03 Haziran 2004 tarihinde sitemizde yayınladığımız “Genetik Yapısı Değiştirilmiş Gıdalar” yazımızdan yaklaşık 14 ay geçmiş olmasına rağmen, ithal yolu ile ülkemize giren genetik yapısı değiştirilmiş ürün, tohum ve katkı maddelerindeki kaos halen devam etmektedir. Kamu oyunda, bir çok STK larda konu tartışılmakta, ancak henüz bir çözüm ortaya konamamıştır. Bazı internet siteleri ise GDO’lu ürünlere BOYKOT çağrıları yapmakta. Neyi?Nasıl? ve Kiminle?kontrol edeceğimizin alt yapısı, henüz ülkemizde kurulmamışken bu BOYKOT çağrıları ne işe yarayacaktır?
Bugün tohumlara, gıda ürünlerine ve katkı maddelerine GDO var veya yok testi bile yapılamayan TÜRKİYE’de gerekli teknik ve bilimsel altyapı sağlanamadıkca, bütün herkes HAYIR! diye bağırsa ne yazar?
Gıda Katkı Maddelerinde Durum Nedir?
Gıda Katkı maddelerinden: E101Riboflavin, E150Karamel, E153Carbon black, E160Lycopene, E161Cryptoaxanthin, E306Tocopherol, E307Alpha-tocopherol, E308Gamma-tocopherol, E309Delta-tocopherol, E322Lecithin, E415Xanthan gum, E471Mono ve diglyceridler, E472Mono ve diglyceridlerin acetic acid esterleri, E473Yağ asitlerinin sucrose esterleri, E475Yağ asitlerinin polyglycerol esterleri, E476Polyglycerol polyricinoleate, E479, E491Sorbitan monostearate, E620Glutamic asit, E621Monosodyum glutamte, E622Monopotasyum glutamate, E623Calcium diglutamate, E624Mono amonyum glutamate ve E625Magnezyum diglutamate’ın çoğunluk GDO ‘lu olarak üretildiğini ithalatçılarımızdan, gıda üreticilerimizden ve denetimle yükümlü insanlarımızdan kaç kişi bilmekte ve dikkat etmektedir? İthal edilen GDO’lu peynir mayaları ne derece kontrol edilebilmektedir?
Konu üzerinde araştırmalarını sürdüren Bilim Kurulları, GDO’lu ürünlerin insanların bağışıklık sisteminde, santral sinir yapısında tahribatlar yapabileceği, mikroplu hastalıklara karşı kullanılcak antibiyotiklerin etkinliğini azaltabileceği, kanser ve allerjik reaksiyonlara neden olabileceği üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Bir ilacın bile insanlar üzerinde yaygın kullanılabilmasi için 20-25 yıllık çalışmalar gerektirdiği halde, henüz 1996 ‘larda ortaya çıkan ve beraberlerinde pek çok rizki taşıyan GDO’lu ürünleri insanlara ,bilgilerinin dışında kullandırmak için gösterilen bu aceleci tavır bütün tüketicileri, sağlık ve denetim birimlerini düşündürmelidir.
GDO’lu bitkiler, doğada yetişen diğer bitkilerden farklı olarak, genomlarında kendi türlerine ait olmayan genleri taşıdıklarından, bu bitkilerin yetiştirildiği ülkelerde, başta sağlık olmak üzere, çevre ve sosyo-ekonomik yapı üzerinde önemli riskler söz konusu olmaktadır.
Sağlık Riskleri
Potansiyel Alerjenlik: GDO’lu bitkilerden ve hayvanlardan elde edilen ürünlerin meydana getirebileceği risklerin başında alerji gelmektedir. Genetik yapı değişiminde, verici kaynağın alerjen özelliklerinin transfer edilen bitkiye ya da hayvana geçmesi engellenemeyebilir. Nitekim, 1996 yılında, Brezilya kestanesinden ve fındığından soya fasulyesine aktarılan geni içeren ürünler, alerji yapması nedeniyle, marketlerden toplatılmıştır.
Potansiyel Toksisite: Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar, aktarılan yeni gen ürünlerini ve onlardan kaynaklanan sekonder metabolitleri içerdiğinden, potansiyel bir toksisiteye sahiptir. GDO’lu bitkilerde bulunan özellikle zararlı ot ve böcek öldürücü genler ile terminatör teknolojisi gereği aktarılmış olan genler de toksin üreterek çalıştıklarından, dokularda birikme durumunda, önemli riskler oluşturmaktadır. Bu genlerin kullanılması pestisit kullanımını ortadan kaldırmıştır. Ancak, bu toksik madde kalıntılarının ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir.
Bu toksinlerin uzun dönemde insan sağlığına olan etkilerine ilişkin yeterli bilgi bulunmamaktadır. GDO’lu ve normal patateslerle beslenen iki grup farede yapılan çalışmada; normal patateslerle beslenenlerde hiç bir sorun olmamasına karşın, GDO’lu ürünlerle beslenenlerin sindirim sistemlerinde önemli zararlar belirlenmiştir.
Potansiyel Kanserojenlik: GDO’lu bitkilerin doğrudan ve dolaylı olarak kanserojen etkisinin olabileceği birçok araştırıcı tarafından belirtilmektedir. Özellikle, herbisitlere dayanıklı GDO’lu pamuk, soya, mısır ve kolza çeşitlerinde kullanılan bazı kimyasal maddelerin doğrudan kanser yapıcı oldukları bilinmektedir. Öte yandan, sindirim sisteminde tam olarak sindirilmeden dolaşım sistemine geçerek kan hücreleri aracılığı ile normal genoma katılabilen yabancı DNA parçalarının da hastalıklarda etkili olma ihtimali söz konusudur.
Antibiyotiğe dayanıklı mikroorganizma oluşumu: Günümüzde kullanılan biyoteknolojik tekniklerle bitkilere aktarılan genlerin büyük bir çoğunluğu bakteri ve virüs kökenlidir. Gen aktarımı esnasında GDO’lu bitkilerin seçilebilmesi amacıyla antibiyotik dayanım izleme genleri kullanılmaktadır. Ancak, bu antibiyotik dayanım izleme genleri insan ve hayvan bünyesindeki bakterilere yatay olarak geçişiyle onların da genlerinin antibiyotiklere dayanıklı hale dönüştürülmesi gibi sağlık açısından büyük riskler söz konusudur.
Besin değerinde bozulma: GDO’lu bitkilerde, yeni özellikler kazandırılırken, bitkinin orijinal yapısında bulunan bazı kalite öğelerinde önemli azalmalar olduğu tespit edilmiştir. Örneğin, kalp hastalıklarına ve kansere karşı önemli bir koruyucu madde olan “phytoestrogen” bileşiklerinin, klasiklere oranla, GDO’lu bitkilerde daha az olduğu bilinmektedir.
Çevresel Riskler
GDO’lu bitkiler üzerinde en çok tartışılan konuların başında çevreye verebileceği zararlar gelmektedir. Bilim adamlarının çoğu, GDO’lu bitkilerin ekolojik zararlarının olabileceği görüşünde birleşmektedir.
Toprak ve su kirliliği: GDO’lu bitkilerin kalıntılarındaki toksik maddelerin toprağa ve suya geçtiğine ilişkin çok sayıda araştırma sonucu bulunmaktadır. Bu nedenle, toksinlerin diğer organizmaların besin zincirine katılmaları da söz konusudur. Bazı genlerin ürettiği endotoksinlerin toprakta 33 hafta kaldığı belirlenmiştir. Öte yandan, GDO’lu bitkilerin ikinci kuşak üretimini engellemek amacıyla, uygulanan terminatör teknolojisi gereği, tohumlar üreticiye verilmeden önce yüksek dozda antibiyotik ile bulaştırılmaktadır. Bu tohumların ekilmesiyle toprağa önemli miktarda antibiyotik geçişi söz konusudur. Buğday ve pamuk gibi çok geniş alanlarda ekimi yapılan ürünlerde bu uygulamanın etkisinin ne kadar büyük olacağı açıktır. Klasik herbisitler ürüne de zarar verdiğinden, üreticiler tarafından son derece dikkatli ve düşük dozda kullanılır. GDO’lu çeşitler ot öldürücülere dayanıklı olduklarından, ürüne zarar vermeyeceği düşüncesiyle, daha fazla ilaç kullanımı söz konusu olmuştur. Denemeler sonucunda, GDO’lu soyalarda herbisit kullanımının bir kaç kat arttığı belirlenmiştir.
Faunada değişim: GDO’lu bitkilerin faunada yararlı akraba türlerin yok olmasına ve yeni zararlı populasyonlarının oluşmasına neden olabileceği tartışılmaktadır. Özellikle, GDO’lu mısırlardaki Bt genlerinin sadece koçan kurtlarına etkili olduğunun söylenmesine karşın, mısır bitkilerinin arasında yetişen ve üzerinde bol miktarda mısır çiçektozu bulunan “Asclepias” adı verilen bitkilerle beslenen kral kelebeklerinin de öldüğü görülmüştür. Ayrıca, yararlı böceklerden olan “Ladybugs” (hanım böceği) ve “Lacewing” gibi böceklerin öldüğü, bu böceklerle beslenen arı ve kuşların da zarar gördüğü saptanmıştır. Bilindiği gibi, dayanıklı çeşitlerin oluşturduğu baskı sonucunda zararlılar zamanla tepkilerini değiştirebilmektedir. Bu durumda hem GDO’lu bitkiler etkisiz hale gelmekte, hem de biyolojik savaşta Bt bakterilerinden yararlanma imkânı ortadan kalkmaktadır.
Mikrorganizmalarda değişim: Antibiyotiklere dayanım izleme genlerinin toprak bakterilerine geçmesi ya da terminatör teknolojisi gereği toprağa verilen yüksek dozdaki antibiyotiklerin baskısı nedeniyle dayanıklı yeni bakteri tiplerinin oluşma ihtimali her zaman vardır. Virüslere dayanıklı olarak geliştirilen GDO’lu bitkilerin, başka virüs tiplerinin ortaya çıkmasına neden olabileceği Michigan Üniversitesi’nde deneysel olarak kanıtlanmıştır. Virüs genleri, diğer virüs ve retrovirüslerin genleri ile karışabilmekte, bunun sonucunda da patojeniteleri artmış yeni virüsler oluşabilmektedir. Bu gen karışımının 8 hafta gibi kısa bir sürede gerçekleşebileceği deneysel olarak kanıtlanmıştır. Öte yandan, “Cauflower Mosaic” virüsü GDO’lu mısır, pamuk ve kolzalarda yaygın olarak kullanılmaktadır. “Pararetrovirüsler” grubundan olan bu virüsün, hepatit-B ve HIV virüsleri ile büyük benzerlik göstermesi, konunun önemini daha da artırmaktadır.
Florada değişim: Bitkilere kazandırılan yeni özellikler bu bitkilerin yaşadıkları çevredeki floranın bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitlilik kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengesinin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin yok olmasına neden olabilecektir. Çiçektozları, genetik kirlilikte en önemli etkendir. Mısır çiçektozlarının rüzgarın etkisi ile canlı olarak 1 km uzağa gidebildiği, yoncada arıların çiçektozlarını canlı olarak 2-3 mil uzağa taşıdıkları deneysel olarak belirlenmiştir. Genetik olarak değiştirilmiş bitki çiçektozlarının rüzgâr, kuş, arı, böce, mantar ve bakterilerce taşınması sonucunda kilometrelerce uzaktaki bitki türleri de etkilenecek ve genetik bir kirlilik ortaya çıkabilecektir. GDO’lu ürünlerden gen geçişleri yabani türlerin özelliklerini bozacak ve bitkisel gen kaynaklarının geri dönülmesi zor bir zararla karşı karşıya kalmasına neden olabilecektir. Ayrıca, GDO’lu bitkilerdeki herbisitlere dayanıklılık genlerinin yabani akrabaları olan otlara geçmesiyle, tarımsal mücadele güçlüklerle karşılaşabilecektir. GDO’lu mısırlardan yabani mısır türlerine gen bulaştığına ilişkin resmi raporlar yayınlanmaya başlanmıştır.Yabani floradaki genetik yapı değişiklikleri, onların gen kaynağı olarak değerini tamamen yok edebilir. Arkansas Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada, GDO’lu çeltikten, çeltiğin yabani gen kaynağı olan kırmızı çeltiğe gen geçişinin olduğu belirlenmiştir. GDO’lu bitkiler için geliştirilen herbisitler, bu bitkilerin dışındaki tüm bitkileri kesin olarak öldürmektedir. Geniş alanlara uygulanan bu tip herbisitlerden yabani floranın olumsuz etkilenmemesi mümkün değildir. Öte yandan, terminatör genlerin akraba türlere çiçektozları ile geçerek onların ikinci yıl tümüyle yok olmalarına neden olması yüksek bir ihtimaldir. GDO’lu bitkilerden kaynaklanabilecek genetik kirlilik, birçok yabani türün anavatanı olan Türkiye için ayrı bir önem taşımaktadır.
Variyabilite ve beklenmeyen sonuçlar: Ekosistemler son derece karmaşık bir yapıya sahiptir. Özellikle, GDO’lu bitkiler gibi, yeni organizmaların sistem içine girmesiyle bazı bilinmeyen risklerin ortaya çıkması beklenebilir. Bu zamana ve yere bağlı olarak türler arası gen akışının sonucunda ortaya çıkabilecek gen etkileşimlerinden kaynaklanmakta olup, populasyonda değişik bir karakterin ortaya çıkma ihtimali her zaman söz konusudur.
Sosyo – Ekonomik Riskler
Pahalılık: GDO’lu ürünlerin tohumları, GDO’lu olmayanlara göre, %25 ile %100 arasında daha pahalı olup her yıl yenilenme zorunluluğu söz konusudur. Fiyatının yüksek olması nedeniyle tohumluk alımını uzun süre devam ettiremeyecek olan küçük çiftçiler bu durumdan zarar göreceklerdir.
Tek tip çeşit ve ilaç kullanımı: Bitkisel üretimin GDO’lu çeşitlere dayandırılması, geleneksel tarımda yerel çeşitlerin kullanımında önemli azalmalara neden olabileceği gibi, tarımda tohumluk ve ilaç bakımından dışa bağımlılık sorununu da doğuracaktır.
Tohumluğun her yıl yenilenmesi: GDO’lu çeşitlerin sahip olduğu “terminatör gen” sistemi nedeniyle, tohumluk üretiminin çiftçiler tarafından yapılması olanaksızdır. Bu nedenle, tohumluğun üretici firmadan her yıl alınması zorunludur.
Çeşit karışımı: Aynı bölgede klasik ve GDO’lu çeşitlerin bir arada ekilmeleri halinde, çiçektozları nedeniyle, birbirlerine karışmaları kaçınılmazdır. Bu durumda, üreticilerin istedikleri tip ürünü özelliklerini bozmadan yetiştirmeleri imkânsız hale gelebilecektir. Bunlardan elde edilen ürünlerin de karışık olma olasılığı çok yüksek olacak ve tüketici açısından da önemli bir risk oluşturabilecektir.
GDO’lu çeşit yetiştiren ülke konumuna gelinmesi: Birçok Avrupa ülkesi, GDO’lu ürün yetiştirmeyen ülkelerden bile, dışalım yaptıkları ürünler için “Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizma” değildir belgesi istemektedir. Bu çeşitlerin yetiştirilmesi halinde, klasik ürünlerin pazarlanması da önemli ölçüde zorlaşacaktır.
Din ve Etik Bakımından Konunun Sorgulanması:
Müslümanlar ve Museviler domuz eti ve türevlerini tüketmedikleri için domuz geni karıştırılmış ürünlerden de yemek istemeyeceklerdir. Ayrıca Müslümanlar bazı böcek ve hayvan genlerinin kullanıldığı ürünlere karşı da rezerv koyacaklardır. Aynı şekilde vejeteryanlar ise hayvansal gen içeren tüm bitkisel ürünleri tüketmek istemeyecektir. Bu durumda GDO’lu ürünlerin etiketlerinde gerekli bilgilerin doğru ve açık bir şekilde verilmesi bir insanlık görevi olarak ortaya çıkmaktadır.
Bir diğer risk ise:
Bugün GDO’lu tohumlarla ekimin yaygın yapılması, yasası ve yönetmeliği çıkmış olan “Organik Tarımı” da tehdit etmektedir. TÜRKİYE’de şu anda organik tarımı destekleme kanun ve yönetmeliği varken halen biyogüvenlik kanunu yoktur. Bu sebeple GDO tespiti yapılamıyor! Bu durumda, tohumun, toprağın, suyun temiz tutulabilmesi,GDO’lu yaygın ekimden dolayı rizk altındadır. Bu şartlarda, gerçek manada organik tarımdan söz etmek ağırlığını kaybetmektedir. Bir test yapılsa o ürünlerin en az yarısı imha edilecek veya organik diye satılamayacak duruma gelebilir…Izleme yok, denetleme yok, ustelik bunu yapabilecek beceri ve donanımda insan ve laboratuar da yok.
Yukarıda saydığımız riskleri dikkate alarak, Ülkemizde de, GDO’lu tohum, gıda ve katkı maddelerinin etiketlerinde mutlaka GDO’lu olduğu bilgisi mecbur tutulmalıdır. Hiç bir şekilde tüketicinin bilgisinin dışında ,formulasyonuna onay vermiyeceği bir ürünü satmaya kimsenin hakkı yoktur. Böyle bir eylem tüketicilerin evrensel sağlık ve inanç haklarını hiçe saymak olduğu gibi, bir insanlık suçudur.
Öyleyse yapılması gereken nedir? Burada esas olan, etkin, yaygın ve bilimsel bir izleme ve denetim mekanizmasının geliştirilmesi için çaba gösterme gerekliliğidir. Böyle bir yaklaşım biyogüvenlik ile ilgili yasa ve uygulamaların geliştirilmesini öncelikli kılmaktadır. Denetim ve izleme, genetik olarak müdahale edilmiş türlerin insan sağlığına ve çevreye oluşturduğu risk tehdinin doğru tespit edilmesi ve fayda/zarar belirlemeleri için zorunludur. Ayrıca genetik özkaynaklarının korunması, çeşitliliği ve sürdürülebilir kullanımının gözetilmesi sürdürülebilir tarım için de esastır. Dolayısıyla gıda ürünleri ve gıda hammaddesi olarak kullanılan malzemelerde, genetik olarak değişikliğe uğramış organizmaların (GDO), ve bunları içeren ya da bunlardan elde edilmiş ürünlerin kullanımına izin vermek için ilk şart gerekli bilimsel ve teknik altyapıyı kurmaktır.
Etkin bir biyogüvenlik altyapısı ve çerçeve kanunu bu anlamda bizim de ilk önceliğimiz olmalıdır.Devletin etkin ve yaygın denetim ve izleme görevi birincildir. Diğer yandan biz istemiyoruz ya da yasakladık diye GDO’lardan uzak, mutlu ve rahat bir hayat süreceğimizi zannetmek te yapılacak en büyük yanlış olacaktır. Bugün dünyanın vardığı noktada maalesef GDOlar neredeyse heryerde var ve onları görebilen, izleyebilen ve gerektiğinde durdurabilen bilimsel yeterliliğimiz olmadan onları kontrol etmek diye bir imkânımız olamaz. Bu durumda bilinmeyen bir hedefi boykot etmenin pratik bir değeri de olamaz. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi yok misali.GDO tespiti konusunda bilimsel araştırmalar halen tüm dünyada sürmekte ve mevcut testler her gün geliştirilmektedir. Bu noktada halen ülkemizde bu testlerin yapılamaması büyük bir risk teşkil etmektedir. Gerek tedarik zinciri, gerekse üretim süreçleri içinde düzenli ve yetkin bir (iç) denetim, atılması gereken ilk adım olarak görülmektedir. Ancak, en ideal koşullarda görevini yapıyor da olsa devletin denetleyici rolü ancak bilgili ve ahlaklı üreticiler, seçme hakkı olan ve hakkını arayan tüketiciler, ve daha da önemlisi konuya hakim, yetkin araştırmacıların varlığında amacına ulaşır.
Derleyen: H.K.BÜYÜKÖZER.DR.Müh.
Kaynakça:
1- Tarım Teknolojilerinde Yeni Yaklaşımlar ve Uygulamalar: Bitki Biyoteknolojisi ( Prof. Dr. Murat ÖZGEN, Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Ankara. Prof. Dr. Filiz ERTUNÇ, Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Bitki Koruma Bölümü, Ankara.
Doç. Dr. Gülcan Kınacı, Osmangazi Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Eskişehir.
Dr. Mustafa YILDIZ, Melahat BİRSİN, Hakan ULUKAN . Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Ankara
Dr. Haluk EMİROĞLU5, Bilkent Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Ankara
Arş. Gör. Nur KOYUNCU A.Ü. Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Ankara
Doç. Dr. Cengiz SANCAK, A.Ü. Ziraat Fakültesi, Tarla Bitkileri Bölümü, Ankara)
2- Makale(Dr.Birep Aygün.Gıda Güvenliği Yahoo Grup)
3- Genetik Modifiyeli Ürünler Slayt çalışması.Süleyman Deveci.Y.T.Ü. Fen Bilimleri Enstitüsü. Kimya Müh. Bölümü
Ekmekten kozmetiğe 1600 üründe GDO alarmı!
Uzmanlar uyarıyor: Türkiye'nin tarımı, biyoçeşitliliği ve sağlığı ciddi tehdit altında!
Biyogüvenlik Yasası Yılan Hikâyesine Döndü
Dünya, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar'ın (GDO) etkilerini tartışırken uluslararası protokole dört yıl önce imza atan Türkiye'nin hâlâ ulusal bir biyogüvenlik yasası yok! Bu denetimsizlik yıllardır tonlarca GDO'lu mısır ve soyayı, yiyip içtiğimiz 1600 çeşit ürüne sokuyor. Dört yıldır çıkarılamayan yasanın perde arkasını ve GDO'larla ilgili gerçekleri Yeni Aktüel'e anlatan uzmanlar uyarıyor: Türkiye'nin tarımı, biyoçeşitliliği ve sağlığı ciddi tehdit altında!
Amerikan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger 1970'lerin ortalarında "Petrolün kontrolüyle bütün bölge ve kıtaları, gıdanın kontrolüyle de bütün insanları kontrol edebilirsiniz" demişti. Cümlenin birinci kısmı petrolün olduğu yerlerde; Ortadoğu'da, şimdilerde de Afrika'da, ikinci kısmıysa insanın olduğu her yerde karşımızda.
Laboratuvarlardan tarlalara, fabrikalardan pazara, markete, sofralarımızdan da vücudumuza uzanan zincir birileri tarafından biyoteknoloji yardımıyla sıkı sıkıya örülüyor.
Canlılara fiziksel özelliklerini veren genleri bir canlıdan alıp başka bir canlıya nakletme işi, yani genetik mühendislik sayesinde bugün bakteri genleri patateslere, sığır genleri balıklara, balık genleri domateslere aktarılabiliyor. Ve bu işlemin sonunda ortaya çıkan "canlılara", "Genetiği Değiştirilmiş Organizma", kısaca GDO deniyor. Bu şekilde sıcağa, soğuğa, böceklere ya da virüslere karşı dirençli yeni "tür"ler yaratılmış oluyor. Amaç "açlığa çözüm"! Çünkü GDO teknolojisiyle çok daha fazla ürün elde edilmesi, besin değerlerinin arttırılması ve raf ömürlerinin uzaması hedefleniyor
Patentlerle açlık körükleniyor!
Aslında çevrebilimciler açlık sorununun üretim eksikliğinden değil, plansız kullanım ve adil olmayan paylaşımdan kaynaklandığı görüşünü savunuyor. Hatta mevcut tarım kapasitesinin dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olduğu vurgulanıyor. Peki GDO'ların sihri nerede kaldı diye soruyoruz Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın'a, bakın ne yanıt alıyoruz: "GDO meselesinde çokuluslu şirketlerin, tohum tekellerinin genetiğiyle oynayarak yaşamı patentlemeye çalıştıklarını ve ilaç şirketleriyle de evlilikler yaparak çevre ülkelerin tüm köylü ve üreticilerini artık merkez ülkelere değil, merkez ülkelerin çokuluslu şirketlerine bağlama çabalarını görürüz. Bu çaba çevreden merkeze kaynak aktarma mekanizmasının yanında doğayı ve biyolojik çeşitliliği yok eden bir süreci de çok hoyrat bir şekilde dünyanın tüm coğrafyalarına dayatıyor. Aynı zamanda insan ve hayvan sağlığı açısından da ciddi tehditler içeren bir süreç olarak önümüzde duruyor." Kissinger'in sözünü şiar edinen ABD bu süreci ürettiği "terminatör" tohumlarla yönetiyor. Yani mısır, soya ya da pamuk genlerine aktarılan bu "yok edici" genler bir hasat dönemi sonunda "intihar ediyor" ve bir daha kullanılamıyor. Çiftçiler bu tohumu almak için her yıl yeniden para ödüyor. Ve Amerikan Monsanto şirketi yıllık 100 milyar dolarlık cirosuyla bu alanda en büyük paya sahip.
Çiftçiler de intihar ediyor!
Çiftçiliğin temel prensiplerinden "tohum saklama" yöntemi işleyemiyor bu süreçte. Bu durum Hindistan'da çiftçilerin intiharlarına kadar vardı. Biyo-çeşitlilikte dünyanın önde gelen ülkelerinden olan Hindistan biyoteknolojinin yarattığı çevresel bozulmayla boğuşurken, 1998'de Dünya Bankası bazı düzenlemeleri dayatarak Hindistan tohum piyasasını Monsanto gibi çokuluslu şirketlere açtı. Terminatör tohumlar binlerce yıldır kendi kendini idame ettiren tarım sistemine hakim oluyor. Bugün ekilebilir Hint topraklarının yüzde 75'i kurak alan. Çünkü genetiği değiştirilmemiş pirinç tohumlarından 1 kilogram ürün alabilmek için 3 bin litre su gerekirken, GDO'lu tohumlar aynı miktar için 5 bin litreye ihtiyaç duyuyor!
Ayrıca GDO'lu polenler, çevrede ekili GDO'suz tohumların genlerini de rahat bırakmıyor. "Gen kaçması" adı verilen bu durum, orijinal türleri de yok ediyor. GDO'ya Hayır Platformu Sözcüsü Levent Gürsel Alev'in sözleriyse durumun ciddiyetini ortaya koyuyor: "GDO'cular ekolojik, konvansiyonel tarımda da GDO'lu ekim yapılabilir diyor. Fakat bakıyorsunuz ki mısırda tozlaşma 35 kilometreye kadar uzanabiliyor doğal yollarla. Bu en azından kendi türünden olanları dölleyecek. GDO'lu tohumların tozlaşmaması ancak laboratuar ortamında olur." Üstelik bir kez değişime uğrayan orijinal genin de geri dönüşü yok! Ayrıca, zararlı böceklere karşı direnç sağlamak için bitkilere aktarılan toksin karakterli genler, o böcekleri yiyerek beslenen yararlı böcek türlerini de yok ediyor. "Süper yabancı otlar"ın yaratılması da biyo-çeşitlilik üzerindeki başka bir tehdit. Tüketici Hakları Derneği Başkanı Turhan Çakar durumu şöyle örnekliyor: "GDO'larla ilgili öngörü dünyada tarım ilacı kullanımının azalacağı, kalite ve verimliliğin artacağı yönünde. Fakat tam tersine Pestisit (zararlı böcek ilacı) kullanımı arttı. İngiltere'de yağlık kanola denemeleri sırasında çevrede kanolaya zarar veren yabani hardal otu tespit edilmiş. GDO'lu kanola bitkisinin genlerinin hardal otuyla birleşmeyeceği söylendi. Fakat birleşti ve süper bir bitki meydana geldi. Onu yok edecek ilaç yok şimdi de."
Ormansızlaşma da olayın diğer boyutu. Brezilya ve Arjantin'deki yağmur ormanları GDO'lu soya ve biyodizel üretimi için kullanılmak üzere ekilen GDO'lu kanolalar için yok ediliyor. Çin'deyse ormansızlaşmayla mücadele için GDO'lu ağaçlar dikiliyor. Ağaç ömrünün bitkilere göre kat kat fazla olduğu düşünülürse biyo-çeşitlilik üzerindeki tahribatını varın siz düşünün!
Transgenik (Genetiği Değiştirilmiş) Bitkiler
Transgenik(Genetiği Değiştirilmiş) Bitkiler adından da anlaşılacağı gibi bitkilerin belirli genlerinin üzerinde başka organizmalardan gen transferi yaparak veya mevcut geninde düzenlemeler ile istenilen özellikler kazandırılmış veya istenilmeyen mevcut özelliği köreltilmiş bitkilere diyebiliriz.
Bu bitkilere örnek olarak en basit şekilde yağ sanayiinde kullanılan soya Transgenik bitki olarak dünyada en fazla kullanılan bitkidir.Soya da neden böyle bir gen değişikliği yapılmasın ki? Bir diğer şekilde düşük sıcaklığa toleransı olmayan bir bitkiye soğuğa dayanıklı bir canlının (soğuğa dayanıklılık) geni transfer edilerek bitkinin düşük sıcaklığa toleransı artırılabilir. Bu şekilde bitki soğuk yerlerde de yetiştirilebilir. Dünyada toplam 60 milyon hektar alanda (Türkiyenin yüz ölçümüne yakın bir alandır) Transgenik bitkilerin ekimi yapılmaktadır. Ekim alanlarının %99u ABD, Arjantin, Kanada ve Çinde bulunmaktadır. Bu ülkelerden ABD 40 milyon hektar ile birinci sırayı alırken onu 13,5 milyon hektar ile Arjantin 3,5 milyon hektar ile Kanada ve 2,5 milyon hektar ile Çin takip etmektedir.(tarim.gen.tr) Transgenik bitkilerin konvansiyonel tarımda kullanılması son yılların üzerinde en çok tartışılan konularından birisidir. Hiç şüphesiz bu konuyu bu kadar önemli kılan ise insan ve hayvan sağlığı, biyolojik çeşitlilik, çevre ve sosyo-ekonomik yapı üzerinde ne gibi olumlu veya olumsuz etkiler yaptığının tam manasıyla bilinmemesidir.
ABDden borsa fiyatı ile ithal edilen mısır veya soyanın Transgenik olmama olasılığı yok denecek kadar azdır. Çünkü ABDden Transgenik olmayan ürün isteyen Avrupalı tedarikçiler için, sözleşmeli üretimle, normal soya veya mısır üretimi yapılmakta ve borsa düzeyinin 60 ila 70 dolar üzerinde satılmaktadır. Diğer bir husus ise Transgenik bitkilerin etik yönüdür.
Şu an gen transferi bitki ve hayvanlarda yapılmaktadır. İnsanlarda yapılmasının ne gibi tepkiler doğuracağını hepimiz tahmin edebiliriz. Bir diğer şekilde vejeteryan bir insanın yediği bitkiye hayvan geninin aktarılmış olması. Transgenik bitkilerin gen aktarımı ile birlikte diğer organizmalardan hastalık ve alerji yapacak özelliklerin taşınma olasılığı, Transgenik ürünlerin birincil ve ikincil metabolit ürünleri içinde beklenmeyen biyokimyasal ürünler bulunması riskini ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca antibiyotik dayanıklılık genlerinin insan ya da hayvan bünyesine geçmesi nedeniyle dayanıklılık oluşması, transfer edilen genlerin insan bünyesindeki bakteriler ile birleşme olasılığı, virüs kaynaklı genlerin dayanıklılık genini diğer virüslere transfer etme olasılığı da diğer risk kaynaklarıdır. Ayrıca Transgenik bitkiler, salıverildikleri çevrede bitki sosyolojisinin bozulmasına, doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına, ekosistemdeki tür dağılımının ve dengenin bozularak genetik kaynakları oluşturan yabani türlerin doğal evaluasyonlarında sapmalara neden olabilecektir. Tüm bu gerçeklerin bilinmesine ve Transgenik bitkilerin Türkiyeye girişinin yasak olmasına rağmen; Türkiyeye 2003 yılında toplam 1,818,131 ton mısır; 813,635ton da soya alımı gerçekleşmiştir. Alınan bu bitkilerin yaklaşık %80i ABD ve Arjantinden alınmıştır.(tarim.gen.tr) Bu bitkiler Türkiyeye yıllardır serbest bir şekilde girmiştir. Bunu en büyük nedeni ise Türkiyenin gümrüklerinde Transgenik ürün analizi yapabilecek laboratuar alt yapısının olmamasıdır. Transgenik bitkilerin bu kadar zararlı yönünün olmasına rağmen Dünyanın besin ihtiyacını karşılamasında bana göre rolü en büyük olan oyunculardan birisidir. Günümüz dünyasında Dünya nüfusu 6milyar düzeyindedir. Kullanılabilir tarım arazileri sınıra dayanmış, Dünyanın birçok yerinde insanlar yeterli seviyede beslenememekte ve açlıktan ölmektedirler.
Bundan yaklaşık yüz yıl önce Malthus isimli bilim adamının öne sürdüğü(nüfus teorisi) görüş sanki bugünü anlatır gibidir. Malthusa göre; İnsan nüfusu geometrik olarak (katlanarak) artıyorken tarım aritmetik oranda (toplanarak) artar: Nüfus artışı, besin artışından daha fazla ve ekilebilir toprak alanları sınırlı olduğuna göre, nüfus artışı besin artışını geçecektir. Ancak; tabii engeller (açlık, afetler...) ile doğum kontrolü ve evlenme yaşının geciktirilmesi gibi durumlar gerçekleşirse, nüfus artışı besin artışının gerisinde kalır. İşte burada Transgenik bitkilerin önemi artmaktadır. Sebebine gelince bugün kültürünü yaptığımız bitkilerin verim düzeylerinin aynı kaldığı kabul edilirse, 2050 yılında yeryüzündeki insanların beslenmesi için 4 milyar hektar tarım alanına gereksinim duyulacağı tahmin edilmektedir. Günümüzde yeryüzündeki işlemeli tarım alanlarının son sınırına erişilmiştir.
Bu durumda, 21. Yüzyılda gıda maddeleri üretiminin artırılması, ancak birim alandan elde edilen verimdeki artışa bağlı kalacaktır. Buda Transgenik bitkiler sayesinde olacaktır. Malthusun öne sürdüğü bu görüş bir yana tarım ürünlerinin olağan verimlilikte gelişmesini olumsuz yönde etkileyen bugün tüm Dünyanın başlıca sorunu olan Küresel Isınma da bitkilerin ve dolayısıyla insanoğlunun en korkulu rüyasıdır. Küresel ısınma aşırı sıcak ve aşırı soğuk ayrıca seller ve erozyon gibi etmenlerle Dünya tarımını çok derin yaralarla etkilemektedir. Ülkemizden örnek verecek olursak geçtiğimiz yıl, başlıca besin kaynağımız buğday da 4milyon ton verim kaybı yaşanmıştır. Yine bu sorunla da Transgenik bitkilerin başa çıkacağını düşünmekteyim.
Çünkü Transgenik bitkilere kazandırılan olumsuz çevre şartlarına adaptasyon yatmaya dayanıklılık vs. gibi birçok özellik bitkileri küresel ısınmayla baş edebilecek konuma getirilebilir. ABD ve Kanada"da halen tarımı yapılan herbisitlere(zararlı bitki öldürücü) toleranslı soya fasulyesi çeşitlerinin herbisit kullanımında % 10-40 tasarruf sağladığı ve böylelikle yoğun herbisit kullanımından kaynaklanan çevre sorunlarını azaltıldığı, Transgenik soya fasulyesi yetiştirilen alanların % 83"ünde hiçbir herbisit kalıntısına rastlanmadığı, daha iyi toprak erozyon kontrolü sağlandığı bildirilmektedir (James, 1998). Ayrıca, herbisite toleranslı çeşitlerde trasgenik olmayan çeşitlere göre % 4.7"lik bir verim artışı sağlanmıştır. İngiliz bilim adamları, gelişmekte olan ülkelerde, A vitamini eksikliği ve çocuklarda yaşanan körlüğün azaltılmasına yardımcı olacak, genetik olarak değiştirilmiş yeni bir pirinç türü ürettiklerini söylüyorlar. Altın pirinç(golden rice) insan vücudunda A vitaminine dönüşen elementleri 20 kat artırıyor. A vitamini ise vücutta görüş, bağışıklık sistemi, epitel hücre gelişimi ve onarımı, kemik gelişimi ve solunum, idrar ve boşaltım yollarındaki epitel hücrelerin sağlığı için gereklidir. Dünya Sağlık örgütü her yıl yaklaşık 500 bin çocuğun A vitamini eksikliği nedeniyle kör olduğunu belirtiyor.(hurriyet.com.tr) Son olarak gündemde olan Transgenik bitki ise ^Gözleri Yakmayan Soğan^.Yeni Zelandalı tarım ar-ge kuruluşu,
DNAsındaki bir genin çıkarılmasıyla geliştirilen ağlatmayan soğan^ prototipinin 10 yıl içinde piyasada olabileceği söyledi. Japon araştırmacıların 2002de soğanda bulunan ve gözyaşına neden olan geni keşfetmelerinin ardından çalışmaya başladıklarını söyleyen Yeni Zelandalı araştırmacı Colin Eady, çalışmalarının sonuçlarını kısa süre önce Hollandadaki bir sempozyum da açıkladı. Eady,sanayinin böyle bir ürün için büyük bir beklenti içinde olduğunu,ama ağlatmayan soğanın mutfaklara girmesinin uzun yıllar alacağını belirtti.(bahcesel.com) Görüldüğü gibi Transgenik bitkilerin önemli derecede olumlu veya olumsuz yönleri vardır. Bu yazı Transgenik bitkileri ne övme nede yere vurma amaçlı yazılmamıştır. Sadece ilgisi olan insanları bir nebzede bilgilendirmektir. Şu vaki gelecek te Transgenik bitkilere önem daha da artacaktır ve Transgenik bitkilerde patlama yaşanacaktır. Düşünsenize hepatit B aşılı sebzeler, ultra vitaminli meyveler, çekirdeksiz karpuz, antioksidan mısır, köşeli domates vs.
Başlık : Genetiği Değiştirilmiş Gıdalar
________________________________________
Yazar : Yrd.Doc.Dr.Rıdvan KETE
________________________________________Sayı : 8.sayı (Ekim - Aralık 2005)
________________________________________
GENETİK OLARAK DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALARIN (GDO’LARIN) ETKİLERİNİN KÜRESELLEŞME ÇERÇEVESİNDE ELE ALINMASI
Oğuz ÖZDEMİR
__________________________________________________ ___
DOĞU AKDENİZ ORMANCILIK ARAŞTIRMA MÜDÜRLÜĞÜ
DOA DERGİSİ (http://www.doa.gov.tr/doadergisi/doa9/d1.pdf)(Journal of DOA)
Sayı: 9 Sayfa: 113 - 133 Yıl: 2003
1.GİRİŞ
Son yıllarda genetik ve moleküler biyolojide meydana gelen gelişmeler, organizmaların genetik yapılarının mühendislik işlemleriyle işlenebilmesi ve biçimlenebilmesini (manipülasyon) olanaklı hale getirmektedir. Bu kapsamda, gen teknolojisinin olanaklarıyla başta tarım bitkileri olmak üzere gen değişiminin doğal süreçler içinde mümkün olmadığı canlı türleri arasında gen aktarımı yapılabilmekte ve organizmaların gen yapıları amaçlı şekilde değiştirilebilmektedir. Böylece, daha fazla ve kaliteli ürün veren, marjinal koşullara ve zararlılara karşı dayanıklı, başta bitkiler olmak üzere gen mühendisliği ürünü organizmalar geliştirilebilmektedir.
Özellikle, ürün miktarı ve kalitesinde beklenen artışa bağlı olarak gıda yetersizliğinin aşılması yönündeki oluşturulan beklentiler nedeniyle, genetik olarak değiştirilmiş (GDO) bitkilerin tarımı (biyoteknolojik tarım) oldukça ilgi çekmekte ve dünyada hızla yaygınlaşmaktadır. Nitekim, ABD’nin başı çektiği GDO’lara dayalı tarımsal üretimin 1997 yılından itibaren 30 kat artarak, yaklaşık 1.7 milyon hektardan 2001 yılında 53 milyon hektara ulaşması (KEFI, 2002), bu ürünleri kapsayan tarımsal biyoteknoloji sektörünün büyüme hızını göstermektedir.
2. GDO’LARIN ETKİLERİ
Gen aktarımlı bitkilerin (GDO’ların) kullanımının sağlayabileceği yukarıda belirtilen pratik yararların yanında, bu ürünlerin ekosistemde ve gelişmekte olan ülkelerin sosyo-ekonomik yapılarında çeşitli sorunlara yol açabileceği düşünülmektedir.
2.1. Ekolojik Etkileri
GDO’ların doğal çevreye bırakılmaları halinde, ekosistemde ve gelişmekte olan ülkelerin gen kaynaklarında doğurabileceği etkiler nedeniyle bu ürünlerin kullanımı endişe yaratmaktadır. Nitekim, bir süredir yapılan deneysel çalışmalar sonucu, GDO’ların ekosisteme yönelik etkilerine ilişkin önemsenecek ölçüde bulgulara ulaşılması, bu yöndeki endişelere haklılık kazandırmaktadır.
GDO’ların ekosisteme etkileri, potansiyel ve anlaşılan etkiler olmak üzere iki açıdan ele alınmaktadır. Sözü edilen ürünlerin, uzun vadeli çevresel etkileri tam olarak bilinmemekle beraber, çevreye serbest bırakılmaları durumunda bu ürünlerden diğer çeşitlere gen kaçışı, yapay gen transferi ve hibritleşme gibi yollarla gen kaçışı olasılığı bulunmaktadır. Bu durum ise, değiştirilen genetik özelliklerin kontrolsüz şekilde çevreye yayılma riskine bağlı olarak çeşitli potansiyel riskleri getirmektedir ( KAYA ve TOLUN, 2000).
Sözü edilen ürünlerin kullanımının sonucunda ortaya çıkabilecek potansiyel risklerin varlığı bir çok deneysel çalışma tarafından ortaya konulmaktadır. Bu kapsamda, herbisite (ot öldürücü ilaç) karşı dirençli Kaba darısı (Sorghum bicolor) ile bu türün yakın akrabası olan Halep darısı (Sorghum halepense) arasında hibritleşmeye bağlı olarak gen kaçışının gerçekleştiğinin kanıtlandığı belirtilmektedir (FREEMAN ve HERRON, 2002).
GDO’lardan diğer ürünlere gen kaçışının doğurabileceği riskler; organizmaların zamanla genetik özgünlüklerini kaybetmesi, uzun vadede dirençli yabani ot ve böceklerin ortaya çıkması sonucu zirai ilaçların kullanımının artışının kaçınılmaz hale gelmesi, tür sosyolojisinin bozulması nedeniyle populasyonlar arasındaki dengelerin ortadan kalkması şeklinde öngörülmektedir. Deneysel çalışmalarla elde edilen bulgular ve yaşanan deneyimlerden hareketle, GDO’ların şu ana kadar anlaşılan etkileri ise aşağıdaki başlıklar altında toplanabilir:
2.1.1. Yabancı Tozlaşma, Yapay Gen Transferi ve Hibritleşme Yollarıyla GDO’lardan Çevreye Gen Kaçışı Riski
GDO’ların ekolojik etkilerinin temelini, yabancı tozlaşma, yapay gen transferi ve hibritleşme gibi yollarla GDO’lardaki değiştirilmiş özelliklerin diğer organizmalara bulaşması riski oluşturmaktadır. Bu çerçevede, GDO’lardan çevreye olası gen kaçışının varlığı, yapılan deneysel çalışmalarla ortaya konulmaktadır.
Bu kapsamda yapılan araştırmalar ve ulaşılan bulgulardan bazıları şunlardır:
• Gen aktarımlı ayçiçeği bitkisi ile yabani türü (Brassica campestris) arasında kendiliğinden gerçekleşen gen transferinin gözlenmesi (JUTAPRINT, 1996),
• Gen aktarımlı organizmaların, yabani türlerle hibritleştiğinin ve bunlardan doğal ekosisteme gen kaçışının gerçekleştiğinin anlaşılması (RAYBOULD ve GRAY, 1993),
• Domates bitkisinin, marker gen olarak kullanılan Ralstonia solanacearum bakterisiyle enfekte edilmesi durumunda, bitkiden bakteriye gen kaçışının gösterilmesi (FAIRBAIRN ve ark., 2000),
• Gen aktarımlı mısır polenlerinin geniş bir alana yayıldığının gözlenmesi (FISCHBECK, 1998).
Yukarıda sıralanan bulgular, GDO genlerinin çevreye geçişinin kontrolünün mümkün olmadığını göstermektedir.
2.1.2. Yabaniliğin Artması ve Süper Yabani Türlerin Ortaya Çıkması
Yabancı otlara, virüs, bakteri, mantar gibi tarım zararlılarına, böceklere ve bu tür tarım zararlılarıyla mücadelede kullanılan kimyasal ilaçlara karşı dayanıklılığı sağlamak amacıyla tarım bitkilerine aktarılan genlerin, yukarıda sözü edilen gen kaçışı, yapay gen transferi ve kontrolsüz hibritleşme gibi olaylar sayesinde yabani türlere geçmesi; yabaniliğin artması, süper yabani türlerin gelişmesi ve eski zararlıların tekrar ortaya çıkması olasılığını taşımaktadır. Bu çerçevede, herbisite dirençli Kaba darısı ile hızlı şekilde üreyebilen yabani çeşidi arasındaki gen geçişi sonucu ortaya çıkabilecek hibrit döllerin, ekosistemde önemli ölçüde tahribata yol açabileceği düşünülmektedir.
Bu kapsamda yapılan çalışmalar ve ulaşılan bulgulardan bazıları şunlardır:
• Bitki zararlılarına karşı dirençli gen aktarımlı bitkilerde, herbisit toleransını ve pestisit direncini artırıcı özelliğin yabani türlere geçmesi ( HO, 2000),
• Böcek öldürücülere dirençli gen aktarımlı bitkilerden diğer türlere olası gen kaçışı sonucu, süper yabani türlerinin ortaya çıkması (ALTIERI, 2001),
• Gen kaçışı ve yabani tozlaşma sonucu herbisit direnç geninin yabani türlere geçerek bu türlerde herbisit direnç özelliğinin ortaya çıkması, bu bağlamda Sulfonylureas ve İmidazolinones herbisitlerine karşı 14 çeşit yabani türün dirençli hale geldiğinin anlaşılması (ALTIERI, 2001),
• Sarghum bicolor ile Sorghum corn, Sativus ile Johnson grass gibi yakın türler arasında yabaniliğin artmasını gösteren yapay gen transferinin gözlenmesi (ALTIERI, 2001),
Lepidoptera zararlı böcek türünün, bu türe karşı geliştirilen dirençli gen aktarımlı bitkilere bir süre sonra direnç kazandığının gözlenmesi (ALTIERI, 2001).
2.1.3. Bitkilerde Dayanıklılığın Zayıflaması
Zirai ilaçlara ve tarım zararlılarına karşı dirençli hale getirilen kültür bitkilerindeki direnç özelliklerinin diğer organizmalara geçmesi ve bu bitkilerin genetik özgünlüklerini zamanla kaybetmeleri sonucu, sözü edilen bitkilerin zamanla dayanıklılıklarının ortadan kalkma tehlikesi bulunmaktadır.
Yapılan araştırmalar ve gözlemler, tarım zararlıları ve verimi sınırlayan faktörlere karşı geliştirilen gen aktarımlı bitkilerin, zamanla savunma sistemlerinin gerilediğini ve bu nedenle beklenen amaca ulaşılamadığını ortaya koymaktadır. Bu sürecin ise, herbisit ve pestisit tüketiminin artmasına bağlı olarak ürün maliyetinin yükselmesine ve çok boyutlu bir ekolojik yıkıma neden olabileceği düşünülmektedir.
Bu kapsamda yapılan araştırmalar ve ulaşılan bulgulardan bazıları şunlardır:
• Herbisite dirençli hale getirilen bitkilerin, bir süre sonra herbisite karşı etkisiz hale geldiğinin anlaşılması (ANONİM, 2000)
• Herbisit ve diğer zararlılara karşı dirençli bitkilerin, döller boyunca bağışıklık sisteminin azaldığının gözlenmesi (ANONİM, 2000)
• GDO’lara dayalı tarımın yapılmasına bağlı olarak genetik tek tipleşme sonucu, organizmaların hastalık ve kimyasallara karşı dirençlerinin ve marjinal ekolojik koşullara uyum yeteneğinin azaldığının gözlenmesi (ALTIERI , 2001),
• Genetik kültürlemeye bağlı olarak (tek tip üretim) bitkilerin ot öldürücü, hastalık ve çeşitli yabani stres faktörlerine karşı direncinin azaldığının gözlenmesi (ALTIERI , 2001),
• Ekimi yapılan gen aktarımlı patates bitkilerinin tamamının, aynı hastalığa yakalandıklarının anlaşılması (ALEXANDRATOS, 1988).
2.1.4. Hedef Olmayan Türler ve Yararlı Böcek Türlerinin Zarar Görmesi
“Bt” toksini içeren herbisite dirençli bitkilerden beslenen kelebek ve böcek gibi yararlı organizmalar ile hedef olmayan diğer organizmaların zehirlenmesi olasılığı, GDO’ların öne çıkan riskleri arasında gelmektedir.
Bu konuda yapılan araştırmalar ve ulaşılan bulgular şunlardır:
• Bt toksini içeren bitkilerle beslenen kelebeklerin öldüğünün gözlenmesi (HO, 2000),
• Bt toksini içeren gen aktarımlı mısır polenleri ve kral kelebeği (Danaus plexippus) üzerinde yapılan laboratuar çalışmaları ile Bt toksini içeren polenleri alan kral kelebeklerinde çok düşük toksin yoğunluğunda bile, larvaların duyarlılık düzeyine bağlı olarak 4 gün içinde ölüm ve gelişmenin yavaşlaması gibi etkilerin ortaya çıktığının gözlenmesi (SEARS ve ark., 2000),
• Bt toksini içeren GDO polenleriyle beslenen kral kelebeği larvalarının, normal polenlerle beslenenlere göre daha yavaş geliştiği ve daha sık ölümlerin meydana geldiğinin gözlenmesi (LOSEY ve ark., 1999).
2.1.5. Genetik Kirlenme Riski
Bir popülasyonun gen havuzuna, genetik göç ya da gen transferi yoluyla o popülasyona ait olmayan yabancı (egzotik) genlerin bulaşması, genetik kirlenme olarak tanımlanmaktadır (IŞIK, 1999). Gen aktarımlı bitkilerden alıcı ortama gen geçişine bağlı olarak, gen havuzlarının kirlenmesi sonucu organizmaların zamanla adaptasyon yeteneklerinin ortadan kalkabileceği düşünülmektedir. Nitekim, gen aktarımlı bitki polenlerinin geniş bir alanda yayıldığının gözlenmesi, sözü edilen risk türünün etkinliğini ortaya koymaktadır.
2.1.6. Organizmaların Gen Yapılarından Doğabilecek Riskler
Genetik bilimindeki gelişmelerle organizmaların genom yapılarının karmaşık ve dinamik bir nitelik taşıdığının anlaşılması ve yabancı bir genin bulaşmasına bağlı olarak “genomik stres” şeklinde gen yapısının hareketliğinin gözlenmesi (KEETON ve GOULD, 1999), ilişkisiz türler arasındaki gen aktarımının genoma etkileri hakkında bazı ipuçlarını vermektedir. Bu çerçevede, bazı virüslerin konukçularının genomlarındaki değiştirilmiş özellikleri alarak bütün çevreye bulaştırabilecekleri ve böylece telafisi mümkün olmayan çevre tahribatına yol açabilecekleri belirtilmektedir (KAYA ve TOLUN, 2000).
2.1.7. GDO’lardan Toprak ve Su Ekosistemine Gen Geçişinin Doğurabileceği Riskler
Gen aktarımlı bitkilerden çevreye polenlerin geniş bir alanda yayıldığının ve bu organizmaların genlerinin çeşitli yollarla alıcı ortama bulaştığının anlaşılması, değiştirilen özelliklerin organizmalar arasındaki gen değişimi süreçlerine ve besin zincirine bağlı olarak birikme riskini getirmektedir. Özellikle, mikoorganizmaların rahatlıkla değiştirilmiş özellikleri alarak toprak ve su ekosistemindeki diğer organizmalara bulaştırma riski taşımaları, sözü edilen tehdidin boyutlarını göstermektedir. Diğer yandan, zirai ilaçlara ve tarım zararlılarına karşı dirençli hale getirilen gen aktarımlı bitkilerdeki özelliklerin, özellikle zararlılar ve yabani türler olmak üzere diğer organizmalara geçmesi durumunda, herbisit ve pestisit kullanımının artması kaçınılmaz görülmektedir.
Bu kapsamda yapılan araştırma ve ulaşılan bulgular şunlardır:
• Çöplerden etanol üretmek amacıyla modifiye edilen bakterinin (Klebsiella planticola), toprakta etanol birikimine neden olması sonucu buğday gelişiminin durması ( HO, 2000),
• GDO’ların, toprak organizmalarına zarar verdiğinin anlaşılması (JUTAPRINT, 1996),
• Laboratuvarda, GDO genlerinin toprağa ve suya geçtiğinin deneysel çalışmayla anlaşılması (JUTAPRINT, 1996),
• Geniş spektrumlu etkili “glyphosate” maddesi içeren, “Roundup” adlı herbisite dirençli gen aktarımlı tohumun tarımının yapıldığı toprakta yetiştirilen salatalık, havuç ve arpa gibi ürünlerde, herbisite karşı direnç sağlayan maddelerin kalıntılarının bulunması (HAKTANIR, 2000).
2.1.8. İnsan ve Hayvan Sağlığına Etkileri
GDO’ların ve GDO ürünlerinin insan ve hayvan sağlığında doğurabileceği riskler, “gıda güvenliği” denilen olguyu gündeme getirmektedir. Yaklaşık son on yıldır GDO ürünü gıdaların tüketimi sırasında ortaya çıkan bazı sağlık vakaları, dünya kamuoyunun dikkatini bu konuya çekmiş ve bu ürünlerin güvenilirliği güncel bir tartışma konusu haline gelmiştir.
1990’lı yılların ortalarında, Brezilya Kestanesi’nden gen aktarımı sayesinde geliştirilerek protein açısından daha besleyici hale getirilen soya fasulyesinin testen geçirilmesi üzerine, insan vücudunda bu ürüne karşı alerjik tepkimelerin gözlenmesi (NATIONAL GEOGRAPHIC, 2002) ve 2000’li yıllarda ABD’de hayvan yemi olarak üretilen, gen aktarımlı bir mısır türevi olan “Star Link” adlı gıdanın, insanın sindirim sisteminde alerjenlerin neden olduğu tepkimelere benzer durumlara yol açması (NATIONAL GEOGRAPHIC, 2002), GDO ürünü gıdalarla ilgili yaşanan sağlık vakaları arasında gelmektedir.
Bu konuda yapılan araştırmalar ve ulaşılan bulgular şunlardır:
• Antibiyotik dirençli işaretleyici genler taşıyan GDO ürünlerinin tüketilmesi sonucu, antibiyotik direncinin insana geçtiğinin anlaşılması ve bu bağlamda insanda ilgili antibiyotik direncinin gözlenmesi ( HO, 2000),
• Markör genlerin alerji ve zehirlenmeye yol açması ( HO, 2000),
• Gen aktarımlı bakterilerin insan ve hayvanda bazı toksik ve kronik etkiler ile sinirsel ve bağışıklık sisteminde olumsuz etkilerinin gözlenmesi (ANONİM, 2000),
• Gen aktarımlı bakterilerin diğer türlerle rekombinasyon yaptığı, böylece antibiyotik direncinin geçtiğinin anlaşılması (JUTAPRINT, 1996),
• GDO’ların kanser etkisinin anlaşılması (ANONİM, 2000),
• Brezilya kestanesinden soya fasulyesine aktarılan genin, insanda alerjik ve toksik etkilere yol açtığının gözlenmesi (PRAKASH, 2000).
2.1.9. Biyoçeşitliliğe Etkileri
Gen aktarımlı bitkilerin kullanımının yol açabileceği yukarıda belirtilen risk türleri genel olarak ele alındığında, bütün biyoçeşitliliğin tehdit altına girebileceği söylenebilir. Bunun sonucunda, evrimsel işleyişe bağlı olarak uzun zaman içinde ortaya çıkan çeşitlerin yok olması ve ekolojik dengelerin bozulma tehlikesi ortaya çıkmaktadır.
Tarımsal biyoteknolojinin uygulanma şekli ise, bu ürünlerin risklerini artırabilecek tehdit olarak kabul edilmektedir. Bu çerçevede, gen aktarımlı ürünlerin tarımının ve ticaretinin çok uluslu ilaç firmalarının çıkarları doğrultusunda piyasa koşullarına göre yapılması, zamanla yerel çeşitlerin azalarak gen kaynaklarının tek tipleşmesini doğurabilir. Biyoteknoloji şirketlerinin geliştirdikleri gen aktarımlı bitkilerin tohumlarını patentlemeleri, üreticileri aynı tip ürünleri tercih etmeye zorlaması ile zamanla yerel çeşitlerin kaybolma tehlikesine yol açabilir (KAYA ve TOLUN, 2000).
Yukarıda belirtilen anlaşılan etkilerin yanında, ekosistemin yapı ve karmaşıklığı nedeniyle GDO’ların etkilerinin gerçek boyutlarının tam olarak anlaşılmasının belirli bir zaman geçtikten sonra olanaklı olması, gelecekte ortaya çıkabilecek potansiyel risklerin daha önemli olduğunu göstermektedir.
2.2. GDO’ların Sosyo-Ekonomik Etkileri
Tarımsal biyoteknolojinin gelişim ve uygulanma şekli dikkate alındığında, GDO’ların kullanımının küreselleşme sürecinde yaygınlaşmasına bağlı olarak gelişmekte olan ülkelerin gen kaynaklarını ve sosyo-ekonomik yapılarını tehdit edebilecek bir dizi sorunların ortaya çıkabileceği öngörülmektedir. Bu sorunlar, kısaca şu başlıklar altında toplanabilir:
2.2.1. Yerel Tarım Sistemlerinin Zayıflaması ve Dışa Bağımlılığın Artması
Tarımsal biyoteknolojinin yaygınlaşmasının yerel tarım sistemlerinde yol açabileceği etkiler, dengesiz rekabet koşulları ve tarımsal biyoteknoloji şirketlerinin tekelci faaliyetlerine bağlı olarak doğabilecek ekonomik, sosyal ve etik sorunlarla koşutluk taşımaktadır. Bu çerçevede, dünyanın çokuluslu ilaç, kimya ve tohum firmalarının, GDO’ların üretimi ve pazarlanmasını, dengesiz küresel ekonomik sistemden destek alarak, salt kar amaçlı yönde ve tekelci şekilde yönlendirebilmeleri; güney-kuzey, yoksul-zengin karşıtlığını derinleştirici yönde sosyal, ekonomik ve etik sorunların ortaya çıkması riskini getirmektedir.
GDO pazarının, bu şekilde küresel sistemde biçimlendiği bir ortamda, ileri teknoloji gerektiren tarımsal biyoteknoloji üretimine yönelik olanaklara sahip olmayan gelişmekte olan ülkelerin tarım sistemlerinin ve tarımsal yaşam şekillerinin, çokuluslu şirketlerin ticari baskısı sonucu gerileyerek, gen teknolojisini üreten ülkelere bağımlı hale gelmeleri kaçınılmaz görünmektedir.
Tarımsal biyoteknoloji ürünlerinin patentlenerek tekel altına alınması, yerel gen kaynaklarının erozyona uğraması riskini getirerek dışa bağımlılığı artırıcı şekilde etkili olabilir. Diğer yandan, modern biyoteknoloji uygulamalarıyla değiştirilmiş organizmaların patent sistemine dahil edilmesine bağlı olarak, çokuluslu şirketlerin değişimden geçirdikleri ürünler üzerinde patent almaya başladıkları görülmektedir. Yapılan hesaplamalara göre, dört biyoteknoloji şirketinin, dünyanın en önemli gıda ekinleri üzerindeki patentin %44’üne sahip oldukları belirtilmektedir (MADELEY, 2003). Genel olarak, modern biyoteknoloji şirketlerinin gıda ürünleri üzerindeki elde etmiş oldukları patent sayısının durumu ise şöyle verilmektedir:
ANALİTİK HİYERARŞİ SÜRECİ KULLANILARAK Tablo: 1- Çok Uluslu Şirketlerin Dünya Ölçeğinde Bazı Gıda Çeşitleri
Üzerinde Sahip Oldukları Patent Sayıları
56877
Yukarıdaki veriler, patent sisteminin işleyiş şekli ve gelecekteki etkileri konusunda dile getirilen tekelleşme riskini desteklemektedir.
Bütün bunlar, GATT(Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması) ve DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü)’nün genetik kaynakların biyoteknoloji yöntemleriyle değerlendirilmesine ilişkin getirdiği düzenlemelerle, yerel potansiyel tarımsal üretimin ele geçirilmesi şeklinde gerçekleşen “tarım emperyalizminin”, ivme kazanarak yeni bir yöne gireceği (YÜREKLİ, 1995) yönündeki tahmini desteklemektedir.
Tarımsal üretimde dışa bağımlılığı artırıcı bir diğer etken, gen aktarımlı tohum pazarlayan çokuluslu firmaların izledikleri stratejiyle açıklanabilir. Bu çerçevede, Monsanto gibi dünyanın tohum devleri, GDO tohumları pazarlarken, o ürünün tarımıyla ilgili ilaç, sulama ve gübreleme tekniklerini paket şeklinde sunmaları ve “terminatör teknolojisi” denilen özel bir yöntemle tohumun ikinci kez çimlenmesinin önüne geçmeleri, sözü geçen stratejiyi ortaya koymaktadır. Bu anlamda, patent sistemiyle tohum firmalarının ticari hedeflerinin güvence altına alınmasının, yerel gen kaynaklarının çokuluslu firmaların eline geçmesini getireceği ve yerel çiftçilerin dışa bağımlılığını artıracağı ileri sürülmektedir (KAYMAKÇI ve DEMİRBAŞ, 2001).
Tarımsal biyoteknolojinin, gelişmekte olan ülkeler açısından oluşturduğu bir diğer risk, bu ülkelerin yabani (doğal) bitki türlerinin ortadan kalkması ve talebe bağlı alarak tek çeşidin homojenizasyonu yüzünden, sahip oldukları tarımsal biyolojik çeşitliliğin kaybolması olasılığı şeklinde dile getirilebilir.
Bu bağlamda, GDO ürünü ve gen teknolojisi alıcısı durumdaki ülkelerde, modifiye edilen belli türlerin üretimine geçilmesi durumunda, yerli üreticilerin tarımsal üretim tercihlerinin zorlanması nedeniyle, tarımı yapılan yerli çeşitlerin zamanla azalabileceği ifade edilmektedir. Sonuçta ise, yerel tarım sistemlerinin, bir yandan rekabet gücünün azalması, diğer yandan sürdürülebilirlik şansının azalması sonucu, gelişmekte olan ülkelerin, sömürge haline gelebileceği ileri sürülmektedir (ÖZSOY, 1995).
2.2.2. Tarımsal Biyoteknolojinin Tarımsal Ürün Yetiştiricilerine ve Tüketicilerine Olası Etkileri
Gen kaçışı, yapay tozlaşma gibi yollarla, GDO çeşitlerin özelliklerinin yerli çeşitlere geçmesine bağlı olarak, yerli çeşit yetiştiricilerinin olumsuz şekilde etkilenebileceği düşünülebilir. Bu bağlamda, GDO çeşitlerin yetiştirildiği bir ortamda, yerli çeşit üreten çiftçilerin, üretimlerini sağlıklı bir şekilde yapmalarının mümkün olmayacağı; bu durumda, üreticilerin çeşit seçme hakkının sınırlanarak yerli yetiştiricilik yapan çiftçilerin mağdur olabileceği ileri sürülmektedir (ÖZGEN, 2000).
GDO çeşitlerin özelliklerinin yerli çeşitlere geçmesi, hem klasik çeşitleri yetiştiren üreticilerin, hem de tüketicilerin haklarının tehdit altına girmesine yol açabilir. Bu durumun getireceği olumsuzluğu ÖZGEN (2000); klasik ürün yetiştiren bir üreticinin farkında olmadan, GDO özelliği içeren çeşidi yetiştirmesi ve yerli ürünleri tercih eden bir tüketicinin ise farkında olmadan GDO özelliğinin geçtiği bir ürünü tüketmesi nedeniyle, “Üretici (çiftçi) hakları” ve “Tüketici hakları” nın zedeleneceği şeklinde belirtmektedir.
2.2.3. Tarımsal Biyoteknolojinin Neden Olabileceği Ekonomik Kayıplar
GDO’ların üretiminin yaygınlaşması, ortaya çıkabilecek ekolojik risklerle koşut şekilde ekonomik kayıpları da gündeme getirmektedir. Bu anlamda, GDO’ların doğal çevreye yönelik anlaşılan ve tahmin edilen olumsuz etkilerinin yol açabileceği ekolojik tahribat nedeniyle, tarımsal çeşitliliğe dayalı olarak ekonomik faaliyet yapan ülkelerin, gelecekte büyük zararlara uğrama olasılığı bulunmaktadır.
Bu çerçevede, dünya besin üretimine temel olan gen kaynaklarının %96’sına sahip (DOĞAN, 2002) gelişmekte olan ülkelerin, biyolojik kaynaklarına ve tarımsal üretim sistemlerine modern biyoteknolojinin uygulanmasından gelebilecek zararlar; getireceği sosyal ve etik sorunların yanında, ortaya çıkabilecek ekonomik kayıpların da kaynağını oluşturmaktadır. Çünkü, tarımsal biyoteknolojinin yaygınlaşmasına bağlı olarak gen kaynaklarının tek tipleştirilmesi yüzünden tarımsal biyolojik çeşitliliğin kaybı, tarımsal üretimin sürdürülebilirliği şansının ortadan kalkmasına ve kısa vadede beklenen kazançların ötesinde, gelecekte büyük ölçüde ekonomik kayıpların ortaya çıkmasına neden olabilir.
Biyolojik çeşitliliğin ekonomik yönü, canlılık sistemlerinin sürdürülebilirliğinin biyolojik çeşitliliğe bağlı olmasından ileri gelmektedir. Yapılan hesaplamalara göre, biyolojik çeşitliliğin bir yıllık ekonomik karşılığının yaklaşık olarak yıllık 3 trilyon, ekosistem hizmetlerinin toplam karşılığının ise 33 trilyon ABD doları değerinde olduğu tahmin edilmektedir. Bu durumdan yola çıkılarak, dünyanın şu andaki mevcut biyolojik çeşitliliğinin bir yıllık getirisinin 3 trilyon dolar ve bütün ekosistemlere bağlı olarak elde edilebilecek potansiyel ekonomik değerin ise bir yılda 33 trilyon doları civarında olduğunu dile getirilmektedir*. Bu veriler, biyolojik çeşitliliğin ekonomik karşılığının, hiçbir kaynakla karşılaştırılamayacak oranda büyük olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Biyolojik çeşitliliğin tahmin edilen ekonomik değeri, ekosistemlerin sürdürülebilirliğinin güvencesi olarak kabul edilen başta “yabani türler” olmak üzere, bütün çeşitlerin oluşturduğu gen kaynaklarının varlığından kaynaklanmaktadır.
Tarım uzmanlarının araştırmalarına göre, dünyada besin maddesi üretebilen yaklaşık 3 bin bitki türünün bulunduğu; bunlardan 150 çeşidinin ise geçmişten bugüne değin yetiştirildiği sanılmaktadır. Yapılan tahminlere göre, günümüzde dünya nüfusunun %90’ınına, halihazırda tarımı yapılan 15 bitki türünün yettiği; sadece buğday, pirinç ve mısır bitki türlerinin ise dünya gıda ihtiyacının 2/3’nü karşıladığı belirtilmektedir (DOĞAN, 2002). Bu veriler, tarımsal çeşitliliğin ekonomik önemini açıkça ortaya koymaktadır.
Gen aktarımlı bitkilerin tarımının yol açabileceği sonuçlar, genel olarak ele alındığında, “tek tip ekimin” yaygınlaşmasına bağlı olarak tarımsal biyolojik çeşitliliğinin daralması, gen aktarımlı çeşitlerdeki bazı özelliklerin yabani (doğal) türlere ve zararlılara geçmesine bağlı olarak zirai mücadelenin olanaksız hale gelmesi ve ekolojik dengenin bozulması şeklinde özetlenebilir.
Sonuç olarak, tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini sağlayacak şekilde ürün verimini artıracak seçeneklerin geliştirilmesi ve gıda dağılımı adaletsizliğini ortadan kaldıracak tedbirlerin alınması yerine, yakın gelecekte ekonomik rekabetin belirleyicisi olabilecek biyolojik rezervlerin, GDO’ların üretilmesiyle tehdit altına alınması, büyük ölçüde sosyal ve ekonomik kayıplara yol açabilir.
2.2.4. Tarım ve Ormancılığın Sürdürülebilirliğine Etkisi
Gen aktarımlı ürünlerin yol açabileceği ekolojik risklere ve tarımsal biyoteknolojinin küresel sistemde uygulanmasından kaynaklanabilecek sosyo-ekonomik etkilere bağlı olarak, tarım ve ormancılığın sürdürülebilirliğinin iki yönlü şekilde tehdit altına girebileceği söylenebilir. Konu her iki açıdan ele alındığında, tarımsal biyoteknoloji kullanımının yaygınlaşmasının, biyolojik çeşitliliğin azalmasına yol açabileceği görülmektedir.
Bu nedenle, her türlü tarımsal faaliyetlerin ve orman ekosisteminin işleyişinin biyolojik çeşitliliğe dayandığı hatırlanacak olursa, tarımsal biyoteknolojinin mevcut koşullarda yaygınlaşmasının, tarım ve ormancılığın sürdürülebilirliğinin koşullarını ortadan kaldıracağı söylenebilir.
3. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Çağın temel sorunlarına bütüncül yaklaşan anlayışlara göre, ekolojik, ekonomik ve sosyal süreçler arasında çoklu neden ve sonuç şeklinde işleyen karmaşık bir etkileşimin bulunduğu kabul edilmektedir (TUNA, 2001). Bu bağlamda, tarımsal biyoteknolojinin yayınlaşmasının yol açabileceği ekolojik ve sosyo-ekonomik sonuçların, karşılıklı etkileşime girerek çözümü olanaksız karmaşık bir sorun yumağını oluşturma tehlikesi bulunmaktadır.
Buradan hareketle, tarımsal biyoteknoloji gibi çok yönlü bir konunun bütüncül bir bakışla ele alınması vazgeçilmez bir önem taşımaktadır. Bu şekilde, gen aktarımlı ürünlerin üretim ve kullanımının yaygınlaşmasının getirileriyle birlikte götürülerinin gerçek boyutları anlaşılabilir. Bu çerçevede, olabildiğince zengin referanslara dayalı olarak gerçekleştirilen bu çalışma ile, tarımsal biyoteknolojinin mevcut küresel liberal sistemde yaygınlaşmasının bir yandan telafisi mümkün olmayacak uzun vadeli bir ekolojik tahribata, diğer yandan ise gelişmekte olan ülkelerin gen kaynakları ve sosyo-ekonomik yapılarında önemli ölçüde kayıplara neden olabileceği ortaya çıkarılmıştır.
Bu nedenle, doğal çevrenin korunması ve ulusal gen kaynaklarının ülke çıkarları için kullanımının mümkün olabilmesi için, bu ürünlerin yönetimini sağlayabilecek etkili bir biyogüvenlik sisteminin uygulanması kaçınılmaz görünmektedir. Bu çerçevede, ulusal gen kaynaklarının küreselleşme baskısına karşı korunabilmesi ve modern biyoteknoloji uygulamalarıyla en iyi şekilde değerlendirilebilmesi için yapılması gerekenler şu noktalarda toplanabilir:
GDO’ların üretim ve kullanımının yaygınlaşmasına bağlı olarak ortaya çıkabilecek ekolojik ve sosyo-ekonomik risklerinin en iyi şekilde kontrol edilebilmesi, ilgili kurum ve kuruluşların bütünlük içerisinde mevzuat, örgütsel, idari ve teknik altyapıyı kurması ile sağlanabilir. Bu kapsamda, uygulanabilir ve etkin nitelikte biyolojik güvenlik düzenlemeleri getiren bir çerçeve “Biyolojik Güvenlik Yasası”nın çıkarılması gerektiği, ülkemizdeki ilgili kurum ve kuruluşların görüşü olarak öne çıkmaktadır.
GDO’ların üretim ve kullanımının çokuluslu şirketlerin öncülüğünde küreselleşmesi karşısında yerel tarım sistemlerinin mevcut düzenlemelerle korunabilmesinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Buradan hareketle, biyolojik güvenlik sisteminin risk değerlendirmesi kapsamına, Cartagena Biyogüvenlik Protokol’nün “Sosyo-Ekonomik Değerlendirme” maddesi (26.madde) uyarınca, ayrıca “sosyo-ekonomik analiz” şeklinde yeni bir bölüm eklenmelidir. Bu sayede, GDO ürünlerinin ve tarımsal biyoteknolojinin ülkeye girişine bağlı olarak ortaya çıkabilecek sosyo- ekonomik sorunlar, belli ölçülerde anlaşılabilir ve gerekli önlemler biyolojik güvenlik sistemi içinde işletilebilir.
* T.C. Çevre Ve Orman Bakanlığı’nın düzenlemiş olduğu “Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi 3. Bilgilendirme Toplantısı’nda dile getirilen sözlü görüşten alınmıştır (22 Ekim 2004, Ankara)
Konu : Kimyasal
________________________________________
İnsan yaşamının geleceği bir ölçüde biyolojik konular hakkında bilinçlenmeye ve duyarlılığa dayanmaktadır. Gelecekte insanların günümüzden daha rahat, sağlıklı, uzun ömürlü yaşayabilmeleri için çevre imkanlarını teknoloji ile geliştirmesi gerekmektedir. Böylece biyoteknoloji ortaya çıkmaktadır.
Bir mal veya hizmet üretmek için canlı organizmalardan yararlanma teknolojisi “Biyoteknoloji” olarak tanımlanmaktadır. Yoğurt, peynir, sirke üretimi biyoteknolojinin insanlık tarihinde ilk adımlarıdır.
21. yüzyıldaki gen teknolojisi gelişmeleri biyoteknolojinin günümüzde insan yaşamının her alanını doğrudan veya dolaylı şekilde etkilediğini göstermektedir.
Neden Genetik Yapı Değiştiriliyor?
Çeşitli araştırmacılar tarafından; ürünlerde verimliliği sağlama, böceklere karşı dayanıklılık oluşturma veya piyasada uzun süre dayanıklılığı arttırma amacıyla biyoteknolojiden faydalanıldığı belirtilmektedir. Fakat ekonomik yönden getiri sağlamak temel faktör olarak görülmektedir. Bu amaçla özellikle domates, patates, mısır, kavun, soya, pamuk gibi bitkilerde genetik değişiklikler yapılmaktadır. Bu teknoloji laboratuvarla endüstriyel üretime geçişi hızlandırmıştır.
Genetik değişikliğe uğratılmış (gen aktarılmış) mikroorganizmalar, bitkiler, hayvanlar, klonlanmış canlılar gibi farklı ürünler toplumun kullanımına sunulmaktadır. Bu çalışmalarda biyogüvenlik koşullarını hiç aksatmadan doğaya ve topluma zarar vermeyecek bir biyoteknoloji gereklidir.
Bitkilerdeki gen sayısının insanlardan çok fazla olduğu bilinmektedir. Bu kadar çok genin kontrolunu sağlayan mükemmel bir gen dizilişi vardır. Bu düzenli sistem içine gen naklinin sistemi hangi noktalarda nasıl etkileyeceği meçhuldür.
Genetiği Değiştirilmiş Organizma Nedir?
Her canlının, kendine özgü gen dizilişlerinin oluşturduğu bir kalıtsal yapısı vardır. Canlı yaşamına ait bütün bilgiler genler şeklinde dizilerek DNA yapısında yer almaktadır. Gen teknolojisi ile DNA içine bir yabancı gen yerleştirilir. Bu bağlamda canlılara ait bu yapının gen dizilişinin, herhangi bir nedenle doğal yapısında bulunmayan başka karakter oluşturması şeklinde elde edilen canlı yapılara "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar" (GDO) denilmektedir. Soya, mısır, patates gibi ürünlerin zararlılarına karşı, öldürücü genler nakledilerek ürün korunmaya çalışılmaktadır. Bu genler zehirli proteinler üretmektedir. Bunları yiyen böcekler ve kuşlar ölmektedir. Bu da ekolojik dengeyi olumsuz etkilemektedir.
Genetik Yapı Değişikliğinin Etkileri
Canavar gıdalar, Frankeştayn gıdalar olarak da isimlendirilen genetik yapısı değiştirilmiş ürünler Türkiye’de geniş çaplı pazar bulmaktadır. Yıldız Teknik Üniversitesinden Prof. Dr. Şeminur Topal bitkilerdeki genetik yapı değişikliğinin beslenme ile insan organizmasına aynen taşındığını belirtmektedir. Değişiklik geni genellikle antibiyotiğe dayanıklılık genine bağlanarak taşınmaktadır. Buna bağlı olarak Alzhaimer ve Deli Dana hastalığı artışının bu tip değişikliğe bağlı olduğu belirtilmektedir. Gen transferinin gerçekleşmesi, tanımlayıcı gen olarak antibiyotik direnç geni aracılığıyla kontrol edilmektedir. Aktarılacak gen, ilgili canlı DNA’sından alınıp, taşıyıcı aracılığı ile birlikte gene aktarılıyor. Böylece bu taşıyıcı mikroorganizmalara geçerek bu bakterilerin oluşturduğu enfeksiyonların kontrol altına alınmasını güçleştiriyor ve antibiyotiklere karşı insanda dirençsizlik meydana getiriyor. Bu ürünler antibiyotiklere karşı vücutta dayanıklılık oluşturuyor. Doğrudan alındığında insan ve hayvan bünyesindeki mikroorganizmalarla birleşebiliyor. Böyle gıdalar besin olarak alındığında insan vücudunda allerjik etkilere neden olmaktadır.
ODTÜ’ den Doç. Dr. Candar Gürakan ve arkadaşlarının Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ile ilgili Türkiye’ de yaptıkları araştırmalarda, ithal tohumlarla üretilen 28 domates örneğinden 22’sinde antibiyotiğe dirençli bakteri geni bulunduğu belirtilmektedir. Bu durum ülkemize gönderilen tohumlarda gen aktarımının yapıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Aynı araştırmacılar, değişik illerden alınan 5 mısır örneğinde antibiyotiğe dirençli gen yanında yabancı DNA’ lara da rastlandığını belirtmektedir. Yine, hayvan yemi olarak kullanılan mısırlarda daha güçlü Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarla karşılaşılmıştır. Ülkemizde Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların özel alanlarda araştırma amaçlı üretildiği ve kontrol edildiği iddia edilse bile, rüzgarlar, arılar ve böceklerin etkisiyle bu özel bitkilere ait polenler geleneksel üretimlere taşınabilmektedir. Bu şekilde genetiği değiştirilmiş ürünler, insan ve hayvanların besin kaynağı olarak kullanılmaktadır. Antibiyotiklere karşı dayanıklı olan bu ürünler insan ve hayvanlarda toksik veya allerjik etkiler oluşturmaktadır. Günümüzde allerjik astıma bağlı solunum yetmezliğinin sık görülmesi dikkatleri çekmektedir. Aynı şekilde otoimmün hastalık olan romatizmal hastalıkların yaygın olması veya tükenmiş bağışıklığın, kanserin temel nedenlerinden biri olduğu düşünülürse, bu hastalıkların güncel ve sık rastlanılması dikkatleri GDO üzerine çekmektedir.
GDO’lu tohumlarla üretilen mahsüllerin ertesi yıl tohumluk olarak kullanılamaması nedeniyle bu ürünlere bağımlılığın getireceği, ekonomik bir yük söz konusudur.
ABD’de 1998 yılında 8.5 milyon hektar alanda genleri değiştirilmiş soya fasulyesi yetiştirildiği düşünülürse, acaba bunlar nerede pazarlanmaktadır.
Günümüzde mısır, domates, soya fasulyesi, patates, kavun gibi gıdaları yemekten korkuyoruz.
Acaba meyvelerin dışı başka içi başka mı olacak!. Korkuyoruz, aldığımız karpuzun içi kavun, portakalın içi limon, kayısının içi incir, kivinin içi mandalin çıkacak diye.
Ne Yapmalıyız?
1. Yerli tohumdan üretilen gıdalar tercih edilmeli.
2. Şekil bozukluğu olan ve normalden iri meyve ve sebzeleri almamalıyız.
3. Ülkemizde Biyo-güvenlik kurulu oluşturulmalı ve işlerlik kazandırılmalıdır.
4. GDO ürünlerini ülkemize girişi yasaklanmalı veya kontrol altına alınmalıdır.
5. Ithal edilmiş GDO’ lu ürünler etiketlenmeli ve ambalajlarında mutlaka belirtilmelidir.
6. Kaçak tohum girişi önlenmelidir
7. Özellikle GDO’ lu ürünlerden olan, ithal soya, mısır, pirinç ve ürünlerine karşı çok duyarlı olmalıyız.
* Yrd. Doç. Dr., ridvan.kete@deu.edu.tr
Kaynaklar
1. Şahin, Ş,. (2004), "Bitkilerde Gen Nakli", Gezgin, Sayı: 5, s: 030-033, TŞOF Plaka Matbaacılık Ticaret ve Sanayi A.Ş.
2. Ackerman, J., (2002), "Gıdalar Nasıl Değişiyor?.", National Geographic Dergisi, Mayıs, s: 97-114.
28 Mart 2009 Cumartesi
MEHMET RUHİ AREL 1880-1930
MEHMET RUHİ AREL 1880-1930
1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanıyla sanat ortamında bir dizi yeniliğin önü açılmış oluyordu. Kuşkusuz bunların başında da model kullanımı gelmekteydi. S. Valeri ve J.W.Zarzecki dönemi Sanayi-i Nefisesi’nin modelleri hamallar, dilenciler, sarıklı yaşlı adamlar ve de 110 yıldan fazla yaşayan ünlü Zaro Ağa idi. Hikmet Onat’ın da kendisiyle yapılan görüşmelerde sık sık dile getirdiği gibi öğrenciler bu yaşlı modellerden etüd etmekten sıkılmıştı ve üstüne üstlük bu modellerin giyinik olmaları, öğrencilerin doğru düzgün anatomik çalışma yapmasına da izin vermemekteydi. İşte, II.Meşrutiyet sonrasında öğrencilerin modelden çalışma hakkına kavuşmalarının bir ürünü Mehmet Ruhi’nin bu çalışması. Çalışmanın Cormon atölyesinde değil de Sanayi-i Nefise Mektebi’nde gerçekleştirildiğinin işareti de kuşkusuz tarihi. 1909 yılında Avrupa sınavını kazanan ve 1910 yılında Paris’e giden sanatçının belki de İstanbul’daki son çalışmaları
Mehmet Ruhi’nin “Sabah Namazı”, “Sabah Namazında Dua”, “Namaz Kılan İhtiyar Adam” gibi varyasyonlarıyla çok defa işlediği konulardan biri… Resim yine sanatçının derin sanat tarihi bilgisine işaret ediyor. Kompozisyon, onlardan daha karanlık olmakla birlikte Kuzey resimlerini akla getirmekte. Almanya, Hollanda, Flandra ve bir kuzey ülkesi olmamasına karşın Venedik’te sanatçı, kandil, çiçek, pencerenin açık ya da kapalı oluşu gibi unsurları kullanarak sembolik bir dil oluşturur ve söz konusu öğeleri kullanarak bir nevi ahlak dersi verir. Yorumlarımızı böylesi bir benzerlik üzerine temellendirecek olursak, resimdeki mum ışığının savaş yıllarını geride bırakmış bir ulusu simgelediği, bu yaşlı adamın bu ulusun geleceği için dua ettiğini, pencereden gelmekte olan ışığın da sağlam bir geleceği muştuladığını düşünmek yerinde olacaktır.
1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanıyla sanat ortamında bir dizi yeniliğin önü açılmış oluyordu. Kuşkusuz bunların başında da model kullanımı gelmekteydi. S. Valeri ve J.W.Zarzecki dönemi Sanayi-i Nefisesi’nin modelleri hamallar, dilenciler, sarıklı yaşlı adamlar ve de 110 yıldan fazla yaşayan ünlü Zaro Ağa idi. Hikmet Onat’ın da kendisiyle yapılan görüşmelerde sık sık dile getirdiği gibi öğrenciler bu yaşlı modellerden etüd etmekten sıkılmıştı ve üstüne üstlük bu modellerin giyinik olmaları, öğrencilerin doğru düzgün anatomik çalışma yapmasına da izin vermemekteydi. İşte, II.Meşrutiyet sonrasında öğrencilerin modelden çalışma hakkına kavuşmalarının bir ürünü Mehmet Ruhi’nin bu çalışması. Çalışmanın Cormon atölyesinde değil de Sanayi-i Nefise Mektebi’nde gerçekleştirildiğinin işareti de kuşkusuz tarihi. 1909 yılında Avrupa sınavını kazanan ve 1910 yılında Paris’e giden sanatçının belki de İstanbul’daki son çalışmalarından Mehmet Ruhi’nin sanatını değerlendirirken sık sık faydalandığımız Hadjinicholao’ya ve onun “sanat yapıtları ve onların çağdaş arka planları arasındaki ilişki” sine bu resimde yeniden dönüyoruz. Cumhuriyet’in kuruluşunu izleyen yıllarda kalkınmaya büyük önem verilmiş ve bir yandan sanayileşme girişimlerinde bulunulurken diğer yandan tarımın ilerlemesi için büyük çabalar sarf edilmiştir. Bu dönemde Mustafa Kemal, “Köylü, milletin efendisidir.” sözüyle Cumhuriyet’in bu polkitikasını özetlemiş ve çağının ressamı Mehmet Ruhi de bu sözü görselleştirmiştir.
Bahriye Mektebi'ni (1900) ve Sanayi-i Nefise'yi (Güzel Sanatlar Aka¬demisi) bitirdikten (1909) sonra Paris'e giden Mehmet Ruhi Arel, Güzel Sanatlar Ulusal Yüksek Okulu'nda Fernand Piestre Cormon'un yanında beş yıl çalıştı. Birinci Dünya savaşı başlayınca yurda dönüp, Akademi'de perspektif öğ¬retmenliğine atandı. Ama bir süre sonra, "Akademi'deki sanat eğiti¬mini, çağın gidişine uygun görmediği için" görevinden ayrılarak, Dârü-leytam, Kabataş, Namık Kemal, Kız Muallim okullarında ve Bahriye'de resim öğretmenliği yaptı. Bir ara yeniden Akademi'ye döndüyse de, yapılmasını istediği yenilik ve re¬formlar, ancak ölümünden birkaç yıl sonra gerçekleştirilebildi. Ressamlar Cemiyeti'nin kurulmasın¬da büyük katkısı olan Mehmet Ruhi Arel'in resimleri, yaşadığı dönemde Almanya, Avusturya ve İtalya'daki karma sergilere gönderilmiştir.
Özellikle perspektif bilgisi Ahmet Ziya Akbulut’un perspektif bilgisi kadar geniş olan sanatçı, birinci Dünya savaşından hemen sonra Şişli'de Envar Paşa tarafından açılan atölyede, çağdaşı birçok ressamla birlikte çalışmış, kahramanlık ko¬nuları içeren kompozisyonlar yapmıştır.Yaşadığı dönemde yeterince anlaşılıp değerlendirilmemiş bir sanatçı olan Mehmet Ruhi Arel, özellikle yöresel nitelikli yapıtlarıyla çağdaş Türk resminde bir "yol açıcı" kimli¬ği taşır, birçok tablosunda özelliklede İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ndeki büyük Taşçılar kompozisyonu) toplumlal içerikli figürlere öncelik vermiş, halk yaşamına bir gözlemci tutumuyla eğilmiştir. Çok figürlü büyük boyutlu kompozisyonların¬da, Osman Hamdi Bey'in başlatmış olduğu geleneğin içinde yer alır gibi görünürse de, daha çok Hoca Ali Rıza'nın çizgisine yakındır
MEHMET RUHİ AREL 1880-1930
Mehmet Ruhi, resme olan ilgisi Bahriye Mektebi’ndeki öğrencilik yıllarında başlıyor. Askeri okullardaki resim dersleri bilindiği gibi perspektif yani fenn-i menazır öğretimine dayalı. “Oğlu Şemsi Arel’in Portresi”nde, “Leblebici” de, “Bir Zeybek” de, “Sabah Namazında Dua”da, “Kağıthane” de ve diğer pek çok resminde karşımıza çıkan perspektif bilgisinin ustaca kullanımının kökeni kuşkusuz buraya uzanmakta. Sanatçı daha sonra Sanayi-i Nefise Mektebi’ne giriyor ve burada Salvatore Valeri’nin öğrencisi oluyor. Valeri’nin pek de usta bir ressam olmadığı muhakkak. Sanayi-i Nefise’de hocalık yapmasının tek nedeni var o da figür çizmeyi tercih etmesi. Peki Mehmet Ruhi’ye katkısı hiç mi olmadı? Bana kalırsa, bir Oryantalist ressam olan ve bu bağlamda satıcılar, dilenciler gibi farklı kesimlerden kişileri ve farklı etnik gruplardan insanları tuvallerine alan Valeri, Mehmet Ruhi’nin folklor temasına yönelmesinde başlıca etken."
1880 yılında İstanbul Galata’da doğdu, küçük yaşlardan itibaren resme ilgi duydu. Bahriye Mektebi’ni 1908 yılında Gemi Mühendisi olarak bitirdi. 1903 ile 1909 yılları arasında Sanayi-i Nefise Mektebi’nde sanat eğitimi aldı. Osman Hamdi Bey ve Salvatore Valeri’nin öğrencisi oldu. Okulu birincilikle bitirdikten sonra 1910’da açılan Avrupa sınavını kazanarak Paris’e gitti. Burada Ulusal Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda (l'Ecole Nationale Supérieure des Beaux-Arts) Fernand-Anne Piestre Cormon’un atölyesinde çalıştı.
1914 yılında yurda döndü. 1917’de Celal Esad Arseven’in girişimiyle deniz temalı resimler üretmek amacıyla açılan Şişli Atölyesi’nde İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Namık İsmail, Ali Sami Boyar, Ali Cemal Ben’im ile birlikte görev aldı. 1918’de açılan Viyana Sergisi’ne katıldı. Önce çeşitli orta öğrenim kurumlarında resim hocalığı daha sonra da Sanayi-i Nefise Mektebi’nde perspektif (menazır) hocalığı yaptı. Ancak çok geçmeden son görev yeri olan Üsküdar Ortaokulu’na atandı. Sanatçı, 1931’de İstanbul’da öldü.
Türk izlenimci kuşağının en güçlü temsilcilerinden biri olan Mehmet Ruhi Bey son yıllarında seramik çalışmaları da yaptı. Kompozisyonları ve portrelerinde çok başarılı olan Arel, yöresel yaşama eğilimli bir sanatçı olarak bilinir. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin kurucularındandır.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, temel ilkelerden olan halkçılık, milliyetçilik ve bunların sonucu olan ulusal egemenlik kavramı kültür ve sanat politikalarının da belirleyicisi olur. Sanayi doğrultusunda girişilen çabalar, büyük kent ölçeklerindeki kültürleşme sorununu gündeme getirir.
1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanıyla sanat ortamında bir dizi yeniliğin önü açılmış oluyordu. Kuşkusuz bunların başında da model kullanımı gelmekteydi. S. Valeri ve J.W.Zarzecki dönemi Sanayi-i Nefisesi’nin modelleri hamallar, dilenciler, sarıklı yaşlı adamlar ve de 110 yıldan fazla yaşayan ünlü Zaro Ağa idi. Hikmet Onat’ın da kendisiyle yapılan görüşmelerde sık sık dile getirdiği gibi öğrenciler bu yaşlı modellerden etüd etmekten sıkılmıştı ve üstüne üstlük bu modellerin giyinik olmaları, öğrencilerin doğru düzgün anatomik çalışma yapmasına da izin vermemekteydi. İşte, II.Meşrutiyet sonrasında öğrencilerin modelden çalışma hakkına kavuşmalarının bir ürünü Mehmet Ruhi’nin bu çalışması. Çalışmanın Cormon atölyesinde değil de Sanayi-i Nefise Mektebi’nde gerçekleştirildiğinin işareti de kuşkusuz tarihi. 1909 yılında Avrupa sınavını kazanan ve 1910 yılında Paris’e giden sanatçının belki de İstanbul’daki son çalışmaları
Mehmet Ruhi’nin “Sabah Namazı”, “Sabah Namazında Dua”, “Namaz Kılan İhtiyar Adam” gibi varyasyonlarıyla çok defa işlediği konulardan biri… Resim yine sanatçının derin sanat tarihi bilgisine işaret ediyor. Kompozisyon, onlardan daha karanlık olmakla birlikte Kuzey resimlerini akla getirmekte. Almanya, Hollanda, Flandra ve bir kuzey ülkesi olmamasına karşın Venedik’te sanatçı, kandil, çiçek, pencerenin açık ya da kapalı oluşu gibi unsurları kullanarak sembolik bir dil oluşturur ve söz konusu öğeleri kullanarak bir nevi ahlak dersi verir. Yorumlarımızı böylesi bir benzerlik üzerine temellendirecek olursak, resimdeki mum ışığının savaş yıllarını geride bırakmış bir ulusu simgelediği, bu yaşlı adamın bu ulusun geleceği için dua ettiğini, pencereden gelmekte olan ışığın da sağlam bir geleceği muştuladığını düşünmek yerinde olacaktır.
1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanıyla sanat ortamında bir dizi yeniliğin önü açılmış oluyordu. Kuşkusuz bunların başında da model kullanımı gelmekteydi. S. Valeri ve J.W.Zarzecki dönemi Sanayi-i Nefisesi’nin modelleri hamallar, dilenciler, sarıklı yaşlı adamlar ve de 110 yıldan fazla yaşayan ünlü Zaro Ağa idi. Hikmet Onat’ın da kendisiyle yapılan görüşmelerde sık sık dile getirdiği gibi öğrenciler bu yaşlı modellerden etüd etmekten sıkılmıştı ve üstüne üstlük bu modellerin giyinik olmaları, öğrencilerin doğru düzgün anatomik çalışma yapmasına da izin vermemekteydi. İşte, II.Meşrutiyet sonrasında öğrencilerin modelden çalışma hakkına kavuşmalarının bir ürünü Mehmet Ruhi’nin bu çalışması. Çalışmanın Cormon atölyesinde değil de Sanayi-i Nefise Mektebi’nde gerçekleştirildiğinin işareti de kuşkusuz tarihi. 1909 yılında Avrupa sınavını kazanan ve 1910 yılında Paris’e giden sanatçının belki de İstanbul’daki son çalışmalarından Mehmet Ruhi’nin sanatını değerlendirirken sık sık faydalandığımız Hadjinicholao’ya ve onun “sanat yapıtları ve onların çağdaş arka planları arasındaki ilişki” sine bu resimde yeniden dönüyoruz. Cumhuriyet’in kuruluşunu izleyen yıllarda kalkınmaya büyük önem verilmiş ve bir yandan sanayileşme girişimlerinde bulunulurken diğer yandan tarımın ilerlemesi için büyük çabalar sarf edilmiştir. Bu dönemde Mustafa Kemal, “Köylü, milletin efendisidir.” sözüyle Cumhuriyet’in bu polkitikasını özetlemiş ve çağının ressamı Mehmet Ruhi de bu sözü görselleştirmiştir.
Bahriye Mektebi'ni (1900) ve Sanayi-i Nefise'yi (Güzel Sanatlar Aka¬demisi) bitirdikten (1909) sonra Paris'e giden Mehmet Ruhi Arel, Güzel Sanatlar Ulusal Yüksek Okulu'nda Fernand Piestre Cormon'un yanında beş yıl çalıştı. Birinci Dünya savaşı başlayınca yurda dönüp, Akademi'de perspektif öğ¬retmenliğine atandı. Ama bir süre sonra, "Akademi'deki sanat eğiti¬mini, çağın gidişine uygun görmediği için" görevinden ayrılarak, Dârü-leytam, Kabataş, Namık Kemal, Kız Muallim okullarında ve Bahriye'de resim öğretmenliği yaptı. Bir ara yeniden Akademi'ye döndüyse de, yapılmasını istediği yenilik ve re¬formlar, ancak ölümünden birkaç yıl sonra gerçekleştirilebildi. Ressamlar Cemiyeti'nin kurulmasın¬da büyük katkısı olan Mehmet Ruhi Arel'in resimleri, yaşadığı dönemde Almanya, Avusturya ve İtalya'daki karma sergilere gönderilmiştir.
Özellikle perspektif bilgisi Ahmet Ziya Akbulut’un perspektif bilgisi kadar geniş olan sanatçı, birinci Dünya savaşından hemen sonra Şişli'de Envar Paşa tarafından açılan atölyede, çağdaşı birçok ressamla birlikte çalışmış, kahramanlık ko¬nuları içeren kompozisyonlar yapmıştır.Yaşadığı dönemde yeterince anlaşılıp değerlendirilmemiş bir sanatçı olan Mehmet Ruhi Arel, özellikle yöresel nitelikli yapıtlarıyla çağdaş Türk resminde bir "yol açıcı" kimli¬ği taşır, birçok tablosunda özelliklede İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ndeki büyük Taşçılar kompozisyonu) toplumlal içerikli figürlere öncelik vermiş, halk yaşamına bir gözlemci tutumuyla eğilmiştir. Çok figürlü büyük boyutlu kompozisyonların¬da, Osman Hamdi Bey'in başlatmış olduğu geleneğin içinde yer alır gibi görünürse de, daha çok Hoca Ali Rıza'nın çizgisine yakındır
MEHMET RUHİ AREL 1880-1930
Mehmet Ruhi, resme olan ilgisi Bahriye Mektebi’ndeki öğrencilik yıllarında başlıyor. Askeri okullardaki resim dersleri bilindiği gibi perspektif yani fenn-i menazır öğretimine dayalı. “Oğlu Şemsi Arel’in Portresi”nde, “Leblebici” de, “Bir Zeybek” de, “Sabah Namazında Dua”da, “Kağıthane” de ve diğer pek çok resminde karşımıza çıkan perspektif bilgisinin ustaca kullanımının kökeni kuşkusuz buraya uzanmakta. Sanatçı daha sonra Sanayi-i Nefise Mektebi’ne giriyor ve burada Salvatore Valeri’nin öğrencisi oluyor. Valeri’nin pek de usta bir ressam olmadığı muhakkak. Sanayi-i Nefise’de hocalık yapmasının tek nedeni var o da figür çizmeyi tercih etmesi. Peki Mehmet Ruhi’ye katkısı hiç mi olmadı? Bana kalırsa, bir Oryantalist ressam olan ve bu bağlamda satıcılar, dilenciler gibi farklı kesimlerden kişileri ve farklı etnik gruplardan insanları tuvallerine alan Valeri, Mehmet Ruhi’nin folklor temasına yönelmesinde başlıca etken."
1880 yılında İstanbul Galata’da doğdu, küçük yaşlardan itibaren resme ilgi duydu. Bahriye Mektebi’ni 1908 yılında Gemi Mühendisi olarak bitirdi. 1903 ile 1909 yılları arasında Sanayi-i Nefise Mektebi’nde sanat eğitimi aldı. Osman Hamdi Bey ve Salvatore Valeri’nin öğrencisi oldu. Okulu birincilikle bitirdikten sonra 1910’da açılan Avrupa sınavını kazanarak Paris’e gitti. Burada Ulusal Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda (l'Ecole Nationale Supérieure des Beaux-Arts) Fernand-Anne Piestre Cormon’un atölyesinde çalıştı.
1914 yılında yurda döndü. 1917’de Celal Esad Arseven’in girişimiyle deniz temalı resimler üretmek amacıyla açılan Şişli Atölyesi’nde İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Namık İsmail, Ali Sami Boyar, Ali Cemal Ben’im ile birlikte görev aldı. 1918’de açılan Viyana Sergisi’ne katıldı. Önce çeşitli orta öğrenim kurumlarında resim hocalığı daha sonra da Sanayi-i Nefise Mektebi’nde perspektif (menazır) hocalığı yaptı. Ancak çok geçmeden son görev yeri olan Üsküdar Ortaokulu’na atandı. Sanatçı, 1931’de İstanbul’da öldü.
Türk izlenimci kuşağının en güçlü temsilcilerinden biri olan Mehmet Ruhi Bey son yıllarında seramik çalışmaları da yaptı. Kompozisyonları ve portrelerinde çok başarılı olan Arel, yöresel yaşama eğilimli bir sanatçı olarak bilinir. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin kurucularındandır.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, temel ilkelerden olan halkçılık, milliyetçilik ve bunların sonucu olan ulusal egemenlik kavramı kültür ve sanat politikalarının da belirleyicisi olur. Sanayi doğrultusunda girişilen çabalar, büyük kent ölçeklerindeki kültürleşme sorununu gündeme getirir.
03 Ocak 2009 Cumartesi
ŞEYH YASIN´IN HAYATI Kutsal direnişin manevi lideri: Şeyh Ahmet Yasin Şehadetinin Dördüncü yıldönümünde
ŞEYH YASIN´IN HAYATI
Kutsal direnişin manevi lideri: Şeyh Ahmet Yasin
Şehadetinin Dördüncü yıldönümünde
ŞEYH YASIN´IN HAYATI
Ahmed Yasin 1937 yılında Filistin´in Askalan şehrinin el-Cevra köyünde dünyaya geldi. 1948 yılında yahudilerin Filistin´in büyük bir bölümünü işgal etmelerinin yol açtığı felaket üzerine ailesi Gazze şehrine göç etti. Ahmed Yasin, 1952 yılında Gazze şehrindeki İmam Şafii Okulu´nda ilköğrenimini tamamladı. Sonra er-Rihal Ortaokulu´nda ortaöğrenimini tamamladı. Lise öğrenimini de 1958 yılında Filistin Lisesi´nde tamamladı. 1952 yazında bir yüzme faaliyeti esnasında kafasının üstüne düştü ve boyun kemiği kırıldı. Bu yüzden bütün vücudu felç oldu. Liseyi bitirdikten sonra bazı ilim adamlarından özel dersler aldı. Çevresinde zeki ve kültürlü biri olarak tanınırdı. Özel öğrenimini tamamladıktan sonra öğretmen olarak görev aldı.
- Bir direniş önderi olarak Ahmet Yasin
Şeyh Ahmed Yasin, bütün dünyada Filistin İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS)´ın kurucusu ve manevi lideri olarak bilinir. Fakat o sadece belli bir oluşumun, örgütün değil Filistin´de bir neslin yeniden dirilişine, uyanışına ve kimliğine sahip çıkmasına vesile olan kutsal bir direnişin önderidir. Dolayısıyla o Filistin´in, Filistin davasının, siyonist işgale karşı verilen kutsal bir mücadelenin önderidir. İşgale karşı 1987´de başlatılan birinci intifadaya o öncülük etmiştir. 2000 yılında başlatılan Aksa İntifadası´nın da en önemli manevi önderi ve motoru olmuştur. Bundan dolayı Filistin´de o ´iki intifadanın şeyhi (yani lideri, önderi)´ olarak bilinmektedir. O, HAMAS´ı, Filistin´de belli bir kesimi diğer kesimlerden ayrıştırmak amacıyla değil, sahip olduğu İslâmi bilincin işgale karşı verilen mücadeleye öncülük etmesi, yani toplu bir direnişin başlatılması için kurmuştur.
HAMAS´ın çok kısa süre içinde oldukça geniş bir kitlesel destek elde etmesinin en önemli sebebi de işte bu anlayıştır. Bu anlayışından dolayıdır ki o HAMAS´ı, Filistinlileri birbirine kırdırma amacına yönelik fitne çabalarından uzak tutmayı, böylece işgale karşı verilen mücadelede safların birliğini korumayı başarabilmiştir. Bu özelliğinden dolayı o sadece bir örgütün, oluşumun değil siyonist işgale karşı verilen kutsal mücadelenin manevi lideriydi. Sol gruplar ve hıristiyanlar da dâhil olmak üzere, siyonist işgalcilerin gasp ettiği hakların geri alınması, Filistin´in yeniden özgürlüğüne kavuşması gerektiğine inanan tüm Filistinliler tarafından karizmatik bir lider, bir dava önderi olarak biliniyordu. Şehadetinden sonra hıristiyanların bile onun için dua etmeleri, canileri protesto amacıyla gösteri düzenlemeleri zaten bunu apaçık bir şekilde ortaya koymuştur.
Filistin´de işgale karşı iki ayrı intifadanın öncülüğünü yapan, vücudunun felçli olmasına rağmen Allah yolunda mücadeleden, direnişten geri kalmayan büyük insan, büyük lider, HAMAS´ın manevi lideri Şeyh Ahmed Yasin siyonistlerin düzenledikleri bir suikast neticesi 22 Mart 2004 tarihinde hayatını kaybetti. Şeyh Yasin, evinin yakınındaki camide sabah namazını kılmasının ardından işgalci Siyonistlerin helikopterleri tarafından fırlatılan füzelere hedef olarak şehit oldui. Saldırıda ikisi Ahmed Yasin´in yardımcısı olmak üzere dört kişi daha hayatını kaybetti. 1967 yılında Filistin´in tamamının Siyonist işgalcilerin eline geçmesi üzerine insanlar vatanlarını işgalden kurtarma mücadelelerinde kendilerine önderlik edecek birilerini aramaya başladılar. İşgalci yahudilerden gelen tehlike konusunda insanların şuurlandırılmasında Şeyh Ahmed Yasin´in büyük rolü oldu. Gazze´de İslâm Merkezi´ni kurmasından sonra iyice tanındı ve Filistin´in her tarafında adı duyulmaya başladı. Bu durum işgal yönetimini son derece rahatsız etti. Bu yüzden onu defalarca polis merkezine çağırdı. 1984´te Ahmed Yasin ve yardımcılarından pek çok kimse tutuklandı. Yürütülen soruşturma sonunda Ahmed Yasin, İsrail devletini yıkarak yerine İslâmi bir devlet kurmak için çalıştığı gerekçesiyle 13 yıl hapse mahkûm edildi. Ancak on bir ay sonra Filistinlilerle işgalciler arasında bir esir değişiminde serbest bırakıldı. 1985´te gerçekleştirilen bu esir değişiminden sonra Şeyh Ahmed Yasin yine Filistinli kitlelerin Siyonist işgalcilere karşı sürdürdükleri cihadlarında başlarına geçti.
- Hamas´ın ortaya çıkışı ve İntifada
Ahmed Yasin 8 Aralık 1987´de başlayan intifadanın öncüsü durumundaki İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS)´nin kurucusudur. HAMAS´ın kökeni Müslüman Kardeşler cemaatine dayanır ve Ahmed Yasin de bu cemaatin Filistin kanadının bir mensubuydu. Ancak 1987´ye gelindiğinde işgale karşı fiili mücadeleyi organize edecek bir direniş örgütüne ihtiyaç olduğu görüldü. Bu konuda Müslüman Kardeşler´in genel idaresiyle de istişare edilerek Filistin´e özel olarak böyle bir teşkilat kurulması kararlaştırıldı. İşte bu karar neticesinde Şeyh Yasin´in öncülüğünde Filistin İslâmî Direniş Hareketi (HAMAS) ortaya çıktı. Bu itibarla HAMAS, Müslüman Kardeşler´den bir kopma değildir. HAMAS ilk olarak ismini 8 Aralık 1987´de patlak veren intifadayla duyurdu. Sonra da bu intifadayı yönlendirmesiyle kısa sürede bütün dünyada tanındı. Ahmed Yasin bütün hayatı boyunca bu teşkilatın manevi lideri olarak bilindi ve intifadanın devamında bir motor görevi gördü.
Siyonistler, 18 Mayıs 1989´da Şeyh Ahmed Yasin´i yeniden tutukladılar. Onunla birlikte İslâmi Direniş Hareketi mensubu pek çok kimseyi de tutukladılar. Bu tutuklama, intifadayı durdurmayı amaçlayan sonuç getirmeyecek bir uygulamaydı. Ancak siyonistler umduklarını bulamadılar. Çünkü bu olay üzerine intifada daha da şiddetlendi. Uzun oyalamalardan sonra Şeyh Yasin 3 Ocak 1990´da mahkeme önüne çıkarıldı ve 15 suçlamadan yargılandı. Ahmed Yasin´in mahkeme mensuplarına söylediği söz şu olmuştu: ´Bu mahkeme kanuni olarak beni yargılama hak ve yetkisine sahip değildir. Çünkü bu mahkeme işgalciler tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla tamamen gayri meşru ve kanundışıdır.´
Bu ilk duruşmadan sonra yargıç yeniden duruşmayı belirsiz bir tarihe erteledi. Daha sonra Siyonist yönetim Şeyh Ahmed Yasin´in 6 Ekim 1991´de mahkeme önüne çıkarılacağını açıkladı. HAMAS bu sırada, Şeyh Ahmed Yasin´in yargılanmasını protesto için genel grev ilan etti. 16 Ekim 1991´de de mahkemenin verdiği zulüm hükmü açıklandı. İsrail askeri mahkemesi HAMAS´ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin´i ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme ona ayrıca, öldürme emirleri verdiği ve İsrail´i yıkarak yerine İslâmi bir devlet kurmayı amaçlayan kanun dışı (!) örgüt kurduğu iddiasıyla on beş yıl hapis cezası verdi.
- Zindan onu yıldıramadı
İsrail yönetimi söz konusu cezaya mahkûm ettikten sonra Ahmed Yasin´le zaman zaman pazarlıklar yapmak ve ona serbest bırakılması için bazı şartları kabul ettirmek istedi. Bir keresinde İsrail´i tanıdığını ve imzalanan özerklik anlaşmalarına olumlu baktığını açıklaması karşılığında serbest bırakma teklifinde bulundu.
O bunu kesinlikle kabul etmedi. Daha sonra İsrail´i tanıma şartından vazgeçerek sadece özerklik anlaşmalarını kabullenmesini şart koştu. Bunun üzerine Ahmed Yasin: ´Bana dışarı çıktığımda karpuz yemememi şart koşsanız bile yine kabul etmem. Çünkü ben işgal rejimini muhatap kabul etmiyorum ki onun şartını kabul edeyim´ cevabını verdi. Ahmed Yasin, sağlık durumunun kötüleşmesine, maruz kaldığı kötü uygulamalara ve bedensel özürlü olması dolayısıyla zindanda çektiği sıkıntılara rağmen işgalciler karşısında hiçbir taviz vermedi. Onun şu sözü davası ve inancında ne kadar kararlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: ´Benim için hapiste 100 yıl kalmak karşılığında birtakım tavizler vererek çıkmaktan iyidir.´ Onun işgal rejiminin mahkemesi karşısına çıkarıldığı sıra söylediği sözler de inancındaki kararlılığının bir göstergesiydi.
- ´Allah yolunda şehitlik en yüce arzumuzdur´
Ahmed Yasin, Müslüman Kardeşler´in terbiyesiyle yetişmiş bir önderdi. Bu cemaatin eğitim sisteminde tüm müntesiplere ezberletilen ve özümsetilen temel ilkelerden biri de ´Allah yolunda şehit olmak en yüce arzumuzdur (: eş-Şehadetu fi sebili´llah a´lâ emâninâ)´ ilkesidir. Hatta eğitim amaçlı genel toplantıların ve törenlerin birçoğunda bu ilkeler tekrar edilir. Bazıları belki bu ilkeyi dilleriyle söylerken kendilerini zorlayan dünyevi zevklerden kaynaklanan tüm duygusal engelleri aşabilenler kalplerinden geldiği şekilde, özümsemiş ve benimsemiş olarak söylerler. Biz inanıyoruz ki Şeyh Yasin işte bu ilkeyi iliklerine kadar özümsemiş ve kalbinden gelen bir arzuyu aynen diline yansıtarak söyleyebilen bir insandı.
Siyonist işgal devletinin temeli cinayetlerle, saldırılarla, katliamlarla atılmıştır. Bugüne kadar ayakta kalabilmek için de sürekli cinayetler ve katliamlar gerçekleştirmeye ihtiyaç duymuştur. Şeyh Ahmed Yasin, herkesin bildiği gibi tekerlekli sandalyeye mahkûm felçli bir insandı. Ama işgalci siyonist devlet onun bu haline rağmen iman gücü ve kararlılığı ile direnişçileri sürekli cesaretlendirdiğini görüyor, bu yüzden varlığına tahammül edemiyordu. Dolayısıyla onu tasfiye etmek için birçok kez plan yaptı. Bazılarında başarılı olamadı, bazılarında da doğacak sonuçtan korktuğu için çekingen davrandı. Ama en sonunda yine canilik, eşkıyalık tarafı ağır bastı ve 22 Mart 2004 tarihinde yine havadan uçaklarla füzeler fırlatarak Şeyh Yasin´i sabah namazından çıktığı sırada şehit etti.
- Cinayetin Zamanlaması
Daha önce de belirttiğimiz üzere Ahmed Yasin´e yönelik suikastın belirtilen tarihte gerçekleştirilmesi, daha önce siyonistlerin ona insaf etmelerinden veya hayatta kalmasını arzulamalarından ileri gelmiyordu. Ama 22 Mart 2004 tarihinde gerçekleştirilen saldırının zamanlamasında bazı hesapların etkili olması muhtemeldi. Çünkü işgal devleti bu cinayetle gayet ağır bir bedeli göze almıştı. Böyle bir bedeli göze alabilmesi mutlaka işin içinde bunu kendi açılarından haklı kılacak birtakım önemli hesapların olmasını gerektirir. Bizim kanaatimize göre zamanlamada en etkili unsur işgal devletinin Gazze´den çekilme planları yapmasıydı. İşgal devleti Gazze´ye stratejik amaçlarla yerleştirdiği Yahudi yerleşim merkezlerini boşaltmayı ve oradaki askerlerini çekmeyi artık kesin olarak göze almıştı. Ama bunun aynen Güney Lübnan´daki gibi bir yenilgi olarak algılanmasından, böyle bir şeyin de hem kendi toplumunda moral yıpranmaya hem de Filistinlilerde mücadele azminin artmasına sebep olmasından korkuyordu. Ayrıca buralardan çekilmesi durumunda Filistinlilerin askeri yapılanmalarını güçlendirip Güney Lübnan´daki Hizbullah askeri kanadına benzer bir tehdit gücü oluşturmalarından, bu tehdit gücünün zamanla ´İsrail´ olarak gösterilen bölgeleri hedef alan eylemlere girişmesinden endişe ediyordu. İşte bu sebeple Gazze´den çekilmeden önce bölgedeki direniş organlarına ağır darbeler vurmak suretiyle hem bu direniş organlarını zayıflatmayı, hem de yenilgiyi kabullenmiş halde çekiliyormuş imajını kırmayı amaçlıyordu.
- Ölümsüzlüğe Açılan Kapı
Siyonist işgal devletinin sıkça tehdit ettiği Şeyh Ahmed Yasin´in dünya hayatı 22 Mart 2004 sabahı gerçekleştirilen bir insanlık dışı saldırı neticesinde şehadetle son buldu. Ancak biz inanıyoruz ki bu bir ölüm değil, ölümsüzlüğe açılan bir kapıydı. Çünkü Yüce Allah bize Allah yolunda öldürülenlere ölüler demememiz gerektiğini, çünkü onların Allah katında diri olduklarını bildiriyor.
- Ölümleri dirilişe vesile olan önderler
Bazı insanlar vardır ki hayatlarında bir nesle öncülük ettikleri gibi ölümleriyle de bir neslin dirilişine vesile olurlar. Düşman onları öldürmekle bir ayakbağını çözdüğünü zanneder ama kendini bir çıkmaz sokağa attığını görür. Düşünceleriyle ve kararlılığıyla yetişen nesle örnek olan Seyyid Kutub bu gibilere bir örnektir. Kendini feda etti ama yetişen nesillere iman ve davada kararlılığı öğretti. Küfür ve fısk çamurunun her tarafı kuşattığı ortamda ondan etkilenen, onu örnek alan gençler imanî dirilişe kavuştular. Böylece bir ölüm milyonlarca dirilişe vesile oldu. Şeyh Ahmed Yasin de şehadetiyle nicelerinin dirilişine vesile olan, kararlılığıyla müstesna bir örnek ortaya koyan direniş önderlerindendir. İşgalci siyonist devlet onu öldürmekle Filistin direnişini başsız bırakacağını ve işgal altındaki vatanı kurtarmak için mücadele edenlerin gözlerini korkutacağını sanıyordu. Ama korkmak zorunda kalan o oldu. Korkusuzca ve kararlı bir şekilde yürütülen mücadele onu Gazze´den çekilmeye zorladı. Bu zafer, işgale karşı direniş seçeneğini seçenlerin sayılarının artmasına vesile oldu ve Şeyh Ahmed Yasin´in attığı tohumların büyüyüp ağaç olmasıyla teşekkül eden Filistin İslâmî Direniş Hareketi (HAMAS) siyaset alanında da büyük bir başarı gerçekleştirdi. Ahmed Yasin sağlığında düşünceleriyle, örnek tavrıyla ve kararlı mücadelesiyle, ölümünde de şehadetiyle cihad yolunu aydınlatanlardan oldu.
- Örnek bir sabırlılık
Şeyh Ahmed Yasin sekiz yıl süren zindan hayatı boyunca kararlılığından hiç bir şey kaybetmedi ve siyonist yönetimi muhatap kabul etmeme konusundaki tutumunu değiştirmedi. O gerçekten Hz. Yusuf (a.s.)´ı kendisine örnek almış bir insandı. Bu sebeple müstesna bir sabırlılık örneği sergiledi. Zindanın ızdırabı onu davasından taviz vermeye zorlamadı. Kur´an-ı Kerim´de Yusuf (a.s.)´la ilgili olarak, ona tuzak kuran kadının şöyle dediği bildirilir: ´Andolsun ben onun nefsine yaklaşmak istedim ancak o iffetlilik gösterip sakındı. Ama eğer kendisine emrettiğimi yapmazsa mutlaka zindana atılacak ve mutlaka küçük düşürülenlerden olacak.´ Buna karşılık Yusuf (a.s.) şöyle demiştir: ´Rabb´im! Zindan benim için onların çağırdıkları şeyden daha sevimlidir. Eğer onların düzenlerini benden savmazsan onlara meyleder ve cahillerden olurum.´ (Yusuf, 12/32-33)
- Yasin´in hayatının özü: İbadet, Hicret, Cihad ve Şehadet
Şeyh Ahmed Yasin´in hayatını dört kelimeyle özetlemek mümkündür: İbadet, hicret, cihad ve şehadet. Bu dört kelime aynı zamanda nebevi çizgiyi, peygamberlerin bize gösterdiği kutsal yolu özetlemektedir. O, insanın bu dünyaya Allah´a kulluk görevini yerine getirmek üzere gönderildiğine bütün kalbiyle inanmış ve işte bu inancın kazandırdığı teslimiyet duygusuyla Allah´a teslim olmuş, ona kulluk görevini özenle yerine getirmek için çalışan biriydi. Allah´a olan bu teslimiyeti onu, dünyevi hesaplarla zalimlere teslim olmaktan alıkoydu. Dolayısıyla kulluk teslimiyetiyle, bu vasfın kendisine kazandırdığı kula kul olmama onurunu bir araya getirmeyi başardı. Böylece hak bildiği yoldan asla sapmadı, zalimler karşısında zerre kadar taviz vermedi. Tertemiz vatanı işgalci Siyonistler tarafından işgal edilince 11 yaşında ailesiyle birlikte hicret etmek suretiyle birçok peygamberin hayatına girmiş olan hicret olayını yaşadı. İçinde bulunduğu şartların kendisine diğer kulluk görevlerine ek olarak cihad yükümlülüğünü de yüklediğini bildi ve bedensel özürlü olmasını bu konuda mazeret olarak gösterme yoluna gitmeksizin, bir kaçamak yolu aramaksızın cihad ve direniş hususunda başkalarına örnek olmak için hep gayret sarf etti. Sonunda Allah´a kulluk bilinci içinde cihad ve direnişe adadığı 67 yıllık ömrünü, bir seher vaktinde, cemaatle kıldığı sabah namazının ardından kucakladığı şehadetle tamamladı. Onun hayatını biraz daha ayrıntılı okuduğumuz zaman yukarıdaki dört kelimenin gerçekten bu hayatı özetlediğini daha açık bir şekilde görürüz.
Kaynak: Milli Gazete
Tarih : 21.03.2008
Kutsal direnişin manevi lideri: Şeyh Ahmet Yasin
Şehadetinin Dördüncü yıldönümünde
ŞEYH YASIN´IN HAYATI
Ahmed Yasin 1937 yılında Filistin´in Askalan şehrinin el-Cevra köyünde dünyaya geldi. 1948 yılında yahudilerin Filistin´in büyük bir bölümünü işgal etmelerinin yol açtığı felaket üzerine ailesi Gazze şehrine göç etti. Ahmed Yasin, 1952 yılında Gazze şehrindeki İmam Şafii Okulu´nda ilköğrenimini tamamladı. Sonra er-Rihal Ortaokulu´nda ortaöğrenimini tamamladı. Lise öğrenimini de 1958 yılında Filistin Lisesi´nde tamamladı. 1952 yazında bir yüzme faaliyeti esnasında kafasının üstüne düştü ve boyun kemiği kırıldı. Bu yüzden bütün vücudu felç oldu. Liseyi bitirdikten sonra bazı ilim adamlarından özel dersler aldı. Çevresinde zeki ve kültürlü biri olarak tanınırdı. Özel öğrenimini tamamladıktan sonra öğretmen olarak görev aldı.
- Bir direniş önderi olarak Ahmet Yasin
Şeyh Ahmed Yasin, bütün dünyada Filistin İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS)´ın kurucusu ve manevi lideri olarak bilinir. Fakat o sadece belli bir oluşumun, örgütün değil Filistin´de bir neslin yeniden dirilişine, uyanışına ve kimliğine sahip çıkmasına vesile olan kutsal bir direnişin önderidir. Dolayısıyla o Filistin´in, Filistin davasının, siyonist işgale karşı verilen kutsal bir mücadelenin önderidir. İşgale karşı 1987´de başlatılan birinci intifadaya o öncülük etmiştir. 2000 yılında başlatılan Aksa İntifadası´nın da en önemli manevi önderi ve motoru olmuştur. Bundan dolayı Filistin´de o ´iki intifadanın şeyhi (yani lideri, önderi)´ olarak bilinmektedir. O, HAMAS´ı, Filistin´de belli bir kesimi diğer kesimlerden ayrıştırmak amacıyla değil, sahip olduğu İslâmi bilincin işgale karşı verilen mücadeleye öncülük etmesi, yani toplu bir direnişin başlatılması için kurmuştur.
HAMAS´ın çok kısa süre içinde oldukça geniş bir kitlesel destek elde etmesinin en önemli sebebi de işte bu anlayıştır. Bu anlayışından dolayıdır ki o HAMAS´ı, Filistinlileri birbirine kırdırma amacına yönelik fitne çabalarından uzak tutmayı, böylece işgale karşı verilen mücadelede safların birliğini korumayı başarabilmiştir. Bu özelliğinden dolayı o sadece bir örgütün, oluşumun değil siyonist işgale karşı verilen kutsal mücadelenin manevi lideriydi. Sol gruplar ve hıristiyanlar da dâhil olmak üzere, siyonist işgalcilerin gasp ettiği hakların geri alınması, Filistin´in yeniden özgürlüğüne kavuşması gerektiğine inanan tüm Filistinliler tarafından karizmatik bir lider, bir dava önderi olarak biliniyordu. Şehadetinden sonra hıristiyanların bile onun için dua etmeleri, canileri protesto amacıyla gösteri düzenlemeleri zaten bunu apaçık bir şekilde ortaya koymuştur.
Filistin´de işgale karşı iki ayrı intifadanın öncülüğünü yapan, vücudunun felçli olmasına rağmen Allah yolunda mücadeleden, direnişten geri kalmayan büyük insan, büyük lider, HAMAS´ın manevi lideri Şeyh Ahmed Yasin siyonistlerin düzenledikleri bir suikast neticesi 22 Mart 2004 tarihinde hayatını kaybetti. Şeyh Yasin, evinin yakınındaki camide sabah namazını kılmasının ardından işgalci Siyonistlerin helikopterleri tarafından fırlatılan füzelere hedef olarak şehit oldui. Saldırıda ikisi Ahmed Yasin´in yardımcısı olmak üzere dört kişi daha hayatını kaybetti. 1967 yılında Filistin´in tamamının Siyonist işgalcilerin eline geçmesi üzerine insanlar vatanlarını işgalden kurtarma mücadelelerinde kendilerine önderlik edecek birilerini aramaya başladılar. İşgalci yahudilerden gelen tehlike konusunda insanların şuurlandırılmasında Şeyh Ahmed Yasin´in büyük rolü oldu. Gazze´de İslâm Merkezi´ni kurmasından sonra iyice tanındı ve Filistin´in her tarafında adı duyulmaya başladı. Bu durum işgal yönetimini son derece rahatsız etti. Bu yüzden onu defalarca polis merkezine çağırdı. 1984´te Ahmed Yasin ve yardımcılarından pek çok kimse tutuklandı. Yürütülen soruşturma sonunda Ahmed Yasin, İsrail devletini yıkarak yerine İslâmi bir devlet kurmak için çalıştığı gerekçesiyle 13 yıl hapse mahkûm edildi. Ancak on bir ay sonra Filistinlilerle işgalciler arasında bir esir değişiminde serbest bırakıldı. 1985´te gerçekleştirilen bu esir değişiminden sonra Şeyh Ahmed Yasin yine Filistinli kitlelerin Siyonist işgalcilere karşı sürdürdükleri cihadlarında başlarına geçti.
- Hamas´ın ortaya çıkışı ve İntifada
Ahmed Yasin 8 Aralık 1987´de başlayan intifadanın öncüsü durumundaki İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS)´nin kurucusudur. HAMAS´ın kökeni Müslüman Kardeşler cemaatine dayanır ve Ahmed Yasin de bu cemaatin Filistin kanadının bir mensubuydu. Ancak 1987´ye gelindiğinde işgale karşı fiili mücadeleyi organize edecek bir direniş örgütüne ihtiyaç olduğu görüldü. Bu konuda Müslüman Kardeşler´in genel idaresiyle de istişare edilerek Filistin´e özel olarak böyle bir teşkilat kurulması kararlaştırıldı. İşte bu karar neticesinde Şeyh Yasin´in öncülüğünde Filistin İslâmî Direniş Hareketi (HAMAS) ortaya çıktı. Bu itibarla HAMAS, Müslüman Kardeşler´den bir kopma değildir. HAMAS ilk olarak ismini 8 Aralık 1987´de patlak veren intifadayla duyurdu. Sonra da bu intifadayı yönlendirmesiyle kısa sürede bütün dünyada tanındı. Ahmed Yasin bütün hayatı boyunca bu teşkilatın manevi lideri olarak bilindi ve intifadanın devamında bir motor görevi gördü.
Siyonistler, 18 Mayıs 1989´da Şeyh Ahmed Yasin´i yeniden tutukladılar. Onunla birlikte İslâmi Direniş Hareketi mensubu pek çok kimseyi de tutukladılar. Bu tutuklama, intifadayı durdurmayı amaçlayan sonuç getirmeyecek bir uygulamaydı. Ancak siyonistler umduklarını bulamadılar. Çünkü bu olay üzerine intifada daha da şiddetlendi. Uzun oyalamalardan sonra Şeyh Yasin 3 Ocak 1990´da mahkeme önüne çıkarıldı ve 15 suçlamadan yargılandı. Ahmed Yasin´in mahkeme mensuplarına söylediği söz şu olmuştu: ´Bu mahkeme kanuni olarak beni yargılama hak ve yetkisine sahip değildir. Çünkü bu mahkeme işgalciler tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla tamamen gayri meşru ve kanundışıdır.´
Bu ilk duruşmadan sonra yargıç yeniden duruşmayı belirsiz bir tarihe erteledi. Daha sonra Siyonist yönetim Şeyh Ahmed Yasin´in 6 Ekim 1991´de mahkeme önüne çıkarılacağını açıkladı. HAMAS bu sırada, Şeyh Ahmed Yasin´in yargılanmasını protesto için genel grev ilan etti. 16 Ekim 1991´de de mahkemenin verdiği zulüm hükmü açıklandı. İsrail askeri mahkemesi HAMAS´ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin´i ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme ona ayrıca, öldürme emirleri verdiği ve İsrail´i yıkarak yerine İslâmi bir devlet kurmayı amaçlayan kanun dışı (!) örgüt kurduğu iddiasıyla on beş yıl hapis cezası verdi.
- Zindan onu yıldıramadı
İsrail yönetimi söz konusu cezaya mahkûm ettikten sonra Ahmed Yasin´le zaman zaman pazarlıklar yapmak ve ona serbest bırakılması için bazı şartları kabul ettirmek istedi. Bir keresinde İsrail´i tanıdığını ve imzalanan özerklik anlaşmalarına olumlu baktığını açıklaması karşılığında serbest bırakma teklifinde bulundu.
O bunu kesinlikle kabul etmedi. Daha sonra İsrail´i tanıma şartından vazgeçerek sadece özerklik anlaşmalarını kabullenmesini şart koştu. Bunun üzerine Ahmed Yasin: ´Bana dışarı çıktığımda karpuz yemememi şart koşsanız bile yine kabul etmem. Çünkü ben işgal rejimini muhatap kabul etmiyorum ki onun şartını kabul edeyim´ cevabını verdi. Ahmed Yasin, sağlık durumunun kötüleşmesine, maruz kaldığı kötü uygulamalara ve bedensel özürlü olması dolayısıyla zindanda çektiği sıkıntılara rağmen işgalciler karşısında hiçbir taviz vermedi. Onun şu sözü davası ve inancında ne kadar kararlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: ´Benim için hapiste 100 yıl kalmak karşılığında birtakım tavizler vererek çıkmaktan iyidir.´ Onun işgal rejiminin mahkemesi karşısına çıkarıldığı sıra söylediği sözler de inancındaki kararlılığının bir göstergesiydi.
- ´Allah yolunda şehitlik en yüce arzumuzdur´
Ahmed Yasin, Müslüman Kardeşler´in terbiyesiyle yetişmiş bir önderdi. Bu cemaatin eğitim sisteminde tüm müntesiplere ezberletilen ve özümsetilen temel ilkelerden biri de ´Allah yolunda şehit olmak en yüce arzumuzdur (: eş-Şehadetu fi sebili´llah a´lâ emâninâ)´ ilkesidir. Hatta eğitim amaçlı genel toplantıların ve törenlerin birçoğunda bu ilkeler tekrar edilir. Bazıları belki bu ilkeyi dilleriyle söylerken kendilerini zorlayan dünyevi zevklerden kaynaklanan tüm duygusal engelleri aşabilenler kalplerinden geldiği şekilde, özümsemiş ve benimsemiş olarak söylerler. Biz inanıyoruz ki Şeyh Yasin işte bu ilkeyi iliklerine kadar özümsemiş ve kalbinden gelen bir arzuyu aynen diline yansıtarak söyleyebilen bir insandı.
Siyonist işgal devletinin temeli cinayetlerle, saldırılarla, katliamlarla atılmıştır. Bugüne kadar ayakta kalabilmek için de sürekli cinayetler ve katliamlar gerçekleştirmeye ihtiyaç duymuştur. Şeyh Ahmed Yasin, herkesin bildiği gibi tekerlekli sandalyeye mahkûm felçli bir insandı. Ama işgalci siyonist devlet onun bu haline rağmen iman gücü ve kararlılığı ile direnişçileri sürekli cesaretlendirdiğini görüyor, bu yüzden varlığına tahammül edemiyordu. Dolayısıyla onu tasfiye etmek için birçok kez plan yaptı. Bazılarında başarılı olamadı, bazılarında da doğacak sonuçtan korktuğu için çekingen davrandı. Ama en sonunda yine canilik, eşkıyalık tarafı ağır bastı ve 22 Mart 2004 tarihinde yine havadan uçaklarla füzeler fırlatarak Şeyh Yasin´i sabah namazından çıktığı sırada şehit etti.
- Cinayetin Zamanlaması
Daha önce de belirttiğimiz üzere Ahmed Yasin´e yönelik suikastın belirtilen tarihte gerçekleştirilmesi, daha önce siyonistlerin ona insaf etmelerinden veya hayatta kalmasını arzulamalarından ileri gelmiyordu. Ama 22 Mart 2004 tarihinde gerçekleştirilen saldırının zamanlamasında bazı hesapların etkili olması muhtemeldi. Çünkü işgal devleti bu cinayetle gayet ağır bir bedeli göze almıştı. Böyle bir bedeli göze alabilmesi mutlaka işin içinde bunu kendi açılarından haklı kılacak birtakım önemli hesapların olmasını gerektirir. Bizim kanaatimize göre zamanlamada en etkili unsur işgal devletinin Gazze´den çekilme planları yapmasıydı. İşgal devleti Gazze´ye stratejik amaçlarla yerleştirdiği Yahudi yerleşim merkezlerini boşaltmayı ve oradaki askerlerini çekmeyi artık kesin olarak göze almıştı. Ama bunun aynen Güney Lübnan´daki gibi bir yenilgi olarak algılanmasından, böyle bir şeyin de hem kendi toplumunda moral yıpranmaya hem de Filistinlilerde mücadele azminin artmasına sebep olmasından korkuyordu. Ayrıca buralardan çekilmesi durumunda Filistinlilerin askeri yapılanmalarını güçlendirip Güney Lübnan´daki Hizbullah askeri kanadına benzer bir tehdit gücü oluşturmalarından, bu tehdit gücünün zamanla ´İsrail´ olarak gösterilen bölgeleri hedef alan eylemlere girişmesinden endişe ediyordu. İşte bu sebeple Gazze´den çekilmeden önce bölgedeki direniş organlarına ağır darbeler vurmak suretiyle hem bu direniş organlarını zayıflatmayı, hem de yenilgiyi kabullenmiş halde çekiliyormuş imajını kırmayı amaçlıyordu.
- Ölümsüzlüğe Açılan Kapı
Siyonist işgal devletinin sıkça tehdit ettiği Şeyh Ahmed Yasin´in dünya hayatı 22 Mart 2004 sabahı gerçekleştirilen bir insanlık dışı saldırı neticesinde şehadetle son buldu. Ancak biz inanıyoruz ki bu bir ölüm değil, ölümsüzlüğe açılan bir kapıydı. Çünkü Yüce Allah bize Allah yolunda öldürülenlere ölüler demememiz gerektiğini, çünkü onların Allah katında diri olduklarını bildiriyor.
- Ölümleri dirilişe vesile olan önderler
Bazı insanlar vardır ki hayatlarında bir nesle öncülük ettikleri gibi ölümleriyle de bir neslin dirilişine vesile olurlar. Düşman onları öldürmekle bir ayakbağını çözdüğünü zanneder ama kendini bir çıkmaz sokağa attığını görür. Düşünceleriyle ve kararlılığıyla yetişen nesle örnek olan Seyyid Kutub bu gibilere bir örnektir. Kendini feda etti ama yetişen nesillere iman ve davada kararlılığı öğretti. Küfür ve fısk çamurunun her tarafı kuşattığı ortamda ondan etkilenen, onu örnek alan gençler imanî dirilişe kavuştular. Böylece bir ölüm milyonlarca dirilişe vesile oldu. Şeyh Ahmed Yasin de şehadetiyle nicelerinin dirilişine vesile olan, kararlılığıyla müstesna bir örnek ortaya koyan direniş önderlerindendir. İşgalci siyonist devlet onu öldürmekle Filistin direnişini başsız bırakacağını ve işgal altındaki vatanı kurtarmak için mücadele edenlerin gözlerini korkutacağını sanıyordu. Ama korkmak zorunda kalan o oldu. Korkusuzca ve kararlı bir şekilde yürütülen mücadele onu Gazze´den çekilmeye zorladı. Bu zafer, işgale karşı direniş seçeneğini seçenlerin sayılarının artmasına vesile oldu ve Şeyh Ahmed Yasin´in attığı tohumların büyüyüp ağaç olmasıyla teşekkül eden Filistin İslâmî Direniş Hareketi (HAMAS) siyaset alanında da büyük bir başarı gerçekleştirdi. Ahmed Yasin sağlığında düşünceleriyle, örnek tavrıyla ve kararlı mücadelesiyle, ölümünde de şehadetiyle cihad yolunu aydınlatanlardan oldu.
- Örnek bir sabırlılık
Şeyh Ahmed Yasin sekiz yıl süren zindan hayatı boyunca kararlılığından hiç bir şey kaybetmedi ve siyonist yönetimi muhatap kabul etmeme konusundaki tutumunu değiştirmedi. O gerçekten Hz. Yusuf (a.s.)´ı kendisine örnek almış bir insandı. Bu sebeple müstesna bir sabırlılık örneği sergiledi. Zindanın ızdırabı onu davasından taviz vermeye zorlamadı. Kur´an-ı Kerim´de Yusuf (a.s.)´la ilgili olarak, ona tuzak kuran kadının şöyle dediği bildirilir: ´Andolsun ben onun nefsine yaklaşmak istedim ancak o iffetlilik gösterip sakındı. Ama eğer kendisine emrettiğimi yapmazsa mutlaka zindana atılacak ve mutlaka küçük düşürülenlerden olacak.´ Buna karşılık Yusuf (a.s.) şöyle demiştir: ´Rabb´im! Zindan benim için onların çağırdıkları şeyden daha sevimlidir. Eğer onların düzenlerini benden savmazsan onlara meyleder ve cahillerden olurum.´ (Yusuf, 12/32-33)
- Yasin´in hayatının özü: İbadet, Hicret, Cihad ve Şehadet
Şeyh Ahmed Yasin´in hayatını dört kelimeyle özetlemek mümkündür: İbadet, hicret, cihad ve şehadet. Bu dört kelime aynı zamanda nebevi çizgiyi, peygamberlerin bize gösterdiği kutsal yolu özetlemektedir. O, insanın bu dünyaya Allah´a kulluk görevini yerine getirmek üzere gönderildiğine bütün kalbiyle inanmış ve işte bu inancın kazandırdığı teslimiyet duygusuyla Allah´a teslim olmuş, ona kulluk görevini özenle yerine getirmek için çalışan biriydi. Allah´a olan bu teslimiyeti onu, dünyevi hesaplarla zalimlere teslim olmaktan alıkoydu. Dolayısıyla kulluk teslimiyetiyle, bu vasfın kendisine kazandırdığı kula kul olmama onurunu bir araya getirmeyi başardı. Böylece hak bildiği yoldan asla sapmadı, zalimler karşısında zerre kadar taviz vermedi. Tertemiz vatanı işgalci Siyonistler tarafından işgal edilince 11 yaşında ailesiyle birlikte hicret etmek suretiyle birçok peygamberin hayatına girmiş olan hicret olayını yaşadı. İçinde bulunduğu şartların kendisine diğer kulluk görevlerine ek olarak cihad yükümlülüğünü de yüklediğini bildi ve bedensel özürlü olmasını bu konuda mazeret olarak gösterme yoluna gitmeksizin, bir kaçamak yolu aramaksızın cihad ve direniş hususunda başkalarına örnek olmak için hep gayret sarf etti. Sonunda Allah´a kulluk bilinci içinde cihad ve direnişe adadığı 67 yıllık ömrünü, bir seher vaktinde, cemaatle kıldığı sabah namazının ardından kucakladığı şehadetle tamamladı. Onun hayatını biraz daha ayrıntılı okuduğumuz zaman yukarıdaki dört kelimenin gerçekten bu hayatı özetlediğini daha açık bir şekilde görürüz.
Kaynak: Milli Gazete
Tarih : 21.03.2008
29 Aralık 2008 Pazartesi
ERTUGRUL GAZI (1188 - 1281)
ERTUGRUL GAZI
(1188 - 1281)
Uç beyi olarak hüküm sürmüstür. Hükümranlik süresi Osmanogullari'nin en uzunudur. Babasi Gündüz Alp,annesi Hayme Ana (Haymana)dir.Babasinin ölümü üzerine Ertugrul Bey babasinin yerine geçti. Ailesinin bir kismi Ahlat'ta kaldi. Malazgirt Meydan Savasi'ndan sonra Kayi Boyu'nun bir kismi Ankara'nin batisindaki Karacadag yöresine yerlestirilmislerdir. Yassiçemen meydan muharebesinde Selçuklu Sultani Alaaddin Keykubat lehine yararliklar gösterdi. Selçuklu Sultani, Kayi Beyi'ne Bizans sinirinda 1000 kilometrekarelik bir topragi Bizans'a karsi siniri savunmak ve ileriye götürmek göreviyle verdi.13.asir ortalarinda Ankara'nin batisindan göç edip Sögüt ve Domaniç'i ele geçiren Ertugrul Bey idaresindeki Kayi asireti,400 çadir halkindan olusuyordu.Bugünkü Kütahya-Bursa-Bilecik illerinin sinirlarinin birlestigi bölgedeki topraklari beyligine “yurt” tuttu.Sögüt Kasabasi'nin fethinden sonra beylik merkezini Sögüt'e tasidi. Ölümünde Bizans'tan yaptigi fetihlerle topraklarini 4.800 kilometrekareye çikarmisti.
Osmanli Devleti'nin temellerini atan Ertugrul Gazi,Oguzlarin Kayi Boyu'na mensup olup Selçuklularin uç beyi degildir.Selçuklu Türkiyesi'nin Bizans sinirinin kuzey kesiminden sorumlu büyük uç beyleri olan Çobanogullari'na taabi olmustur. Ancak oglu Osman Bey 1300 yili basinda büyük uç beyi olup,artik dogrudan dogruya Selçuklu Sultani'na baglanmistir.
Oglu Osman Gazi'ye yaptigi vasiyeti ile alti asir boyunca ayakta kalacak olan bir devletin idarecilik ruhunun temellerini atmistir.Ölüm tarihi kesin olarak bilinmeyen Ertugrul Gazi'nin 90 yasindan fazla oldugu halde (1281-1288) tarihleri arasinda Sögüt'te vefat ettigi bilinmektedir. Türbesi Bilecik ili sinirlari içerisinde olan Sögüt Ilçesi'ndedir.
Sögüt ilçesi'nde her yil Ertugrul Gazi'yi anma törenleri yapilmaktadir.Orhan Saik Gökyay'in tesbitine göre Dede Korkut kitabinin önsözünde su kayit yer almaktadir:
“Korkut ata ayitti,ahir zamanda hanlik gerü Kayi'ya dege, kimesne ellerinden almaya,ahir zaman olup kiyamet kopunca. Bu dedügü Osman neslidür, isde sürilü gideyorur.”
(1188 - 1281)
Uç beyi olarak hüküm sürmüstür. Hükümranlik süresi Osmanogullari'nin en uzunudur. Babasi Gündüz Alp,annesi Hayme Ana (Haymana)dir.Babasinin ölümü üzerine Ertugrul Bey babasinin yerine geçti. Ailesinin bir kismi Ahlat'ta kaldi. Malazgirt Meydan Savasi'ndan sonra Kayi Boyu'nun bir kismi Ankara'nin batisindaki Karacadag yöresine yerlestirilmislerdir. Yassiçemen meydan muharebesinde Selçuklu Sultani Alaaddin Keykubat lehine yararliklar gösterdi. Selçuklu Sultani, Kayi Beyi'ne Bizans sinirinda 1000 kilometrekarelik bir topragi Bizans'a karsi siniri savunmak ve ileriye götürmek göreviyle verdi.13.asir ortalarinda Ankara'nin batisindan göç edip Sögüt ve Domaniç'i ele geçiren Ertugrul Bey idaresindeki Kayi asireti,400 çadir halkindan olusuyordu.Bugünkü Kütahya-Bursa-Bilecik illerinin sinirlarinin birlestigi bölgedeki topraklari beyligine “yurt” tuttu.Sögüt Kasabasi'nin fethinden sonra beylik merkezini Sögüt'e tasidi. Ölümünde Bizans'tan yaptigi fetihlerle topraklarini 4.800 kilometrekareye çikarmisti.
Osmanli Devleti'nin temellerini atan Ertugrul Gazi,Oguzlarin Kayi Boyu'na mensup olup Selçuklularin uç beyi degildir.Selçuklu Türkiyesi'nin Bizans sinirinin kuzey kesiminden sorumlu büyük uç beyleri olan Çobanogullari'na taabi olmustur. Ancak oglu Osman Bey 1300 yili basinda büyük uç beyi olup,artik dogrudan dogruya Selçuklu Sultani'na baglanmistir.
Oglu Osman Gazi'ye yaptigi vasiyeti ile alti asir boyunca ayakta kalacak olan bir devletin idarecilik ruhunun temellerini atmistir.Ölüm tarihi kesin olarak bilinmeyen Ertugrul Gazi'nin 90 yasindan fazla oldugu halde (1281-1288) tarihleri arasinda Sögüt'te vefat ettigi bilinmektedir. Türbesi Bilecik ili sinirlari içerisinde olan Sögüt Ilçesi'ndedir.
Sögüt ilçesi'nde her yil Ertugrul Gazi'yi anma törenleri yapilmaktadir.Orhan Saik Gökyay'in tesbitine göre Dede Korkut kitabinin önsözünde su kayit yer almaktadir:
“Korkut ata ayitti,ahir zamanda hanlik gerü Kayi'ya dege, kimesne ellerinden almaya,ahir zaman olup kiyamet kopunca. Bu dedügü Osman neslidür, isde sürilü gideyorur.”
13 Aralık 2008 Cumartesi
Ekmeleddin İhsanoğu
Ekmeleddin İhsanoğu, İslam Konferansı Örgütü genel sekreteridir. 1943 yılında Kahire'de doğan İhsanoğlu'nun bilim tarihi, Türk kültürü, İslam dünyası hakkında değişik dillerde çok sayıda eseri mevcuttur. İhsanoğlu, Mısır Ayn Şems Üniversitesi Fen Fakültesi'nden mezun olduktan sonra El Ezher Üniversitesi'nde akademik hayata başladı. Türk kültürünü küçük yaşta aile çevresinde tanıyan İhsanoğlu, Kahire Milli Kütüphanesi'nde ve Ayn Şems Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Osmanlı kültürü ve edebiyatı ile ilgili araştırma ve eğitim çalışmaları yaptı.
1974'te Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi'nde doktorasını tamamladıktan sonra, İngiltere'de Exeter Üniversitesi'nde doktora sonrası çalışmalar yaptı. İslâm ve Batı kültürüyle yakından teması olan İhsanoğlu, 1984'te profesör oldu. Prof. İhsanoğlu, İslâm Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi'nin genel direktörlüğünün yanı sıra İÜ Edebiyat Fakültesi Bilim Tarihi Bölümü ile Türk Bilim Tarihi Kurumu'nun başkanlığını ve İÜ Bilim Tarihi Müze ve Dokümantasyon Merkezi müdürlüğü görevlerinde bulundu.
UNESCO ve Harvard Üniversitesi'ndeki görevlerinin yanı sıra millî ve uluslararası birçok bilim kurumunun üyesi olan İhsanoğlu, bilim ve eğitim tarihine katkı ve hizmetlerinden dolayı birçok ödül aldı. Prof. Dr. İhsanoğlu, Türkiye Devlet Üstün Hizmet Madalyası, Ürdün Birinci Derece İstiklal Madalyası, İKÖ Şeref ve Liyakat Sertifikası ile Mısır Cumhuriyeti Liyakat Nişanı ile ödüllendirildi. İhsanoğlu, evli ve 3 çocuk babası.
1974'te Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi'nde doktorasını tamamladıktan sonra, İngiltere'de Exeter Üniversitesi'nde doktora sonrası çalışmalar yaptı. İslâm ve Batı kültürüyle yakından teması olan İhsanoğlu, 1984'te profesör oldu. Prof. İhsanoğlu, İslâm Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi'nin genel direktörlüğünün yanı sıra İÜ Edebiyat Fakültesi Bilim Tarihi Bölümü ile Türk Bilim Tarihi Kurumu'nun başkanlığını ve İÜ Bilim Tarihi Müze ve Dokümantasyon Merkezi müdürlüğü görevlerinde bulundu.
UNESCO ve Harvard Üniversitesi'ndeki görevlerinin yanı sıra millî ve uluslararası birçok bilim kurumunun üyesi olan İhsanoğlu, bilim ve eğitim tarihine katkı ve hizmetlerinden dolayı birçok ödül aldı. Prof. Dr. İhsanoğlu, Türkiye Devlet Üstün Hizmet Madalyası, Ürdün Birinci Derece İstiklal Madalyası, İKÖ Şeref ve Liyakat Sertifikası ile Mısır Cumhuriyeti Liyakat Nişanı ile ödüllendirildi. İhsanoğlu, evli ve 3 çocuk babası.
Fahreddin Razi ( 06.08.1148)- (21.08.1208)
Fahreddin Razi ( 06.08.1148)- (21.08.1208) Horasan’da yetişmiş, meşhur din ve fen âlimi. İsmi, Muhammed bin Ömer bin Hüseyin bin Hüseyin bin Ali et-Teymî el-Bekrî’dir. Künyesi Ebû Abdullah ve Ebü’l-Me’âlî, lakabı Fahrüddîn’dir. Allâme, Şeyhülislâm ve Fahr-i Râzî denilmiş, İbn-i Hatîb-ir-Rey (Rey Hatîbi’nin oğlu) diye tanınmıştır. Soyu Kureyş Kabîlesine ulaşır. Aslen Taberistanlıdır. 1149 (H.544) senesinde Rey şehrinde doğdu. 1209 (H.606) senesinde Herat’ta vefât etti.
Fahrüddîn-i Râzî, önce büyük bir âlim olan babası Ziyâüddîn Ömer’den ders aldı. Babası, Muhyissünne Muhammed Begavî’nin talebelerindendi. Râzî fen ilimlerini Necd-i Cîlî’den, fıkıh ilmini Kemâl Simnânî’den öğrendi. Bunlardan başka asrının büyük âlimleriyle görüştü ve onlardan ilim öğrendi. Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin sohbetinde bulunmak sûretiyle tasavvufta olgunlaştı.
Tahsilini bitirip, ilimde yüksek derecelere kavuştuktan sonra, bâzı seyâhatler yaptı. Harezm’de bozuk îtikâd sâhibi Mûtezileye mensup kimselerle münâzaralarda bulundu. Daha sonra Mâverâünnehr’e gitti. Buradan memleketine dönen Fahrüddîn-i Râzî, daha sonra Gazne’ye, oradan da Horasan’a gitti. İlimdeki yüksekliği sebebiyle, Sultân-ı Kebîr Alâüddîn Muhammed Harezmşâh’ın sevgi ve saygısını kazandı. Sultan sık sık onun ziyâretine giderdi. Bir müddet Herat’ta kalan Fahrüddîn-i Râzî, bozuk bir inanca sâhib olan Kerrâmiyye mensuplarının îtikatlarının yanlış olduğunu delilleriyle ispatladı.
Fahreddîn-i Râzî, yalnız Arabî ilimlerde değil, zamânın bütün ilimlerinde mütehassıs idi. Bu yüzden gittiği her yerde sultanların iltifâtını kazandı. Sultan Gıyâseddîn Gûrî onun için, Herat’ta bir medrese yaptırdı. Kerrâmiyye îtikâdında olan halk, sultânın ona olan iltifâtlarını çekemeyip fitneye sebeb olduklarından, buradan da ayrılmak zorunda kaldı ve gittiği her yerde ilimle meşgûl oldu. İlim ve irfâna susayanlar, âlimler, gittiği her yere peşinden gittiler.
Pekçok âlim yetiştiren Fahrüddîn-i Râzî 1209 (H.606) senesinde Heret’ta vefât etti.
Fahrüddîn-i Râzî hazretleri; tefsir, fıkıh, kelâm ve usûl-i fıkıh gibi dînî ilimlerde çok derin bir âlim olduğu gibi, edebî ilimler, matematik, kimyâ, astronomi, tıb gibi zamânın fen ilimlerinde de söz sâhibiydi. O zaman İslâm âleminde ortaya çıkan bid’atleri, yanlış îtikâd sâhiplerinin ve filozofların bozuk düşüncelerini en ince teferruâtına kadar araştırarak, onların bozuk ve yanlış olduğunu delilleriyle ispat etmiş, Müslümanları onların sapık ve yanlış sözlerine aldanmaktan kurtarmıştır.
Fahrüddîn-i Râzî de, İmâm- Gazâlî ve İmâm-ı Beydâvî gibi Ehl-i sünnet îtikâtında, yâni Eshâb-ı kirâmın ve onların talebelerinin yolundaydı. Bunların zamânında türeyen bid’at fırkaları ilm-i kelâma felsefeyi karıştırdılar. Hattâ, îmânlarının esâsını felsefe üzerine kurdular. Bu üç imâm, bozuk fırkalara karşı Ehl-i sünnet îtikâdını müdâfaa ederken ve onların sapık fikirlerini çürütürken, felsefecilere de geniş cevaplar verdiler. Onların bu cevapları, Ehl-i sünnet mezhebine felsefeyi karıştırmak olmayıp, kelâm ilmini, kendisine karıştırılmak istenen felsefî düşüncelerden temizlemektir.
Din ilimlerindeki otoritesi yanında, fen ilimlerinde özellikle fizik ve tabîat ilimleri sâhasında asrının bir tânesiydi. Bu ilim dallarının gelişmesinde büyük katkıları oldu. Fiziğin temel konularından olan hareket, sürat, zaman-mekân ve enerji konularını derinlemesine araştırdı. Aralarında sıkı münâsebet bulunduğunu belirtti. Kuvvetin, şiddet ve süre îtibârıyla arz ettiği farklılıkları gösterdi. Ağır bir cismin uzayda durabilmesi için kendi ağırlığına eşit bir kuvvete muhtac olduğunu ve bu kuvvet devâm ettiği sürece cismin uzayda durabileceğini delîllendirdi. Mekaniğin temellerinden olan birinci ve üçüncü hareket kânunlarını da, gâyet açık ve esaslı bir şekilde ortaya koydu. Ayrıca, ışık ve ses konularını da inceledi. Görme olayının ışık vâsıtasıyla gözde teşekkül ettiğini, renklerin de ışık sebebiyle meydana geldiklerini ve ışıksız cisimlerde herhangi bir rengin mevcud olamayacağını söyledi. Ona göre suda dalgalanma olduğu gibi, havada da dalgalanma meydana gelmekte; bundan da ses ortaya çıkmaktadır.
Fahrüddîn-i Râzî, önce büyük bir âlim olan babası Ziyâüddîn Ömer’den ders aldı. Babası, Muhyissünne Muhammed Begavî’nin talebelerindendi. Râzî fen ilimlerini Necd-i Cîlî’den, fıkıh ilmini Kemâl Simnânî’den öğrendi. Bunlardan başka asrının büyük âlimleriyle görüştü ve onlardan ilim öğrendi. Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin sohbetinde bulunmak sûretiyle tasavvufta olgunlaştı.
Tahsilini bitirip, ilimde yüksek derecelere kavuştuktan sonra, bâzı seyâhatler yaptı. Harezm’de bozuk îtikâd sâhibi Mûtezileye mensup kimselerle münâzaralarda bulundu. Daha sonra Mâverâünnehr’e gitti. Buradan memleketine dönen Fahrüddîn-i Râzî, daha sonra Gazne’ye, oradan da Horasan’a gitti. İlimdeki yüksekliği sebebiyle, Sultân-ı Kebîr Alâüddîn Muhammed Harezmşâh’ın sevgi ve saygısını kazandı. Sultan sık sık onun ziyâretine giderdi. Bir müddet Herat’ta kalan Fahrüddîn-i Râzî, bozuk bir inanca sâhib olan Kerrâmiyye mensuplarının îtikatlarının yanlış olduğunu delilleriyle ispatladı.
Fahreddîn-i Râzî, yalnız Arabî ilimlerde değil, zamânın bütün ilimlerinde mütehassıs idi. Bu yüzden gittiği her yerde sultanların iltifâtını kazandı. Sultan Gıyâseddîn Gûrî onun için, Herat’ta bir medrese yaptırdı. Kerrâmiyye îtikâdında olan halk, sultânın ona olan iltifâtlarını çekemeyip fitneye sebeb olduklarından, buradan da ayrılmak zorunda kaldı ve gittiği her yerde ilimle meşgûl oldu. İlim ve irfâna susayanlar, âlimler, gittiği her yere peşinden gittiler.
Pekçok âlim yetiştiren Fahrüddîn-i Râzî 1209 (H.606) senesinde Heret’ta vefât etti.
Fahrüddîn-i Râzî hazretleri; tefsir, fıkıh, kelâm ve usûl-i fıkıh gibi dînî ilimlerde çok derin bir âlim olduğu gibi, edebî ilimler, matematik, kimyâ, astronomi, tıb gibi zamânın fen ilimlerinde de söz sâhibiydi. O zaman İslâm âleminde ortaya çıkan bid’atleri, yanlış îtikâd sâhiplerinin ve filozofların bozuk düşüncelerini en ince teferruâtına kadar araştırarak, onların bozuk ve yanlış olduğunu delilleriyle ispat etmiş, Müslümanları onların sapık ve yanlış sözlerine aldanmaktan kurtarmıştır.
Fahrüddîn-i Râzî de, İmâm- Gazâlî ve İmâm-ı Beydâvî gibi Ehl-i sünnet îtikâtında, yâni Eshâb-ı kirâmın ve onların talebelerinin yolundaydı. Bunların zamânında türeyen bid’at fırkaları ilm-i kelâma felsefeyi karıştırdılar. Hattâ, îmânlarının esâsını felsefe üzerine kurdular. Bu üç imâm, bozuk fırkalara karşı Ehl-i sünnet îtikâdını müdâfaa ederken ve onların sapık fikirlerini çürütürken, felsefecilere de geniş cevaplar verdiler. Onların bu cevapları, Ehl-i sünnet mezhebine felsefeyi karıştırmak olmayıp, kelâm ilmini, kendisine karıştırılmak istenen felsefî düşüncelerden temizlemektir.
Din ilimlerindeki otoritesi yanında, fen ilimlerinde özellikle fizik ve tabîat ilimleri sâhasında asrının bir tânesiydi. Bu ilim dallarının gelişmesinde büyük katkıları oldu. Fiziğin temel konularından olan hareket, sürat, zaman-mekân ve enerji konularını derinlemesine araştırdı. Aralarında sıkı münâsebet bulunduğunu belirtti. Kuvvetin, şiddet ve süre îtibârıyla arz ettiği farklılıkları gösterdi. Ağır bir cismin uzayda durabilmesi için kendi ağırlığına eşit bir kuvvete muhtac olduğunu ve bu kuvvet devâm ettiği sürece cismin uzayda durabileceğini delîllendirdi. Mekaniğin temellerinden olan birinci ve üçüncü hareket kânunlarını da, gâyet açık ve esaslı bir şekilde ortaya koydu. Ayrıca, ışık ve ses konularını da inceledi. Görme olayının ışık vâsıtasıyla gözde teşekkül ettiğini, renklerin de ışık sebebiyle meydana geldiklerini ve ışıksız cisimlerde herhangi bir rengin mevcud olamayacağını söyledi. Ona göre suda dalgalanma olduğu gibi, havada da dalgalanma meydana gelmekte; bundan da ses ortaya çıkmaktadır.
Fehim Adak ( 1931) Mardin Milletvekili-SP
Fehim Adak ( 1931) Mardin Milletvekili-SP
MARDİN - 1931, Abdürrezzak, Muhdiye - İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi - Arapça - İnşaat Yüksek Mühendisi - Mardin İI Bayındırlık Müdürü, DSİ Diyarbakır Bölge Müdürü, DSİ Ankara Murakabe Müşavere Kurulu Üyesi - IV, V ve XX nci Dönem Mardin Milletvekili - Ticaret, Bayındırlık, Gıda Tarım ve Hayvancılık, Devlet Eski Bakanı - Evli, 6 Çocuk.
MARDİN - 1931, Abdürrezzak, Muhdiye - İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi - Arapça - İnşaat Yüksek Mühendisi - Mardin İI Bayındırlık Müdürü, DSİ Diyarbakır Bölge Müdürü, DSİ Ankara Murakabe Müşavere Kurulu Üyesi - IV, V ve XX nci Dönem Mardin Milletvekili - Ticaret, Bayındırlık, Gıda Tarım ve Hayvancılık, Devlet Eski Bakanı - Evli, 6 Çocuk.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)