayılı Rock Operalarından "Baykoca Destanı", Türkiye Cumhuriyetinin 100. yılını konu alan 2023 gibi parçalar yer aldı.
1976 yılında yine Avrupa'da kariyer yapma ümidiyle çalışmalarına başladı. Hemen hemen bütün bir yılı Belçika'da geçiren Barış, bir Amerikan firmasi olan CBS ile anlaşma imzalar. Büyük bir bölümü George Hayes Orchestra'sıyla kaydedilen Barish Mancho (Aynı yıl Türkiye de Nick The Chopper olarak piyasa çıkar) isimli albüm 1976 yılında, ilk önce Belçika ve Hollanda da, daha sonra Fransa, Fas, Fildişi Sahilleri gibi ülkelerde piyasaya cıktı.
Barış bu albümüyle, beklediği başarıyı elde edemez ama beklemediği başarılarda elde etti. Örneğin Fas, Romanya gibi ülkelerde albüm, içerdiği doğu karakterinden dolayı, liste başı oldu. Sonuçta İngiltere deki Rainbow konserine ve diğer promosyon konserleri sırasında Barış'ın hasta olması gibi sebeplerden dolayı, albüm yaklaşık olarak 17-18 ülkede dinlenmesine rağmen, Barış'ın Avrupa da kariyer yapma hayalini sona erdirdi.
Barış Manço, ilk evliliğini Belçika'da bulunduğu yıllarda yaptı. Bir giysi mağazasında tezgahtar olarak çalışan Marie-Claude adlı bir kızla tanıştı ve tam 6 yıl beraber yaşadılar. Arkasından 31 Ocak 1970 günü Liêge'de evlendiler ama 6 ay kadar sonra, 16 Temmuz 1970 günü ayrıldılar. Barış'ın okul hayatında ve geçimini sağlamasında Maria Claude'un rolü büyüktür.
Gerçek hayat arkadaşını, "benim her şeyim" dediği Lale Manço'yu, 1975 yılında tanır. İlginç bir tanışmaları vardır Lale ve Barış'ın. Çiftin tanışması bozuk bir telefon sayesinde olur. Ablasına misafirliğe gelen Lale, telefon bozulunca eniştesinin arkadaşı olan üst kat komşusuna telefon etmeye çıkar. Kapıyı açan Barış Manço'ya "Telefon edebilir miyim?" diye sorar Lale. Aldığı yanıt ise "Benimle evlenirsen edebilirsin" olur. "Neden olmasın" diyen Lale , içeriye girerek telefonunu eder ve parasını ödemeye kalkınca aldığı yanıt karşısında şaşkına döner. "Nasıl olsa evleneceğiz ne parası".
Ve 1978 yılında bir nikah töreniyle resmen yaşamlarını birleştirirler. Şakayı çok seven Barış düğünde Nikah Şekeri niyetine Lale'yle beraber doldurduğu bir plağı dağıtır. Plağın A yüzünde birbirlerini seven bir çiftin aşklarını dile getirdikten sonra kavga ettikleri bir konuşma vardır. İkinci yüzünde ise Barış kendi deyimiyle "kendi mutluluk öykülerini anlatacakları" bir parça hazırlamıştır. 19 Mayıs 1981'de Doğukan Hazar, 24 Temmuz 1984'te de Batıkan Zorbey dünyaya gelir.
Yaşamındaki ikinci evliligini 1978 de Lale Cağlar ile yapan Barış, 1979 yılında müzik dünyasına geri döndü. Cok sevdiği Kurtalan Eskpres'iyle Yeni bir Gün isimli albümünü çıkaran Barış, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, Gesi Bağları, Aynalı Kemer İnce Bele gibi parçaları ile büyük dikkat çekti. Bu albümle başlayan hiç dinmeyen başarı süreci, 1980 yılındakı Hal hal / Eğri Eğri Doğru Doğru Eğri Büğru Ama Yine De Doğru 45 liği ile, 1981 yılında Sözum Meclisten Dışarı albümüyle, 1983 yılında Estağfurullah...Ne Haddimize! albümüyle sürüp gitti.
Büyük birikiminden her yaş kuşağının yararlanmasını istediğinden, biraz da seyyah olup, dünyayı gezmek istediğinden dolayı, 1988 yılında TRT 1 televizyonuna bir teklifte bulundu.
"Çocuk ve aileye yönelik eğitici ve eğlendirici bir dünya belgeseli"dir düşündüğü. Yayına girdigi ilk gün milyonlarca izleyiciyi ekran başına toplayan "Barış Manço ile 7'den 77'ye", böylelikle onun bir başka yavrusu oldu, ölümünden birkaç zaman öncesine kadar. Program çekimleri için oluşturulan TV ekibi, Ekvator'dan Kutuplar'a kadar yerküre üzerinde 150 değişik ülkeye giderek 500 bin km.'den fazla yol katetti. Bir başka deyişle, Barış Manço dünyanın çevresini 12 kez dolaşmış oldu. Devlet başkanları, dünyaca ünlü şair, düşünür ve yazarlar, astronotlar, sporcular, süperstarlar da konuk oldular Barış'a. Bu program Türk Televizyonculuğunda ulaşılamamış pek çok rekoru da elde ederek ayrı bir başarıya ulaştı.
Yüreğindeki çocuk sevgisi, kendi çocuklarıyla sınırlı kalmayıp dünyanın tüm çocuklarını sarmaya, sorunlarını, dertlerini dinlemeye itti Barış Manço'yu... Ak saçlarının örttüğü bedenindeki yüreği çocukların gülümseyen yüzlerinde hayat buldu...
Toplumdaki bozulmaya kayıtsız kalmamak, kendince birseyler yapmak için politikaya da soyundu. 30 yıldır yapmak istediği ve uygulamak için fırsatını kolladığı projelerini DYP'den yapılan teklifle birlikte "Hayata geçiririm" umudu başladı. "Neden siyaset, üstelik bu Barış Manço'ysa, mutlaka başkalarının yapamayacağı bir şeyleri yapabileceğine inandığı için olmuştur" düşüncesi ona şu yorumu yaptırmıştı. "DYP'den Kadıköy başkan adayı oldum. Belediyelerin sorunları belli zaten. Farklı bir renk vardır, farklı bir yaklaşım vardır. Çocuğun sağlığı diye bir olay var. Zaman zaman ana çocuk sağlığı gündeme gelir. Hastane olabilir, gençlik merkezleri olabilir. Bunlar benim hep düşündüğüm şeyler" diyerek müziği asla bırakmayacağını ve çalışmalarını durdurmayacağını ısrarla vurguluyordu o günlerde. Hatta siyasete soyunmasıyla ilgili olarak aldığı eleştirilere "Ben bir şarkıcı olarak gelmedim bu dünyaya, düşüncelerimi aktarmak üzere geldim. Gün geldi şarkı söylemekle oldu, gün geldi bir televizyon programında bir çocuğun saçlarını okşamakla oldu. Gün geldi, Güney Kutbu'nda penguenlerle konuşmakla oldu, gün geldi Ekvator'da suyun nasıl döndüğünü aramakla oldu. Şimdi insan en iyi kendini bilir herkesten önce. Ben de bildiğim kadarıyla kendimi anlatmaya çalıştım. Kendimin doğru olduğuna inandığım şeyleri aktarmaya çalışacağım insanlara" sözleriyle mesajını iletiyordu. Fakat kalbi ona siyaset yapması için izin vermiyordu. Aynı dönemlerde geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle doktorların tavsiyesini dinleyerek siyaset hayatına başlayamadan son verdiğini açıkladı.
Türkiye'nin kültür sanat ortamını kötü bulduğunu söyleyen Barış Manço, "Manzara tek kelime ile kötü ama beni bu denli karamsarlığa iten nokta herşeyin daha da kötü olacağını düşünüyor olmamdır. Çanak çömleklerle tüketilen gazetelerin olduğu, bin-iki bin kitabın ancak okunduğu bir memlekette güzel şeylerden bahsetmek oldukça zor" diyor ve ilave ediyordu: "Ben bunu kültüre karşı bir direniş olarak görüyorum.
Direkt olarak da halkı suçlu buluyorum. Benim açımdan bir problem yok aslında. Programlarım seyrediliyor ve bu camiada kırk yılı doldurmuş bir sanatçıyım. Hiçbir şeye ihtiyacım yok." Türkiye'de bazı gerçeklerin bilinmesi gerektiğini ancak bu gerçekleri ortaya koyacak zekaların cesaret edip konuşamadığını söyleyen Barış Manço, her şeyin popüler zihniyetle ve basit bir mantıkla işlendiğini, derinlikli olmayan fikirlerin daha çok rağbet gördüğünü belirterek, "Türkiye'nin önü açık. Kültürümüz bütün çağdaş değerlerin üstünde. Bu değeri işlemek gerekiyor. Benim seyahatlerim, çocuk programlarım, röportajlarım bu güzellikleri ortaya koymak ve evrensel düzeyde tanınmasını sağlamak üzerine kuruludur. Ben kendi adıma önemli şeyler yaptığıma inaniyorum ve herkesin aynı oranda çalışması gerektigini savunuyorum" diyerek sözlerini bitiriyordu.
1991 yılında Devlet sanatçısı olan Barış, 1990 yılında, ölümüne dek sürecek Japonya macerasına başlayacaktı. İçindeki büyük sevgiyi Japon halkıylada paylaşmasını bilen Barış, oradada süperstar sıfatını elde ediyordu.
1990 yılında, Ertuğrul Gemisinin Japonya'yı ziyareti ve Japonya açıklarında batmasının 100. yılı sebebiyle Tokyo Emperial Hotel, Japonya veliaht presinin de izlediği bir konser verir ve Japon halkı tarafından, sebzelerden şarkı yapan adam lakabını alır (Domates, Biber, Patlıcan, Nane Limon Kabuğu). Bunu 1991 deki bir konser, 1995 yılında Japonya' nın 16 şehrini kapsayan bir turne ve 2 tane albüm takip eder.
1982 yılında onu ilk defa yoklayan kalbi, 1999 yılında aramızdan ayrılmasına sebep oldu. 31 ocak 1999 akşamı saat 23.30 da hastaneye getirildiğinde 1 saat öncesinde yaşama gözlerini yummuştur.
200'ün üzerinde şarkısı, bunların kazandırdığı bir o kadar ödül O'nun nasıl bir müzisyen olduğunu anlatmaya yetiyordu. Öyle ki bazı şarkıları Rumca, İbranice, Bulgarca, Arapça, Farsça, Japonca, Flemenkçe, Fransızca ve İngilizce dillerinde söylendi.
Türkiye'nin müzik tarihinin kilometre taşlarından biri olan Barış Manço, el attığı her işte başarılı olmayı bildi. Televizyonuculukta bunlardan birisiydi. 1988 yılının Ekim ayında TRT'de başlayan "7'den 77'ye" programı O'nun başyapıtlarındandı. Barış ve Ekibi bu program için 10 yıl içinde Ekvatordan kutuplara , 5 kıtada 100'den fazla yöreye, ülkeye giderek kırılması güç bir rekora daha imza atmış oldu. Bir nesil O'nun çocuklar için yaptığı "Adam Olacak Çocuk" programını seyrederek büyüdü.
Son olarak büyük bir projeye daha imza atacaktı. Çok kapsamlı bir tarih belgeseli hazırlayacaktı. Fakat buna ömrü yetmedi. 1 Şubat 1999 günü aramızdan ayrıldı.
Türk Müziğine damgasını vurmuş Barış Manço artık aramızda değil. Kısa ama dolu dolu bir hayattan sonra bize birçok şey öğretti. Belki müzik adına yapacağı pek bişey kalmamıştı (özellikle geçen 10-12 yılı göz önüne alırsak) ama başka alanlarda birçok büyük projeye imza atabilirdi.
Adam olacak çocukların artık kendi ayakları üzerinde durabiliyorlar. "Arkadaşım Eşşek" şarkısıyla büyüyen bir nesil şimdilerde "Ölüm Allahın Emri Ayrılık olmasaydı" şarkını söylüyor.
Yüksek öğrenimini Belçika'da "Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi"nde tamamlayan, evli, iki çocuk babası ve çok iyi derecede İngilizce ve Fransızca konuşan Barış Manço, 40. yılına ulaşan sanat yaşamında kendisine layık görülen 300'ün üzerindeki ödülün dışında, aşağıdaki ünvanlara'da sahiptir:
Türkiye Cumhuriyeti: Devlet Sanatçısı Ankara (1991)
Hacettepe Üniversitesi: Onursal Doktora Ankara (1991)
Soka Üniversitesi: Uluslararası Kültür ve Barış Ödülü Tokyo, Japonya (1991)
Belçika Krallığı: Leopold II Şövalyesi nişanı Brüksel, Belçika (1992)
Fransa Devleti: Edebiyat ve Sanat Şövalyesi nişanı Paris, Fransa (1992)
Pamukkale Üniversitesi: Onursal Doktora Denizli (1995)
Min-On Sanat Vakfı: Yüksek Şeref Madalyası Tokyo, Japonya (1995)
Liege Prensliği: Onursal Hemşehrilik Beratı Liege, Belçika (1997)
Honore de Balzac 1799-1850
Honore de Balzac, 20 Mayıs 1799 tarihinde, Fransa'nın Tours şehrinde, memur bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Orta sınıf bir burjuvazi ailesinden gelen babası Bernard François Balssa, 1797 yılında, Parisli seçkin bir aileye mensup ve kendisinden 31 yaş küçük olan Anne Charlotte Laure Sallambier ile hayatını birleştirdi. Eyalet savcısı olarak imparatorluk bünyesinde görev yapıyor; aynı zamanda, Paris'teki Kral Konseyi'nin sekreterliğini yürütüyordu. Fransız İhtilali boyunca, liberal düşünceler taşıyan Bernard François, Komün birliği içinde yer almasına rağmen, 1795 yılında, kralcı protestoculara yardım ettiği gerekçesiyle Tours'a gönderildi. Rabelais'teki evinde düşüp sakatlanınca, şehir hastanesinde uzun süren bir tedavi sürecine başladı. Aile, bu sağlık problemlerinin daha iyi koşullarda halledilebilmesi için, 1814'de Paris'e geri döndü.
Balzac dört yaşına kadar, Saint Cyr adındaki bir köyde bulunan bir yetimhanede büyüdü. O dönemin Fransa'sında pek de sık rastlanılmayan bir durumdu bu. Dört yaşında ailesinin himayesine geri verildi ve ilköğrenimine başladı. Babasının eğitim konusundaki titizliği nedeniyle, oldukça donanımlı bir öğrenim hayatı geçirdi. İlk olarak College de Vendome'a gitti. Honore de Charlemagne lisesinin ardından Sorbonne Üniversitesi'nde hukuk okudu. Bu mesleği, sadece babasının isteği üzerine seçen Balzac, mezun olduktan sonra bir süre, hukuk bürolarında staj yaptı.
Asıl merakı, edebiyat ve yazarlık olan Balzac, başkentte bulunduğu süre içerisinde sanat ve edebiyatla tanışmış; bu alandaki yeteneğinin farkına varma fırsatını yakalamıştı. Nitekim, 1819 yılında ailesi, finansal sorunlar nedeniyle küçük bir kasaba olan Villeparisis'ye taşınma kararı aldığında, yazar olmak isteğini ilk defa açıkça dile getirdi. Elbette ailesiyle, geleceği konusunda fikir ayrılığına düşmesinin tek nedeni, meslek seçimi değildi. Balzac, ihtilal dönemi Fransa'sında esen Saint-Simon Akımı'nın etkisine kapılmıştı ve siyasi düşüncesi de buna bağlı olarak sol ideolojilere meyilliydi. Bu durum yazarın, koyu bir liberal olan babasıyla ters düşmesine ve ailesinden gittikçe uzaklaşmasına yol açtı. Böylece sefalet ve yalnızlıkla geçecek bir hayata merhaba diyerek ailesinden ayrılıp hayallerinin peşine düşen Balzac, Paris'e geri döndü ve Arsenal Kütüphanesi yakınlarında, pejmürde bir oda kiraladı. Birkaç yıl sonra, E.T.A. Hoffmann'dan esinlenerek kaleme alacağı, "La Peau De Chargin" (1831) adlı kitabında, bu odayı ve orada geçirdiği günleri, fantastik bir öykü halinde anlatacaktı.
Yazarın ilk çalışması, 1820 yılında kaleme aldığı "Cromwell" adlı trajik bir tiyatro oyunuydu ve kendi ailevi sorunlarının onun üzerinde bıraktığı etkilerin izlerini taşıyordu. Çünkü ileri görüşlü ve ihtilalci bir baba ile, kocasından 19 yaş küçük ve içine kapanık bir annenin mutsuz evliliği, yazarın karamsar bir aile ortamında yetişmesine neden olmuştu. Bu yapıtın başarısızlığının ardından Balzac roman türüne yönelerek, 1822'ye kadar, farklı takma isimlerle, romantizme karşı hicivsel bir tavır içeren birkaç eser kaleme almış olsa da, edebiyat çevrelerine kendini bir yazar olarak kabul ettirebilme fırsatını yakalayamadı. Bu yoksul yaşamına üzülen ailesinin, özellikle de babasının baskılarına rağmen, edebi kariyerini sürdürme niyetinde olan Balzac, ancak yazarak kişisel bir başarıya ulaşabileceğini düşünüyordu. Bunun yanı sıra, asgari ihtiyaçlarını da karşılamak zorunda olduğu için, bir yandan da ticarete soyundu ve bir yayımevi açtı. Çok fazla iş alamayan bir de matbaa satın aldıysa da, bu ticari faaliyetlerinde başarı sağlayamadı ve ağır bir borç yükü altına girdi. Malesef, yazarlıkta gösterdiği beceriyi iş yaşamında sergileyemeyerek hayatı boyunca bu tür borçlarla uğraşmak zorunda kaldı.
1825 yılında, kötü giden evliliğinin ardından terk edilen ve depresyona giren kızkardeşi Laurance'i kaybeden Balzac, her ne kadar aşka olan inancını tamamen yitirse de, ona hayatın anlamını yeniden geri kazandıracak kişi olan Madame Laure de Benry'le tanıştı ve ona aşık oldu. Karamsarlığı, içe kapanıklığı ve toplum yaşamına karşı tepkisel duruşuyla a-sosyal bir kişi haline gelmiş olan yazarın yaşamında, bir kadının üstlenebileceği ne kadar anlam varsa hepsinin yerini tutacak olan bu kadın, Balzac'ın manevi açlığını doyurmasının yanı sıra, maddi anlamda da tek destekçisi haline geldi. Onu toplumla barıştırmaya çalıştı. Kendisinden yaşça çok büyük olan kontes, "Vadideki Zambak"taki Madame de Mortsauf ve "Sönmüş Hayaller"deki Madame de Bargeton gibi pekçok kadın kahramanın ilham kaynağı olacaktı. Ancak özel hayatı ile başarısız ticari deneyimleri arasında bir denge kuramayan yazar için kişisel yargılamaya dayalı bir dönem başlayacak ve bu duygularını ileride kaleme alacağı romanlarındaki karakterlere yansıtacaktı.
Artık 29 yaşına gelmiş olan Balzac, kariyeriyle ilgili çalışmalarında halen bir ilerleme kaydememişti. Bu dönemde, kendisini misafir etmek isteyen General de Pommereul'un davetine icap etti ve yeni romanı için araştırma yapmak amacıyla, generalin Brittany'de bulunan Fougeres'deki evinde, kısa bir süre kaldı. 1829 yılında, Sir Walter Scott'un yaşam tarzıyla ilgili tarihsel bir çalışma olan "La Dernier Chouan"ı (Köylü İsyanı ya da Şuanlar olarak bilinir) yayımladı (sonradan "Les Chouans" olarak anılmaya başlandı). İlk defa kendi ismini kullanan Balzac, bu kitapla birlikte yavaş yavaş edebi çevrelerinin dikkatini çekmeye başladı. 1830 ile 1832 yılları arasında, altı adet kısa hikaye kaleme aldı ve bunları "Scenes De La Vie Privee" (Özel Yaşamdan Sahneler) adlı bir kitap altında biraraya getirdi. Evlilik kurumunu sorguladığı ve bilhassa bayan okurların dikkatini çeken bu çalışma, ilk olarak La Presse'de yayımlandı. Ardından, Le Voleur adlı gazetede, "Paris Mektupları" adını verdiği köşesinde, siyasi temalı fıkralar kaleme almaya başladı ve böylece dönemin popüler mesleklerinden sayılan gazeteciliğe de adım atmış oldu.
Gizem öğeleri içeren yazılarla ilgilenen Madam Balzac'ın, oldukça ağır bir hastalığa yakalanmasından sonra, bu gizem merakı, Balzac'ı da etkisi altına aldı. Jacob Boehme ve Swedenborg'ün çalışmalarını incelemeye başlayan ünlü yazar, Sorbonne'da, Anton Mesmer'in "hayvan manyetizması" derslerini de takip etti. Bu dönem tüm bu yaşadığı olayların, öğrendiği ve okuduğu derslerin etkileri "La Peau De Chargin" adlı eserinde açıkça hissedilmekteydi; çünkü kitabın baş kahramanı, başarıya ulaşmak için sihirli güçler kullanıyordu. Felsefi öğeler de içeren roman, yazarına alışkın olmadığı maddi bir kazanç getirdi ve Balzac, o zaman için hatırı sayılır bir meblağ olan 5000 Franklık gelir elde etti. 30'lu yaşlarını süren Balzac'ın kariyer grafiği artık çıkışa geçmişti. Edebi çevrelerce tanınır hale gelmiş ve entellektüel ortamlarda boy gösterir olmuştu. Elde ettiği bu başarıyı ve çok sevdiği bohem hayatının avantajlarını kaybetmek istemeyen yazar, olağanüstü bir çabayla kendini yazmaya adadı. Bedeninin kaldırabileceğinin çok üstünde bir performans sergiledi ve 1832 yazında aklını kaybetmenin eşiğine geldi. Bu dönemde kaleme aldığı, "Louis Lambert" adlı otobiyografi niteliğindeki romanında, sözkonusu depresyonun etkileri hissedilmekteydi.
1833'de Balzac, yazdığı tüm romanları biraraya getirmeye karar verdi. Böylece, birbirinin tamamlayıcısı haline gelecek olan bu romanlar, üzerinde durduğu toplumsal konuları tam anlamıyla ifade edebilecekti. Doksan kadar roman ve kısa hikayeyle birlikte, ikibin kadar karakterden oluşacak seri sayesinde, yazarın, Fransız burjuvazisinin alışkanlıkları, atmosferi, gelenekleri ve yaşam tarzı ile ilgili çizdiği tablo net bir şekilde görülebilecek ve idrak edilebilecekti. Bu büyük planı için büyük bir enerji ve hırsla çalışmaya koyulan Balzac, yine ağır bir borç yükünün altına girdi ve kurtuluş için yeniden, finansal kaynak getirmesini umduğu birtakım ticari faaliyetlerde bulundu. Bir defasında, Sevres'de bulunan Ville d'Avray'daki evinde ananas yetiştirip satmaya çalıştı. Ancak hiçbir çabası onu başarıya götüremedi ve iki yıl sonra, alacaklılarından kaçmak zorunda kalarak, hizmetlisi Madame de Brugnolle'nin adı altında kimliğini gizledi.
1835 yılında, "La Chronique de Paris" adlı bir gazeteyi satın alan Balzac, yeniden hırsla yazmaya koyuldu ve bir dünya klasiği olan "Vadideki Zambak", bu dönemin bir ürünü olarak ortaya çıktı. Yoğun çalışma temposuyla kendini çok fazla yıpratan yazar, kitabın yayımlanmasının ardından bir kalp krizi geçirdi. Sonrasında ise, hayatının önemli bir bölümüne damgasını vurmuş olan Madame de Berny'yi kaybederek büyük bir sarsıntı yaşadı. Tüm bu olumsuz gelişmelerin yanı sıra, finansal sorunlar yüzünden gazetesi de iflas edince, yayıncısı Bulloz ile arası bozuldu ve böylece ertesi yıla kadar gazeteciliğe ara verdi.
1834'den 1837 yılına kadar süren çabaları sonucunda, 12 ciltlik 3 bölümden oluşan, eski ve yeni eserlerini biraraya getirdiği kitabını tamamladı. İlk bölümde, toplumsal hayatın farklı yönlerini, insan hayatı üzerinde belirleyici rol oynayan örfler, adetler ve gelenekler çerçevesinde ele aldı. İkinci bölümde, bu konuya felsefi bir bakış açısıyla yaklaşıyor ve farklı açılımlarda bulunuyordu. Üçüncü ve son bölümde ise, insan doğası ve kitlesel davranış biçimleri hakkında çözümleyici, analitik sonuçlara varıyordu. "Yaşlı Kız" adını verdiği bu ilk derleme çalışması, 1936 yılında, La Presse'de yayımlanmaya başladı. 1840 yılında, derlemeyi yeniden düzenledi ve Dante'nin "The Divine Comedy" adlı eserinden ilham alarak, hepsi için ortak, birleştirici bir isim koydu: "La Comedia Humanine" (İnsanlık Komedisi).
1842'de kaleme aldığı "The Human Society"de, Geoffroy Saint - Hilaire'nin hayvan krallığı ve beşeri topluma özgü teorilerinin etkisinde kalarak, karşılaştırmalı bir bakış açısı ortaya koydu. Ona göre, insanoğlunun yaşam tarzı ve buna hükmeden gelenekleri çok çeşitli özelliklere sahipti ve yöreden yöreye, toplumdan topluma değişiklik gösteriyordu. Bunun yanı sıra, hayvanlarda nadiren rastlanılan bir durum olmasına karşın, insanoğlunun sevgisi, dramatik çatışmalarla doluydu. Ona göre, Fransız Devrimi savunduğu adaletli ve eşitlikçi düşünceleri hayata geçirememiş; toplumsal sınıflar arasındaki ayrımı yok edememiş ve vaadettiklerinin aksine, insanları yaşadıkları çevreye yabancılaştırmıştı. Liberalizm, insanların bireyci ve bencil düşüncelerini körükleyerek ahlaki çöküşe neden olmuştu.
Balzac'ın yeniden revize ettiği ve 1842 ile 1848 yılları arasında 17 cilt halinde yayımladığı "İnsanlık Komedi"sinin baş yapıtları arasında, "Le Pere Goriot" (Goriot Baba), "Les Illusions Perdues", "Les Paysans", "La Femme De Trente Ans" ve "Eugenie Grandet" yer alıyordu. Bu kitaplarda yazar, Paris'ten taşra kentlerine uzanan geniş bir perspektif içinde, farklı yaşam biçimlerini manzara ediyordu. Eski ve köklü aristoratik yapısıyla, orta-sınıf ticaretiyle, yeni refah politikalarıyla, profesörleriyle, memurlarıyla, genç entellektüeleriyle, suçlularıyla ve daha pekçok özelliğiyle kendini gösteren Fransız toplumunu, Paris odağında analiz ediyor ve birçok noktada eleştiriyordu. Balzac'ın romanlarında dikkati çeken önemli bir özellik, pekçok önemli karakterine, farklı romanlarında yeniden yer vermesiydi. Yirmibeş ayrı romanında görünen Henry de Massay ile Eugene Rastignac gibi öne çıkan karakterlerle neredeyse bir gönül bağı kurmuş olan ünlü yazarın, bu karakterlerini gerçek hayattan kurgulayarak romanlarına işlediği yönünde değerlendirmeler yapılmaktaydı.
"Le Pere Goriot" (Goriot Baba) adlı ünlü romanı, ilk defa 1934 yılında, Revue de Paris'de yayınlandı ve ertesi yıl da kitap haline getirilerek basıldı. Fransız İhtilali'nden sonraki burjuva sınıfının karamsar bir tablosunu çizen bu eser, Shakespeare'in "Kral Lear" adlı oyununun roman türüne çevrilmiş farklı bir uyarlamasıydı. Hırslı fakat yoksul bir genç adam olan Eugene de Rastignac, egoist ve acımasız kızkardeşleri ile çocukları için herşeyini feda etmekten çekinmeyecek bir baba olan yaşlı Goriot'nun birbiriyle ilintili hikayesini anlatıyordu.
Eserlerinin pekçoğunu, büyük bir sevgiyle bağlı olduğu Paris'te kaleme alan Balzac, Tours yakınlarındaki Sache'de de bir süre ikamet etti ve çalışmalarına burada devam etti. 1828 ile 1836 yılları arasında, şehir merkezine yakın, Rasathane civarındaki Cassini'de yaşadı ve bohem hayatı sürdü. 1847'de Rue Fortunee'ye taşınan Balzac, bu en verimli döneminde, günde ortalama 15 saat çalışıyor ve özel olarak harmanlanmış Paris kahvesinden içiyordu. Akşam yemeğinden sonra kısa bir süre uyuyor; ardından gece yarısı uyanarak sabaha kadar yazmaya devam ediyordu. Kendini neredeyse tamamiyle yazmaya adamış olsa da, hayatın tadını çıkaracak faaliyetlere de katılıyordu.
1846 yılında yayımladığı "La Cousin Bette" (Bette Abla), yazarın hiç gün yüzüne çıkmamış aşk ilişkilerinden kesitler taşıyordu. Bu hikayede, Cousin Bette adlı baş kahraman, ailesi ve bir hayat kadını olan Valerie Marneffe'den, yaşadığı tüm hayalkırıklıkları için intikam almaya çabası içine giriyordu.
Yazar, Madame de Berny'nin ölümüyle büyük bir sarsıntı yaşadıysa da, hayatına hükmeden tek aşkı o olmamıştı. 1832 yılındaki tanışmalarından itibaren Balzac, Polonyalı bir kontes olan Eveline Hanska ile 15 yıl boyunca mektuplaşmıştı. Hanska, yazarın, Bette Abla'daki Madame Hulot karakterinin de aralarında bulunduğu birkaç eserindeki bayan kahramanlar için esin kaynağı oldu. 1837 yılının sonbaharında, hem sağlığına yeniden kavuşmak, hem de Eveline'nin, Bartolini tarafından yapılan büstünü görmek için İtalya'ya gitti. Bartolini'den, aynı büstten kendisine de yapmasını rica etti.
1841'de, kontesin eşinin vefat etmesinin ardından, sevgilisiyle uzun zaman birlikte yaşama hayalleri kuran Balzac, sağlığının iyice kötüye gitmesine rağmen, 1847'de, Polonya'ya giderek, sevgilisinin şatosunda yaşamaya başladı. 1850 yılının Mart ayında ise, Madame Hanska ile evlendi. Çift Paris'e geri döndü; ancak mutlu evlilik sadece iki yıl sürdü. 18 Ağustos 1850 tarihinde, bronşit ve kalp yetmezliğinden hayata veda eden Honore de Balzac, ardında 50'ye yakın tamamlanmamış eser bıraktı. Bunlardan en önemlisi, dünya edebiyat tarihinde oldukça değerli ve saygın bir yere sahip olan İnsanlık Komedisi'nin, 1845 yılında başladığı son revizesiydi. Yarım kalan bu çalışma, 1869 - 1876 tarihleri arasında tamamlandı ve 24 cilt halinde yeniden basıldı.
Kahramanlarının kişisel özelliklerinin ve kişisel deneyimlerinin de yaşadıkları olaylardaki duruşlarını etkilediğinin altını çizerek, olaylardan ve davranışlardan ziyade, nedenler ile geçmiş üzerinde durmuş; dolayısıyla romanın Shakespeare'ı olarak kabul edilmiştir. Eleştirel düşüncelerinin ve savunduğu ideolojilerin etkisiyle, yaşama realist bir pencereden bakan yazar, romanlarında gerçekçi, tutarlı ve doğal bir üslup kullanmıştır. Kahramanları aracılığıyla, diğer insanlara karşı empati kurmuş; gözlem yeteneğinden oldukça fazla yararlanmıştır. Bu nedenle, roman türünde, realizm ve doğalcılık anlayışını edebi bir akım haline getirmiştir.
TÜRKÇEYE ÇEVRİLEN ESERLERİ:
Manyak kurba (2006)
Köylü İsyanı (1974)
Tours Papazı (1949)
Eugenie Grandet (1983)
Goriot Baba (1984)
Bette Abla (1977)
Otuz Yaşındaki Kadın (1963)
Vandetta (1943)
Tılsımlı Deri (1943, 1968)
Tefeci Gobseck (1947-1961)
Kırmızı Han (1946)
Terör Devrinde (1979)
Köy Hekimi (1942-1979)
Bilinmeyen Şaheser (1945)
Lois Lambert (1946)
Albay Chabert (1944-1974)
Bir Havva Kızı (1970)
Onüçlerin Romanı (1945)
Mutlak Peşinde (1945-1965)
Altın Gözlü Kız (1943)
Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti (1946)
Kibar Fahişeler (1972)
Kötü Kadınların Parlayış, Düşüşü (1981)
Vadideki Zambak (1941-1985)
Sönmüş Hayaller (1949)
Nucingen Bankası (1950)
Köy Papazı (1952)
Cesar Birotteau (1945-1964)
Ursula Mirouet (1949)
Karanlık Bir İş (1947)
Esrarlı Bir Vaka (1949-1964)
İki Gelinin Hatıraları (1940 - 1983)
Modeste Mignon (1947)
Köylüler (1845, 1976-1985)
Balzac dört yaşına kadar, Saint Cyr adındaki bir köyde bulunan bir yetimhanede büyüdü. O dönemin Fransa'sında pek de sık rastlanılmayan bir durumdu bu. Dört yaşında ailesinin himayesine geri verildi ve ilköğrenimine başladı. Babasının eğitim konusundaki titizliği nedeniyle, oldukça donanımlı bir öğrenim hayatı geçirdi. İlk olarak College de Vendome'a gitti. Honore de Charlemagne lisesinin ardından Sorbonne Üniversitesi'nde hukuk okudu. Bu mesleği, sadece babasının isteği üzerine seçen Balzac, mezun olduktan sonra bir süre, hukuk bürolarında staj yaptı.
Asıl merakı, edebiyat ve yazarlık olan Balzac, başkentte bulunduğu süre içerisinde sanat ve edebiyatla tanışmış; bu alandaki yeteneğinin farkına varma fırsatını yakalamıştı. Nitekim, 1819 yılında ailesi, finansal sorunlar nedeniyle küçük bir kasaba olan Villeparisis'ye taşınma kararı aldığında, yazar olmak isteğini ilk defa açıkça dile getirdi. Elbette ailesiyle, geleceği konusunda fikir ayrılığına düşmesinin tek nedeni, meslek seçimi değildi. Balzac, ihtilal dönemi Fransa'sında esen Saint-Simon Akımı'nın etkisine kapılmıştı ve siyasi düşüncesi de buna bağlı olarak sol ideolojilere meyilliydi. Bu durum yazarın, koyu bir liberal olan babasıyla ters düşmesine ve ailesinden gittikçe uzaklaşmasına yol açtı. Böylece sefalet ve yalnızlıkla geçecek bir hayata merhaba diyerek ailesinden ayrılıp hayallerinin peşine düşen Balzac, Paris'e geri döndü ve Arsenal Kütüphanesi yakınlarında, pejmürde bir oda kiraladı. Birkaç yıl sonra, E.T.A. Hoffmann'dan esinlenerek kaleme alacağı, "La Peau De Chargin" (1831) adlı kitabında, bu odayı ve orada geçirdiği günleri, fantastik bir öykü halinde anlatacaktı.
Yazarın ilk çalışması, 1820 yılında kaleme aldığı "Cromwell" adlı trajik bir tiyatro oyunuydu ve kendi ailevi sorunlarının onun üzerinde bıraktığı etkilerin izlerini taşıyordu. Çünkü ileri görüşlü ve ihtilalci bir baba ile, kocasından 19 yaş küçük ve içine kapanık bir annenin mutsuz evliliği, yazarın karamsar bir aile ortamında yetişmesine neden olmuştu. Bu yapıtın başarısızlığının ardından Balzac roman türüne yönelerek, 1822'ye kadar, farklı takma isimlerle, romantizme karşı hicivsel bir tavır içeren birkaç eser kaleme almış olsa da, edebiyat çevrelerine kendini bir yazar olarak kabul ettirebilme fırsatını yakalayamadı. Bu yoksul yaşamına üzülen ailesinin, özellikle de babasının baskılarına rağmen, edebi kariyerini sürdürme niyetinde olan Balzac, ancak yazarak kişisel bir başarıya ulaşabileceğini düşünüyordu. Bunun yanı sıra, asgari ihtiyaçlarını da karşılamak zorunda olduğu için, bir yandan da ticarete soyundu ve bir yayımevi açtı. Çok fazla iş alamayan bir de matbaa satın aldıysa da, bu ticari faaliyetlerinde başarı sağlayamadı ve ağır bir borç yükü altına girdi. Malesef, yazarlıkta gösterdiği beceriyi iş yaşamında sergileyemeyerek hayatı boyunca bu tür borçlarla uğraşmak zorunda kaldı.
1825 yılında, kötü giden evliliğinin ardından terk edilen ve depresyona giren kızkardeşi Laurance'i kaybeden Balzac, her ne kadar aşka olan inancını tamamen yitirse de, ona hayatın anlamını yeniden geri kazandıracak kişi olan Madame Laure de Benry'le tanıştı ve ona aşık oldu. Karamsarlığı, içe kapanıklığı ve toplum yaşamına karşı tepkisel duruşuyla a-sosyal bir kişi haline gelmiş olan yazarın yaşamında, bir kadının üstlenebileceği ne kadar anlam varsa hepsinin yerini tutacak olan bu kadın, Balzac'ın manevi açlığını doyurmasının yanı sıra, maddi anlamda da tek destekçisi haline geldi. Onu toplumla barıştırmaya çalıştı. Kendisinden yaşça çok büyük olan kontes, "Vadideki Zambak"taki Madame de Mortsauf ve "Sönmüş Hayaller"deki Madame de Bargeton gibi pekçok kadın kahramanın ilham kaynağı olacaktı. Ancak özel hayatı ile başarısız ticari deneyimleri arasında bir denge kuramayan yazar için kişisel yargılamaya dayalı bir dönem başlayacak ve bu duygularını ileride kaleme alacağı romanlarındaki karakterlere yansıtacaktı.
Artık 29 yaşına gelmiş olan Balzac, kariyeriyle ilgili çalışmalarında halen bir ilerleme kaydememişti. Bu dönemde, kendisini misafir etmek isteyen General de Pommereul'un davetine icap etti ve yeni romanı için araştırma yapmak amacıyla, generalin Brittany'de bulunan Fougeres'deki evinde, kısa bir süre kaldı. 1829 yılında, Sir Walter Scott'un yaşam tarzıyla ilgili tarihsel bir çalışma olan "La Dernier Chouan"ı (Köylü İsyanı ya da Şuanlar olarak bilinir) yayımladı (sonradan "Les Chouans" olarak anılmaya başlandı). İlk defa kendi ismini kullanan Balzac, bu kitapla birlikte yavaş yavaş edebi çevrelerinin dikkatini çekmeye başladı. 1830 ile 1832 yılları arasında, altı adet kısa hikaye kaleme aldı ve bunları "Scenes De La Vie Privee" (Özel Yaşamdan Sahneler) adlı bir kitap altında biraraya getirdi. Evlilik kurumunu sorguladığı ve bilhassa bayan okurların dikkatini çeken bu çalışma, ilk olarak La Presse'de yayımlandı. Ardından, Le Voleur adlı gazetede, "Paris Mektupları" adını verdiği köşesinde, siyasi temalı fıkralar kaleme almaya başladı ve böylece dönemin popüler mesleklerinden sayılan gazeteciliğe de adım atmış oldu.
Gizem öğeleri içeren yazılarla ilgilenen Madam Balzac'ın, oldukça ağır bir hastalığa yakalanmasından sonra, bu gizem merakı, Balzac'ı da etkisi altına aldı. Jacob Boehme ve Swedenborg'ün çalışmalarını incelemeye başlayan ünlü yazar, Sorbonne'da, Anton Mesmer'in "hayvan manyetizması" derslerini de takip etti. Bu dönem tüm bu yaşadığı olayların, öğrendiği ve okuduğu derslerin etkileri "La Peau De Chargin" adlı eserinde açıkça hissedilmekteydi; çünkü kitabın baş kahramanı, başarıya ulaşmak için sihirli güçler kullanıyordu. Felsefi öğeler de içeren roman, yazarına alışkın olmadığı maddi bir kazanç getirdi ve Balzac, o zaman için hatırı sayılır bir meblağ olan 5000 Franklık gelir elde etti. 30'lu yaşlarını süren Balzac'ın kariyer grafiği artık çıkışa geçmişti. Edebi çevrelerce tanınır hale gelmiş ve entellektüel ortamlarda boy gösterir olmuştu. Elde ettiği bu başarıyı ve çok sevdiği bohem hayatının avantajlarını kaybetmek istemeyen yazar, olağanüstü bir çabayla kendini yazmaya adadı. Bedeninin kaldırabileceğinin çok üstünde bir performans sergiledi ve 1832 yazında aklını kaybetmenin eşiğine geldi. Bu dönemde kaleme aldığı, "Louis Lambert" adlı otobiyografi niteliğindeki romanında, sözkonusu depresyonun etkileri hissedilmekteydi.
1833'de Balzac, yazdığı tüm romanları biraraya getirmeye karar verdi. Böylece, birbirinin tamamlayıcısı haline gelecek olan bu romanlar, üzerinde durduğu toplumsal konuları tam anlamıyla ifade edebilecekti. Doksan kadar roman ve kısa hikayeyle birlikte, ikibin kadar karakterden oluşacak seri sayesinde, yazarın, Fransız burjuvazisinin alışkanlıkları, atmosferi, gelenekleri ve yaşam tarzı ile ilgili çizdiği tablo net bir şekilde görülebilecek ve idrak edilebilecekti. Bu büyük planı için büyük bir enerji ve hırsla çalışmaya koyulan Balzac, yine ağır bir borç yükünün altına girdi ve kurtuluş için yeniden, finansal kaynak getirmesini umduğu birtakım ticari faaliyetlerde bulundu. Bir defasında, Sevres'de bulunan Ville d'Avray'daki evinde ananas yetiştirip satmaya çalıştı. Ancak hiçbir çabası onu başarıya götüremedi ve iki yıl sonra, alacaklılarından kaçmak zorunda kalarak, hizmetlisi Madame de Brugnolle'nin adı altında kimliğini gizledi.
1835 yılında, "La Chronique de Paris" adlı bir gazeteyi satın alan Balzac, yeniden hırsla yazmaya koyuldu ve bir dünya klasiği olan "Vadideki Zambak", bu dönemin bir ürünü olarak ortaya çıktı. Yoğun çalışma temposuyla kendini çok fazla yıpratan yazar, kitabın yayımlanmasının ardından bir kalp krizi geçirdi. Sonrasında ise, hayatının önemli bir bölümüne damgasını vurmuş olan Madame de Berny'yi kaybederek büyük bir sarsıntı yaşadı. Tüm bu olumsuz gelişmelerin yanı sıra, finansal sorunlar yüzünden gazetesi de iflas edince, yayıncısı Bulloz ile arası bozuldu ve böylece ertesi yıla kadar gazeteciliğe ara verdi.
1834'den 1837 yılına kadar süren çabaları sonucunda, 12 ciltlik 3 bölümden oluşan, eski ve yeni eserlerini biraraya getirdiği kitabını tamamladı. İlk bölümde, toplumsal hayatın farklı yönlerini, insan hayatı üzerinde belirleyici rol oynayan örfler, adetler ve gelenekler çerçevesinde ele aldı. İkinci bölümde, bu konuya felsefi bir bakış açısıyla yaklaşıyor ve farklı açılımlarda bulunuyordu. Üçüncü ve son bölümde ise, insan doğası ve kitlesel davranış biçimleri hakkında çözümleyici, analitik sonuçlara varıyordu. "Yaşlı Kız" adını verdiği bu ilk derleme çalışması, 1936 yılında, La Presse'de yayımlanmaya başladı. 1840 yılında, derlemeyi yeniden düzenledi ve Dante'nin "The Divine Comedy" adlı eserinden ilham alarak, hepsi için ortak, birleştirici bir isim koydu: "La Comedia Humanine" (İnsanlık Komedisi).
1842'de kaleme aldığı "The Human Society"de, Geoffroy Saint - Hilaire'nin hayvan krallığı ve beşeri topluma özgü teorilerinin etkisinde kalarak, karşılaştırmalı bir bakış açısı ortaya koydu. Ona göre, insanoğlunun yaşam tarzı ve buna hükmeden gelenekleri çok çeşitli özelliklere sahipti ve yöreden yöreye, toplumdan topluma değişiklik gösteriyordu. Bunun yanı sıra, hayvanlarda nadiren rastlanılan bir durum olmasına karşın, insanoğlunun sevgisi, dramatik çatışmalarla doluydu. Ona göre, Fransız Devrimi savunduğu adaletli ve eşitlikçi düşünceleri hayata geçirememiş; toplumsal sınıflar arasındaki ayrımı yok edememiş ve vaadettiklerinin aksine, insanları yaşadıkları çevreye yabancılaştırmıştı. Liberalizm, insanların bireyci ve bencil düşüncelerini körükleyerek ahlaki çöküşe neden olmuştu.
Balzac'ın yeniden revize ettiği ve 1842 ile 1848 yılları arasında 17 cilt halinde yayımladığı "İnsanlık Komedi"sinin baş yapıtları arasında, "Le Pere Goriot" (Goriot Baba), "Les Illusions Perdues", "Les Paysans", "La Femme De Trente Ans" ve "Eugenie Grandet" yer alıyordu. Bu kitaplarda yazar, Paris'ten taşra kentlerine uzanan geniş bir perspektif içinde, farklı yaşam biçimlerini manzara ediyordu. Eski ve köklü aristoratik yapısıyla, orta-sınıf ticaretiyle, yeni refah politikalarıyla, profesörleriyle, memurlarıyla, genç entellektüeleriyle, suçlularıyla ve daha pekçok özelliğiyle kendini gösteren Fransız toplumunu, Paris odağında analiz ediyor ve birçok noktada eleştiriyordu. Balzac'ın romanlarında dikkati çeken önemli bir özellik, pekçok önemli karakterine, farklı romanlarında yeniden yer vermesiydi. Yirmibeş ayrı romanında görünen Henry de Massay ile Eugene Rastignac gibi öne çıkan karakterlerle neredeyse bir gönül bağı kurmuş olan ünlü yazarın, bu karakterlerini gerçek hayattan kurgulayarak romanlarına işlediği yönünde değerlendirmeler yapılmaktaydı.
"Le Pere Goriot" (Goriot Baba) adlı ünlü romanı, ilk defa 1934 yılında, Revue de Paris'de yayınlandı ve ertesi yıl da kitap haline getirilerek basıldı. Fransız İhtilali'nden sonraki burjuva sınıfının karamsar bir tablosunu çizen bu eser, Shakespeare'in "Kral Lear" adlı oyununun roman türüne çevrilmiş farklı bir uyarlamasıydı. Hırslı fakat yoksul bir genç adam olan Eugene de Rastignac, egoist ve acımasız kızkardeşleri ile çocukları için herşeyini feda etmekten çekinmeyecek bir baba olan yaşlı Goriot'nun birbiriyle ilintili hikayesini anlatıyordu.
Eserlerinin pekçoğunu, büyük bir sevgiyle bağlı olduğu Paris'te kaleme alan Balzac, Tours yakınlarındaki Sache'de de bir süre ikamet etti ve çalışmalarına burada devam etti. 1828 ile 1836 yılları arasında, şehir merkezine yakın, Rasathane civarındaki Cassini'de yaşadı ve bohem hayatı sürdü. 1847'de Rue Fortunee'ye taşınan Balzac, bu en verimli döneminde, günde ortalama 15 saat çalışıyor ve özel olarak harmanlanmış Paris kahvesinden içiyordu. Akşam yemeğinden sonra kısa bir süre uyuyor; ardından gece yarısı uyanarak sabaha kadar yazmaya devam ediyordu. Kendini neredeyse tamamiyle yazmaya adamış olsa da, hayatın tadını çıkaracak faaliyetlere de katılıyordu.
1846 yılında yayımladığı "La Cousin Bette" (Bette Abla), yazarın hiç gün yüzüne çıkmamış aşk ilişkilerinden kesitler taşıyordu. Bu hikayede, Cousin Bette adlı baş kahraman, ailesi ve bir hayat kadını olan Valerie Marneffe'den, yaşadığı tüm hayalkırıklıkları için intikam almaya çabası içine giriyordu.
Yazar, Madame de Berny'nin ölümüyle büyük bir sarsıntı yaşadıysa da, hayatına hükmeden tek aşkı o olmamıştı. 1832 yılındaki tanışmalarından itibaren Balzac, Polonyalı bir kontes olan Eveline Hanska ile 15 yıl boyunca mektuplaşmıştı. Hanska, yazarın, Bette Abla'daki Madame Hulot karakterinin de aralarında bulunduğu birkaç eserindeki bayan kahramanlar için esin kaynağı oldu. 1837 yılının sonbaharında, hem sağlığına yeniden kavuşmak, hem de Eveline'nin, Bartolini tarafından yapılan büstünü görmek için İtalya'ya gitti. Bartolini'den, aynı büstten kendisine de yapmasını rica etti.
1841'de, kontesin eşinin vefat etmesinin ardından, sevgilisiyle uzun zaman birlikte yaşama hayalleri kuran Balzac, sağlığının iyice kötüye gitmesine rağmen, 1847'de, Polonya'ya giderek, sevgilisinin şatosunda yaşamaya başladı. 1850 yılının Mart ayında ise, Madame Hanska ile evlendi. Çift Paris'e geri döndü; ancak mutlu evlilik sadece iki yıl sürdü. 18 Ağustos 1850 tarihinde, bronşit ve kalp yetmezliğinden hayata veda eden Honore de Balzac, ardında 50'ye yakın tamamlanmamış eser bıraktı. Bunlardan en önemlisi, dünya edebiyat tarihinde oldukça değerli ve saygın bir yere sahip olan İnsanlık Komedisi'nin, 1845 yılında başladığı son revizesiydi. Yarım kalan bu çalışma, 1869 - 1876 tarihleri arasında tamamlandı ve 24 cilt halinde yeniden basıldı.
Kahramanlarının kişisel özelliklerinin ve kişisel deneyimlerinin de yaşadıkları olaylardaki duruşlarını etkilediğinin altını çizerek, olaylardan ve davranışlardan ziyade, nedenler ile geçmiş üzerinde durmuş; dolayısıyla romanın Shakespeare'ı olarak kabul edilmiştir. Eleştirel düşüncelerinin ve savunduğu ideolojilerin etkisiyle, yaşama realist bir pencereden bakan yazar, romanlarında gerçekçi, tutarlı ve doğal bir üslup kullanmıştır. Kahramanları aracılığıyla, diğer insanlara karşı empati kurmuş; gözlem yeteneğinden oldukça fazla yararlanmıştır. Bu nedenle, roman türünde, realizm ve doğalcılık anlayışını edebi bir akım haline getirmiştir.
TÜRKÇEYE ÇEVRİLEN ESERLERİ:
Manyak kurba (2006)
Köylü İsyanı (1974)
Tours Papazı (1949)
Eugenie Grandet (1983)
Goriot Baba (1984)
Bette Abla (1977)
Otuz Yaşındaki Kadın (1963)
Vandetta (1943)
Tılsımlı Deri (1943, 1968)
Tefeci Gobseck (1947-1961)
Kırmızı Han (1946)
Terör Devrinde (1979)
Köy Hekimi (1942-1979)
Bilinmeyen Şaheser (1945)
Lois Lambert (1946)
Albay Chabert (1944-1974)
Bir Havva Kızı (1970)
Onüçlerin Romanı (1945)
Mutlak Peşinde (1945-1965)
Altın Gözlü Kız (1943)
Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti (1946)
Kibar Fahişeler (1972)
Kötü Kadınların Parlayış, Düşüşü (1981)
Vadideki Zambak (1941-1985)
Sönmüş Hayaller (1949)
Nucingen Bankası (1950)
Köy Papazı (1952)
Cesar Birotteau (1945-1964)
Ursula Mirouet (1949)
Karanlık Bir İş (1947)
Esrarlı Bir Vaka (1949-1964)
İki Gelinin Hatıraları (1940 - 1983)
Modeste Mignon (1947)
Köylüler (1845, 1976-1985)
Barack Hussein Obama
Barack Hussein Obama, 4 Ağustos 1961’de Honolulu’da doğdu. Obama doğduğu sırada annesi ve babası Manoa’daki Hawaii Üniversitesi’nde eğitimlerini sürdürmekteydiler, Obama iki yaşına geldiğinde de birlikteliklerine son verdiler. Babası eğitimi için Harvard’a gittikten sonra, vatanı Kenya’ya geri döndü. Annesi, Lolo Soertoro ile evlenince, ailece Jakarta’ya taşındılar. Burada kız kardeşi Maya Soerto-Ng dünyaya geldi.
Dört yıl sonra Barack on yaşına geldiğinde Hawaii’ye akrabalarının yanına döndü ve burada oldukça saygın bir okul olan Punahou Academy’ye girdi. 1978 yılında bu okuldan başarıyla mezun oldu.
Obama, kendi yazdığı anlılarında, birçok farklı ırkın yaşadığı topraklarında insanları bir araya getirmek için verdiği mücadeleleri anlattı.
1982 yılında ölen babasını, annesiyle ayrıldıktan sonra yalnız birkez gördü.
Barack Obama, daha sonra Amerikan halkına açıkladığı gibi, gençlik yıllarında alkol ve uyuşturucu kullandığı bir dönem de yaşamıştı.
Lise eğitimini tamamladıktan sonra, Los Angeles’taki Occidental College’a girdi. Burada iki yıl öğrenim gördükten ve New York’taki Colombia Üniversitesi’ne devam etti. 1983 yılında bu okuldan da derceyle mezun oldu.
Business International Corporation ve NYPIRG (New York Public Interest Research Group) ‘de birsüre çalıştıktan sonra, 1985 yılında Chicago’ya yerleşmeye karar verdi. Burada çalıştığı dönemde Trinity United adlı Hıristiyan kilisesine katıldı.
1988 yılında yılında girdiği Harvard Hukuk Fakültesi’nden, 1991 yılında çok büyük bir başarı göstererek mezun oldu. Bu okulda Harvard Law Review adlı yayının ilk siyah editörü oldu.
Okula girdiği yıl tanıştığı eşi Michelle ile 1992 yılının Ekim ayında evlendi. 1999 yılında ilk kızı Malia ve 2001 yılında ikinci kızı Sahsa dünyaya geldi.
1996 yılında, Illinois Eyaleti’nden senatör seçildi. Obama bu yıllarda, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler ile aynı anda çalışarak, sağlık reformu ve etik üzerine yasamalar yapılması için uğraştı. Ayrıca ölüm cezasının yeniden gözden geçirilmesiyle ilgili çalışmalar yaptı.
2004 yılına gelindiğinde Amerikan Senatosu’na seçildi ve bu senatoya yüz yıldan fazla bir süredir seçilen üçüncü siyah oldu. “Dreams From My Father : A Story of Race and Inheritance” adıyla otobiyografisini yayınladı. 2006 yılında da ikinci kitabı “The Audacity of Hope” un basımı gerçekleşti.
Şubat 2007’de, 2008 başkanlık seçimleri için Demokratlar tarafından aday gösterildi. Bu seçimdeki rakipleri, New York senatörü Hillary Rodham Clinton ve 2004 seçimlerinde başkan yardımıcısı adayı olan John Edwards oldu.
Dört yıl sonra Barack on yaşına geldiğinde Hawaii’ye akrabalarının yanına döndü ve burada oldukça saygın bir okul olan Punahou Academy’ye girdi. 1978 yılında bu okuldan başarıyla mezun oldu.
Obama, kendi yazdığı anlılarında, birçok farklı ırkın yaşadığı topraklarında insanları bir araya getirmek için verdiği mücadeleleri anlattı.
1982 yılında ölen babasını, annesiyle ayrıldıktan sonra yalnız birkez gördü.
Barack Obama, daha sonra Amerikan halkına açıkladığı gibi, gençlik yıllarında alkol ve uyuşturucu kullandığı bir dönem de yaşamıştı.
Lise eğitimini tamamladıktan sonra, Los Angeles’taki Occidental College’a girdi. Burada iki yıl öğrenim gördükten ve New York’taki Colombia Üniversitesi’ne devam etti. 1983 yılında bu okuldan da derceyle mezun oldu.
Business International Corporation ve NYPIRG (New York Public Interest Research Group) ‘de birsüre çalıştıktan sonra, 1985 yılında Chicago’ya yerleşmeye karar verdi. Burada çalıştığı dönemde Trinity United adlı Hıristiyan kilisesine katıldı.
1988 yılında yılında girdiği Harvard Hukuk Fakültesi’nden, 1991 yılında çok büyük bir başarı göstererek mezun oldu. Bu okulda Harvard Law Review adlı yayının ilk siyah editörü oldu.
Okula girdiği yıl tanıştığı eşi Michelle ile 1992 yılının Ekim ayında evlendi. 1999 yılında ilk kızı Malia ve 2001 yılında ikinci kızı Sahsa dünyaya geldi.
1996 yılında, Illinois Eyaleti’nden senatör seçildi. Obama bu yıllarda, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler ile aynı anda çalışarak, sağlık reformu ve etik üzerine yasamalar yapılması için uğraştı. Ayrıca ölüm cezasının yeniden gözden geçirilmesiyle ilgili çalışmalar yaptı.
2004 yılına gelindiğinde Amerikan Senatosu’na seçildi ve bu senatoya yüz yıldan fazla bir süredir seçilen üçüncü siyah oldu. “Dreams From My Father : A Story of Race and Inheritance” adıyla otobiyografisini yayınladı. 2006 yılında da ikinci kitabı “The Audacity of Hope” un basımı gerçekleşti.
Şubat 2007’de, 2008 başkanlık seçimleri için Demokratlar tarafından aday gösterildi. Bu seçimdeki rakipleri, New York senatörü Hillary Rodham Clinton ve 2004 seçimlerinde başkan yardımıcısı adayı olan John Edwards oldu.
Barış Akarsu 1979-2007
Barış Akarsu,Müzisyen
Doğum Tarihi :29 Haziran 1979
Ölüm Tarihi :04 Temmuz 2007
29 Haziran 1979’da Hatice ve Selahattin Akarsu’nun oğlu olarak Zonguldak’ta dünyaya geldi. Bir süre sonra ailesi Amasra’ya yerleşen Akarsu, Fatih Sultan Mehmet İlkokulu ve ortaokuldan sonra Amasra Lise’sine devam etti. Barış Çok küçük yaşlarda şehre gelen müzisyenlerden etkilenerek mızıka, flüt, klavye, gitar gibi çeşitli müzik aletlerini çalmaya başladı. Spora da ilgi duyan Akarsu basketbolla geçen 4 yıl ve karete'nin ardından lise yıllarında Amasra Yelken Kulübü’nde profesyonel olarak yelkencilik yaptı.
Lisenin ardından müzisyenliğin yanısıra animatörlük de yaparak bi süre Antalya’da kaldı ve daha sonra Karadeniz Ereğlisi’ne yerleşerek buradaki barlarda müzisyen olarak çalışmaya başladı. Akarsu diğer yandan buradaki yerel televizyon ve radyo için programlar hazırladı.
2004’de arkadaşlarının da ısrarıyla Atv’de düzenlenen yarışma programı Akademi Türkiye’ye katıldı. Bu programda izleyicinin yoğun ilgisiyle ve sevgisiyle karşılaşan Akarsu, yarışmanın da birincisi seçildi. Fakat yarışmanın büyük ödülü olarak ilan edilen albüm ve uluslararası yarışma sözleri yerini bulmadı. Kaset yapılmadığı gibi, Monaco'da düzenlenmesi planlanan World Best yarışmasının da iptal edilmesi nedeniyle bu yarışmaya katılamadı. İstanbul Kanatlarımın Altında’a yerleşen Akarsu, kendi girişimleriyle Ocak 2005'te "Islak Islak" isimli ilk albümünü çıkardı. Albümden çıkan Islak Islak ve Kimdir O parçaları oldukça beğenilen Akarsu, tüm Türkiye’de konserler verdi. Ağustos 2006’da "Düşmeden Bulutlara Koşmak Gerek" adlı ikinci albümünü piyasaya çıkardı. Bu albümden seçtiği çıkış parçası ise "Vurdum en dibe kadar" isimli parçası oldu.
2006’dan itibaren Star kanalında yayınlanmaya başlayan televizyon dizisi Yalancı Yarim’in başrolünde ekrana geldi. Dizi'de canlandırdığı "Tarık" karakteriyle göz dolduran Akarsu, oyunculukta da iddialı olduğunu göstermiş oldu.
Akarsu, USDER tarafından ''sosyal kalkınma ve dayanışmaya verdikleri öneme göre'' verdikleri ödüllerde ROCK Dalında En İyi Şarkıcı Ödülü'nü, FUTURE dergisinin Yılın En Sevilen Rock Sanatçısı Ödülü'nü ve CEM KARACA Özel Ödülü'nü aldı.
Doğum Tarihi :29 Haziran 1979
Ölüm Tarihi :04 Temmuz 2007
29 Haziran 1979’da Hatice ve Selahattin Akarsu’nun oğlu olarak Zonguldak’ta dünyaya geldi. Bir süre sonra ailesi Amasra’ya yerleşen Akarsu, Fatih Sultan Mehmet İlkokulu ve ortaokuldan sonra Amasra Lise’sine devam etti. Barış Çok küçük yaşlarda şehre gelen müzisyenlerden etkilenerek mızıka, flüt, klavye, gitar gibi çeşitli müzik aletlerini çalmaya başladı. Spora da ilgi duyan Akarsu basketbolla geçen 4 yıl ve karete'nin ardından lise yıllarında Amasra Yelken Kulübü’nde profesyonel olarak yelkencilik yaptı.
Lisenin ardından müzisyenliğin yanısıra animatörlük de yaparak bi süre Antalya’da kaldı ve daha sonra Karadeniz Ereğlisi’ne yerleşerek buradaki barlarda müzisyen olarak çalışmaya başladı. Akarsu diğer yandan buradaki yerel televizyon ve radyo için programlar hazırladı.
2004’de arkadaşlarının da ısrarıyla Atv’de düzenlenen yarışma programı Akademi Türkiye’ye katıldı. Bu programda izleyicinin yoğun ilgisiyle ve sevgisiyle karşılaşan Akarsu, yarışmanın da birincisi seçildi. Fakat yarışmanın büyük ödülü olarak ilan edilen albüm ve uluslararası yarışma sözleri yerini bulmadı. Kaset yapılmadığı gibi, Monaco'da düzenlenmesi planlanan World Best yarışmasının da iptal edilmesi nedeniyle bu yarışmaya katılamadı. İstanbul Kanatlarımın Altında’a yerleşen Akarsu, kendi girişimleriyle Ocak 2005'te "Islak Islak" isimli ilk albümünü çıkardı. Albümden çıkan Islak Islak ve Kimdir O parçaları oldukça beğenilen Akarsu, tüm Türkiye’de konserler verdi. Ağustos 2006’da "Düşmeden Bulutlara Koşmak Gerek" adlı ikinci albümünü piyasaya çıkardı. Bu albümden seçtiği çıkış parçası ise "Vurdum en dibe kadar" isimli parçası oldu.
2006’dan itibaren Star kanalında yayınlanmaya başlayan televizyon dizisi Yalancı Yarim’in başrolünde ekrana geldi. Dizi'de canlandırdığı "Tarık" karakteriyle göz dolduran Akarsu, oyunculukta da iddialı olduğunu göstermiş oldu.
Akarsu, USDER tarafından ''sosyal kalkınma ve dayanışmaya verdikleri öneme göre'' verdikleri ödüllerde ROCK Dalında En İyi Şarkıcı Ödülü'nü, FUTURE dergisinin Yılın En Sevilen Rock Sanatçısı Ödülü'nü ve CEM KARACA Özel Ödülü'nü aldı.
07 Kasım 2008 Cuma
Yavuz Donat ( 1942) Yusuf Mardin 1916-1994
Yavuz Donat ( 1942) 1942'de doğdu. Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi'ni bitirdi. Gazeteciliğe 1963'te Ulus'ta başladı. Bir süre Akşam gazetesinde de çalıştıktan sonra, 1971'de Tercüman'a geçti. Halen Milliyet gazetesindeki 'vitrin'inden, gözlemlerini aktarmaya devam ediyor.
ESERLERİ:Buyruklu Demokrasi , Demirel'in Yokluk Yılları, Öncesi ve Sonrasıyla 28 Şubat Özal'lı Yıllar, Sandıktan İhtilale
Özal'lı Yıllar
1983-1987
Yavuz Donat
Bilgi Yayınevi / Yavuz Donat'ın Vitrininden Dizisi
"Özal'lı Yıllar", Yavuz Donat'ın Vitrin'inden dizisinin son kitabı. Donat, "Sandıktan İhtilale", "Buyruklu Demokrasi" ve "Özal'lı Yıllar" adlı bu üç kitapla, 1977'den, 1987 Eylülü başına değin ülkemizin siyasal görüntüsünü , yine 1987 notlarıyla renklendirerek çiziyor.
-Rauf Tamer (Tercüman, 5.4. 1987)-
Yusuf Mardin
Günümüz şair ve yazarlarından. İstanbul’da doğdu. 1916-1994 yılları arasında yaşadı.İstanbul Amerikan Koleji’ni (Robert Kolej), İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi(1940). Mardin Milletvekili (1949), Londra Basın Ataşesi, Ankara Turizm Müdürü, Washington müşaviri (1969) oldu. Emekli oldu (1975-). Yücel dergisi(1935) kurucularından, bir süre de
Boğaziçi (1936) dergisini çıkarmış bulunan, günümüz aruz şairlerinden Yusuf Mardin’in yayımlanmış şiir kitapları altı tane:Bir Ad Bulamadım (1934), Mezar Taşları(1947), İki Damla Yaş(1947), Üç Yaprak(1948), Bir Semtini Sevmek(1972) ve Sonelerle Seneler(1982). Üç İnceleme kitabı var: Namık Kemal’in Londra Yılları(1974), Abdülhak Hamid’in
Londra’sı (1976) ve Abdülhak Hamid’in Londra Yılları(1982).
ESERLERİ:Buyruklu Demokrasi , Demirel'in Yokluk Yılları, Öncesi ve Sonrasıyla 28 Şubat Özal'lı Yıllar, Sandıktan İhtilale
Özal'lı Yıllar
1983-1987
Yavuz Donat
Bilgi Yayınevi / Yavuz Donat'ın Vitrininden Dizisi
"Özal'lı Yıllar", Yavuz Donat'ın Vitrin'inden dizisinin son kitabı. Donat, "Sandıktan İhtilale", "Buyruklu Demokrasi" ve "Özal'lı Yıllar" adlı bu üç kitapla, 1977'den, 1987 Eylülü başına değin ülkemizin siyasal görüntüsünü , yine 1987 notlarıyla renklendirerek çiziyor.
-Rauf Tamer (Tercüman, 5.4. 1987)-
Yusuf Mardin
Günümüz şair ve yazarlarından. İstanbul’da doğdu. 1916-1994 yılları arasında yaşadı.İstanbul Amerikan Koleji’ni (Robert Kolej), İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi(1940). Mardin Milletvekili (1949), Londra Basın Ataşesi, Ankara Turizm Müdürü, Washington müşaviri (1969) oldu. Emekli oldu (1975-). Yücel dergisi(1935) kurucularından, bir süre de
Boğaziçi (1936) dergisini çıkarmış bulunan, günümüz aruz şairlerinden Yusuf Mardin’in yayımlanmış şiir kitapları altı tane:Bir Ad Bulamadım (1934), Mezar Taşları(1947), İki Damla Yaş(1947), Üç Yaprak(1948), Bir Semtini Sevmek(1972) ve Sonelerle Seneler(1982). Üç İnceleme kitabı var: Namık Kemal’in Londra Yılları(1974), Abdülhak Hamid’in
Londra’sı (1976) ve Abdülhak Hamid’in Londra Yılları(1982).
Yusuf Halaçoğlu ( 1949)
1949 yılında Adana'nın Kozan kazasında doğdu. 1967'de liseyi, 1971 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Yeniçağ Tarihi Kürsüsü'nden "Fırka-i İslâhiye ve Kozan " isimli lisans tezini hazırlayarak mezun oldu. 1974 yılında aynı üniversitede Yeniçağ Tarihi Kürsüsü'nde asistan, 1978 yılında "XVIII. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda İskân Siyâseti" konulu doktora tezi ile doktor oldu. 1982'de Yardımcı Doçent, Nisan 1983'te de "Osmanlı İmparatorluğu'nda Menzil Teşkilâtı ve Yol Sistemi" isimli doçentlik tezini hazırlayarak doçentliğe yükseldi. 1983-84 öğretim döneminde bir yıl süreyle 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 41. maddesi uyarınca Elâzığ Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nde görev yaptı. 1986 yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümü'ne geçti. 20 Mart 1989'da "XVI. Yüzyılda Sosyal, Ekonomik ve Demografik Bakımdan Balkanlar'da Bazı Osmanlı Şehirleri" konulu takdim tezi ile profesörlüğe yükseldi. Aynı tarihlerde Türk Tarih Kurumu asıl üyesi seçildi. 1989 yılında Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı'na tayin edildi ; 17 Aralık 1990'da da Genel Müdür Yardımcılığına getirildi. Bu sırada, Osmanlı Arşivi'nin otomasyonunu başlattı. Bu görevinden 2 Mart 1992'de istifa etti ve Marmara Üniversitesi'ndeki görevine döndü. 26 Ağustos 1992 tarihinde Rektör yardımcısı oldu. 23 Ekim 1992'de Rektör vekili ve Kasım 1992'de tekrar rektör yardımcılığında bulundu. Bu görevdeyken 21 Eylül 1993'de Türk Tarih Kurumu Başkanlığına getirildi. Halen bu görevde bulunmaktadır.
ÜYESİ BULUNDUĞU KURULUŞLAR:
Rusya Tabiî Bilimler Akademisi Üyesi (The Russion Academy of Natural Sciences)
Merkezi Moskova'da bulunan "Uluslararası Türk Dünyası Akademisi Yönetim Kurulu üyesi" (International Turkic Akademy)
CIEPO (Uluslararası Osmanlı öncesi ve Osmanlı Araştırma Merkezi) Yönetim Kurulu Üyesi
Merkezi Türkmenistan'da bulunan "Beynelmilel Gündoğar Halklarının Medenî Mirasını Araştırma Devlet Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi",
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü aslî üyesi,
Ahilik Araştırma Vakfı İlmî Danışma Kurulu Başkanı,
Osmanlı Araştırmaları Merkezi Danışma Kurulu üyesi,dir.
BİLİMSEL ÇALIŞMALARI
a) Basılmış Kitaplar
Ahmed Cevdet Paşa, Ma‘rûzât, İstanbul 1980, V-XV+270 s., 16 belge, 3 harita.
XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun İskân Siyâseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1988, VII-XX+179 s., 2 harita (İkinci baskı).
Osmanlılarda Ulaşım ve Haberleşme (Menziller), PTT Genel Müdürlüğü Yayını, Ankara 2002.
Osmanlı Devlet Teşkilâtı ve Sosyal Yapı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991 (Dördüncü baskı).
Başlangıçtan 1774'e Kadar Osmanlı Tarihi, Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi ( Bir heyetle beraber), İstanbul 1982.
90 Numaralı Mühimme Defteri, İstanbul 1994 (Bir heyetle beraber).
Türk Tarihinde Ermeniler, Ankara 2001 (Prof.Dr. A. Süslü, Prof.Dr. F.Kırzıoğlu, Prof.Dr. R.Yinanç ile beraber).
Ermeni Tehciri ve Gerçekler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2001.
Facts On The Relocation of Armenians. 1914-1918, Ankara 2002.
b) Makaleler :
"Midhat Paşa'nın Necid ve havalisi ile ilgili birkaç lâyihası", Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı 3 (İstanbul 1973), s. 149-176.
"Fırka-i İslâhiye ve Yapmış olduğu iskân", Tarih Dergisi, Sayı 27 (İstanbul 1973), s. 1-20.
"Teselya Yenişehri ve Türk eserleri hakkında bir araştırma", Güney-doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, Sayı 2-3 (İstanbul 1974), s. 89-100.
"Bombay Şehbenderi Hüseyin Hasib'in 1876 tarihli bir mektubu", Türk Kültürü Dergisi, Sayı 136-138 (Ankara 1974), s. 259-265.
"Batı Trakya Türk Basınından seçmeler", Türk Kültürü Dergisi, Sayı 159 (Ankara 1976), s. 29-37.
"Şer‘iyye Sicilleri'nin Toplu Kataloğuna Doğru, Adana Şer‘iyye Sicilleri", Tarih Dergisi, Sayı 30 (İstanbul 1976), s. 99-108.
"Greec Policy and the Ottoman State, 1885-1918", Dış Politika (Foreign Policy) Dergisi, V/1-2 (Ankara 1977), s. 47-57 (Aynı makale "Yunanistan'ın Osmanlı Devleti'ne karşı takip ettiği siyaset (1885-1918)" adı altında Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı 6 (İstanbul 1980), s. 14-25'de Türkçe olarak da yayınlanmıştır).
"Tapu-Tahrir Defterlerine göre XVI. Yüzyılın ilk yarısında Sis (=Kozan) Sancağı", Tarih Dergisi, Sayı 32 (İstanbul 1979), s. 819-892+1041-1046.
XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun iskân siyâsetinde Derbendlerin yeri", Millî Eğitim ve Kültür, Sayı 6 (Ankara 1980), s. 95-102.
"Osmanlı İmparatorluğu'nda Menzil Teşkilâtı hakkında bazı mülâhazalar", Osmanlı Araştırmaları (The Journal of Ottoman Studies), Sayı II, İstanbul 1981, s. 123-132.
"Ahîlik ve Adana Esnaf Teşkilâtı", Türk Kültürü ve Ahîlik, İstanbul 1986, s. 197-201.
"Kendi Kaleminden Ahmed Cevdet Paşa", Ahmed Cevdet Paşa Semineri , İstanbul 1986, s. 1-6.
"Ma‘rûzât ve Tezâkir'de Mustafa Reşid Paşa ve Tanzimat Erkânı", Mustafa Reşid Paşa ve Dönemi Semineri, Bildiriler, Ankara 1987, s. 25-29.
"Binbaşı İsmail Hakkı Bey'in Kaşgar'a dâir eseri", Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı 13 (İstanbul 1987), s. 521-549.
"Hatay ve Yöresinde Türk Aşiretlerinin Yerleştirilmesi", Türk Kültürü Dergisi, Sayı 296 (Ankara 1987), s. 11-14.
"XVII ve XVIII. Yüzyıllarda Gaziantep ve Yöresindeki Türk Aşiretlerinin Yerleştirilmesi", Türk Kültürü Araştırmaları Dergisi, Erol Güngör'e Armağan, Ankara 1988, s. 109-112.
"Abbas Ağa",Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), İstanbul 1988, I, 20-21.
"Abdülkerîm-i Keşmîrî", DİA, I, İstanbul 1988, s. 252-253.
"Adana", DİA, I, İstanbul 1988, s. 349-353.
"Adıyaman", DİA, I, İstanbul 1988, s. 377-379.
"Adile Hatun", DİA, I, İstanbul 1988, s. 382.
"Ağrı", DİA, I, İstanbul 1988, s. 479-481.
"Tarih Boyunca Kozan", Kozan Yıllığı, İstanbul 1988, s. 3-19.
"Osmanlı Devlet Teşkilâtı", Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1989, s. 312-453.
"XVI. Yüzyılda Sosyal, Ekonomik ve Demografik Bakımdan Balkanlar'da Bazı Osmanlı Şehirleri", Belleten, LIII/207-208 (Ankara 1989), s. 637-681.
"Ahmed el-Mücahid", DİA, II, İstanbul 1989, s. 109.
"Alâeddin Halacî", DİA, II, İstanbul 1989, s. 330.
"Turkish settlement in Rumelia (Bulgaria) in the 15 th and 16 th centuries : town and village population", International Journal of Turkish Studies, vol 4/2 (İstanbul 1990), s. 23-40.
"Kuruluşundan Günümüze Bulgaristan'da Türk Nüfusu", Sosyal ve İktisat Tarihi Kongresi, Bildiriler, Marmara Üniversitesi, İstanbul 1989.
"Tahrir Defterlerine Göre XVI. Yüzyılda Bazı Anadolu Şehirlerinde Demografik Yapı", Yakın Tarihimizde Van Uluslararası Sempozyumu, Bildiriler, Ankara 1990, s. 215-222.
"Anadolu, Osmanlı Hakimiyetine geçişi", DİA, III, İstanbul 1991, s. 116-117.
"Anadolu, Ulaşım ve Yol Sistemi", DİA, III, İstanbul 1991, s. 127-128.
"Arapkir", DİA, III, İstanbul 1991, s. 328-329.
"Ardahan", DİA, III, İstanbul 1991, s. 350.
"Asir", DİA, III, İstanbul 1991, s. 482-484.
"At", DİA, IV, İstanbul 1991, s. 28-31.
"Bagras", DİA, IV, İstanbul 1991, s. 450-451.
"Bağdad", DİA, IV, İstanbul 1991, s. 433-437.
"Kosova Savaşı", I. Kosova Zaferinin 600. Yıldönümü Sempozyumu , 26 Nisan 1989, Ankara 1992, s. 29-33.
"Basra", DİA, V, İstanbul 1992, s. 112-114.
"Başhalife", DİA, V, İstanbul 1992, s. 130.
"Batı Trakya", DİA, V, İstanbul 1992, s. 144-147.
"Bayram Paşa", DİA, V, İstanbul 1992, s. 266-267.
"Belen", DİA, V, İstanbul 1992, s. 403-404.
"Bulgaristan", DİA, VI, İstanbul 1992, s. 396-399.
"Cebel-i Bereket", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 185-186.
"Cerrah Mehmed Paşa", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 415.
"Cevdet Paşa", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 443-450.
"Cisr-i Mustafa Paşa", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 33-34.
"Cürm ü Cinayet", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 138-139.
"Çirmen", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 341-342.
"Les récents développements Archivistiques en Turquie et les archives Ottomanes", Les Villes Arabes, La Demographie Historique et la Mer Rouge a l'Epoque Ottoman, Actes du le Symposium İnternational d'Etudes Ottomanes, Tunus-Zaghouan 1994, s. 67-72.
"Klâsik Dönemde Osmanlılarda Haberleşme ve Yol Sistemi", Çağını Yakalayan Osmanlı, Osmanlı Devleti'nde Modern Haberleşme ve Ulaştırma Teknikleri, İstanbul 1995, s. 13-21.
"Fatih Devri'nde Osmanlı Devleti'nde Sosyal Hayat", İstanbul Armağanı, Fetih ve Fatih, İstanbul 1995, s. 91-103.
"Osmanlı Belgelerine Göre Türk-Etrâk, Kürd-Ekrâd Kelimeleri Üzerine Bir Değerlendirme", Belleten, LX/227 (Ankara 1996), 139-146 (26 Belge ile birlikte) ; Aynı makale ingilizcesi : "The Evaluation of the Words Türk-Etrâk, Kürd-Ekrad as the Appear in the Ottoman Documents", Belleten, LX/227 (Ankara 1996), 147-154.
"Osmanlılarda Nevruz Kutlamaları", Nevruz ve Renkler, Türk Dünyasında Nevruz İkinci Bilgi şöleni Bildirileri (Ankara, 19-21 Mart 1996), Ankara 1996, s. 183-188.
"Sosyal ve Kültürel Yapılanma Açısından Alınması Düşünülen Tedbirler", Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Terör Sorununun Milli Güç Unsurları Açısından İncelenmesi ve Alınması Gereken Tedbirler Sempozyumu Bildirileri (İstanbul, 14-16 Mayıs 1997), İstanbul 1997, s. 149-159.
"Ahmet Cevdet Paşa ve Ma‘rûzâtı", Ahmet Cevdet Paşa (1823-1895) Sempozyumu Bildirileri (9-11 Haziran 1995), Ankara 1997, s. 247-251, 253-254, 255, 257-259.
Tarih Çevirme Klavuzu, "Sunuş", Ankara 1997, s. VII-VIII.
Egede Temel Sorun, Egemenliği Tartışmaları Adalar : "Sunuş", Ankara 1998, s. VII-VIII.
"Anadolu İskânında Urfa ve Çevresi", Türk Kültüründe Karakeçililer Uluslararası Bilgi şöleni Bildirileri (Şanlıurfa-3 Haziran 1999), Ankara 1999, s. 21-26.
Türk-Rus İlişkilerinde 500 Yıl, 1491-1992, "Sunuş", Ankara 1999, s. V-VI.
"Kıbrıs'ın Alınmasından Sonra Ada'ya Yapılan İskânlar ve Kıbrıs Türklerinin Menşei", Rauf Denktaş'a Armağan, Ankara 2000, s. 208-219 (Doç.Dr. M. Âkif Erdoğdu ile beraber).
"Adana Tarihçesi", Efsaneden Tarihe, Tarihten Bugüne Adana : Köprübaşı, haz. Erman Artun-M. Sabri Koz, Yapı Kredi Yayını, İstanbul 2000, s. 10-17.
"Osmanlı Döneminde Türkiye'nin Nüfus Yapısı ve Aşiretler", Anadolu'da ve Rumeli'de Yörükler ve Türkmenler Sempozyumu Bildirileri (Tarsus-2000), Ankara 2000, s. 137-144.
"Kolonizasyon ve Şenlendirme", Osmanlı, Yeni Türkiye Yayınları, Cilt 4 (Ankara 1999), s. 581-586. Aynı yazı, Yeni Türkiye, Sayı 32 (Ankara 2000), s. 630-635.
"Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti ve Balkanlar", I. Uluslararası Türkoloji Kongresi Bildirileri (Prizren 12-14 Aralık 1998), Ankara 2001, s. 29-37.
"Atatürk ve Tarih", Hava Kuvvetleri Dergisi, Sayı 339 (Ekim 2001), s. 84-89.
69- "Realities Behind the Relacation", The Armenians in the Late Ottoman Period, Edited by Türkkaya Ataöv, Ankara 2001, s. 109-142.
"Ermeni Meselesiyle İlgili Birkaç Rus Kaynağı", Yeni Türkiye, Ermeni Sorunu Özel Sayısı, cilt II/37 (Ankara 2001), s. 735-741.
"Ermeni Tehciri", Ermeni İddiaları ve Türkiye Sempozyumu Bildirileri, Kocaeli Üniversitesi, Kocaeli 2001, s. 27-48.
c) Kitap Tanıtımları :
Xavier de Planhol, Les fondements géographiques de l'histoire de l'Islam, Paris 1968, Güney-Doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, Sayı 4-5 (İstanbul 1976), s. 347-355.
Nasım Zia, Kıbrıs'ın İngiltere'ye geçişi ve Ada'da kurulan İngiliz İdaresi, Ankara 1975, Tarih Dergisi, Sayı 30 (İstanbul 1976), s. 206-207.
d) Kongre, Seminer ve Sempozyum
1- "Kuruluşundan Günümüze Bulgaristan'da Türk Nüfusu", V. Milletlerarası Türkiye Sosyal ve İktisat Tarihi Kongresi, Marmara Üniversitesi, İstanbul 1989.
"Osmanlılarda Haberleşme Teşkilâtı", Marmara Üniversitesi-Türk Tarih Kurumu seri konferansları, Ocak 1989.
"Bulgaristan'da Türk Nüfusu", Bulgaristan'da Türk Varlığı Sempozyumu, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Merkezi, 22 Haziran 1989.
"Batı Trakya Türkleri", Marmara Üniversitesi-Türk Tarih Kurumu seri Konferansları, Aralık 1991.
"Osmanlı Döneminde Kıbrıs'ta İskân Politikası", Kıbrıs'ın Dünü-Bugünü Uluslararası Sempozyumu, Kıbrıs, 28 Ekim-1 Kasım 1991.
"Osmanlı Arşivi'nin Ukrayna ve Dünya Tarihi Açısından Önemi", Osmanlı İmparatorluğu ve Ukrayna Kongresi, Kiev, 20-26 Ekim 1991.
"Les Recent Developpements Archivistiques en Turquie et Les Archives Ottoman" (Türk Arşivciliğinde son gelişmeler ve Osmanlı Arşivi), V. Osmanlı Çalışmaları Sempozyumu, Centr d'Etudes et de Recherches Ottoman, Morisques, de Documentation et d'Infomation (CEROMDI), Tunis-Zaghouan, 25-29 şubat 1992.
"Osmanlı İdaresinde Yemen ve Osmanlı Arşivi", San'a-Yemen, 8 Ocak 1992 (Arşivlerarası işbirliği için özel davette San'a Üniversitesi'nde Konferans).
"Cevdet Paşa", Türk Tarih Kurumu Konferansları, Ankara, 13 Nisan 1995.
"Kanuni Döneminde Osmanlı Devleti'ne Genel Bir Bakış", Kanuni Sultan Süleyman'ın Doğumunun 500. Yıl Paneli, Trabzon, 26-28 Nisan 1995.
"Osmanlı Belgelerine Göre Türk-Etrâk, Kürd-Ekrâd Kelimeleri Üzerine Bir Değerlendirme", VII. Uluslararası Osmanlı İmparatorluğu'nun Sosyal ve Ekonomik Yapısı Sempozyumu, Almanya/Haidelberg, 24-30 Nisan 1995.
"Osmanlı Kaynaklarında Nahçıvan", Uluslararası Kaynaklarda Nahçıvan Sempozyumu, Nahçıvan, 10-14 Temmuz 1996.
"Otlukbeli Savaşı'nın Türk Tarihindeki Yeri", Otlukbeli Savaşı'nın Yeri ve Önemi Sempozyumu, Erzincan, 11-12 Ağustos 1996.
"Osmanlı Döneminde Kıbrıs'ta İskân Politikası", XII. Osmanlı Öncesi ve Osmanlı Araştırmaları Komitesi Sempozyumu, Çek Cumhuriyeti/Prag, 9-13 Eylül 1996.
"Türk Tarih Kurumu ve Balkan Araştırmaları", Tarihte ve Güney-Doğu Avrupa : Balkanolojinin Dünü, Bugünü ve Sorunları Uuslararası Sempozyumu, Ankara, 13-14 Kasım 1996.
"Türk tarihinin meseleleri ve Türk Tarih Kurumu", Türk Tarihinin Meseleleri Sempozyumu, Kazakistan/Türkistan, 20-28 Mayıs 1997.
"Osmanlı Devleti'nin Doğu Politikası ve Şah İsmail", Şah İsmail ve Onun Devri Uluslararası Konferansı, Azerbaycan/Bakü, 22-27 Eylül 1997.
"Osmanlı Döneminde Buhara Hanlığı ve Buhara Elçileri", İnsanlığın Üçbin Yıllık Bilimsel ve Kültürel Mirası Uluslararası Sempozyumu, Özbekistan/Hive, 18-20 Ekim 1997.
"Türkiye İle Bosna-Hersek İlişkilerinin Tarihi ve Kültürel Boyutu", Türkiye Bosna-Hersek İlişkileri Konferansı, Saraybosna, Zenitsa, 23-27 Kasım 1997.
"Batı Türklerinin Dünya Medeniyetine Kazandırdıkları", Türk Medeniyeti : Tarih, Bugünü ve Gelişme Perspektifleri Konferansı, Kazakistan/Almaatı, 21-23 Mayıs 1998.
"Türkiye'de Tarih Araştırmaları ve Türk Dünyasıyla İlişkisi", Halkların Birliği ve Ulusal Tarih Yılı Toplantısı, Kazakistan/Almaatı, 2-6 Temmuz 1998.
"Osmanlılarda Yönetim", Tarih Boyunca Türklerde Devlet ve Cumhuriyet Ulusal Sempozyumu, Ankara, 23-24 Kasım 1998.
"Osmanlı Devleti'nde İdarî ve Toplumsal Gelişmeler ve Bunun Türk Dünyası Açısından Değerlendirilmesi", Osmanlı Devleti'nin 700. Yıldönümü Sempozyumu, Kırgızistan/Bişkek, 29 Ekim-3 Kasım 1999.
"Osmanlı Devleti'nin Kimliği ve Devlet Anlayışı", Osmanlı İmparatorluğu'nun 700. Yıldönümü Sempozyumu, Almanya/Berlin, 12-14 Kasım 1999.
"Türkiye Türkmenleri", V. Dünya Türkmenleri Konferansı, Türkmenistan/ Aşkabad, 22-30 Aralık 1999.
"Osmanlı Devleti'nin Rumeli İskânıyla İlgili Toponomik Bir Değerlendirme", Balkanlarda İslâm Medeniyeti Uluslararası Sempozyumu, Bulgaristan/Sofya, 21,23 Nisan 2000.
"Osmanlı Deniz Yolları ve Fonksiyonları", XIV. CIEPO Kongresi, İzmir, 18-22 Eylül 2000.
"Tarih Boyunca Türkmenlerde İnsana Verilen Önem ve İnsanî Değerler", Cultural Heritage of Turkmenistan : Inner Origins and Present Perspective Uluslararası Konferansı, Türkmenistan/Aşkabad, 10-13 Ekim 2000.
"Osmanlı Arşivi", Türk-Moldova Ortak Tarihini Araştırma Sempozyumu, Moldova/Kişinev, 6-8 Kasım 2000.
"Bir Türkmen Devleti Olarak Osmanlı Devleti Tarihinin Kaynakları", Türkmenistan Daimî Tarafsızlık : Millî Kökler ve Uluslararası Önemi Kongresi, Türkmenistan/Aşkabad, 8-11 Aralık 2000.
İDARÎ GÖREVLERİ
1- 5 Şubat 1986 tarihinden itibaren Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi'nde Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümü Tarih Anabilim Dalı Başkanlığı'nı yürütmektedir.
2- 14 Temmuz 1989 yılından 17 Aralık 1990'a kadar Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı yaptı.
3- 17 Aralık 1990'dan 1 Mart 1992 tarihine kadar Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcılığına getirildi. Bu müddet içinde Genel Müdürlüğü vekâleten yönetti.
4- 26 Ağustos 1992'de Rektör Yardımcısı oldu.
5- 23 Ekim 1992'den itibaren Rektör vekili oldu (Rektör'ün vefatı dolayısiyle)
6- 23 Kasım 1992'de Rektör yardımcısı oldu.
7- 21 Eylül 1993 Türk Tarih Kurumu Başkanı oldu.
ÜYESİ BULUNDUĞU KURULUŞLAR:
Rusya Tabiî Bilimler Akademisi Üyesi (The Russion Academy of Natural Sciences)
Merkezi Moskova'da bulunan "Uluslararası Türk Dünyası Akademisi Yönetim Kurulu üyesi" (International Turkic Akademy)
CIEPO (Uluslararası Osmanlı öncesi ve Osmanlı Araştırma Merkezi) Yönetim Kurulu Üyesi
Merkezi Türkmenistan'da bulunan "Beynelmilel Gündoğar Halklarının Medenî Mirasını Araştırma Devlet Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi",
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü aslî üyesi,
Ahilik Araştırma Vakfı İlmî Danışma Kurulu Başkanı,
Osmanlı Araştırmaları Merkezi Danışma Kurulu üyesi,dir.
BİLİMSEL ÇALIŞMALARI
a) Basılmış Kitaplar
Ahmed Cevdet Paşa, Ma‘rûzât, İstanbul 1980, V-XV+270 s., 16 belge, 3 harita.
XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun İskân Siyâseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1988, VII-XX+179 s., 2 harita (İkinci baskı).
Osmanlılarda Ulaşım ve Haberleşme (Menziller), PTT Genel Müdürlüğü Yayını, Ankara 2002.
Osmanlı Devlet Teşkilâtı ve Sosyal Yapı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991 (Dördüncü baskı).
Başlangıçtan 1774'e Kadar Osmanlı Tarihi, Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi ( Bir heyetle beraber), İstanbul 1982.
90 Numaralı Mühimme Defteri, İstanbul 1994 (Bir heyetle beraber).
Türk Tarihinde Ermeniler, Ankara 2001 (Prof.Dr. A. Süslü, Prof.Dr. F.Kırzıoğlu, Prof.Dr. R.Yinanç ile beraber).
Ermeni Tehciri ve Gerçekler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2001.
Facts On The Relocation of Armenians. 1914-1918, Ankara 2002.
b) Makaleler :
"Midhat Paşa'nın Necid ve havalisi ile ilgili birkaç lâyihası", Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı 3 (İstanbul 1973), s. 149-176.
"Fırka-i İslâhiye ve Yapmış olduğu iskân", Tarih Dergisi, Sayı 27 (İstanbul 1973), s. 1-20.
"Teselya Yenişehri ve Türk eserleri hakkında bir araştırma", Güney-doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, Sayı 2-3 (İstanbul 1974), s. 89-100.
"Bombay Şehbenderi Hüseyin Hasib'in 1876 tarihli bir mektubu", Türk Kültürü Dergisi, Sayı 136-138 (Ankara 1974), s. 259-265.
"Batı Trakya Türk Basınından seçmeler", Türk Kültürü Dergisi, Sayı 159 (Ankara 1976), s. 29-37.
"Şer‘iyye Sicilleri'nin Toplu Kataloğuna Doğru, Adana Şer‘iyye Sicilleri", Tarih Dergisi, Sayı 30 (İstanbul 1976), s. 99-108.
"Greec Policy and the Ottoman State, 1885-1918", Dış Politika (Foreign Policy) Dergisi, V/1-2 (Ankara 1977), s. 47-57 (Aynı makale "Yunanistan'ın Osmanlı Devleti'ne karşı takip ettiği siyaset (1885-1918)" adı altında Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı 6 (İstanbul 1980), s. 14-25'de Türkçe olarak da yayınlanmıştır).
"Tapu-Tahrir Defterlerine göre XVI. Yüzyılın ilk yarısında Sis (=Kozan) Sancağı", Tarih Dergisi, Sayı 32 (İstanbul 1979), s. 819-892+1041-1046.
XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun iskân siyâsetinde Derbendlerin yeri", Millî Eğitim ve Kültür, Sayı 6 (Ankara 1980), s. 95-102.
"Osmanlı İmparatorluğu'nda Menzil Teşkilâtı hakkında bazı mülâhazalar", Osmanlı Araştırmaları (The Journal of Ottoman Studies), Sayı II, İstanbul 1981, s. 123-132.
"Ahîlik ve Adana Esnaf Teşkilâtı", Türk Kültürü ve Ahîlik, İstanbul 1986, s. 197-201.
"Kendi Kaleminden Ahmed Cevdet Paşa", Ahmed Cevdet Paşa Semineri , İstanbul 1986, s. 1-6.
"Ma‘rûzât ve Tezâkir'de Mustafa Reşid Paşa ve Tanzimat Erkânı", Mustafa Reşid Paşa ve Dönemi Semineri, Bildiriler, Ankara 1987, s. 25-29.
"Binbaşı İsmail Hakkı Bey'in Kaşgar'a dâir eseri", Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı 13 (İstanbul 1987), s. 521-549.
"Hatay ve Yöresinde Türk Aşiretlerinin Yerleştirilmesi", Türk Kültürü Dergisi, Sayı 296 (Ankara 1987), s. 11-14.
"XVII ve XVIII. Yüzyıllarda Gaziantep ve Yöresindeki Türk Aşiretlerinin Yerleştirilmesi", Türk Kültürü Araştırmaları Dergisi, Erol Güngör'e Armağan, Ankara 1988, s. 109-112.
"Abbas Ağa",Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), İstanbul 1988, I, 20-21.
"Abdülkerîm-i Keşmîrî", DİA, I, İstanbul 1988, s. 252-253.
"Adana", DİA, I, İstanbul 1988, s. 349-353.
"Adıyaman", DİA, I, İstanbul 1988, s. 377-379.
"Adile Hatun", DİA, I, İstanbul 1988, s. 382.
"Ağrı", DİA, I, İstanbul 1988, s. 479-481.
"Tarih Boyunca Kozan", Kozan Yıllığı, İstanbul 1988, s. 3-19.
"Osmanlı Devlet Teşkilâtı", Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1989, s. 312-453.
"XVI. Yüzyılda Sosyal, Ekonomik ve Demografik Bakımdan Balkanlar'da Bazı Osmanlı Şehirleri", Belleten, LIII/207-208 (Ankara 1989), s. 637-681.
"Ahmed el-Mücahid", DİA, II, İstanbul 1989, s. 109.
"Alâeddin Halacî", DİA, II, İstanbul 1989, s. 330.
"Turkish settlement in Rumelia (Bulgaria) in the 15 th and 16 th centuries : town and village population", International Journal of Turkish Studies, vol 4/2 (İstanbul 1990), s. 23-40.
"Kuruluşundan Günümüze Bulgaristan'da Türk Nüfusu", Sosyal ve İktisat Tarihi Kongresi, Bildiriler, Marmara Üniversitesi, İstanbul 1989.
"Tahrir Defterlerine Göre XVI. Yüzyılda Bazı Anadolu Şehirlerinde Demografik Yapı", Yakın Tarihimizde Van Uluslararası Sempozyumu, Bildiriler, Ankara 1990, s. 215-222.
"Anadolu, Osmanlı Hakimiyetine geçişi", DİA, III, İstanbul 1991, s. 116-117.
"Anadolu, Ulaşım ve Yol Sistemi", DİA, III, İstanbul 1991, s. 127-128.
"Arapkir", DİA, III, İstanbul 1991, s. 328-329.
"Ardahan", DİA, III, İstanbul 1991, s. 350.
"Asir", DİA, III, İstanbul 1991, s. 482-484.
"At", DİA, IV, İstanbul 1991, s. 28-31.
"Bagras", DİA, IV, İstanbul 1991, s. 450-451.
"Bağdad", DİA, IV, İstanbul 1991, s. 433-437.
"Kosova Savaşı", I. Kosova Zaferinin 600. Yıldönümü Sempozyumu , 26 Nisan 1989, Ankara 1992, s. 29-33.
"Basra", DİA, V, İstanbul 1992, s. 112-114.
"Başhalife", DİA, V, İstanbul 1992, s. 130.
"Batı Trakya", DİA, V, İstanbul 1992, s. 144-147.
"Bayram Paşa", DİA, V, İstanbul 1992, s. 266-267.
"Belen", DİA, V, İstanbul 1992, s. 403-404.
"Bulgaristan", DİA, VI, İstanbul 1992, s. 396-399.
"Cebel-i Bereket", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 185-186.
"Cerrah Mehmed Paşa", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 415.
"Cevdet Paşa", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 443-450.
"Cisr-i Mustafa Paşa", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 33-34.
"Cürm ü Cinayet", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 138-139.
"Çirmen", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 341-342.
"Les récents développements Archivistiques en Turquie et les archives Ottomanes", Les Villes Arabes, La Demographie Historique et la Mer Rouge a l'Epoque Ottoman, Actes du le Symposium İnternational d'Etudes Ottomanes, Tunus-Zaghouan 1994, s. 67-72.
"Klâsik Dönemde Osmanlılarda Haberleşme ve Yol Sistemi", Çağını Yakalayan Osmanlı, Osmanlı Devleti'nde Modern Haberleşme ve Ulaştırma Teknikleri, İstanbul 1995, s. 13-21.
"Fatih Devri'nde Osmanlı Devleti'nde Sosyal Hayat", İstanbul Armağanı, Fetih ve Fatih, İstanbul 1995, s. 91-103.
"Osmanlı Belgelerine Göre Türk-Etrâk, Kürd-Ekrâd Kelimeleri Üzerine Bir Değerlendirme", Belleten, LX/227 (Ankara 1996), 139-146 (26 Belge ile birlikte) ; Aynı makale ingilizcesi : "The Evaluation of the Words Türk-Etrâk, Kürd-Ekrad as the Appear in the Ottoman Documents", Belleten, LX/227 (Ankara 1996), 147-154.
"Osmanlılarda Nevruz Kutlamaları", Nevruz ve Renkler, Türk Dünyasında Nevruz İkinci Bilgi şöleni Bildirileri (Ankara, 19-21 Mart 1996), Ankara 1996, s. 183-188.
"Sosyal ve Kültürel Yapılanma Açısından Alınması Düşünülen Tedbirler", Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Terör Sorununun Milli Güç Unsurları Açısından İncelenmesi ve Alınması Gereken Tedbirler Sempozyumu Bildirileri (İstanbul, 14-16 Mayıs 1997), İstanbul 1997, s. 149-159.
"Ahmet Cevdet Paşa ve Ma‘rûzâtı", Ahmet Cevdet Paşa (1823-1895) Sempozyumu Bildirileri (9-11 Haziran 1995), Ankara 1997, s. 247-251, 253-254, 255, 257-259.
Tarih Çevirme Klavuzu, "Sunuş", Ankara 1997, s. VII-VIII.
Egede Temel Sorun, Egemenliği Tartışmaları Adalar : "Sunuş", Ankara 1998, s. VII-VIII.
"Anadolu İskânında Urfa ve Çevresi", Türk Kültüründe Karakeçililer Uluslararası Bilgi şöleni Bildirileri (Şanlıurfa-3 Haziran 1999), Ankara 1999, s. 21-26.
Türk-Rus İlişkilerinde 500 Yıl, 1491-1992, "Sunuş", Ankara 1999, s. V-VI.
"Kıbrıs'ın Alınmasından Sonra Ada'ya Yapılan İskânlar ve Kıbrıs Türklerinin Menşei", Rauf Denktaş'a Armağan, Ankara 2000, s. 208-219 (Doç.Dr. M. Âkif Erdoğdu ile beraber).
"Adana Tarihçesi", Efsaneden Tarihe, Tarihten Bugüne Adana : Köprübaşı, haz. Erman Artun-M. Sabri Koz, Yapı Kredi Yayını, İstanbul 2000, s. 10-17.
"Osmanlı Döneminde Türkiye'nin Nüfus Yapısı ve Aşiretler", Anadolu'da ve Rumeli'de Yörükler ve Türkmenler Sempozyumu Bildirileri (Tarsus-2000), Ankara 2000, s. 137-144.
"Kolonizasyon ve Şenlendirme", Osmanlı, Yeni Türkiye Yayınları, Cilt 4 (Ankara 1999), s. 581-586. Aynı yazı, Yeni Türkiye, Sayı 32 (Ankara 2000), s. 630-635.
"Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti ve Balkanlar", I. Uluslararası Türkoloji Kongresi Bildirileri (Prizren 12-14 Aralık 1998), Ankara 2001, s. 29-37.
"Atatürk ve Tarih", Hava Kuvvetleri Dergisi, Sayı 339 (Ekim 2001), s. 84-89.
69- "Realities Behind the Relacation", The Armenians in the Late Ottoman Period, Edited by Türkkaya Ataöv, Ankara 2001, s. 109-142.
"Ermeni Meselesiyle İlgili Birkaç Rus Kaynağı", Yeni Türkiye, Ermeni Sorunu Özel Sayısı, cilt II/37 (Ankara 2001), s. 735-741.
"Ermeni Tehciri", Ermeni İddiaları ve Türkiye Sempozyumu Bildirileri, Kocaeli Üniversitesi, Kocaeli 2001, s. 27-48.
c) Kitap Tanıtımları :
Xavier de Planhol, Les fondements géographiques de l'histoire de l'Islam, Paris 1968, Güney-Doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, Sayı 4-5 (İstanbul 1976), s. 347-355.
Nasım Zia, Kıbrıs'ın İngiltere'ye geçişi ve Ada'da kurulan İngiliz İdaresi, Ankara 1975, Tarih Dergisi, Sayı 30 (İstanbul 1976), s. 206-207.
d) Kongre, Seminer ve Sempozyum
1- "Kuruluşundan Günümüze Bulgaristan'da Türk Nüfusu", V. Milletlerarası Türkiye Sosyal ve İktisat Tarihi Kongresi, Marmara Üniversitesi, İstanbul 1989.
"Osmanlılarda Haberleşme Teşkilâtı", Marmara Üniversitesi-Türk Tarih Kurumu seri konferansları, Ocak 1989.
"Bulgaristan'da Türk Nüfusu", Bulgaristan'da Türk Varlığı Sempozyumu, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Merkezi, 22 Haziran 1989.
"Batı Trakya Türkleri", Marmara Üniversitesi-Türk Tarih Kurumu seri Konferansları, Aralık 1991.
"Osmanlı Döneminde Kıbrıs'ta İskân Politikası", Kıbrıs'ın Dünü-Bugünü Uluslararası Sempozyumu, Kıbrıs, 28 Ekim-1 Kasım 1991.
"Osmanlı Arşivi'nin Ukrayna ve Dünya Tarihi Açısından Önemi", Osmanlı İmparatorluğu ve Ukrayna Kongresi, Kiev, 20-26 Ekim 1991.
"Les Recent Developpements Archivistiques en Turquie et Les Archives Ottoman" (Türk Arşivciliğinde son gelişmeler ve Osmanlı Arşivi), V. Osmanlı Çalışmaları Sempozyumu, Centr d'Etudes et de Recherches Ottoman, Morisques, de Documentation et d'Infomation (CEROMDI), Tunis-Zaghouan, 25-29 şubat 1992.
"Osmanlı İdaresinde Yemen ve Osmanlı Arşivi", San'a-Yemen, 8 Ocak 1992 (Arşivlerarası işbirliği için özel davette San'a Üniversitesi'nde Konferans).
"Cevdet Paşa", Türk Tarih Kurumu Konferansları, Ankara, 13 Nisan 1995.
"Kanuni Döneminde Osmanlı Devleti'ne Genel Bir Bakış", Kanuni Sultan Süleyman'ın Doğumunun 500. Yıl Paneli, Trabzon, 26-28 Nisan 1995.
"Osmanlı Belgelerine Göre Türk-Etrâk, Kürd-Ekrâd Kelimeleri Üzerine Bir Değerlendirme", VII. Uluslararası Osmanlı İmparatorluğu'nun Sosyal ve Ekonomik Yapısı Sempozyumu, Almanya/Haidelberg, 24-30 Nisan 1995.
"Osmanlı Kaynaklarında Nahçıvan", Uluslararası Kaynaklarda Nahçıvan Sempozyumu, Nahçıvan, 10-14 Temmuz 1996.
"Otlukbeli Savaşı'nın Türk Tarihindeki Yeri", Otlukbeli Savaşı'nın Yeri ve Önemi Sempozyumu, Erzincan, 11-12 Ağustos 1996.
"Osmanlı Döneminde Kıbrıs'ta İskân Politikası", XII. Osmanlı Öncesi ve Osmanlı Araştırmaları Komitesi Sempozyumu, Çek Cumhuriyeti/Prag, 9-13 Eylül 1996.
"Türk Tarih Kurumu ve Balkan Araştırmaları", Tarihte ve Güney-Doğu Avrupa : Balkanolojinin Dünü, Bugünü ve Sorunları Uuslararası Sempozyumu, Ankara, 13-14 Kasım 1996.
"Türk tarihinin meseleleri ve Türk Tarih Kurumu", Türk Tarihinin Meseleleri Sempozyumu, Kazakistan/Türkistan, 20-28 Mayıs 1997.
"Osmanlı Devleti'nin Doğu Politikası ve Şah İsmail", Şah İsmail ve Onun Devri Uluslararası Konferansı, Azerbaycan/Bakü, 22-27 Eylül 1997.
"Osmanlı Döneminde Buhara Hanlığı ve Buhara Elçileri", İnsanlığın Üçbin Yıllık Bilimsel ve Kültürel Mirası Uluslararası Sempozyumu, Özbekistan/Hive, 18-20 Ekim 1997.
"Türkiye İle Bosna-Hersek İlişkilerinin Tarihi ve Kültürel Boyutu", Türkiye Bosna-Hersek İlişkileri Konferansı, Saraybosna, Zenitsa, 23-27 Kasım 1997.
"Batı Türklerinin Dünya Medeniyetine Kazandırdıkları", Türk Medeniyeti : Tarih, Bugünü ve Gelişme Perspektifleri Konferansı, Kazakistan/Almaatı, 21-23 Mayıs 1998.
"Türkiye'de Tarih Araştırmaları ve Türk Dünyasıyla İlişkisi", Halkların Birliği ve Ulusal Tarih Yılı Toplantısı, Kazakistan/Almaatı, 2-6 Temmuz 1998.
"Osmanlılarda Yönetim", Tarih Boyunca Türklerde Devlet ve Cumhuriyet Ulusal Sempozyumu, Ankara, 23-24 Kasım 1998.
"Osmanlı Devleti'nde İdarî ve Toplumsal Gelişmeler ve Bunun Türk Dünyası Açısından Değerlendirilmesi", Osmanlı Devleti'nin 700. Yıldönümü Sempozyumu, Kırgızistan/Bişkek, 29 Ekim-3 Kasım 1999.
"Osmanlı Devleti'nin Kimliği ve Devlet Anlayışı", Osmanlı İmparatorluğu'nun 700. Yıldönümü Sempozyumu, Almanya/Berlin, 12-14 Kasım 1999.
"Türkiye Türkmenleri", V. Dünya Türkmenleri Konferansı, Türkmenistan/ Aşkabad, 22-30 Aralık 1999.
"Osmanlı Devleti'nin Rumeli İskânıyla İlgili Toponomik Bir Değerlendirme", Balkanlarda İslâm Medeniyeti Uluslararası Sempozyumu, Bulgaristan/Sofya, 21,23 Nisan 2000.
"Osmanlı Deniz Yolları ve Fonksiyonları", XIV. CIEPO Kongresi, İzmir, 18-22 Eylül 2000.
"Tarih Boyunca Türkmenlerde İnsana Verilen Önem ve İnsanî Değerler", Cultural Heritage of Turkmenistan : Inner Origins and Present Perspective Uluslararası Konferansı, Türkmenistan/Aşkabad, 10-13 Ekim 2000.
"Osmanlı Arşivi", Türk-Moldova Ortak Tarihini Araştırma Sempozyumu, Moldova/Kişinev, 6-8 Kasım 2000.
"Bir Türkmen Devleti Olarak Osmanlı Devleti Tarihinin Kaynakları", Türkmenistan Daimî Tarafsızlık : Millî Kökler ve Uluslararası Önemi Kongresi, Türkmenistan/Aşkabad, 8-11 Aralık 2000.
İDARÎ GÖREVLERİ
1- 5 Şubat 1986 tarihinden itibaren Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi'nde Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümü Tarih Anabilim Dalı Başkanlığı'nı yürütmektedir.
2- 14 Temmuz 1989 yılından 17 Aralık 1990'a kadar Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı yaptı.
3- 17 Aralık 1990'dan 1 Mart 1992 tarihine kadar Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcılığına getirildi. Bu müddet içinde Genel Müdürlüğü vekâleten yönetti.
4- 26 Ağustos 1992'de Rektör Yardımcısı oldu.
5- 23 Ekim 1992'den itibaren Rektör vekili oldu (Rektör'ün vefatı dolayısiyle)
6- 23 Kasım 1992'de Rektör yardımcısı oldu.
7- 21 Eylül 1993 Türk Tarih Kurumu Başkanı oldu.
Yörük Ali Efe . ( 1896)- (27.09.1951)
1896 yılında Aydın’da doğdu. Kurtuluş Savaşı sırasında 16 Haziran 1919'da Malgaç Baskını ile düşmana ilk darbeyi vurmak suretiyle Aydın yöresinde düşman kuvvetlerinin ilerlemesini durdurmuş olan Türk kahramanıdır.
Babası Sarıtekeli aşiretinden İbrahim oğlu Apti, annesi yine Yörüklerin Atmaca Aşireti'nden Fatma'dır.
Yörük Ali 19 yaşına geldiğinde, Aydın dağlarında dolaşan Alanyalı Molla Ahmet Efe'nin gurubuna katılmak istedi. Ağır bir sınavdan geçirilerek guruba alındı. Kısa zamanda Efe'nin ve tüm zeybeklerin güven ve sevgisini kazanarak grupta ikinci adam konumuna yükseldi. Alanyalı Molla Ahmet Efe'nin Bozdoğan Kavaklıdere baskınında ölmesi üzerine Yörük Ali Efe olarak gurubun başına geçti. Dört yıldan fazla dağlarda dolaşan Yörük Ali Efe, bu süre içinde daima ezilenin mağdur edilenin, güçsüzün yanında oldu. Haklı olarak halk tarafından sevildi, itibar ve destek gördü.
Yörük Ali Efe 1919 senesinde dağdan indi. O sıralar düşman İzmir'i, ardından Aydın ve Nazilli'yi işgal etmişti. Yörük Ali Efe, Kıllıoğlu Hüseyin Efe ve bazı arkadaşları, Aydın İli'nin Çine ilçesi Yağcılar köyünde toplanarak, Yörük Ali Efe ve arkadaşlarının 16 Haziran 1919 tarihinde Sultanhisar ve Atça arasındaki Malgaç deresinin üstünden geçen Malgaç demiryolu köprüsü yanındaki Yunan karakoluna baskın yaptılar. Baskın sonunda karakol tümüyle imha edildi, cephane ve erzaklar ele geçirildi. Bu baskın Batı ve Güney Anadolu'da düzenli, bilinçli, ve milli şuurla düşmana yapılan ilk baskın olarak kabul edilmektedir. Bu önemli başarı halka ümit ve cesaret vermiş, düşmanın yurttan kovulabileceğine olan inancını arttırmış ve Yörük Ali Efe'nin liderliğini perçinlemiştir. Düşman beklemediği bu baskın karşısında paniğe kapılmış, Nazilli'deki kuvvetlerini Aydın istikametine çakmıştır. Ne yazık ki çevreyi yakarak, yıkarak, masum insanları öldürerek...
Daha sonra 7. Tümen kumandanı Şefik Aker'in başkanlığında kurulan halk meclisinde oy birliğince alınan karar uyarınca Aydın, Yörük Ali Efe emrindeki kuvvetler tarafından kurtarılmıştır. Ancak takviye kuvvetlerle güçlenen düşman ordusu Aydın'ı ikinci kez işgal etmiştir. Artık kanlı savaşlar başlamıştır. Köşk, Umurlu ve Dörtyol cephesi kurularak olağanüstü cesaretle, donanımlı ve sayıca çok fazla olan düşman kuvvetleri büyük kayıplara uğratılmıştır. Böylece düzenli ordu kurulana kadar yirmi aylık bir süre düşman kuvvetlerinin Aydın kanadından Anadolu içlerine ilerlemesi engellenmiştir.
Düzenli ordunun kurulması üzerine Yörük Ali Efe, emrindeki savaş deneyimi çok iyi olan büyük bir gurubu her ferdinin istek ve sevgisiyle orduyla bütünleştirmiştir. Kendisi de Milli Aydın Cephesi Komutanı olarak savaş sona erene kadar vatani görevini sürdürmüştür.
Yörük Ali Efe alçakgönüllü bir insandı. Kurtuluş Savaşı'ndaki rolü ile ilgili olarak yapılan övgülere verdiği şu cevabı her zaman hatırlanacaktır:
"Bazı kimseler savaş zamanında yapılan işlerin bir çoğunu bana ve başkalarına mal ederler. Bu yanlıştır. Bir kişinin, beş kişinin böyle büyük davalarda ne ehemmiyeti olur ki? Gönlünde vatan muhabbeti taşıyan her vatansever o günlerde bizim gibi düşünmüş, bizim gibi duymuş, ondan sonra da bizimle beraber olmuştur. Milli mukavemette aslan payını kendine ayırmakta hata vardır. Bir elin şamatası olur mu ki?"
Cumhuriyet döneminde Yörük soyadını alan Ali Efe, Kurtuluş Savaşından sonra altı sene İzmir'de yaşadı, 1928 senesinde, Kurtuluş Savaşında bir süre karargahı olan Yenipazar'a taşındı. 1951 senesinde, İzmir'de geçirdiği tramvay kazasında bacaklarını kaybetmiş, 1953 yılında tedavi için gittiği Bursa'da ölmüştür.
Yörük Ali Efe vasiyetinde Yenipazar'da toprağa verilmesini istedi. Ayrıca "Halkı iyidir, toprağı sever, toprağı seven insan sever. Ben orada rahat ederim dedi. "
Kuvayı Milliye'nin bu değerli komutanı TBMM tarafından İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiştir. Ayrıca Türk halkının onun adına yaktığı bir türkü de vardır.
Yörük Ali Efe'nin Aydın 1997'de Aydın Belediyesi'nce yaptırılan heykeli, efelerin bıyıksız olamayacağı gerekçesiyle kaldırıldı ve 1998'de bıyıklı olarak yeniden dikildi. Ayrıca Yenipazar'da Yörük Ali Efe Müzesi'de yapılmıştır.
Hakkında Yazılanlar
1.Ege'nin Kurtuluş Destanı Yörük Ali Efe
Cilt: 1
Sabahattin Burhan
Yeni Asya Yayınları
"Bazıları o zamanlarda yapılan işlerin birçoklarını bana ve başkasına mal ederler. Bu yanlıştır. Bir kişinin, beş kişinin, elli kişinin böyle büyük davalarda ne ehemmiyeti olur ki? Gönlünde vatan muhabbeti taşıyan her vatansever o günlerde bizim gibi düşünmüş, bizim gibi duymuş, ondan sonra da bizimler beraber olmuştur. Milli mukavemette arslan payını kendine ayırmakta hata vardır. Bir elin şamatası olur mu ki?"
xxxxxxxx
English Biography
YORUK ALI EFE
Yoruk Ali Efe, one of the heroes of National Struggle, was born in 1896 in Aydın. Yoruk Ali Efe, who was from Sarı Tekeli tribe of Aydin region yoruks, was one of the leading people of Kuva-yı Milliye (National Force) among Çerkez Ethem and Demirci Mahmet Efe.
He was 23 years old when he took part in National Fight. When he was sent to Caucasus front in 1916, he fled military service and took to the hills to join Molla Ali gang from Alanya. He replaced Molla Ali after his death in a conflict. While they were crossing Menderes River on a raft, the gang was trapped by gendarmerie and all members of the gang died. Only Ali Efe could save his life by cutting the rope of the raft and leaving himself to the flow.
He gave up being a brigand after this event and helped the government in bandit hunt. Ali Efe established a gang after Mondros Armistice, causing chaos. He made raids on Greeks by attending the national fight together with Killioglu Hüseyin Efe. Ali Efe's militia forces enhancing day by day called National Aydin Regiment, became very useful during the War of Independence and played an important role in saving Aydin from Greek invasion.
When the war was over, Ali Efe went to settle down in Kavakli Village of Yenipazar by spreading his gang. He lost his legs in a tram accident in Izmir and became crippled.
Yörük Ali Efe died in 1953.
Babası Sarıtekeli aşiretinden İbrahim oğlu Apti, annesi yine Yörüklerin Atmaca Aşireti'nden Fatma'dır.
Yörük Ali 19 yaşına geldiğinde, Aydın dağlarında dolaşan Alanyalı Molla Ahmet Efe'nin gurubuna katılmak istedi. Ağır bir sınavdan geçirilerek guruba alındı. Kısa zamanda Efe'nin ve tüm zeybeklerin güven ve sevgisini kazanarak grupta ikinci adam konumuna yükseldi. Alanyalı Molla Ahmet Efe'nin Bozdoğan Kavaklıdere baskınında ölmesi üzerine Yörük Ali Efe olarak gurubun başına geçti. Dört yıldan fazla dağlarda dolaşan Yörük Ali Efe, bu süre içinde daima ezilenin mağdur edilenin, güçsüzün yanında oldu. Haklı olarak halk tarafından sevildi, itibar ve destek gördü.
Yörük Ali Efe 1919 senesinde dağdan indi. O sıralar düşman İzmir'i, ardından Aydın ve Nazilli'yi işgal etmişti. Yörük Ali Efe, Kıllıoğlu Hüseyin Efe ve bazı arkadaşları, Aydın İli'nin Çine ilçesi Yağcılar köyünde toplanarak, Yörük Ali Efe ve arkadaşlarının 16 Haziran 1919 tarihinde Sultanhisar ve Atça arasındaki Malgaç deresinin üstünden geçen Malgaç demiryolu köprüsü yanındaki Yunan karakoluna baskın yaptılar. Baskın sonunda karakol tümüyle imha edildi, cephane ve erzaklar ele geçirildi. Bu baskın Batı ve Güney Anadolu'da düzenli, bilinçli, ve milli şuurla düşmana yapılan ilk baskın olarak kabul edilmektedir. Bu önemli başarı halka ümit ve cesaret vermiş, düşmanın yurttan kovulabileceğine olan inancını arttırmış ve Yörük Ali Efe'nin liderliğini perçinlemiştir. Düşman beklemediği bu baskın karşısında paniğe kapılmış, Nazilli'deki kuvvetlerini Aydın istikametine çakmıştır. Ne yazık ki çevreyi yakarak, yıkarak, masum insanları öldürerek...
Daha sonra 7. Tümen kumandanı Şefik Aker'in başkanlığında kurulan halk meclisinde oy birliğince alınan karar uyarınca Aydın, Yörük Ali Efe emrindeki kuvvetler tarafından kurtarılmıştır. Ancak takviye kuvvetlerle güçlenen düşman ordusu Aydın'ı ikinci kez işgal etmiştir. Artık kanlı savaşlar başlamıştır. Köşk, Umurlu ve Dörtyol cephesi kurularak olağanüstü cesaretle, donanımlı ve sayıca çok fazla olan düşman kuvvetleri büyük kayıplara uğratılmıştır. Böylece düzenli ordu kurulana kadar yirmi aylık bir süre düşman kuvvetlerinin Aydın kanadından Anadolu içlerine ilerlemesi engellenmiştir.
Düzenli ordunun kurulması üzerine Yörük Ali Efe, emrindeki savaş deneyimi çok iyi olan büyük bir gurubu her ferdinin istek ve sevgisiyle orduyla bütünleştirmiştir. Kendisi de Milli Aydın Cephesi Komutanı olarak savaş sona erene kadar vatani görevini sürdürmüştür.
Yörük Ali Efe alçakgönüllü bir insandı. Kurtuluş Savaşı'ndaki rolü ile ilgili olarak yapılan övgülere verdiği şu cevabı her zaman hatırlanacaktır:
"Bazı kimseler savaş zamanında yapılan işlerin bir çoğunu bana ve başkalarına mal ederler. Bu yanlıştır. Bir kişinin, beş kişinin böyle büyük davalarda ne ehemmiyeti olur ki? Gönlünde vatan muhabbeti taşıyan her vatansever o günlerde bizim gibi düşünmüş, bizim gibi duymuş, ondan sonra da bizimle beraber olmuştur. Milli mukavemette aslan payını kendine ayırmakta hata vardır. Bir elin şamatası olur mu ki?"
Cumhuriyet döneminde Yörük soyadını alan Ali Efe, Kurtuluş Savaşından sonra altı sene İzmir'de yaşadı, 1928 senesinde, Kurtuluş Savaşında bir süre karargahı olan Yenipazar'a taşındı. 1951 senesinde, İzmir'de geçirdiği tramvay kazasında bacaklarını kaybetmiş, 1953 yılında tedavi için gittiği Bursa'da ölmüştür.
Yörük Ali Efe vasiyetinde Yenipazar'da toprağa verilmesini istedi. Ayrıca "Halkı iyidir, toprağı sever, toprağı seven insan sever. Ben orada rahat ederim dedi. "
Kuvayı Milliye'nin bu değerli komutanı TBMM tarafından İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiştir. Ayrıca Türk halkının onun adına yaktığı bir türkü de vardır.
Yörük Ali Efe'nin Aydın 1997'de Aydın Belediyesi'nce yaptırılan heykeli, efelerin bıyıksız olamayacağı gerekçesiyle kaldırıldı ve 1998'de bıyıklı olarak yeniden dikildi. Ayrıca Yenipazar'da Yörük Ali Efe Müzesi'de yapılmıştır.
Hakkında Yazılanlar
1.Ege'nin Kurtuluş Destanı Yörük Ali Efe
Cilt: 1
Sabahattin Burhan
Yeni Asya Yayınları
"Bazıları o zamanlarda yapılan işlerin birçoklarını bana ve başkasına mal ederler. Bu yanlıştır. Bir kişinin, beş kişinin, elli kişinin böyle büyük davalarda ne ehemmiyeti olur ki? Gönlünde vatan muhabbeti taşıyan her vatansever o günlerde bizim gibi düşünmüş, bizim gibi duymuş, ondan sonra da bizimler beraber olmuştur. Milli mukavemette arslan payını kendine ayırmakta hata vardır. Bir elin şamatası olur mu ki?"
xxxxxxxx
English Biography
YORUK ALI EFE
Yoruk Ali Efe, one of the heroes of National Struggle, was born in 1896 in Aydın. Yoruk Ali Efe, who was from Sarı Tekeli tribe of Aydin region yoruks, was one of the leading people of Kuva-yı Milliye (National Force) among Çerkez Ethem and Demirci Mahmet Efe.
He was 23 years old when he took part in National Fight. When he was sent to Caucasus front in 1916, he fled military service and took to the hills to join Molla Ali gang from Alanya. He replaced Molla Ali after his death in a conflict. While they were crossing Menderes River on a raft, the gang was trapped by gendarmerie and all members of the gang died. Only Ali Efe could save his life by cutting the rope of the raft and leaving himself to the flow.
He gave up being a brigand after this event and helped the government in bandit hunt. Ali Efe established a gang after Mondros Armistice, causing chaos. He made raids on Greeks by attending the national fight together with Killioglu Hüseyin Efe. Ali Efe's militia forces enhancing day by day called National Aydin Regiment, became very useful during the War of Independence and played an important role in saving Aydin from Greek invasion.
When the war was over, Ali Efe went to settle down in Kavakli Village of Yenipazar by spreading his gang. He lost his legs in a tram accident in Izmir and became crippled.
Yörük Ali Efe died in 1953.
Yücel Sayman ( 1939)
Yücel Sayman ( 1939) 1939 Konya doğumlu
1958 yılında Saint Joseph Lisesi’ni, 1962’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi
1963 yılında İstanbul İstanbul Çüniversitesi Hukuk Fakültesi’ne asistan olarak girdi.
1969 yılında Strasbourg Hukuk Fakültesi’nde doktorasını verdi.
1978 yılında doçent oldu.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ‘Devletler Özel Hukuku’ Anabilim dalında öğretim üyesi
1996 Ekim ayında İstanbul Barosu Başkanlığı’na seçilen avukat dr. Yücel Sayman, 1992 yılından bu yana Uluslararası Avukatlar Birliği Başkan Danışmanı sıfatıyla birliğin yönetim kurulu üyeliğini de yapıyor.
1958 yılında Saint Joseph Lisesi’ni, 1962’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi
1963 yılında İstanbul İstanbul Çüniversitesi Hukuk Fakültesi’ne asistan olarak girdi.
1969 yılında Strasbourg Hukuk Fakültesi’nde doktorasını verdi.
1978 yılında doçent oldu.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ‘Devletler Özel Hukuku’ Anabilim dalında öğretim üyesi
1996 Ekim ayında İstanbul Barosu Başkanlığı’na seçilen avukat dr. Yücel Sayman, 1992 yılından bu yana Uluslararası Avukatlar Birliği Başkan Danışmanı sıfatıyla birliğin yönetim kurulu üyeliğini de yapıyor.
Yusuf Ziya Balkan ( 1899)- (12.08.1970)
Tbp.Alb. Yusuf Ziya Balkan 1899 yılında Köprülü’de doğdu, 1920 yılında Askeri Tıbbiye Mektebinden mezun olduktan sonra iki yıl İstiklal Savaşında görev yaptı. 1929-1931 yıllarında Fransa’da (Val de Grace ve Bourget’de) ve İtalya’da (Mussolini Enstitüsü, Florance ve Torino Hava Enstitüsünde Ellisan’ın yanında) havacılık fizyolojisi üzerine incelemeler yaptı. İlk Türk uçuş doktoru ve havacılık mütehassısı olarak Eskişehir I. Tayyare Alayında, I. Hava Tümeni Hastanesinde, Kayseri, Niğde, Eceabat ve Bursa Askeri Hastanelerinde KBB uzmanı olarak görev yaptıktan sonra 1950 yılında albay rütbesiyle emekli oldu. İstiklal Madalyası sahibi olan Y.Balkan, 12.8.1970 tarihinde de vefat etti. 1995 yılında Fizyolojik Eğitim Merkezi’ndeki bir dershaneye ismi verildi.
Yusuf Ziya Ortaç ( 23.04.1895)- (11.03.1967)
23 Nisan 1895 tarihinde İstanbul'da doğdu, 11 Mart 1967 tarihinde İstanbul'da öldü. Vefa İdadisi'ni bitirdi. Sınavla öğretmen oldu. İzmit'te ve İstanbul'da öğretmenlik yaptı. Orhan Seyfi Orhon'la birlikte Akbaba adlı gülmece dergisini yayınladı. Büyük Mecmua, İnci, Serveti Fünun, Şair, Türk Yurdu gibi dergilerde yazdı. Beş Hececiler arasında yer alır.
Yusuf Bozkurt Özal ( 1940)- (09.01.2001)
1940 yılında doğdu. Ilk ve orta eğitimini Malatya'da tamamladıktan sonra, elektronik ve telekominikasyon dallarında mühendislik tahsilini ve doktorasını Ingiltere'de yaptı. Washıngton'daki Iktisa'di Kalkınma Enstitüsü'nden sertifika aldı. Askerlik görevinden sonra Istanbul'da özel sektörde altı yıl süreyle üst kademede yöneticilik yapan Yusuf Bozkurt Özal, 1979 yılında ABD'ye giderek, beş yıl süreyle Dünya Bankası'nda kıdemli ekonomist ve bölüm yöneticisi olarak çalıştı. 1984 yılında Türkiye'ye dönerek, DPT Müsteşarlığına atandı. 1987 yılı sonbaharına kadar bu görevi sürdürdü. Aynı zamanda Ekonomik Işler Yüksek Koordinasyon Kurulu, Yüksek Planlama Kurulu, Para Kredi Kurulu üyelikleri yaptı. Yaklaşık üç yıl süreyle de Islam Kalkınma Bankası'nda Türkiye'yi temsilen Icra Direktörlüğü vzaifesinde bulundu. Siyasete girerek Kasım 1987'de ANAP'tan Malatya milletvekili olarak meclisi girdi. . Bu dönem içinde Dışticaret ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olarak 2. Özal Hükümeti'nde görev aldı. 1989-1991 yılları arasında TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu üyeliği ve Başkanlığı görevlerinde bulundu. 1991'de yeniden ANAP'tan adaylığını koydu ve ikinci defa Malatya Milletvekili seçildi.
Mesut Yılmaz'ın Genel Başkan olmasından bir süre sonra, ANAP'tan koptu. 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ölümünden yaklaşık 6 ay sonra 7 Ekim 1993 tarihinde kurulan Yeni Parti'nin Genel Başkanlığına getirildi.Bu partinin genel başkanlığını yürütürken beyninde meydene gelen rahatsızlık sonucu ABD’de bir süre tedavi gördü.Daha sonra YP ile ağabeyi Korkut Özal’ın partısı DP’nin birleşmesinin ardından siyaseti bıraktı.
Yusuf Bozkurt Özal beyninde başlayan ve bütün vücuduna yayılan kanser sebebiyle 9 Ocak 2001 tarihinde Ankara’da vefat etti.Cenazesi Süleymaniye Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Süleymaniye Camii haziresinde gömülen annesi Hafize Özal’ın yanına defnedildi.
Dr. Yusuf Bozkurt Özal evli ve üç cocuk babasıdır.
Mesut Yılmaz'ın Genel Başkan olmasından bir süre sonra, ANAP'tan koptu. 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ölümünden yaklaşık 6 ay sonra 7 Ekim 1993 tarihinde kurulan Yeni Parti'nin Genel Başkanlığına getirildi.Bu partinin genel başkanlığını yürütürken beyninde meydene gelen rahatsızlık sonucu ABD’de bir süre tedavi gördü.Daha sonra YP ile ağabeyi Korkut Özal’ın partısı DP’nin birleşmesinin ardından siyaseti bıraktı.
Yusuf Bozkurt Özal beyninde başlayan ve bütün vücuduna yayılan kanser sebebiyle 9 Ocak 2001 tarihinde Ankara’da vefat etti.Cenazesi Süleymaniye Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Süleymaniye Camii haziresinde gömülen annesi Hafize Özal’ın yanına defnedildi.
Dr. Yusuf Bozkurt Özal evli ve üç cocuk babasıdır.
Yusuf Kaplan ( 1964)
1964 yılında Şarkışla'da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kayseri'de tamaladı.
1986 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü, Sinema-TV Ana Sanat Dalından mezun oldu. Üniversite öğreniminden sonra İngiltere'ye gitti. 1989 yılında M.E.B.'dan İngiltere'de "master+doktara" yapmak üzere burs kazandı. 1991 yılında East Angila Üniversitesi'nde "Story-Telling and Myth-Making Medium: Television" adlı master tezi hazırladı. 1992 yılının Nisan ayında Londra'da Londra Üniversitesi ve Middlesex Polytechnic 'te Dr. Roy Armes'ın danışmanlığında doktara yapacak.
İlim ve Sanat, Yedi İklim, Kayıtlar, Kitap Dergisi, Girişim, İslam, Kadın ve Aile gibi dergilerle Zaman ve Milli Gazete gibi günlük gazetelerde çeşitli yazı, röpörtaj ve çevirileri yayımlandı. Focault, Baudrillard, Kundera, Eco ve John Berger gibi yazar ve düşünürlerden çeşitli çeviriler yaptı.
3 yıl Umran Dergisi'ni yönetti. Halen Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapmakta ve Yeni Şafak Gazetesi'nde yazmaktadır.
Bilimsel Çalışmaları
The Discourse of "the Discourse of Landscape" (Avant-Garde Sinema Üstüne); John Grierson and British Documentary Film Movement; Editing, Space and Time in Porter's Films; Narration and Space in Expressionist German Sinema; Enformasyon Devrimi Efsanesi (derleme ve çeviri), Kayseri: Rey Yayınları, 1991; Afrikalılar: Üç Farklı Kültürel Miras, (çeviri), Prof. Ali Mazrui, İstanbul: İnsan Yayınları, 1992; Bilgeliğin Yedi Direği, Lawrence, (çeviri) Kayseri: Rey, 1992; Tarihin Sonu mu? Francis Fukuyama (çeviri) Kayseri: Rey, 1992.
HAKKINDA YAZILANLAR
YUSUF KAPLAN VE BİR MEDENİYET TASAVVURU
Cem Sökmen
Biyografi Analiz sayı 10 Nisan-Mayıs 2004
Yusuf Kaplan çıktığı medeniyet tasavvuru yolculuğunda Hadid Suresinin 25. ayetindeki kitap, mizan ve hadid dinamiklerini temel esaslar olarak belirliyor. Ve ‘hakim kültürle yüzleşme/ cevap üretme/ meydan okuma’dan oluşan üç ayaklı bir hareket tarzını öngörüyor. “Başkalarının ürettiklerini tüketmekle yetinen toplumların varolabilmeleri iddia ve söz sahibi olabilmeleri, dolayısıyla konuşabilmeleri, özgün şeyler söyleyebilmeleri, özne olarak hayata müdahele edebilmeleri, kişiliklerini, kimliklerini, onurlarını ve varlıklarını koruyabilmeleri mümkün mü?” Eğer Yusuf Kaplan’ın sorduğu bu soruya, ciddi, anlamlı ve samimi bir cevap verme mesuliyetini üzerimize alırsak ne yapmamız gerektiğini de bu sorunun içeriğinden çıkarabiliriz. Bugünün dünyası ne yazık ki hakim olan Batı uygarlığının yaydığı sahte kültürle kitlelerin sele kapılıp gittiği bir hali yaşıyor. Amerika’da üretilip kitle iletişim araçlarıyla bütün dünyaya yayılan sahte kültür insanın varoluşunu anlamlandırabilmek için gerekli birikimden, perspektiften yoksun olan insanlar için dünyanın neresinde olursa olsun aynı sloganların, kelimelerin etrafında yaşamayı getiriyor. Bu sahte kültürü sorgulayabilecek altyapıya, tarihi birikime ve derinliğe sahip olan ülkeler ise ne yazık ki kendi potansiyellerinden habersiz bir şekilde yaşayıp gidiyorlar.
Medya çağını yaşıyoruz. Medya ve meydana getirdiği kamuoyu bizi gereksiz bilgi bombardımanına tutup yanıbaşımızda, gözümüzün önünde cereyan eden hadiseler hakkında düşünememize ve bir tavır geliştirememize sebep oluyor. Kendisine ait bir bakış açısı geliştiremeyenler veya bunun çabasında olmayanlar nesneleşiyorlar, sürekli silinen yeniden doldurulan hafızalarıyla olayların akışında sürüklenip gidiyorlar. Bu nesneleşme ve sürüklenme insanı duyarsızlaştırıyor ve yabancılaştırıyor. Bu insan için artık popüler olan her olgu tartışılmaz doğru olarak anlaşılıyor.
Çağın sorunlarını, çağın ruhunu kavramadan yol alabilmek çok zor. Önce yaşadığımız kimlik sorunu ve medeniyet buhranı doğru dürüst anlaşılacak daha sonra İslam’ın temel kaynaklarına gidilerek, bu kaynaklardan hareketle yaşadığımız zamanın sorularına çözüm olacak cevaplar üretilecek. Medeniyet perspektifine sahip olunmadan yapılan faaliyetler İslam’ın kültürel, toplumsal, ekonomik, siyasal alanlardaki teklif ve tespitleri ortaya konamayacak biçimde sığ anlaşılmasına sebep olacaktır. Bu anlayış bize ait kültürü, medeniyeti ve bu medeniyetin hayatın çeşitli sahalarında ortaya koyduğu üretimlerini bilmek yerine birkaç saatlik sohbetlerle sınırlanabilecek şekilde anlaşılmasına sebep olur. Anlam haritaları ortadan kaldırılınca insan varoluşunu anlamlandırmak için birinci özelliği sathilik olan faaliyet ya da ilgi alanlarına başvuruyor. Bir futbol takımı, bir şarkıcı, bir sinema oyuncusu kısacası medyaların sürekli gözümüzün önüne dayadığı ne varsa bunlar belirleyici oluyor adeta putlaşıyor. Batı’nın ekonomik gücünün artmasıyla bütün dünyayı sömürerek oluşturduğu yapı ve dünya görüşü artık bizzat bu dünya nimetlerini paylaşan Batı insanını tatmin etmiyor. Yaşanan akıl tutulması ve zihni körleşme hakim kültüre alternatif bir dünya görüşünün kurulmasına olan ihtiyacı her geçen gün arttırıyor. Batı kültürü dünyaya kesin doğrular bütünü olarak yaydığı eğitim paradigmasıyla farklı kültür ve medeniyetlerin bırakın şimdi varlık göstermesini geçmişteki varlıklarını da inkar ediyor, yok sayıyor. Sahip olduğu ekonomik güç, kamuoyu ve medya gücü sayesinde dünya tarihini kendisi etrafında yeniden yazıyor. Bu çerçevede eskiden etkin olmadığı zaman ve mekanlarda kendisini etkin gösterip o zamanın hakimlerini ise yok sayıyor, en iyi ihtimalle de önemsizmiş gibi gösteriyor. Yusuf Kaplan “Geleneği olmayanın geleceği yoktur”, asl olan bir gelenek oluşturmaktır diyor. Batı hegemonyasının dünya tarihine, dünya kültür tarihine uyguladığı bu silici tavırdan bizlerinde ders çıkarması gerekiyor. Bu dersin bir tarafı bize verilenlerle yetinmeyerek şahsi gayretimizle alternatif bilgiye ulaşmak ve bu bilgiyi işlemek. Bugün zihnimizde Batı kültürüne ait posası çıkmış bir sürü kalıbın bulunabileceğini iyi bilmek gerekir. Herhalde bundan dolayı Yusuf Kaplan “Çağı ve çağın sorunlarını oluşturan Batılı kavram ve kurumları geriye doğru iz sürerek paradigmatik bir okumaya, yapı çözümüne tabi tutmazsak esaslı şeyler söyleyemeyiz.” diyor. Bunu yapamazsak irade beyan edecek bir kendine güven ve istikamet şuurunu sağlayabilmek çok zordur. Sahip olmamız gereken özgüveni ancak birikimimizle bugünümüz ve geleceğimiz arasında sarsılmaz bir köprü kurarak, medeniyet eksenli düşünceyi inşa ederek kazanabiliriz. Burada hocanın sürekli altını çizdiği Osmanlı Misyonunu, Osmanlı tecrübesi gibi bir organizasyonu bu milletin icat ettiği gerçeğini hatırlamanın ve hep hatırda tutmanın ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkıyor. Türkiye’nin bölgesel güç olması hedefine sahip olmak şu anda küreselleşme ve ulus devlet çerçevesinde yapılan tartışmalarda alınan tavırlara göre daha farklı bir arka plana dayanıyor.Bu hedef Türkiye’nin küresel emperyalizmle olan mücadelesinde,varlığını batı hegemonyasının antiliğinde bulmanın aksine kendi rotasına, kendi dünya görüşüne sahip bir alternatif yapı kurmasını öngörüyor.
Bu, bir içe kapanmayı, üçüncü dünyacılığı değil aksiyoner ve kurucu olmayı özne olmayı işaret ediyor. Kendisinden vazgeçmiş, kendi kaderini başkalarının eline terketmiş, biz adam olmayız psikolojisinde yaşayan bir Türkiye’nin yerine var olduğu coğrafyada büyük oynama iradesini gösteren Türkiye’ yi düşünüyor.
Üretmeden bu coğrafyada ayakta kalmak mümkün değildir. Kendi içine kapanan bir anti-emperyalist tavır sadece bu günü kurtarır. Zaten gücünü kendisinden almayan bir tavrın ciddi tesirler yapabilmesi mümkün değildir. Türkiye’nin tarihini yapan bütün dinamiklerle yüzleşerek yürümek gerekiyor. Bu yüzleşmeyi, bu yalınlaşmayı gerçekleştiremeyenler kendileriyle başlayıp kendileriyle biten sloganları seslendirmekten öte bir vazifeye sahip olamayacaklardır.
Geleneği olmayan elenmeye mahkumdur diyerek Selefiliğe, İslam’ı protestanlaştırma projesi tespitini ortaya koyarak da Yeni-İslamcılık akımına gösterdiği tavır onun hem genel esaslara hem de 1500 yıllık zincirin kopmamasına, o bütünlüğe ne kadar büyük bir hassasiyetle yaklaştığını gösteriyor. Bugünün dünyasında hakim olan Batı uygarlığının ve zihniyetinin karşısında bir kuvvet olarak ortaya çıkabilmek yani sağlam alternatifi teşkil edebilmek herşeyden evvel İslam’la manasını bulmuş bütün bir mazinin, kültürel hafızanın doğru dürüst bilinmesine ve yeniden zihinleri inşa edici kaynak haline getirilmesine bağlıdır. İslam medeniyetinin iddiadan hale geçirilebilmesi için geçmişten bugüne aktarıldığında fayda verebilecek zerre kadar bilgi dahi işlenip ortaya konmalıdır. İslam’ı bir dünya görüşü, anlam haritalarımızın kaynağı olarak kabul ettiğini söyleyenler asla içinde bulundukları cemaat ya da grubun olabildiğince fazla zikretmek suretiyle İslam’ın birleştiriciliğine ve bütünleştiriciliğine zarar vermemelidirler. Bu kendi grubunun öncüleyen tavrın insanları götürdüğü başka bir yanlışlık da İslam tarihini cemaatin tarihine indirgeyerek kültürel ve tarihi devamlılığımıza darbe vuran bir “milat” inşa etmektir. Buna ancak “Bindiği dalı kesmek” denir. İşte bu noktada Yusuf Kaplan’ın kurduğu terkip, gösterdiği medeniyet eksenli bütünleştirici tavır bizi düşünce geleneğimiz adına umutlandırıyor. Onun Fatih Sultan Mehmet ile Necip Fazıl’ı aynı kader çizgisinde buluşturan, bizleri de aynı çilelere ve aynı rüyalara davet eden ruh ve tefekkkür derinliği düşünce hayatımızın derinleşmesini sağlıyor.
Yusuf Kaplan yazılarında isimlerini zikrettiği, alıntılar yaptığı yerli ve yabancı düşünürlerle önümüze çok geniş bir çerçeve ve ufuk koyuyor. Sezai Karakoç, Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Cemil Meriç, Erol Güngör, Said Nursi, Turgut Cansever, İsmet Özel, Şerif Mardin, Ahmet Davudoğlu, İsmail Kara onun Türkiye’de fikrin ve fikir üretiminin temel taşları olarak gördüğü isimler. Lacan, Weber, J Gray, A. Toynbee, Baudrillard, Millbank, Dawson, Foucault, L. Mumford, W. Mc Neill, P. Virilio ise hocanın bize tanıttığı okuyucularıyla tartıştığı yabancı isimlerden bazıları... Böylece Yusuf Kaplan yerli ve yabancı isimlerle önümüze büyük bir çerçeve koyuyor ve medeniyet tasavvuru projesinin beslenme kaynaklarını bize gösteriyor. Dünyaya asil şeyler söyleyebilmek için dosdoğru ve geniş ufuklu bilgilenme şart. Bu bilgilenmeyle birlikte medeniyet perspektifinin kazanılması artık düşüncenin üretilmesini ve İslam’ın dünya görüşünün, medeniyet birikiminin rafine bir şekilde ortaya konulmasını gerektirecektir. Medeniyet tasavvurunun temel hedefi olan “Uzun soluklu, kapsamlı bir entelektüel silkinme; kalıcı bir ilim, düşünce, kültür sanat ve siyaset dili söylemi ve geleneği geliştirme projesi bir öncü kuşak tarafından gerçekleştirilecek. Yusuf Hoca kendisine Necip Fazıl’a hitaben “Üstad müsterih ol!” dedirtecek olan öncü kuşağın özelliklerini ve gayesini ise şöyle ifade ediyor; “Mevlana’nın pergel metaforunda imajinatif bir şekilde ifade ettiği gibi bir ayağı ile sağlam ve muhkem bir şekilde buraya, İslam’a basan diğer ayağı ile de hakim kültür başta olmak üzere tüm kültürlere, dünyalara ve ufuklara açılabilecek bir öncü kuşağın hazırlanması kaçınılmazdır.” Gönül, zihin ve eylem eri olması beklenen öncü kuşaklar bizi tarihte tatile çıkmaktan kurtarmak için,bu toplumun geleceğe güvenle bakabilmesi, yönünü tayin edebilmesi için sahip olduğumuz imkanları, temel dinamiklerimizi, anlam haritalarımızı ortaya çıkarıp işleyecekler.
Bu çabalar bize medeniyet perspektifini taşıyan şahsi gayretlerin hem çoğalmasına hem de bu şahsi gayretlerin müesseseleşebilmesine ihtiyacımız olduğunu gösteriyor
Nesneleşmemek, kendi kendimizi sömürgeleştirmemek için özne olmanın yollarını araştırmamız gerekiyor. Kitle kültürünün yansıtıcısı kurmaca hayatları yaşamak yerine kendi hayatımızı yaşama iradesini göstermek gerekiyor. Bir yazısında ‘Büyük bunalım anları büyük arayışları da beraberinde getirir’ diyor.işte asıl mesele o arayışı gerçekleştiren özne olmaktır. Tespitlerle birlikte ancak teklif sahibi olanlar büyük dönüşümler meydana getirebilir. Yusuf Kaplan “Büyük rüyalar, büyük fikir oluş ve varoluş çilelerinden sonra anlam kazanabilir ve hayata geçirilebilir. Ancak çile üzerine bina edilmeyen rüyalar aşk derecesinde benimsenemez, büyük doğumlara ve dönüşümlere asla zemin hazırlayamazlar.” diyor. Bize de büyük fikir, oluş ve varoluş çilesinin taliplerine aşkınız daim olsun demek düşüyor.
1986 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü, Sinema-TV Ana Sanat Dalından mezun oldu. Üniversite öğreniminden sonra İngiltere'ye gitti. 1989 yılında M.E.B.'dan İngiltere'de "master+doktara" yapmak üzere burs kazandı. 1991 yılında East Angila Üniversitesi'nde "Story-Telling and Myth-Making Medium: Television" adlı master tezi hazırladı. 1992 yılının Nisan ayında Londra'da Londra Üniversitesi ve Middlesex Polytechnic 'te Dr. Roy Armes'ın danışmanlığında doktara yapacak.
İlim ve Sanat, Yedi İklim, Kayıtlar, Kitap Dergisi, Girişim, İslam, Kadın ve Aile gibi dergilerle Zaman ve Milli Gazete gibi günlük gazetelerde çeşitli yazı, röpörtaj ve çevirileri yayımlandı. Focault, Baudrillard, Kundera, Eco ve John Berger gibi yazar ve düşünürlerden çeşitli çeviriler yaptı.
3 yıl Umran Dergisi'ni yönetti. Halen Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapmakta ve Yeni Şafak Gazetesi'nde yazmaktadır.
Bilimsel Çalışmaları
The Discourse of "the Discourse of Landscape" (Avant-Garde Sinema Üstüne); John Grierson and British Documentary Film Movement; Editing, Space and Time in Porter's Films; Narration and Space in Expressionist German Sinema; Enformasyon Devrimi Efsanesi (derleme ve çeviri), Kayseri: Rey Yayınları, 1991; Afrikalılar: Üç Farklı Kültürel Miras, (çeviri), Prof. Ali Mazrui, İstanbul: İnsan Yayınları, 1992; Bilgeliğin Yedi Direği, Lawrence, (çeviri) Kayseri: Rey, 1992; Tarihin Sonu mu? Francis Fukuyama (çeviri) Kayseri: Rey, 1992.
HAKKINDA YAZILANLAR
YUSUF KAPLAN VE BİR MEDENİYET TASAVVURU
Cem Sökmen
Biyografi Analiz sayı 10 Nisan-Mayıs 2004
Yusuf Kaplan çıktığı medeniyet tasavvuru yolculuğunda Hadid Suresinin 25. ayetindeki kitap, mizan ve hadid dinamiklerini temel esaslar olarak belirliyor. Ve ‘hakim kültürle yüzleşme/ cevap üretme/ meydan okuma’dan oluşan üç ayaklı bir hareket tarzını öngörüyor. “Başkalarının ürettiklerini tüketmekle yetinen toplumların varolabilmeleri iddia ve söz sahibi olabilmeleri, dolayısıyla konuşabilmeleri, özgün şeyler söyleyebilmeleri, özne olarak hayata müdahele edebilmeleri, kişiliklerini, kimliklerini, onurlarını ve varlıklarını koruyabilmeleri mümkün mü?” Eğer Yusuf Kaplan’ın sorduğu bu soruya, ciddi, anlamlı ve samimi bir cevap verme mesuliyetini üzerimize alırsak ne yapmamız gerektiğini de bu sorunun içeriğinden çıkarabiliriz. Bugünün dünyası ne yazık ki hakim olan Batı uygarlığının yaydığı sahte kültürle kitlelerin sele kapılıp gittiği bir hali yaşıyor. Amerika’da üretilip kitle iletişim araçlarıyla bütün dünyaya yayılan sahte kültür insanın varoluşunu anlamlandırabilmek için gerekli birikimden, perspektiften yoksun olan insanlar için dünyanın neresinde olursa olsun aynı sloganların, kelimelerin etrafında yaşamayı getiriyor. Bu sahte kültürü sorgulayabilecek altyapıya, tarihi birikime ve derinliğe sahip olan ülkeler ise ne yazık ki kendi potansiyellerinden habersiz bir şekilde yaşayıp gidiyorlar.
Medya çağını yaşıyoruz. Medya ve meydana getirdiği kamuoyu bizi gereksiz bilgi bombardımanına tutup yanıbaşımızda, gözümüzün önünde cereyan eden hadiseler hakkında düşünememize ve bir tavır geliştirememize sebep oluyor. Kendisine ait bir bakış açısı geliştiremeyenler veya bunun çabasında olmayanlar nesneleşiyorlar, sürekli silinen yeniden doldurulan hafızalarıyla olayların akışında sürüklenip gidiyorlar. Bu nesneleşme ve sürüklenme insanı duyarsızlaştırıyor ve yabancılaştırıyor. Bu insan için artık popüler olan her olgu tartışılmaz doğru olarak anlaşılıyor.
Çağın sorunlarını, çağın ruhunu kavramadan yol alabilmek çok zor. Önce yaşadığımız kimlik sorunu ve medeniyet buhranı doğru dürüst anlaşılacak daha sonra İslam’ın temel kaynaklarına gidilerek, bu kaynaklardan hareketle yaşadığımız zamanın sorularına çözüm olacak cevaplar üretilecek. Medeniyet perspektifine sahip olunmadan yapılan faaliyetler İslam’ın kültürel, toplumsal, ekonomik, siyasal alanlardaki teklif ve tespitleri ortaya konamayacak biçimde sığ anlaşılmasına sebep olacaktır. Bu anlayış bize ait kültürü, medeniyeti ve bu medeniyetin hayatın çeşitli sahalarında ortaya koyduğu üretimlerini bilmek yerine birkaç saatlik sohbetlerle sınırlanabilecek şekilde anlaşılmasına sebep olur. Anlam haritaları ortadan kaldırılınca insan varoluşunu anlamlandırmak için birinci özelliği sathilik olan faaliyet ya da ilgi alanlarına başvuruyor. Bir futbol takımı, bir şarkıcı, bir sinema oyuncusu kısacası medyaların sürekli gözümüzün önüne dayadığı ne varsa bunlar belirleyici oluyor adeta putlaşıyor. Batı’nın ekonomik gücünün artmasıyla bütün dünyayı sömürerek oluşturduğu yapı ve dünya görüşü artık bizzat bu dünya nimetlerini paylaşan Batı insanını tatmin etmiyor. Yaşanan akıl tutulması ve zihni körleşme hakim kültüre alternatif bir dünya görüşünün kurulmasına olan ihtiyacı her geçen gün arttırıyor. Batı kültürü dünyaya kesin doğrular bütünü olarak yaydığı eğitim paradigmasıyla farklı kültür ve medeniyetlerin bırakın şimdi varlık göstermesini geçmişteki varlıklarını da inkar ediyor, yok sayıyor. Sahip olduğu ekonomik güç, kamuoyu ve medya gücü sayesinde dünya tarihini kendisi etrafında yeniden yazıyor. Bu çerçevede eskiden etkin olmadığı zaman ve mekanlarda kendisini etkin gösterip o zamanın hakimlerini ise yok sayıyor, en iyi ihtimalle de önemsizmiş gibi gösteriyor. Yusuf Kaplan “Geleneği olmayanın geleceği yoktur”, asl olan bir gelenek oluşturmaktır diyor. Batı hegemonyasının dünya tarihine, dünya kültür tarihine uyguladığı bu silici tavırdan bizlerinde ders çıkarması gerekiyor. Bu dersin bir tarafı bize verilenlerle yetinmeyerek şahsi gayretimizle alternatif bilgiye ulaşmak ve bu bilgiyi işlemek. Bugün zihnimizde Batı kültürüne ait posası çıkmış bir sürü kalıbın bulunabileceğini iyi bilmek gerekir. Herhalde bundan dolayı Yusuf Kaplan “Çağı ve çağın sorunlarını oluşturan Batılı kavram ve kurumları geriye doğru iz sürerek paradigmatik bir okumaya, yapı çözümüne tabi tutmazsak esaslı şeyler söyleyemeyiz.” diyor. Bunu yapamazsak irade beyan edecek bir kendine güven ve istikamet şuurunu sağlayabilmek çok zordur. Sahip olmamız gereken özgüveni ancak birikimimizle bugünümüz ve geleceğimiz arasında sarsılmaz bir köprü kurarak, medeniyet eksenli düşünceyi inşa ederek kazanabiliriz. Burada hocanın sürekli altını çizdiği Osmanlı Misyonunu, Osmanlı tecrübesi gibi bir organizasyonu bu milletin icat ettiği gerçeğini hatırlamanın ve hep hatırda tutmanın ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkıyor. Türkiye’nin bölgesel güç olması hedefine sahip olmak şu anda küreselleşme ve ulus devlet çerçevesinde yapılan tartışmalarda alınan tavırlara göre daha farklı bir arka plana dayanıyor.Bu hedef Türkiye’nin küresel emperyalizmle olan mücadelesinde,varlığını batı hegemonyasının antiliğinde bulmanın aksine kendi rotasına, kendi dünya görüşüne sahip bir alternatif yapı kurmasını öngörüyor.
Bu, bir içe kapanmayı, üçüncü dünyacılığı değil aksiyoner ve kurucu olmayı özne olmayı işaret ediyor. Kendisinden vazgeçmiş, kendi kaderini başkalarının eline terketmiş, biz adam olmayız psikolojisinde yaşayan bir Türkiye’nin yerine var olduğu coğrafyada büyük oynama iradesini gösteren Türkiye’ yi düşünüyor.
Üretmeden bu coğrafyada ayakta kalmak mümkün değildir. Kendi içine kapanan bir anti-emperyalist tavır sadece bu günü kurtarır. Zaten gücünü kendisinden almayan bir tavrın ciddi tesirler yapabilmesi mümkün değildir. Türkiye’nin tarihini yapan bütün dinamiklerle yüzleşerek yürümek gerekiyor. Bu yüzleşmeyi, bu yalınlaşmayı gerçekleştiremeyenler kendileriyle başlayıp kendileriyle biten sloganları seslendirmekten öte bir vazifeye sahip olamayacaklardır.
Geleneği olmayan elenmeye mahkumdur diyerek Selefiliğe, İslam’ı protestanlaştırma projesi tespitini ortaya koyarak da Yeni-İslamcılık akımına gösterdiği tavır onun hem genel esaslara hem de 1500 yıllık zincirin kopmamasına, o bütünlüğe ne kadar büyük bir hassasiyetle yaklaştığını gösteriyor. Bugünün dünyasında hakim olan Batı uygarlığının ve zihniyetinin karşısında bir kuvvet olarak ortaya çıkabilmek yani sağlam alternatifi teşkil edebilmek herşeyden evvel İslam’la manasını bulmuş bütün bir mazinin, kültürel hafızanın doğru dürüst bilinmesine ve yeniden zihinleri inşa edici kaynak haline getirilmesine bağlıdır. İslam medeniyetinin iddiadan hale geçirilebilmesi için geçmişten bugüne aktarıldığında fayda verebilecek zerre kadar bilgi dahi işlenip ortaya konmalıdır. İslam’ı bir dünya görüşü, anlam haritalarımızın kaynağı olarak kabul ettiğini söyleyenler asla içinde bulundukları cemaat ya da grubun olabildiğince fazla zikretmek suretiyle İslam’ın birleştiriciliğine ve bütünleştiriciliğine zarar vermemelidirler. Bu kendi grubunun öncüleyen tavrın insanları götürdüğü başka bir yanlışlık da İslam tarihini cemaatin tarihine indirgeyerek kültürel ve tarihi devamlılığımıza darbe vuran bir “milat” inşa etmektir. Buna ancak “Bindiği dalı kesmek” denir. İşte bu noktada Yusuf Kaplan’ın kurduğu terkip, gösterdiği medeniyet eksenli bütünleştirici tavır bizi düşünce geleneğimiz adına umutlandırıyor. Onun Fatih Sultan Mehmet ile Necip Fazıl’ı aynı kader çizgisinde buluşturan, bizleri de aynı çilelere ve aynı rüyalara davet eden ruh ve tefekkkür derinliği düşünce hayatımızın derinleşmesini sağlıyor.
Yusuf Kaplan yazılarında isimlerini zikrettiği, alıntılar yaptığı yerli ve yabancı düşünürlerle önümüze çok geniş bir çerçeve ve ufuk koyuyor. Sezai Karakoç, Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Cemil Meriç, Erol Güngör, Said Nursi, Turgut Cansever, İsmet Özel, Şerif Mardin, Ahmet Davudoğlu, İsmail Kara onun Türkiye’de fikrin ve fikir üretiminin temel taşları olarak gördüğü isimler. Lacan, Weber, J Gray, A. Toynbee, Baudrillard, Millbank, Dawson, Foucault, L. Mumford, W. Mc Neill, P. Virilio ise hocanın bize tanıttığı okuyucularıyla tartıştığı yabancı isimlerden bazıları... Böylece Yusuf Kaplan yerli ve yabancı isimlerle önümüze büyük bir çerçeve koyuyor ve medeniyet tasavvuru projesinin beslenme kaynaklarını bize gösteriyor. Dünyaya asil şeyler söyleyebilmek için dosdoğru ve geniş ufuklu bilgilenme şart. Bu bilgilenmeyle birlikte medeniyet perspektifinin kazanılması artık düşüncenin üretilmesini ve İslam’ın dünya görüşünün, medeniyet birikiminin rafine bir şekilde ortaya konulmasını gerektirecektir. Medeniyet tasavvurunun temel hedefi olan “Uzun soluklu, kapsamlı bir entelektüel silkinme; kalıcı bir ilim, düşünce, kültür sanat ve siyaset dili söylemi ve geleneği geliştirme projesi bir öncü kuşak tarafından gerçekleştirilecek. Yusuf Hoca kendisine Necip Fazıl’a hitaben “Üstad müsterih ol!” dedirtecek olan öncü kuşağın özelliklerini ve gayesini ise şöyle ifade ediyor; “Mevlana’nın pergel metaforunda imajinatif bir şekilde ifade ettiği gibi bir ayağı ile sağlam ve muhkem bir şekilde buraya, İslam’a basan diğer ayağı ile de hakim kültür başta olmak üzere tüm kültürlere, dünyalara ve ufuklara açılabilecek bir öncü kuşağın hazırlanması kaçınılmazdır.” Gönül, zihin ve eylem eri olması beklenen öncü kuşaklar bizi tarihte tatile çıkmaktan kurtarmak için,bu toplumun geleceğe güvenle bakabilmesi, yönünü tayin edebilmesi için sahip olduğumuz imkanları, temel dinamiklerimizi, anlam haritalarımızı ortaya çıkarıp işleyecekler.
Bu çabalar bize medeniyet perspektifini taşıyan şahsi gayretlerin hem çoğalmasına hem de bu şahsi gayretlerin müesseseleşebilmesine ihtiyacımız olduğunu gösteriyor
Nesneleşmemek, kendi kendimizi sömürgeleştirmemek için özne olmanın yollarını araştırmamız gerekiyor. Kitle kültürünün yansıtıcısı kurmaca hayatları yaşamak yerine kendi hayatımızı yaşama iradesini göstermek gerekiyor. Bir yazısında ‘Büyük bunalım anları büyük arayışları da beraberinde getirir’ diyor.işte asıl mesele o arayışı gerçekleştiren özne olmaktır. Tespitlerle birlikte ancak teklif sahibi olanlar büyük dönüşümler meydana getirebilir. Yusuf Kaplan “Büyük rüyalar, büyük fikir oluş ve varoluş çilelerinden sonra anlam kazanabilir ve hayata geçirilebilir. Ancak çile üzerine bina edilmeyen rüyalar aşk derecesinde benimsenemez, büyük doğumlara ve dönüşümlere asla zemin hazırlayamazlar.” diyor. Bize de büyük fikir, oluş ve varoluş çilesinin taliplerine aşkınız daim olsun demek düşüyor.
Yusuf Akçura - (1935)
İttihat Terakki'yle ilişkileri nedeniyle Mekteb-i Harbiye'den atılarak Trablusgarp'a sürüldü. 1914'te Mekteb-i Mülkiye'ye tarih müderrisi oldu. 1918'e kadar kurulan her milliyetçi kuruluşta emeği var. Mütareke yıllarında Anadolu'ya ilk geçenlerden. İlk mecliste milletvekili. Kurtuluştan sonra Türk Tarih Kurumu Başkanı. "Üç Tarz-ı Siyaset" makalesiyle Türkiye'deki milliyetçi akıma teorik bir çerçeve çizmeye çalıştı.Ancak Anadolu kaynaklı Türk Milliyetçiliği bu çerçevenin dışında gelişti. 1918'den sonra Turan fikrinden vazgeçti. 1935'te Haydarpaşa Garı'nda çocuklarıyla yürürken kalp krizinden öldü.
xxxxxxxx
English Biography
YUSUF AKCURA
Yusuf Akcura was born on 2 December 1876. He is one of the leading opinion-leaders and historians of pro-Turk trend. He studied in the Military College. He was arrested in 1897 on grounds that he took part in the attempts of coup d'etat. He was sentenced to lifelong confinement in fortress with the decision of Taşkışla Military Supreme Court. He was sent into exile to Trablusgarp with Sultan's decree after the decision. He was allowed to stroll freely in Trablusgarp due to attempts of İttihat and Terakki Community in 1899.
He escaped to France after a short period of time, and joined Young Turks in Paris. He studies Political Sciences Institute in Paris. He returned to Russia graduating from the school with his thesis named Osmanlı Devleti Kurumlarının Tarihi Üstüne Bir Deneme (An essay on History of Ottoman State Corporations) in 1903. He worked as a teacher in Kazan. His numerous unsigned articles were printed on Ümmet and Türk newspapers which were being published in Egypt in those times. The article titled Üç Tarz-ı Siyaset, which was published on a Turkish newspaper in 1904, is of particular importance among them. He said the options of the empire were "Pro-Ottoman", "Pro-Islam" ideologies and "Turkish Nationalism based on Race", and that the best was the last one.
Akçura went to Istanbul after 2nd Constitutional Monarchy. He worked as a teacher in various schools. He gave political history courses in Istanbul University and Civil service School. He attended Turkism trend in idea level. He took part among the founders of Turkish Association and Turkish Organization. He became the editor and head writer of Turk Yurdu magazine.
He became deputy in the first Turkish parliament and Turkish History Corporation member after liberation. Akçura maintained that Ottoman Turks and Turks outside of Ottoman State could not establish a unity only with their common language and history.
His important books include; Üç Tarz-ı Siyaset, Şark Meselesine Dair tarih-i Siyasi Notları(1920), Muasır Avrupa'da Siyasi ve İçtimai Fikirler Cereyanlar(1923), Siyaset ve İktisat hakkında Birkaç Hitabe ve Makale(1924), Osmanlı İmparatorluğunun Dağılma Devri. In addition, his collection named Türk Yılı(1928) is a comprehensive study which investigates the sources and development of Turkism movements. His Mevkufiyet Hatıraları (1914) gives information about his activities in Russia and his being imprisoned. The most important study about him is the book by François Georgeon named Aux Origines du Nationalisme Turc; Yusuf Akçura (1980).
Yusuf Akçura died of heart attack on 12 March 1935 while he was walking in Haydarpaşa railway station with his children.
xxxxxxxx
English Biography
YUSUF AKCURA
Yusuf Akcura was born on 2 December 1876. He is one of the leading opinion-leaders and historians of pro-Turk trend. He studied in the Military College. He was arrested in 1897 on grounds that he took part in the attempts of coup d'etat. He was sentenced to lifelong confinement in fortress with the decision of Taşkışla Military Supreme Court. He was sent into exile to Trablusgarp with Sultan's decree after the decision. He was allowed to stroll freely in Trablusgarp due to attempts of İttihat and Terakki Community in 1899.
He escaped to France after a short period of time, and joined Young Turks in Paris. He studies Political Sciences Institute in Paris. He returned to Russia graduating from the school with his thesis named Osmanlı Devleti Kurumlarının Tarihi Üstüne Bir Deneme (An essay on History of Ottoman State Corporations) in 1903. He worked as a teacher in Kazan. His numerous unsigned articles were printed on Ümmet and Türk newspapers which were being published in Egypt in those times. The article titled Üç Tarz-ı Siyaset, which was published on a Turkish newspaper in 1904, is of particular importance among them. He said the options of the empire were "Pro-Ottoman", "Pro-Islam" ideologies and "Turkish Nationalism based on Race", and that the best was the last one.
Akçura went to Istanbul after 2nd Constitutional Monarchy. He worked as a teacher in various schools. He gave political history courses in Istanbul University and Civil service School. He attended Turkism trend in idea level. He took part among the founders of Turkish Association and Turkish Organization. He became the editor and head writer of Turk Yurdu magazine.
He became deputy in the first Turkish parliament and Turkish History Corporation member after liberation. Akçura maintained that Ottoman Turks and Turks outside of Ottoman State could not establish a unity only with their common language and history.
His important books include; Üç Tarz-ı Siyaset, Şark Meselesine Dair tarih-i Siyasi Notları(1920), Muasır Avrupa'da Siyasi ve İçtimai Fikirler Cereyanlar(1923), Siyaset ve İktisat hakkında Birkaç Hitabe ve Makale(1924), Osmanlı İmparatorluğunun Dağılma Devri. In addition, his collection named Türk Yılı(1928) is a comprehensive study which investigates the sources and development of Turkism movements. His Mevkufiyet Hatıraları (1914) gives information about his activities in Russia and his being imprisoned. The most important study about him is the book by François Georgeon named Aux Origines du Nationalisme Turc; Yusuf Akçura (1980).
Yusuf Akçura died of heart attack on 12 March 1935 while he was walking in Haydarpaşa railway station with his children.
Yılmaz Karakoyunlu ( 1936)
ANAP İstanbul Eski Milletvekili-
İSTANBUL - 1936, Mahmut Fikret, Melek - Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, ABD University of Georgia Master, İstanbul Üniversitesi Doktora - İngilizce - Siyasi Tarih Dr. - İktisatçı, Yazar - XX nci Dönem İstanbul Milletvekili - Evli, 2 Çocuk.
GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 5 HAZİRAN 2001
özelleştirmeye özel bakan
‘Salkım Hanım’ kabinede
Milliyet 5 Haziran 2001
Özelleştirmeden sorumlu Devlet Bakanlığı’na getirilen ANAP İstanbul Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu, sanatçı kişiliği ile tanınıyor. Yazar olan Karakoyunlu, Şanlıurfa kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1936 yılında İstanbul’da doğdu. Babası hukukçu Mahmut Fikret Bey, Demokrat Parti kurucularından. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra ABD’de master, İstanbul Üniversitesi’nde doktora yaptı. Bir dönem, "Banker Kastelli" olarak bilinen Cevher Özden’in danışmanlığında bulundu. Edebiyata şiirle başladı, öykü ve romanla devam etti. Son dönemde, "varlık vergisi" uygulanan Türkiye’deki gayrimüslimlerin trajik öyküsünü anlatan "Salkım Hanım’ın Taneleri" romanıyla gündeme geldi. Aynı adla beyazperdeye aktarılan kitap, Karakoyunlu’ya 1990 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü getirdi.
İSTANBUL - 1936, Mahmut Fikret, Melek - Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, ABD University of Georgia Master, İstanbul Üniversitesi Doktora - İngilizce - Siyasi Tarih Dr. - İktisatçı, Yazar - XX nci Dönem İstanbul Milletvekili - Evli, 2 Çocuk.
GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 5 HAZİRAN 2001
özelleştirmeye özel bakan
‘Salkım Hanım’ kabinede
Milliyet 5 Haziran 2001
Özelleştirmeden sorumlu Devlet Bakanlığı’na getirilen ANAP İstanbul Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu, sanatçı kişiliği ile tanınıyor. Yazar olan Karakoyunlu, Şanlıurfa kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1936 yılında İstanbul’da doğdu. Babası hukukçu Mahmut Fikret Bey, Demokrat Parti kurucularından. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra ABD’de master, İstanbul Üniversitesi’nde doktora yaptı. Bir dönem, "Banker Kastelli" olarak bilinen Cevher Özden’in danışmanlığında bulundu. Edebiyata şiirle başladı, öykü ve romanla devam etti. Son dönemde, "varlık vergisi" uygulanan Türkiye’deki gayrimüslimlerin trajik öyküsünü anlatan "Salkım Hanım’ın Taneleri" romanıyla gündeme geldi. Aynı adla beyazperdeye aktarılan kitap, Karakoyunlu’ya 1990 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü getirdi.